Editörler

Suderin Murat
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Yağmur Dolkun
Bülent Irkkan
Elif İnan
Doğanay Sevindik
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 22    Severkişi Raporu
Severkişi Raporu Selen Doğan

1.
Soğanlar pembeleşirken, kalbimi haritadan silen kıyametimi düşündüm. İlim irfan sahibiydim, hijyene önem veriyordum ve kafamı gözümü yaran paket bilgilerden bir hayat kurmaya çalışıyordum. İki, bilemedin üç kez şeytana uymuş, aşık olmuş, başka da bir şey olamamıştım. Mülkiyet teorileriyle, çift etkili çamaşır beyazlatıcılarıyla ve cep telefonlarının göçmen kuşlar üzerindeki etkisiyle ilgileniyordum. Tırnak yemek ve kıskançlık gibi kötü alışkanlıklarım, sevmek gibi bir yanlışım vardı. Bütün trajedim, naylon bir zaferle taçlandırılmış arızalı sabrımdı. Son yıpranma tarihim çoktan geçmişti. Ucuz melodramlardan araklanmış bir efkarla sigara içmek, izmariti dalgaya nişanlamak istiyordum. Rüzgar nişanı bozarsa kendimi kırpıp kırpıp denizyıldızı yapacaktım. Mutfakta beraber ve solo karıncaları maaşa bağlayacak, işe giderken toplu taşıma araçlarını kullanacak, kimsenin rengini koruyamadığı bu yüzyılda ben de bukalemun olacaktım. Müfredat dışı yaralar taşımak istemiyordum. Anılarımdan kaçtığım için olsa gerek, düğümü-serimi-çözümü olan bütünlüklü öyküler kuramıyordum. ‘Seni seviyorum’un toplumsal ve insanî boyutlarıyla ilgilenemiyordum artık. Sağlam bir kadın olmanın erdemlerini sayamıyordum tek tek. ‘Kendime çocukluğumu kiralamışım gibi’ yaşıyordum. Banknot, peçete, hicran biriktiriyordum ve Fransızca bilmiyordum. Bu da yetmezmiş gibi, 62’den tavşan da yapamıyordum.

Varisli bacaklarını çiçekli basmalarla örten komşu kadınların dantelli sohbetlerinde yerim yoktu. Pembe dizi jeneriği gibi akan uzun ve mutsuz hayatlarından yorgan dikerlerdi onlar. Kahve fincanından kısmet çıkarır, birbirlerine nispet yapmak için çıldırırlardı. Bakireler fincan başında, atla gelecek muradı beklerken, onlar hanelerine doğacak ayın sessiz bir sevişme mesaisinin habercisi olduğunu bilirlerdi. Ertesi sabaha uyandıklarında ay batmış olurdu çoktan ve onlar yeni bir günün ve bir tepsi peynirli böreğin hazırlıklarını yaparlardı. Komşu kadınlar, seyir defterimde bir püf noktasıydı. Oysa benim ödenmemiş faturalarım vardı.

Hayallerinin dar kapısından geçerken gölgesini düşüren esmer bir kadındım, eğilip gölgemi almadım. Cehennem gibi bir şehirde denize amors durup içinden şiirlerin geçtiği sokaklar düşledim. Arzın merkezine yolculuklar denedim, tanrıdan akıl izan diledim. Arzunun hassas ayarıyla oynadığım için değil, aşk maşuka zor geldi diye kendimi kendimden kovdum. Zaten kovmasaydım da gidecekti içim. Kendine örselenmemiş bir beden arayan ruhum, başını sokacak bir koltuk altı bile bulamayacaktı. Virgüller koyacaktım kalp ağrılarımın arasına. Bir ağlayacak, bir daha ağlayacaktım.  Sözcüklerin kaypaklığından korunmak için yalnızca suskunluğu mırıldanacaktım. Kozamın içindeyken tazelediğim makyajım, ben kelebek olunca kanatlarımdan akacaktı. Artık benim olmayan bir geleceğe doğru uçarken, balını arayan heyecanlı bir arıyla çarpışıp renklerimi şehrin üzerine bırakacaktım belki. Bu saatten sonra beni kimse anlamaz diye, kendimi pi sayısıyla çarptım. Kadınlığın çok bilinmeyenli denklemi çözümsüzdü artık.
Bana yeminlerimi hatırlatacak bir aziz arıyordum ben. Bir kez daha sevip bin kez daha ölmeye gücüm yoktu çünkü. ‘Elması elmastan başkası çizemez’di. Öyleyse öykümü de ancak bir öykü anlatabilirdi.

