Back to Main Page
Back to Main PageSon SayıÖnceki SayılarEditörlerİletişim



Editörden

Gezgin Fotoğrafçılar

Uzaklardan

"B&W in Colors"

Sanatla Psikoterapi

Kaktüs-2

Orojeni

Depremden Sonra Fotoğrafçı Çocuklar Atölyesi

Çocuk Olmak İstiyorum

Çıplak

Temel Tasarım

Sırrımızı Kimseye Söyleme

Cadı Kazanı

Fotoğrafın 150. Yılı

Okudunuz mu,
Gördünüz mü?

Ciddiyet

Yol Notları, Mısır-2 , Fas

Eğitim

Fotoğraf Dünyasından Haberler

Pano

Bit Pazarı

Platformlar,
AFAD,
İFSAK

Yeni Umutlar,
Asiye İnan
- Erdem Süer,
Nilay Erdemir
,
Ersin Engin

Sergi Salonu,
Ersin Altan,
Cemil Baykal

Suyunu Çıkaranlar

Bir Ülke Bir Fotoğrafçı

Portfolyolar,
Ece Alok
,
Ali Balkı
,
İbrahim Demirel

 



Sayı 2

Sırrımızı Kimseye Söyleme!
Mustafa Kurt

Karanlığın, sis ve karla el ele verip, şehirde hüküm sürmeye başladığı bir vakitti. Sisli havalarda kar yağar mıydı? Yağıyordu işte. Hem de dur durak bilmeden düşüyordu, kar tanecikleri yerlere ve yüzlere. Beyaz beneklerin her yere işaretler koyduğu böyle bir havada, rüzgâr da esse, herkes gözlerini bir daha hiç açmamak üzere kapatacaktı. Karanlıktan ziyade pus ve sis karartmıştı şehri. Şehirlerarası yollardan, gözleri parlayan, ancak göremeyen âmâlar gibi otobüsler giriyordu şehre. Herkes bir karanlığa taşınıyordu sanki. Hattâ evlerinin pencerelerindeki görmüş geçirmişler, şehrin endâm aynalarının şerri gösterdiğine inandılar bir ân.

Bu pusun içinde bir şeyleri tam olarak görebilmek neredeyse imkânsızdı. Ancak terminalin uzak bir köşesinde, beyaz bir pantolonun üzerinde siyah bir kazak olduğu hâlde, hareketsizce bekleyen adam bu pusun içinde en çok beliren şeydi. Bulunduğu yerin hemen üstünde çok kuvvetli ışıklar saçan birkaç lamba birden yanıyordu. Bu donuk, siyah beyaz tabloya bir çocuk eklendi sonra. Ancak kar taneleri kadar sert değildi, gelişi. Yüzüne düşen kar tanelerini bir eliyle silip, diğer elini kazağının altına soktu çocuk. Başını yukarı kaldırıp, adamın gözlerinin içine baktı. Sertçe "Sen ölmek mi istiyorsun?" dedi. Adam, çocuğun hem saklamaya çalıştığı, hem de kendisine doğrulttuğu oyuncak tabancanın ucuna baktı. Hafif bir gülümseme eşliğinde "Bunu nerden biliyorsun? "dedi. Çocuk sanki hiçbir şey konuşulmamış gibi sözü değiştirdi. "Burada neden bekliyorsun, seni kim almaya gelecek?" Adam: "Ben kimseyi beklemiyorum. Zaten benim burada hiç tanıdığım yok; burada dinleniyorum sadece…" Onun kimsesi olmadığını öğrenince, çocuğun gözlerindeki öldürme isteği daha bir arttı. "Bak tabancamın içinde bir tek mermi var." deyip tetiği çekmeye başladı. Adamın gözlerinde en ufak bir kıpırdama olmadı. Çocuk birkaç kez daha çekti tetiği. Tabanca patlamadı. Az önce de kendine seslenmiş olacak ki, bu kez annesinin sesi oldukça gür çıkıyordu. Kızını çağırıyordu anne. Elinde kızıla çalan bir simit tablası vardı. Zaten çocuğuna seslendiği ânda da tablada kalan susamları bir köşeye silkeliyordu. Bu çağrıdan sonra çocuk, yabancıya veda sözlerini söylemeye başladı: "Biz şimdi evimize gidiyoruz. Sen de artık evine gitsene… Ha, bak bu tabanca arkadaşımın. Eğer birilerine söylersen alırlar ve arkadaşım çok üzülür. Bu bizim sırrımız olsun, kimseye söyleme olur mu?" "Tamam" dedi adam "Bu sırrımızı kimseye söylemeyeceğim"

Çocuk annesine doğru yürümeye başladı. Adam, tam o sırada çocuğa " Bana adını söylemeden mi gideceksin?" diye seslendi. Çocuğun "Benim adım Süveydâ." cevabından sonra adam, " Ne güzel bir adın var senin, kim vermiş bu adı sana?", "Üst dairemizde oturan komşumuzun kızı "deyip adımlarını hızlandırdı çocuk. Adam da çocuğun peşi sıra yürümeye başladı. "Süveydâ seninle başka bir sırrımız daha olsun istiyor musun?" dedi yumuşak ve titrek bir ses tonuyla. Süveydâ "Sen benim sırrımı kimseye söylemezsen, ben de seninkini söylemem, hem seni de öldürmem" dedi. İki insanla birlikte cümleler de yürüyordu. "Ben her yıl buraya bir kez gelirim. Sen de eğer buralarda olursan tam şurada beni bekler misin? Bunu yaparsan ben de sana ne istersen alırım" dedi. Süveydâ: "Ne istersem alacak mısın? Sokağımızdaki dükkândaki o çiçekli elbiseyi de alır mısın bana?" dedi. Adam "Evet, alırım. Ne istersen alırım sana; ancak gelecek yıl aynı gün burada olacaksın. Ha, bir de beni görünce gülümseyeceksin. Yapabilir misin bunu? Bak, hem ben bir kâğıda tarihi yazarım, sen de o zaman gelirsin buraya." Kız sevinçle,"Annem zaten burada simit satıyor. Gelirim tabi. İstediklerimi almazsan bir daha gelmem" dedi. "Anlaştık" dedi adam. Cebinden çıkardığı kâğıda tarihi yazıp çocuğa verdi. Çocuk annesinin elinden tutup uzaklaşıncaya kadar onları izledi. Kar, bütün şehri ve insanları, karanlığa inat, beyazlara bürümek için olanca hızıyla düşerken, adam da kar tanelerine karışıp görünürden kayboldu…

Günler geçiyor; bir çocuk babasına yaklaşıyordu. Günler birbirine ekleniyor; küçük bir kız babasına ısrarla sorular soruyordu. Kimileri için bir ân donuyor; kimileri için haftalar, aylar güz yağmurlarıyla beslenmiş nehirler gibi akıyordu. Bir çocuk babasına Kasım'ın ne zaman geleceğini soruyordu. Babaların cevaplayamayacağı sorular çoğalıyorken, bir yerlerde yanlış cevaplara uygun sorular aranıyordu…

Babası zaman zaman kızsa da her gün yılmadan söyledi; Kasım ayına daha çok olduğunu. Ne kadar "Bunu neden soruyorsun?" dediyse de kız asla söylemedi nedenini. "Bu bir sır. Söylersem arkadaşım üzülecek" dedi masum bir inançla. Nihayet takvimler de, Kasım ayına gelip durdu. Küçük çocuk bir sabah annesine "Ben de seninle gelmek istiyorum anne" dedi. Annesi o günün cumartesiye denk düşmesine sığınarak, çocuğunu da yanına alıp elindeki simit tablasıyla terminale gitti… Süveydâ, adamın dediği köşede durup, yüzüne bir gülümseme takarak beklemeye başladı. Nihayet otobüsten inen takım elbiseli bir adam, çocuğun bulunduğu köşeye doğru ilerledi. Çocuğun gülümsemesine bir gülümseme ile karşılık verip yanına yaklaştı. Gözleri dolu bir şekilde, alnına bir öpücük kondurdu. Bu öpüş o kadar ince ve nahifti ki, sanki inciteceğinden korkuyordu adam. Sevgiden çok şefkat vardı, bu dudaklarda…

Uzaktan annesi tedirgin gözlerle çocuğunu ve bu yabancıyı izliyordu. Hattâ bir ân bu tedirginlik yerini bir korkuya bile bırakmıştı. Adam durumun farkına vardığından, çantasından çıkardığı çiçekli bir elbiseyi hemen çocuğa verdi. Çocuk hediyesini almanın sevinciyle: "Bak sözümü tuttum görüyor musun? Hem sırrımızı kimseye söylemedim. Sen söyledin mi peki?" Adam "Hayır asla. Ben de sırlarımızı kimseye söylemedim Süveydâ" dedi. Bir müddet devam eden suskunluğun ardından "Seneye gene burada olacaksın değil mi?" dedi. Çocuk "Söz" deyip işaret parmağını ona doğru uzattı. Bu, özel bir sözleşme işareti olmalıydı. Parmağını onun parmağına dokundurup "Söz" dedi adam. Tekrar çantasına elini atıp bir şey çıkardı; bu bir müzik kutusuydu. Açtığında müzik çalmaya başlamıştı. Süveydâ mutlulukla onu da alıp annesine doğru koştu. Annesi çocuğun elindekilere bakarken bu garip yabancıyla konuşmaya niyetlendi. O yöne tekrar baktığında, ufukta kimseler görünmüyordu…

Bir küçük kızın alnına bırakılan şefkatli bir öpüş… Bir önceki yılı diğerine bağlayan bir sevinç; küçük bir hediye… Babalardan bile saklanan masum, bir o kadar da çocukça sırlar… Nedeni bilinemeyen suskunluklar… Susmanın her şeyi anlattığını öğrenen kırılgan, küçücük kalpler… Anların birbirine eklenmesinden çoğalan zamanlar… .

Yine bir sabahtı. Güneşin kimin için umut getirdiği bilinemeyecek kadar aydınlık bir sabahtı bu. O küçük kız, sözünü tutmanın huzuru içinde kendine söylenen yerde ve zamanda neler hissedeceğini bilmeden orada bekliyordu. Yapacağı tek şey orada durmak ve söz verdiği kişiye bir gülümseme sunmaktı. Az sonra alnında duyacağı sıcacık bir öpüşün yerini hazırlamıştı bile. Zaman ilerliyordu, ancak henüz adam ufukta belirmemişti. Küçük kız, bu kez onun gelmeyeceğini düşündü. Bekleyen gelenin nelerden kopup geldiğini bilemez ya çok zaman. Küçük kız da bilmiyordu. Onun için önemli olan beklediğinin gelmiş olmasıydı. Eğer tarif edebilseydi, her bekleyişin kendi içine ilerleyen bir sürgün olduğunu söyleyecekti.

Daha önceleri onun neden yılın aynı gününde buraya geldiğini düşünmemişti; ancak bu kez bir şeyleri anlamak istiyordu. Bu törenler kimin içindi? O bunları düşünürken, yanına kendisinden yaşça çok büyük bir kız gelip durmuştu. Süveydâ onun gelmesine önce aldırmadı, ama tam onun durmak istediği yere durunca, sebebini bilmediği bir rahatsızlık duydu. Başını kaldırıp onun gözlerine baktı. Sanki ona "Neden burada duruyorsun; burada sadece ben durabilirim" demek istiyordu.

Nihayet beklenen adam göründü. Süveydâ, dudaklarının kıvrımlarında gizli olan o gülümsemeyi taktı yüzüne. O anda yanındaki kızın yüzüne baktı; aynı gülümsemeyi onun yüzünde gördüğünde bütün tedirginliği daha da arttı. Adam her zamanki köşesine geldi. Süveydâ kollarını açabildiği kadar açtı ve alnını hazırladı. Adam yavaşça kollarının arasına alıp sımsıkı sardı onu. Görenler, çok rahat o kolların bir daha onu bırakmayacağına inanabilirdi… .

"Uzun zaman oldu değil mi?" dedi. Adam "Uzun zaman oldu" dedi. Kız "Hiç değişmemişsin" dedi. "Büyüdüm" dedi adam. Kız "Değişmeyen bir şeyler vardır mutlaka; yoksa neden burada olasın ki?" dedi. Adam "Her katilin cinayet işlediği yere dönmesi gibi bir şey bu. Senin için gelmedim; değilim burada senin için. Sadece bir ân için. Aynı günde kaybettiğim masum yüzümü bulmak için belki de." dedi… İçten içe süren, sadece bakışlarla ifade edilen bu konuşma, başların öne eğilmesiyle dondu. Süveydâ, dillendirilemeyen, imâ ile geçilen bu konuşmayı hissedemese de yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anlamıştı. Gözlerden bilmişti, bir şeyler söylendiğini. Süveyda, kollarının arasında durduğu adamın gözlerinin içine baktı önce; sonra da yanında duran kıza. Şimdi hesap sorma vakti gelmişti: "Hani senin bu şehirde tanıdığın yoktu? Hani sırrımızı kimseye söylemeyecektin?" "Yoksa sen bu ablayı görmek için mi?" demeye kalmadı, adam üzerindeki mahcubiyetten silkinip: "Hayır, ben sırrımızı kimseye söylemedim; hem o ablayı da tanımıyorum… Hadi hediyeni al bakalım" dedi. Elindeki gazete kâğıtlarına sarılmış paketi uzattı. Adamın küçük kıza verdiği şey bir bez bebekti. Yüz hatları daha belirginleşmemiş, sadece küçücük bir ağzı olan bir bebekti bu. Daha ziyade, satenden yapılmış bir cenine benziyordu. Bu bez bebeğin tam kalbinin üstünde simsiyah bir leke vardı. Yanlarındaki yabancı, bez bebeği görünce zamansız bir düşüncenin kendini çağıran davetiyle, geriye hızla dönüp küçük kızla adamı o köşede öylece bıraktı. O sırada küçük kız adama tabancası için aldığı yeni mermileri gösteriyordu. Bu gösteriden sonra da elindeki bez bebeğin tam kalbine dayadı tabancasını. Ve tetiğe basmaya başladı. Bu kez tabanca muhakkak patlayacaktı.