Akşamsefalarının küstüğü bir ikindi vakti, mızıkçı bir kertenkele gibi sürünerek sokağa çıktım. En değerli acılarımdan birkaçını satıp üç ortalı bir harita metot defteri aldım. Şehir ağır ağır yanıyordu. Bilmediğim bir sokakta, bana öykümü yeniden yazdıracak bambaşka bir hayat arıyordum...

2.
Gezginlerin hangi toprakların bekaretini bozduğu, buralarda sırdır. Bir ağacın çok katmanlı gövdesinden sızan sabrını, kabuklu böcekler toplar. Sırlar çözüldüğünde kırılıp bükülmeler, tek bir sözle devrilmeler başlar. Herkes eteğindeki elmaları döker. Hayatın yarısı aramakla, yarısı da kanamakla geçer. İnsanların bin yıllık kavgalarının, yüz yıllık yalnızlıklarının ve bana kalırsa bir günlük aşklarının ön sözünü köprüler, yollar ve balkonlar yazar. İki kalas bir heves, bir köroğlu bir ayvaz... sürer gider ömür. Odalarda lacivert bir rehavet, kemirgen bir sessizlik ve kesmeşeker. Melekler nazar boncuklarını beyhude bekler. Magma kıvamında bir bulantı, aşkı yazmak isteyen kalemleri kırar. Bazı rüyaların öcünü alır bazı uykular. Akşamın kadife karanlığı tüm çatıları gümüşe boyar, denizi saçlarından öper. Ve öyle bir sofra kurar ki yeryüzüne, çilingir çileden çıkar; beyaz peynir gemileri, kavundan yelkenliler...

Bir yastıkta kocayanlar; rüyayı da riyayı da görür; yılanı da bilir yalanı da. Ah aşk... şu sersem hayatın sevecen peygamberi... keder midir kader mi?

Sokaklar, rüzgar ve fahişeler her gece tahrip gücü yüksek bir bombanın hazırlıklarını yapar. Etine dolgun bir dul, süpermarkette tanıştığı bankacıya faiz oranlarını filan değil, hangi bağın üzümünü sevdiğini sorar. Yemek tarifleri, kimlikler ve iktidar, ortak rahimleri toprak olan zor-bir-adamla henüz-çocuk bir kadının sonu olur. En zehirli kanaatlerle süslenmiş mektuplar, özenli sözlere sarmalanmış duaları gölgeler. Sinema çıkışında sigarasını yakarken kadın, adama şöyle der: Sen değilsen kim?

3.
Bulamadım. Yazgımı temize çekmek için kirlenmemiş bir dil bulamadım. Uçamasınlar diye kanatları taammüden kırılmış kuşlar birikti içimde. Kalbim, faili malum hıçkırıkları buket buket topladı. Tırnaklarımı ve toy yanlarımı törpüleyerek zamanın ipimi çekeceği anı bekledim. Durup dururken içimden noktalama işaretleri söküldü tek tek. Canım sakız gibi çarşaflarda yatmak istedi. Varlığım bunca zaman öyle dayanılmaz yenilgilerle mühürlenmiş, yazgım öyle yorgun meleklerle süslenmişti ki, ağladım. Gözlerimin içinden gözyaşlarımı yara yara kendine yol açan bir hayalet gemi geçti. Bir aşkın görkemli kapanışını canlı yayında nasıl anlatacağımı bilmiyordum.

İçimde şımarık çocukların hayal kırıklıklarına benzer yapışkan bir duygu vardı. Çizemediğim resimler benim olsun istemiştim hep. Gidemediğim şehirlerin meydanlarında kalırdı aklım. Gövdeleri asırlık acılar gibi nasırlaşana kadar bir kalpten diğerine mekik dokuyan, uçarı neşelerine yakışmayan acıklı sevdalar doğuran çocuklar gördüm. Dostluğun her türlü hoşgörüyü ve alttan alma becerisini zorunlu kılan sonsuz anlayış peyzajı içinde, aşkın en kördüğüm olmuş haliydi beni buralara getiren. Sıkıntılarımı anlatabilmek için kurşun gibi kalemler aradım.

İnsan ancak iyileşebilecek yaralarını yakından tanıyabilir. Hayat yalnızca bu kadarına izin verir. Ah ne zordur itiraf, kendine iki nokta üstüste koymayı beceremeyenler için! Bazı çocuklar çocukluklarını sırf bu yüzden imha ederler. Yüreğinden çivilenerek aşktan vazgeçirilen, dilinin yosunlu kıyısında nesnesi eksik cümleler kurduğu için tüm seslerini kaybeden çocuklardır onlar. Hiç birlikte yaşayıp hep birlikte ölürler…

4.
‘Arzu ile hal arasında’ bir yerindesindir zamanın. Ağda kıvamında, ağır hüzünler tanırsın. Şiddeti kendinden menkul bir yalnızlığı adabıyla ve makul bir zararla yaşayabilmekteki hünerin öyle alkışlanacak bir zaferdir ki tanrının seni ömür boyu yapayalnızlıkla ödüllendireceğinden korkarsın. Zamanından önce dünyaya fırlatıldığına inanır, sürünerek sürmekte olduğun ömrün alt başlıklarını ararsın. Zaman, dikenli bir sestir; içini yırtar geçer.

Düşüne taşına hayatın taşlı yollarına düştüğünden beri bir yanın acıyordur. Ki ahvalin en yalın tercümesi budur. Rilke bu sırada, kaldırım taşlarını sayan düşünceli bir tanrının oğludur. Kundera kunduralarını cilalarken hayat dayanılmaz ağırlığını tenine yedirmeye devam eder. Hayat seni bazen anın en kuytu yerine çiviler. İsa Mesih’in yaralarında çiçekler açar, sen bir papatyanın polenli göbeğinde arıları beklersin. Aşk hayatın en buyurgan reçetesidir: ya seversin ya seversin!

Arzu ile hal arasında bir yerindesin galiba hayatın; zamana arzuhaller yazacaksın. Yeni hayat senaryoları kuracaksın yok yere. Zira sen zaten aşırı dozda aşktan bir gün öleceksin. Hiç yakalayamadığın, asla yakalayamayacağın bir zamanın göz kapaklarını aralayacaksın. Sen hayatın bir yerinde asılı kalmışsın. Sen hayata birkaç beden büyük düşlerinle bir sokağın başında öylece kalmışsın. Yağmur bile yağmış. Sen artık hiçbir orkestranın çalamadığı kayıp bir şarkısın. Hiçbir dilde karşılığı olmayan bir aşka adanmış, her dilde aynı olan acılardan kıvranmışsın. Portakal rengi bir yalnızlıktan arta kalmışsın. Kendini vizyona girme ihtimali bile olmayan bir filmin jeneriği sanırsın. Sen belki de bir fotoğraf altı yazısısın. Sen belki de, tanımadığın birinin yan masadan gönderdiği hüznü kibarca geri çevirdiğin için pişmansın. Sen aslında az önce yeni bir hayatın penceresinden içeriye doğru estin. Yeni bir dinin dualarını mırıldanır gibi sessizdin. O sırada duydun, bin yıldır duymak istediğin tanrının sesini: Kim açık bıraktı kapıyı? Biri mi gitti?

 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa