Editörler

Gökhan Bulut
Suderin Murat
Uğur Okçu
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Yağmur Dolkun
Bülent Irkkan
Elif İnan
Doğanay Sevindik






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Uğur Okçu ile Soyut Üzerine Söyleşi Fotografya Ekibi

Leyla Yücel: Uğur’un scanografları başlı başına soyutun ta kendisi. Hiç eşi benzeri olmayan soyut türü. Ayrıca, scanograflardan sonra sizin atölyeyle (AFSAD Gökhan Bulut Soyut Fotoğraf Atölyesi) birlikte yaptığı çalışmalar var: ortaklaşa çalışmalarınız için hazırladığı “Küp” serisini hatırlıyorum. Bir de dağ fotoğrafları vardı, ‘Khostav’ın gözleri’ adında...




http://www.fotografya.gen.tr/issue-16/goster.php?sayi=16&dosya=khostav.htm


 
 


Gökhan Bulut: Dağ fotoğrafları kendi başına yaptığı bir çalışma.

Leyla Yücel: Bence o da bir tür soyuttur, yani panoramik görüntülerden soyutlar üretti.

Uğur Okçu: Dağ fotoğrafları şöyle bir şey. Ben bin tane dağ fotoğrafı çektim. Dağ fotoğraflarını çekiyorum çekiyorum, getiriyorum koyuyorum, bakıyorum ‘bu dağ fotoğrafını niye çekemiyorum’ diye kendi kendime hayıflanıp duruyorum. Bakıyorum, bu dağ fotoğrafı dağ fotoğrafına benzemiyor.

Bülent Irkkan: Tarihe not düşmek için söylüyorum. Niye çekemediğini bana da soruyordu.

Uğur: Bülent’e de soruyordum, bunlar niye olmuyor diye, çıldıracağım arkadaş. Bakıyorum bakıyorum fotoğraflara, dağ fotoğrafı işte. Dağ fotoğrafı nasıl çekilir biliyor musunuz? Dağ fotoğrafı çekmek için ya aynı hizaya geleceksin, ya da o çektiğin dağın üstüne çıkacaksın. Dağ fotoğrafını başka türlü, aşağıdan yukarı doğru dağ fotoğrafı çekmenin hiçbir özgün yanı yok. Neden? Çünkü biz insan olarak dağlara öyle bakıyoruz. O yüzden dağ fotoğrafı hiçbir şekilde insana bir özellik vermiyor, ama ben yukarılara çıkıp çekiyordum. Oralar, Himalayalar’ın uzantıları, 4000 metreye çıkıp dağ fotoğrafı çekiyordum. Yok arkadaş, bir türlü dağ fotoğrafı çekemiyordum.

Leyla: Nerede çekmiştin onları, hangi dağlarda?

Uğur: Tacikistan’da, Himalayalar’ın uzantıları.

Gökhan: Dağ niye ilgini çekti?

Uğur: Dağ insanların ilgisini mutlaka çekiyor. Çok büyük olduğu için, ona karşı bir saygı duyuyorsun.

Gökhan: Ama senin buna konu olacak şeyin, dağı dağ olarak değil de, üçgenlerden falan yola çıkarak fotoğraflaman.

Uğur: Çünkü fotoğrafın en önemli özelliği, komposizyon olarak üçgeni vermesi. Üçgen çok önemli bir geometrik şekil. Sonuçta üçgenlerden yola çıkarak öyle bir çalışma yaptım. Daha doğrusu doğayı üçgene çevirdim.

Leyla: Senin dağ fotoğraflarını gördüğüm zaman çektiğin dağ fotoğrafları dağ fotoğrafı olmaktan çıkmıştı. Sen orda farkına varmadan soyutladın. Benim bütün takıldığım yer şu. Küp serisinde de öyleydi, scanograflar başlı başına öyle. Editöryel bakış olarak sorarsan, seni somut, nesnel gerçekçi fotoğraf konusunda başarısız buluyorum. Ama buna mukabil; soyut, yaratıcı, farklı olan ve gerçek anlamda kavramsal fotoğraf konusunda son derece başarılısın, hatta dünya çapında birkaç isimden birisin. Senin aslında hiç farkına varmadan, soyut düşünceye çok yakın, soyutlamaya çok yakın bir zihinsel ve sanatsal yaratıcılığın var. Fakat beynin kafan bunu nasıl üretiyor? Hangi süreçlerden geçiyor, benim merak ettiğim bu.

Uğur: Ben soyut fotoğraftan değil, iStock ‘a gönderdiğim nesnel gerçek fotoğraftan, biraz makara ipliği ile balık avlamaya çalışıyor gibi olsam da çok az para da kazanıyorum. Aslında Stock türü çalışma daha çok stüdyo fotoğrafçılarına yönelik gibi görünüyor. Her ne kadar amatör bir fotografçı olsam da nesnel gerçek fotoğraftan çok az para kazanıyorum, soyut fotoğraftan kazanmıyorum.

Leyla: Bunu bir tür zanaat yanın olarak düşünüyorum.

Uğur: Sana katılıyorum. Soyut fotoğraf olmuş, nesnel gerçek fotoğraf olmuş umurumda bile değil. Ben sadece ve sadece çektiğim fotoğrafın hoşuma gitmesini istediğim için o şekle dönüştürüyorum. Altı oturtulmuş, soyut çerçevesi çizilmiş, içi doldurulmuş kuramı uygulamak için fotoğraf çekmiyorum ki.

Leyla: Zaten sanatçı bunu yapmaz, sanatın kuramcıs,ı bunu, kuram haline getirir. Sanatçı bu konuda düşünmez, bir kuram oturtayım onun üzerine sanat yapıtı üreteyim demez. Sanatçının üstünde bir şey patlar, onun zihni farklı çalışır, onun gözü farklı görür, eli farklı işler, bir şey çıkarır. Onu, sanatın kuramcısı alır, kuram haline getirir.

Uğur: Ben kesinlikle şuna veya buna benzer bir fotoğraf çekmenin içersinde değilim. Ben soyutu şöyle tarif etmiştim, taa Tacikistan’dayken. Tacikistan’da şöyle bir oyun oynuyordum; tek fotoğrafçı ben, 25-30 tane de jüri üyesi seçmiştim. Fotoğrafları jüri üyelerine gönderiyordum, fotoğrafları bu fotoğraf iyi, bu fotoğraf kötü diye seçiyorlardı. Bir gün beş tane fotoğraf gönderdim, Gökhan iyiden kötüye doğru 1,2...5 diye sıralamış, Cengiz (Cengiz Engin) 5,4,...1 diye iyiden kötüye doğru sıralamış. Tam tersi! İnanılmaz, tam tersi, burda duruyor hepsi. İnsanların fotoğrafa bakış açıları gerçekten çok farklıydı. Bu dünyada bu türde yapılmış ilk yarışma. Bir fotoğrafçı ve 25 tane jüri üyesinin bir fotoğrafçının fotoğraflarını değerlendirdiği bir süreçti. Orada, 25 kişinin içerisinden birisi soyut ne demek diye sormuştu. Demiştim ki taa o zamanlar, soyut bir bütünden başlar ve bir köke iner. Bütünden köke inerken, kök mutlaka bütünü bir şekilde sana sunar diye yazmıştım. Bu kök mutlaka bütünün bir parçasını içermeli ve bütünden gelmeli diye söylemiştim. Gökhan da ‘tam da öyle değil’ diye yazmıştı. 

Leyla: Fotoğrafik ve görsel anlamda soyuttan bahsetmiyorum. Soyut sanat üretebilmen için soyut düşünebilmen lazım. Soyut bir indirgeme midir? Soyutta indirger misin, yoksa indirgeme değildir de, o köke indiğin anda bütünün kendisine dair bir özü de hala koruyor musun?

Uğur: Buna bir örnek vermem lazım. Bir kadınla bir adamı düşün. Kadın adamın kucağına oturmuş ve öpüşüyorlar. Bunu bir heykel olarak düşün. Sen bu heykele baktığın zaman bir kadınla erkeği görebiliyorsun. Soyut, bu heykeli öyle bir noktaya getirmektir ki; ilk baktığın zaman orada bir kadınla erkeği göremezsin, ama genel çerçevesiyle sana bir kadınla erkeği bir leke olarak sunar. Heykeltraş konuyu öyle bir noktaya dönüştürür ki; onu işledikten sonra bir bütün tamamen bir leke haline, yani son derece sadeleştirilmiş bir hale dönüşür. Buna soyut denir demiştim o dönemde. Gökhan da ‘soyut tam da bu değildir’ demişti. Soyut hakkındaki düşüncesini anlattığı zaman ben de ona hak vermiştim. Çünkü Gökhan soyutu farklı bir şekilde ele almıştı. Bu da olabilir ama aslında soyut için buna gerek yok, yani ille de soyut yapmak için böyle bir süreci işlemeye gerek yok demişti. Ben bir de votka bardağını çekmiştim. Sonra o votka bardağının bütününden o votka bardağının içindeki buz ve karışmış olan renkli sıvıya kadar düşürerek gelmiştim ve sonuçta o bir leke olmuştu. Bunda da bütünden bir lekeye geliş süreci vardı. Gökhan ‘bu bir bölümü olabilir ama tam da bu değil’ demişti.






Leyla: Konuyu çok güzel hazırladın getirdin. Gökhan’a şunu soralım. ‘Tam da bu değil’ dediği yerden Gökhan Bulut’un soyut tarifine girelim.

Gökhan: Gökhan Bulut’un soyut tarifinden çok, soyuta bakmak lazım. Soyut basitleştirmek ve indirgemek değil. Görsel bir ürün olarak olayı sadeleştirmek belki yerini buluyor ama aslında soyut daha bütünsel bir olay. Soyutun özünde bütünü kavrama duygusu var. Bütünün kendisini ifade etme duygusu var. Bir kavram olarak düşünün. Bir kavramın veya bütünün kendisini ifade etmenin yalın hali, bir görsel ürün olabilir. Düşünürsen bir müzik eserinin kendisi soyuttur, ama çok da yalın değildir. Kendi içinde bir sürü melodi vardır.

Leyla: Biraz daha açılım yaparak konuşalım diye kesiyorum hemen. Matematiğin soyut oluşu üzerine konuşmuştuk. Kavramsal anlamda da soyuttur.

Gökhan: Evet, düşünce üretiyor. Matematiğin somutlanacak nesi var.

Leyla: Müzik ve matematik. Zaten müziğin de matematik olduğunu söylerler. Bunlar insan zihninin ürettiği soyut şeyler olduğu için mi yakınlar?

Gökhan: Tabii ki. Soyutu böyle düşünürsen öyle. Matematiğin kendisi basbayağı soyut. Neden? Bir tasarım var, formül var. Burdan yola çıkarak bir şeyler inşa etmeye, çözümlemeye çalışıyorsun. Bunu üreten matematikçi tamamen kafasında bu işi üretiyor, somut bir şeyden yola çıkmıyor, belki somutlardan gözlemlerden de faydalanıyordur ama...

Uğur: Burada bir şey söyleyebilir miyim? Matematiğin böyle olmadığını düşünüyorum. Matematiğin her şeyi, doğanın içinde gömülü olarak vardır. Matematiği insan beyni üretmez. İnsanlar matematiği keşfederler. Matematik insan beyninde yoktur. İnsan matematiği üretmez, müziği üretir. Müzik tek soyut sanattır. Bütün sanatlar müziğe varmak için vardır. Ama matematik doğanın içine gömülüdür, doğanın içinden onu çıkarırsınız. Fibonecci sayılarından tut, bilmem neye kadar her şey doğanın içinde gömülüdür ve insanlar bunları çıkarmak için mücadele ediyorlar. Mikro dünyadaki salyangoz formlarına kadar her şey var doğada. Ama müzik, gerçek anlamda insan beyninde üretilmiş, ciddi anlamda soyut olan tek sanattır.

Leyla: Biraz bunu tartışalım mı? İki izlek koyuyorum burda. Bir tanesi müzik seslerden oluşuyor, ses doğada var olan bir şey. Sen sesler arasında bir uyum, bir ritm, hatta bir ritmsizlik de üretebilirsin, ama sonuçta birtakım düşünce ve duyguları iletme yöntemi olarak kullanıyorsun sesi. Matematikte şöyle düşünüyorum; belki soyut değil ama soyutlayan bir şey olabilir. Örneğin, bir çiftçi, diyelim ki 20 bin yıl önce, beş on tane koyunu vardı. O koyunlarını tanıyor, Ahmet, Mehmet, Fatma, Ayşe diye isimler veriyor koyunlarına. Koyunlarını tanıyor, her biriyle bir ilişkisi var. Onları otlamaya yolluyor, akşama onlar geri geliyorlar. Kaç koyun gönderdim, akşam kaç tanesi geri geldi, her biri tamam mı endişesiyle başlayan bir şey aslında matematik. On koyunun her birini tek tek nesneler olarak algılamaktansa, ‘on’ diye bir soyutlamayla hafızaya yer ediyorsun. Matematiğin başladığı yer burası, ilişkiler ağı. Mesela geometri, cebirden farklı bir şey, formlarla alakalı bir şey, formları disipline eden bir şey.

Gökhan: Matematik rakam değildir.

Uğur: Kesinlikle aritmetikle matematiği karıştırma.

Leyla: Bak, cebir dedim, girdim oraya, geometri dedim, ilişkiler ağı dedim. İkincisi; müzikle ses. Müzik soyut sanattır, tamamen katılıyorum. Sesi kullanıyorsun. İnsanoğlunun yarattığı ilk sanat hangisi? Müzik.

Gökhan: Ritim.

Leyla: Ritimle başlıyor. Müziğin ta kendisi.

Uğur: Her şeyde ritm var. İşte, senin bana sorduğun sorunun cevabı da bu. Sen bana bir soru sormuştun, ben de sana cevap veriyorum. Sen nasıl böyle bir şey yapıyorsun diye sorumuştun ya hani. Bu görsel ürünler ve görüntülere baktığım zaman beynimdeki ritmle özdeşleştikleri zaman ben onlardan zevk alıyorum. Yani onun oraya gelişi, uzun bir süreç.

Leyla: Sinesteziye geldik.

Uğur: Sinestezi farklı.

Leyla: Sen sonuçta birtakım görsel imajlar yaratan bir sanatçı olarak bunları bana içindeki ses, müzik, ritimle tanımladın. Yani, bu bir tür sinestezi. Her şeyi soyutlayan, soyut görselliğe ulaştıran bir kafa yapın var. Ne gibi düşünsel ve görsel süreçlerden geçtiğini anlamaya çalışıyorum. Temel çıkış noktanın bir ritim ve ses olduğunu söylemiştin. Senin beynin doğadaki bir takım görüntüleri... vs alarak mı, yoksa bir düşünceden yola çıkarak mı bir şeyler üretiyor?

Uğur: Bunu küçük bir öyküyle anlatayım. 2004 Dünya Kupası’ında Güney Kore’deki futbol maçlarını gemideki tv’den izledim ve burada çok önemli bir özellik dikkatimi çekti. O sıralarda gemiyle oralarda geziniyorduk. Japonya’ya ve Güney Kore’ye geçebiliyorduk. Dünyada sivil toplum örgütü olarak devlete en büyük tepkiyi gösteren, hakkını koruyan ülke Güney Kore’dir. Güney Kore’deki bu sivil toplum örgütleri de Kuzey Kore’yle birleşmek isterler. Kuzey Kore’yle kendilerini bir bütün olarak görmek isterler. Maçlarda Güney Korelilerin tamamı kırmızı tişört giyiyordu. Üstlerine ‘Be the reds’ yazan kırmızı tişört giymiş bir sürü insanın varlığı. Bu insanlar bir bütün olarak, ‘be the reds’ olarak geliyorlardı maçlara. Bu inanılmaz bir görüntüydü. Bunun fotoğrafını, oradaki binlerce insanın veya o tişörtün fotoğrafını çeksem bile, bu beni hiç etkilemiyecekti. ‘Be the reds’in içeriği beni etkiliyordu ama nesnel gerçek görüntüsü etkilemiyordu bir türlü. O yüzden bu ‘be the reds’i nasıl anlatabilirim, gösterebilirim diye düşündüm. ‘Red’i en iyi anlatacak olan kandır. Kan en çok insan vücudunda var. İnsan vücudundaki kanı elimi şeffaflaştırarak sunabilirdim. Karanlık bir ortamda elimle bazı hareketler yaparak ve arkasından ışık tutarak, kadından başlayarak erkeğin baş kaldırısını parmağımla bir kaldırı işareti vererek bir noktaya getirdim. Öyle bir fotoğraf olmalıydı ki; bir başkaldırıyı sembolize etmeliydi. Bu, şimdi AFSAD’ın duvarında asılı olan ve iki fotoğraftan oluşan bir fotoğraftır. Bir tanesi ‘be the reds’in kırmızı tişörtü ve altında da kalkmış bir parmak işareti. Ama tamamen soyut, ne olduğunu anlaman imkansız. Ama ben bu iki görüntüyü bir fotoğrafa koydum ki; ‘be the reds’ sürecinin tamamını insanlar tek bir fotoğrafta görebilsinler diye. Bakıldığında ‘be the reds’in aslında öyle değil de, alttaki gibi son derece önemli bir soyut görüntüyle sunulabilineceğini insanlara göstermek istedim. Ve bu seri, başından sonuna kadar internette de var. Bu son hali beni rahatlattı. ‘Be the reds’in, Güney Kore’deki büyük başkaldırının bir özdeşini kendi kafamda sunmuş oldum. O fotoğraf için düşüncemin ve oraya gelişimin süreci buydu.




http://www.ugurokcu.com/25thRedFormation/index.html



Gökhan: Sayılara ve matematiğe dönelim. Soyut bütünsel bir olay, bütünü kavrayan bir şey. Sayılar da aynı şekilde. Sayıların kendisi de soyut. İki insan, iki koyun, iki ağaç, iki çiçek... Hepsini tarif eden bir şey var: İki. İki’nin kendisi soyut bu anlamda. Aslında ‘iki’ diye bir şey yok doğada, insanın kafasında ürettiği bir şey. Bu anlamda matematiğin soyut oluşu. Soyut bütünleştirir. Soyut bütünleştirirken konuya, duruma, olguya... her neyse bütünsel açıdan bakıp o bütünü sembolleştirir. Eğer ürünümüz görsel bir ürünse soyut, onu bütünleştirip sembolleştiren, karşısındakinin ifadesini yansıtan bir durum. Aynen matematikte olduğu gibi; sayılar, formüller... nedir? Enerjinin formülünün somut hali nedir? Enerjinin kendisidir. Enerjinin kendisi somut mu? Hayır. Biz ancak enerjinin dönüştüğü noktada kendisini anlayabiliriz. Bu anlamda soyutun özü bu. Sayılarla ve matematikle bağlantısı budur.

Leyla: Soyutun müzikle bağlantısı nedir? Senin kafanda müziğin soyutla ilişkisi nasıl?

Gökhan: Bunu ilk soyut ressamlar da çok tartmışlar, soyut görüntü ne olabilir, nasıl yapabiliriz, nasıl belleğimizin dışına taşıyabiliriz diye. Çünkü belleğimiz var ve burda algıladığımız birtakım şeyler var. Oturduğumuz mekan içerisinde bile, işte Leyla var, çiçekler var, Uğur var...vs. Bunlar belleğimize yerleşmiş durumda ve biz bütünü yansıtmak istiyoruz. Bu anlamda belleğimizde olan şeyleri nasıl dışarı alırız diye bir düşünce oluşurken kafalardan birinden şu yansıyor: Müziğin kendisi soyut. Müzikte ne var? Sadece melodiler var. Melodi nasıl bir şey? Dinleyicisi ile üreteni arasındaki başka bir ilişki. Çünkü melodi girdi kulağımıza, beynimizde etkisini bıraktı, bundan haz duyduk. İşte bütün olarak müzik de soyutu gösteriyor. Neden? Çünkü bir şeye işaret etmiyor, belleğimizdeki somut bir görselliği, somut bir olayı, olguyu ifade etmiyor, ama kendisini çok iyi ifade ediyor. Biz de bundan haz duyuyoruz, örneğin Mozart’ı yüzyıllardır herkes aynı hazda dinliyor ve yüzyıllar boyu da dinleyecek. İşte bu anlamda düşünürsek, müzik soyut sanatın ciddi üst noktalarını işaret ediyor.

Leyla: Görsel anlamda insan zihni görüntülerden soyuta nasıl varıyor? Soyutlamaya demiyorum. Yani, bir form yaratıyorsun. Bu üç boyutlu olabilir, resim, fotoğraf, heykel de olabilir. Ya da kavramsal sanat da kullanıyor bunu çoğunlukla. Bir durumu, bir kavramı bir şeyle ifade ediyorsun. İfade ettiğin araçla ifade ettiğin kavram arasında çok doğrudan bir bağ olmasa bile, o dolaylı ilişkiyle karşındakinin zihnine, belki bilinç altındaki kodlara göndermeler yaparak, biraz önce Uğur’un da anlattığı gibi, ‘be the reds’ benim için çok çıplaktı, anlamlı değildi, onun bende yarattığı duyguyu birebir veremiyordum, bende bir duygu, düşünce dizgesini harekete geçiriyordu, fakat bunun fotoğrafını çektiğim zaman, binlerce kişinin üstünde olsa bile o tişörtlerin bende yarattığı hissiyatı aktaran bir görsel araç yaratamıyordum diyordu. En sonunda bunu farklı bir şeyle, bir aracı kullanaraktan, elindeki ışık ve insan kanı gibi, birtakım sembolleri aracı kılarak bir şey yaptı ve bugün düşündüğünde ‘evet, bununla ilettim’ diyor. Sanatçı kendini iletiyor, sonuçta karşısındaki ne kadar alıyor? O herkesin kendi kabının büyüklüğüne bağlı. Sanatçı bununla ilgilenmez, umrunda da değildir zaten.

Uğur: Önemli değil. Şundan dolayı: eğer, ben onu götürüp bir yerlerde birilerine satıp para kazanmak için üretilecek bir şey olarak görsem, zaten böyle bir süreci yaşamama gerek yok ki. Bunun bir sürü örneği var, insanların sevdikleri şeylerin örnekleri var. O örneklerin farklı çıkış noktaları var. Sen ne diyorsun, senin iStock için çektiğin fotoğrafların hepsi boktan diyorsun. Ben de diyorum ki, onlar başkalarının istediği fotoğraflar, onların istediği fotoğrafları onların istedikleri teknikle çekiyorum, çekmeye çalışıyorum elimdeki olanaklarla ve oraya onların istediği şekilde koyuyorum. Bülent de (Bülent Irkkan), sen oranın kölesi oldun, seni köle olarak kullanıyorlar, sen onların istediği şekilde fotoğrafları çekerek onları besliyorsun diyor.

Gökhan: Bu soyuta karışmasın. Uğur, soyutu şöyle karıştırıyor bence. Anlattığı Güney- Kuzey Kore hikayesi: Uğur’un düşüncesinin orda oluşması, oradaki fikirle yola çıkması soyut bir durum. Oradaki fikri, durumu, duyguyu nasıl yansıtabilirim kısmı Uğur için de, hepimiz için de soyut hakikaten. Orda kurgu var, tasarım var.

Leyla: Orada aslında bir sanatçı endişesiyle ve gözüyle hareket ediyor, ama iStock da öyle değil.

Gökhan: Şimdi soyuta böyle bakarsak, tamam soyut. Ama konumuz görsel bir sanat ürünü olarak soyutsa, çıkan ürüne bakarız. Uğur’un bu tasarımı bizi ilgilendirmiyor. O tasarım bize neyi ifade ediyor, görüntü olarak haz veriyor mu, görüntü olarak o etkileşimi sağlıyor mu, görüntü olarak bizi etkiledi mi vs. gibi özelliklerine bakarız ve o görüntünün nesnel gerçeklikle ilişkisine bakarız.

Leyla: Uğur’un ‘Be the reds’ fotoğrafı bir soyut mu, soyutlama mı?

Uğur: Soyutlama olması söz konusu bile değil. O görüntü, doğada var olan hiçbir şeye benzemeyen bir şey.

Gökhan: Soyut fotoğrafın hikayesi olmaz. Sorun da burda zaten.



 
 


Uğur: Şimdi fotoğrafları açıyorum. Bu bir seri, fotoğraf aslında burdan çıkıyor.

Gökhan: Senin burda yaptığın şey fotoğraf değil, grafik tasarım. Sen bunu yeğeninle konuşur musun.

Uğur: Bu grafik tasarım değil, iki ayrı fotoğraf. İki ayrı fotoğrafın yan yana getirilmesi. Serginin başlangıcının nereden çıktığını anlatan birinci fotograf ve anlatımak istenene varan son fotograf. Be the reds'tekilerin hepsi fotoğraf, hiçbiri grafik tasarım değil.

Gökhan: Şu aradaki geçiş ne?

Uğur: Aradaki geçiş tüm sergiyi öylesine simgeliyor. Belki bu durumda buna grafik tasarım denebilir ama benim sunmak istediğim fotograf bu değil ki. Aslında bu iki fotografı serginin tümünü afsad duvarına koymam olanaksız olduğu için bir araya getirip araya da bir geçiş ekledim, alt kısımdaki serginin son fotoğrafı ve bu fotoğraf sence doğada var olan herhangi bir nesneyi...

Gökhan: O başka bir şey, sana anlatmak istediğim şey. Güney Kore - Kuzey Kore halkının bir stadyumdaki tepkilerini bize tane tane anlattın. O tane tane anlatmayla karşımıza bir fotoğraf çıkartıyorsun. Sen bir hikaye anlattın bize. Hikayeyi anlatınca sembolleri gözlerimizde canlandırdın. O canlandırmayla karşımıza soyut bir fotoğraf çıkardın. Fotoğrafın kendisi soyut, ama anlattığın hikayeyle hiçbir bağlantısı yok benim açımdan.

Uğur: Benim açımdan var. Senin açın beni ilgilendirmiyor ki. Ama ortaya çıkan son fotoğraf önemli olan.

Gökhan: Anlattığın hikayenin o fotoğrafla hiçbir bağı yok.

Uğur: Bence var. Neden var? Kalkmış bir parmak, o süreci öbürüyle birlikte yaşayacaksın. Sen sadece son fotoğrafa bakıyorsun.

Gökhan: Öbür fotoğrafları da görüyoruz şu anda. Soyut fotoğraf bir şeyi ifade eder, anlatmaz. Sen uzun bir hikaye yazdığın zaman o fotoğrafın içersinde hiç kimse onu görmez.

Uğur: Şimdi burda, ta o zamandan beri, benim söylediğim söze Gökhan’ın söylediği yaklaşımlar ortaya çıktı. Ben ne dedim, bir soyut fotoğrafın, mutlaka bir bütünün kökü olması lazım. Yani, bir bütünden o köke gelmelisin dedim. Ben soyut fotoğrafı böyle tanımlıyorum. Soyutu böyle tanımlıyorum, bir bütün olmalı, insan onu görmeli, ondan sonra onu soyutlamaya başlamalı, ondan sonra da soyuta gelmeli. Yani; o kök, sonuçta oluşturduğun o leke mutlaka o bütünü algılatmalı. Gökhan da ‘hayır, böyle şey olmaz’ diyor, ‘sen istediğin şekilde kafanda görüntü oluşturursun ve o görüntüyü görsel anlamda alt yapısı olan bir görüntü olarak sunabilirsen bu soyuttur’ diyor. ‘Tabii ki doğadaki hiçbir şeye benzemeyen, farklı, senin kafanda oluşmuş bir görüntü olmalı’ diyor. Gökhan özet olarak soyutu böyle tarif ediyor.

Gökhan: Ben de müdahil olayım, çok eksik kalıyoruz ve atlıyoruz. Şekilsel durum bu. İçeriği senin söylediğin şey değil. İçerik anlamında, o şekle dayalı bir içerik belirleme diye bir şey yok. Elbette ki karşıdaki bir durum, bir olay, herhangi bir nesneden...vs bir çıkarımın var. O çıkarımla sen o görüntüyü oluşturuyorsun. Ama seninle deminki fotoğrafından konuşarak söylediğim şu. Senin anlattığın hikayenin bu fotoğrafla hiçbir ilişkisi yok şu anda. Sen o hikayeyi oraya yüklediğin anda bu fotoğraflar kendi özelliklerini kaybediyorlar. Bu fotoğraf soyut bir çalışma. Kırmızı tonların içersinde çok güzel sarıların olduğu bir çalışma. Sen burda güzel bir görsel ürün sunuyorsun ama anlattığın hikayeyle kimsenin bir bağı yok.

Uğur: Şimdi burda bu çok önemli bir konu.

Leyla: Benim anladığım kadarıyla Uğur, kavramsal sanatla daha yakın bir bağ kuruyor kafasında, soyuta da ordan varıyor.

Gökhan: Ama kavramsal bir işaret de yok orda.

Leyla: Sen diyorsun ki, soyutta kavramsala hiç gerek yoktur, sen sadece formlar, renkler, ışıklar...vs kullanarak...

Gökhan: Leyla’cım ben şu karışmasın diyorum. Kavramsal sanatın kendisi soyut sanatın, soyut kavramının içersine girebilir. Ama soyuta bakınca, soyut kavramı çerçevesinde bakıp biz soyut görsel bir ürünün değerlendirmesini hataya götürüyoruz, söylemek istediğim o. Yoksa elbette kavramlar üretmek de soyut bir durumu üretmektir.

Leyla: Kavramları soyutla ifade edemez misin?

Gökhan: Soyut olan o durumla soyut bir görsel ürünün yakınlaştırılması, bu anlamda değerlendirilmesinde birtakım farklılıklar olur, onu söylemek istiyorum. Soyut bir sanat anlamında görüntüye bakarsak o zaman daha farklı sonuçlara gideriz. Çıkan ürün üzerinden hareket ederiz.

Leyla: Burdan şunu anlıyorum. Soyutta kavramsallaştırma, kavramsal sanat ya da kavramlar ya da felsefi bir boyut olması şart değil diyorsun. Olabilir de, olmayabilir de. Bunun gereği değildir diyorsun. Ama Uğur’un yaptığı sanatta, soyut sanatında bile hep bir kavramsal dizge var. Ama kavramlar da sonuçta insan zihninin ürettiği soyut şeyler değil midir?

Gökhan: Uğur’un kavramlarla kendi soyut ürünlerini bir araya getirdiği nadir ürünleri scanograflarıdır. Onun dışındaki çalışmalarla scanografları oluşturduğu şekli hep birbirine karıştırıyor Uğur. Şu çalışmayı o stadyumdan esinlenerek anlatması hiçbir şeyi ifade etmiyor. O görüntü şimdi senin web sitende var.

Leyla: Ama bu sanatçının içinde var.

Gökhan: O var, ama ordan soyut fotoğrafa doğru gitmek istiyor, bu olmaz. Ordan soyuta doğru gidersin, soyut kavramı üzerinden hareket edebilirsin, o doğru yaptığı şey anlamında, ama bir görsel ürün anlamında şu anda bir şeyi tartışıyoruz. O da nedir, fotoğrafta soyutluluk. Fotoğraf sanatı açısından soyut görüntü. Eğer buraya geleceksek, tamam soyut kavramından yola çıkalım, soyutu geniş değerlendirelim, ama buraya geleceksek buranın kendine ait kuralları var, istesek de istemesek de. O noktada bir şeyler karışıyor.

Leyla: O kuralları özetle o zaman bize.

Gökhan: Uğur’un scanograflarıyla yaptığı şey çok örtüşüyor. Çıkış noktası falan. Yaptığı kendi soyut fotoğrafik görüntü anlamında, o karışımı çok iyi yapıyor orda. Ama bu görüntü üzerinde yapma şansı yok, onu söylemek istiyorum.



 
 
 


Leyla: Bu soyut mu peki?

Gökhan: Bu soyut bir görüntü.

Leyla: Kavramsal sanat mı?

Gökhan: Kavramsal sanat bambaşka bir şey. Kavramsal sanat olarak Uğur değerlendirip birtakım kavramları bu görüntüler üzerine yükleyebilir. Bunu böyle önümüze sürerse bu açıdan da bakabiliriz.

Leyla: Bunu da böyle kabul etmek zorundayız. Sanatçı koyduğu zaman mecbur kalıyorsun.

Uğur: Mecbur kalma değil de, sonuçta ben bu yoldan giderim. Ya da herhangi bir sanatçı böyle bir yol seçip kendine bir ürün ortaya çıkarabilir. Bir yerden çıkar, ondan etkilenir, onun üzerine bir şeyler kurabilir, onu soyutladığını düşünebilir, farklı yöntemler kullanabilir ve bir görsel sonuç elde eder. Bu görsel sonuç ona göre bir kavramın ürünü olabilir, ama Gökhan’ın kurallarına uymayabilir. Gökhan’ın kurallarına uymayan o ürün sonuçta soyut mudur, değil midir?

Gökhan: Onu söylüyorum ben de. Bu Gökhan’ın kuralı diye bir şey değil. Kavramsal sanata muhteşem bir örnek ürün var, görsel bir ürün. Kavramsal sanatın geliştiği nokta anlamında, yapay zekada, en son bulguların içersinde giderken, buzulların arasından bir uzay gemisi gidiyor. Uzay gemisinin içersinde insan figürleri var, kavramsal insanlar, düşünce çünkü insanlar, beden yok ve uzay aracı küpler şeklinde. Bulgunun olduğu yere gidince o küpler uçuşuyor, gidiyor bir taraflara, ordaki düşünce anlamında insan oraya gidiyor. İşte muhteşem bir kavramsal sanat gösterisi. Görüntüyü kullanarak adam kavramsal sanata muhteşem bir uç nokta getirmiş. Elli yıllık altmış yıllık şeyi, sanat ürünün son noktalarını çok iyi koymuş. Adam bunun kavramsal sanat olarak koymasa bile sen böyle değerlendirirsin. Sonuç öyle gidiyor ama şimdi soyut fotoğrafı konuşuyoruz, soyut görsel bir ürünü konuşuyoruz. Soyut görsel üründen hareketle sanatı konuşuyoruz. Elbette buraya göre daralmak zorundasın. Tüm soyut kavramı içinde onu değerlendirmeye çalışırsan bir hataya gidersin. Çünkü sen onun bir görüntü başlığından hareket ediyorsun. Soyut görüntüyle yola çıkıyorsun. O zaman bir şeyleri bir şeylere karıştırma. O zaman sanatın komplesini zaten soyut diye değerlendirebilirsin ve hayatın da kendisini soyut diye değerlendirebilirsin. Şimdi hayatın kendisi soyut diye alacağın her kadraj, her kare soyut fotoğraf mıdır? Hayır. Burada bir kural var, söylemek istediğim şey o.

Leyla: Ben şimdi ikinize de soruyorum, çünkü bu bir ortak çalışmaydı. Küp serisinden bahsetmek istiyorum. Sorumun ön hazırlığı olarak şöyle bir açıklamada bulunmak zorundayım. 2001: A Space Odyssey (Bir Uzay Yolu Macerası) 1968 yılında Stanley Kubrick tarafından yönetilen bilim kurgu filmi. Senaryoyu yazan Kubrick ve ünlü bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke temel izlek olarak şöyle söylüyor; doğada küp gibi köşeli formlar yok, kare gibi, beşgen gibi. Bu kavramlar insan zihninin icad ettiği formlar. Bu formları biz zihnimizde icad ediyoruz, dolayısıyla, işte o 2001 A Space Odyssey' de şöyle bir meteforla başlıyor hikaye. Doğa 40 bin, 50 bin yıl önce tamamen bildiğimiz dünya, ilkel insanlar var, maymunumsular var, hayvanlar var...vs. Bir gün, bir anda uyanan o maymunumsular şöyle bir şey görüyorlar. Dev gibi, simsiyah, blok bir dikdörtgen demir, dikdörtgen prizma bir form, magalit görüyorlar. Şöyle bir iddia var onun arkasında yatan, o da; o primatların, yani insansıların zihinsel yapılarını, beyinsel yapılarını insana dönüştüren, bugüne kadar gelmesini sağlayan şey, doğada varolmayan o formu ilk gördükleri an, sonra zihinler değişmeye başlıyor diyor. Çünkü doğada öyle bir form yok, o artifişıl dediğimiz, yani bir üstün zeka, insansı bir zeka tarafından yaratılmış, doğada varolmayan bir formu görmeye başladığı anda primatların zihinsel süreçleri beyinsel yapıları değişmeye başlıyor. Ve bugün bizi uzaya çıkaran, geometriyi bulan, müziği yaptıran, fotoğrafı yaptıran, uzaktan kumandayı yaptıran, televizyonu yaptıran, evleri yaptıran, bugün modern çağdaş dünya dediğimiz bütün o süreci yaratan başlangıcı, özünü burda buluyor. Ama aslında baktığın zaman o da belki yine bu tür bir süreci yaşayan, -yani ayna içinde ayna efekti gibi düşün- onu üreten teknoloji ve uygarlık, o dünyaya başka bir yerden getirip koyuyor o diktörtgen prizma/megalit formunu. Sizin soyutta beraber ortaklaşa çalışmalarınızın belki de ilki küp. Küp üzerinde çalıştınız. Daha sonra senin atölye çalışmalarında hep daha soyut kavramlar üzerinden gittiniz, mitler, şunlar, bunlar dediniz, ama ortak çalışmalarınız üzerinden gittiğim için benim hatırladığım bildiğim ilk küp... Niye küp?

Gökhan: Küp bir örnek. Bak şimdi sen güzel bir örnek verdin. Şimdi aslında orda, 2001 uzay macerasındaki o şey, sen dikdörtgen dedin mesela, aslında küp o derinliği olan.

Leyla: Yanlış mı hatırlıyorum?

Gökhan: Hayır hayır, dikdörtgen olarak gördün, yanlış hatırlamıyorsun, gördüğün şey doğru.

Leyla: Bir tek formun, zihnimizi değiştirme gücünden bahsetmek istiyorum.

Gökhan: Aslında o bir tanrı formu mu, o bir akıl mı, bir us mu, o bir şey, tamam mı. ‘Şey’ tanımlaması tam yerini tutuyor. Orda ne Tanrı’ya gidiyor, ne akla, ne de usa gidiyor, o bir şey. Orda şey oluyor, insansı maymunlar orada bilincine erişiyorlar aslında. O bilince eriştikten sonra birtakım aletleri kullanmaya başlıyorlar ve şiddeti de içeriyor bu, insanın tüm duygularını açığa çıkartıyor devamında ve çok ilginç bir şey, o varlık bütünü koruyan bir varlık. O varlık, o fantaziye göre 2001 yılında geliyor ve bu sefer bilimadamları buluyor. Bilimadamları bunu bulduğunda, o insansı maymunlarla aynı şeyi yapıyorlar. Dokunuyorlar. Biz bir şeyi algılamak için önce dokunuruz, hissetmeye çalışırız. Onlar da dokunuyorlar. Ve dokundukları anda onların da her şeyi değişiyor ve filmin sonuna doğru artık herşey bir bilince gidiyor. İnsan bilinciyle ilgili bir şey. Filmin en sonunda kendisini sorgulayan bir pozisyona gidiyor, geçmişiyle, geleceğiyle. Tamamen o bilimadamının kendisini sorgulamasıyla sonuçlanan bir film. Bu anlamda olay kavramsal. Sinema filminin başından sonuna kadar insan kavramı üzerine, insan bilinci, düşüncesi, usu üzerine kavramsal bir ürün var. Bu kavramsal ürünü sembolize eden şey, soyut. Metal mi, değil mi hiçbir şey belli değil, o kadar düz bir şey ki, doğada bulamayacağın bir şey. Tamamen düşünsel bir olay. Bu anlamda da ürün soyut. Onu sembolize eden ürün soyut. İşte bu anlamda değerlendirmek gerekiyor.

Leyla: Sizin küp çıkışınız bununla alakalı bir şey miydi? Nerden vardınız küpe?

Gökhan: Küp çıkışı konuyu irdelemek içindi. O bir örnekti. Küp, Gülçin Tellioğlu’nun aklına geldi. Geometriden yola çıkarak Gülçin, sonusuza giden üç uzamdan ve bir yerde kesiştiklerinden bahsetti. Bu anlamda bakarsak küpün kendisi soyut düşüncesiyle biz küp fotoğrafı çekerek olayı somutlaştırmaya çalıştık.

Leyla: Matematikteki geometrinin soyutluluğu üzerinden gidiyoruz.

Gökhan: Evet. Bunun üzerine de Uğur Okçu çok güzel bir seri oluşturdu.



 


Uğur: Gülçin bana "Gökhan’ın soyut atölyesi var, beraber gidelim" dedi. Soyut atölyede oturduk, dinledik, sonra ben Tacikistan’a gittim. Hoşuma gidiyordu Gökhan’ı dinlemek. Tacikistan’a gittim, yazışma grubunda ben de vardım. O arada küp gündeme geldi. Gökhan küp fotoğrafları çekmemizi istedi. Ben de bir küp fotoğrafı çektim gönderdim o 25 kişiye. Sen başta olmak üzere, herkes bana küp şöyle yapılır, küpü bilgisayarda da çizeriz, küp şöyle olur böyle olur dediler. Küp fotoğrafı öyle olmaz dedim. Çok etkiledi beni küp. Çünkü çok basit bir form. O kadar basit ki binlerce yöntem uygulayabilirsin, binlerce değişik küp çekebilirsin. İşte burda çok büyük bir zorluk çıktı karşıma. Bu küp fotoğrafını eğer ben düzgün çekebilirsem, yani kafamdakileri ona yansıtabilirsem, o zaman küp fotoğrafı gerçek anlamda sonuç verecek. Metal bir küp yaptırdım. Uzay yolu macerasındaki o metal küpten tabii ki etkilendim. Boyutlarını kullanabileceğim büyüklükte bir metal küp yaptırdım ve metal küpü paslandırmaya başladım. Benim rengim pas rengidir. Bayılıyorum pas rengine. Orda makine müdürlüğü de yapıyordum. Boş zamanlarımda küpü seyretmeye başladım. Bazen 4 saat, bazen 5 saat küpü seyrediyordum. Küpün başına geçip küpü seyrediyordum. Güneş geliyor, küpün içinden geçiyor ve küpün üstünde gölgeler oluşturuyordu. Küpü aldım götürdüm, gölgelere baktım. Bir tane koskocaman, gene içi paslı loader kovasının içine küpü yerleştirdim.

Leyla: Loader kovası nedir?

Uğur: Hani bıçak gibi koyup toprak kaldırır ya. O kovanın içine yerleştirdim. Derinlik olması için görünmeyen bir demir çubuğu içine arkadan kaynattırdım ve onu havaya aldım, yani o küpün derinliği olması için. Sonra gölgeleri takip etmeye başladım. Bu arada fotoğraf çekiyorum, bakıyorum, gönderiyorum, konuşuyoruz, Gökhan bu şöyle olmuş böyle olmuş diyor. Ve yavaş yavaş gölgeler oluşuyor, benim gözümde rüyalarımda hep küp gölgeleri. Gerçekten nerden çekersen çek küp sonuçta bu. Küp fotoğrafları belirli bir noktaya geldikten sonra küpü parçalamaya karar verdim. Parçalayıp yeni bir küp yapmaya karar verdim. Bunu sonradan paylaştım Gökhan’la. Ama ben küpü parçalayıp yeni bir küp yapmaya karar verdiğim zaman işi çözmüştüm kendi kafamda. Düşünebiliyor musun, küp kendi parçalarıyla farklı bir noktaya gidecek. Faklı bir şekil ortaya çıkacak. Küpü kestim, Gökhan’a gönderdim, sürekli Gökhan’la paylaşıyordum, Gökhan’ın çok hoşuna gitti. Sonra o küpü kendi kafamda yeniden oluşturdum ve çektim. Küpü parçaladım, yeniden parçaladım, iki kez parçaladım. Bir kez dört parçaya böldüm, sonra sekiz parçaya böldüm. Küpü jet taşıyla üçgen parçalar halinde kestim. Küpü çıkardıktan sonra o küpün çıkmış parçalarını kestim ve fotoğrafını çektim. Sonra sekize böldüm, onların parçalarını çektim. Sonuçta o küp öyle bir noktaya geldi ki, artık hiçbir şekilde küp değildi. Gökhan oturdu ona bir yazı yazdı. Yani o küpün parçalanması olayına bir yazı yazdı. 

Gökhan: Çünkü soyut fotoğraf için iyi bir örnekti.

Uğur: Yazdığı yazı, Türkiye’nin sanat dergileri arasındaki en ağır dergilerinden bir tanesi tarafından okundu ve Gökhan’a muhabirlik teklif edildi.

Gülçin: Son küp fotoğraflarında küpü sekiz adet üçgen parçaya bölüp onları kendi estetik düşüncene göre birleştirip kaynatıp fotoğrafını çekmiştin ve o fotoğraf hiçbir şekilde küpü hatırlatmıyordu.

Uğur: Son küp hiçbir şeyi hatırlatmıyordu, tamamen farklı bambaşka bir küp çıktı. Zaten Gökhan da ona yeni koordinatlarda oluşan bambaşka bir görüntü dedi.

Leyla: Belki de köke ulaştığını düşünüyorsun. Kök diye tabir ettiğin şey bu mu?

Uğur: O görüntü, benim hoşuma giden görüntüydü, o benim kafamdaki görüntüydü.

Gökhan: Çok güzel soru, köklerle bağlantı kur bakayım.

Uğur: Tam tersi olarak, bu sefer kökten terse doğru hareket ederek belki de başka bir noktaya geldim.

Gökhan: İki yanağından koca koca öpüyorum seni Leyla.

Leyla: Bunlar hep sözde lafta kalıyor abi, gerçekten öptüğünü görmüyorum yani. 

Uğur: Kökü bir an algılayamadım sevgili Gökhan’cım. Kök küp. Bütünün birleştirilmiş lekesi küp. O bütüne doğru gitmek için ters yolu izlediğimizi söyleyebiliriz.

Gökhan: Senin gibi bir demogog bu dünyaya bir daha gelmez. Süleyman Demirel bir, iki sensin.

Leyla: Scanograflara gelelim mi? Gökhan sen scanografların soyut olduğunda hemfikir misin?

Gökhan: Scanograflar gerçekten bir soyut sanat eseri. Soyutun alt başlığı soyutlama. Bunu zaten Muharrem Pire bu dergide soyutlama başlığında yazmıştı. Gerçekten Uğur’un hiç peşini bırakmaması gereken muhteşem sanat eserleri bence. Ben çok keyif alıyorum. Uğur tam kendini yansıtıyor. O zamanki koşullarına göre yansıtıyor. O zamanki koşullar içersindeki kendisini çok iyi yansıtıyor. O zamanlar denizci. Dağa gitti, üçgeni çekti. Denizdeyken de oranın kurgusuna göre çalışıyor. O da nedir, geminin hareketidir. Gözlemci adam, hakikaten çok iyi gözlemci.




http://www.fotogen.org.tr/portfolio/okcu.htm


Leyla: Çok ilginç bir şey yakaladın. Ben bunu hiç düşünmemiştim. Scanografideki hareket, uzay ve zaman algısıyla Uğur,senin gemi yaşamın arasında bir bağ var, doğru söylüyorsun, Gökhan. 

Gökhan: Çalışmaların önemi ne biliyor musun? Ciddi yaratıcı bir eser. Şaka olsun diye söylemiyorum. Kafanda bir tasarım var. O tasarımı pratikte fotoğrafa yansıtman lazım. Şimdi bakarsan fotoğrafçılara, fotoğrafçılar bir şeye, bir özelliğe mahkumdur. Aslında o özelliğin bir sürü fonksiyonunu biraraya getirerek sen kafandaki şeyi çok rahat ortaya koyabiliyorsun. Uğur’un da kafasında bir şey var, o kafasındaki şeyi fotoğraf diline oturtmak için bir sürü yenilik yapmış kendisi adına. Makinesini dağıtmış, bozmuş. O anlamda müthiş bir ürün ortaya çıkatmış. Hikayesini de kendisi anlatsın.

Leyla: Scanograflardan bahsetmeden önce bir not geçmek istiyorum. Fotoğraf, bir anın, bir enstantenenin dondurulmasıyla alakalı bir şey. Bunun farklı biçimleri çok yapıldı. Fotoğrafta zaman algısını değiştirmeye yönelik, düşük enstantene hızlarıyla hareket algısını insanlara veriyorsun, ama zaman algısını vermiyorsun. Bindirmelerle, kolajlarla...vs buna ilişkin bir sürü yaklaşım oldu. Uğur’un scanografları; zaman, uzay, hareket algısının biricik/benzersiz bir şekilde, yani daha önce başka kimsenin yapmadığı bir şekilde, bir bütünün içinde tamamen ‘bir tek an’a hapsedildiği bence tek görsel ürün.

Gökhan: Yok o kadar değil. O söylediğin şeyi önceden yapan bir sürü fotoğrafçı var.

Leyla: Ama scanograf bende farklı bir hissiyat uyandırıyor. Yani bir sürecin, zamanın, hareketin tamamını aynı anda algılıyorum.

Gökhan: Bu sadece scanografta değil. Fotoğrafın kendisiyle ilgili bizzat. Makineyi hiç bozmadan da bunu yapabilirsin. Düşük enstantene...vs gibi bir sürü seçenek var.

Leyla: Ama orada hareket algısını algılıyorum. Mesela Duchamph’ın merdivenden inen çıplak resmi…Uğur’un scanografide yaptığı şey Duchamph’ın yaptığı şeyle aynı.





Uğur: Çok ilginç bir şey söyleyeceğim sana. AFSAD’ın 13. Fotoğraf Değerlendirme Kurulu’na bir fotoğraf sundum. Oradaki sunumu yaptığım zaman çok önemli birkaç adam vardı fotoğrafla ilgili. ‘Bunu nerden çıkardın’ dediler. Marcel Duchamph’ın merdivenden inen çıplak resmini söyledim orda. ‘Hayır, bu böyle olmaz, bu farklı bir olay’ dediler.

Leyla: Arkanda böyle bir izlek var yani. Ama ben tam da bunu algılıyorum senin scanograflarında.

Uğur: Aslında olay şöyle başladı. Ben denizde bakıyorum, gemi sancak yapıyor, sancağı çekip insanlara gösteriyorum, ‘aaa ne güzel’ diyorlar. Gemi iskele yapıyor, fotoğrafını çekip insanlara veriyorum, ‘aaa ne güzel’ diyorlar. Güzel değil ki bu, inanılmaz zor bir süreç, bu süreci biz orada yaşıyoruz. Hem sancağı, hem iskeleyi aynı anda fotoğrafta ben nasıl sunabilirim dedim.

Gülçin Tellioğlu: Sancakla iskele ne oluyor?

Uğur: Sancak sağ taraf, iskele de sol taraf. Gemi sancak tarafa yatıyor, sonra iskele tarafa yatıyor. Bunun videosunu çekerek çok rahatlıkla sunabiliyorsun. Bu sancak iskeleyi aynı anda aynı fotoğraf karesinde nasıl sunabilirim diye düşündüm. Gökhan’ın söylediği uzun pozlandırmayla falan olacak iş değil. Çünkü uzun pozlandırma olduğu zaman bu tamamen bir lekeye dönüşüyor.

Leyla: Bu uzun pozlandırma, düşük enstantene hızı...vs gibi şeylerle scanograflar arasındaki temel farklar ne sence görsel anlamda?





Uğur: Görsel anlamda şöyle bir özellik var. Bu çok rahatlıkla açıklanabilecek bir konu. Fotoğraf makinesi firmaları makinelerini kodlayarak gönderirler. Markaların hepsi bütün makinelerini kodlamışlardır. Biz ‘Leica tipi fotoğraf’ dediğimiz zaman, yani 35mm fotoğraftan bahsettiğimiz zaman, bu fotoğrafların 24mm x 36mm’lik bir karesi vardır. Bu kodlanmıştır. 24mmX36mm fotoğraf çekersin, 2mm boşluk bırakırsın. Endüstri kesinlikle bu konuda fotoğrafçıyı sınırlamış, hiçbir şekilde bunun dışına çıkılmasına izin vermiyor. Sen sadece fotoğraf makinesinin sana izin verdiği teknik olanakları kullanarak, uzun pozlandırma yaparak küçücük bir karenin içine hapsoluyorsun. Tek bir kareye hapsoluyorsun, ikinci kareye geçme şansın hiç yok. Çünkü fotoğraf firmaları seni bu şekilde hapsetmişler.

Bülent: Seninki fotoğraf değil ki zaten, scanograf.

Uğur: Fotoğrafın bir türevi olarak da kabul edebiliriz bunu. Endüstrinin sınırlandırdığı şey şu. Işığı kullanarak istediğin boyuttaki bir filmin üzerine istediğin şekildeki yazıyı yazamıyorsun. Yani görsel bir çizgiyi çizemiyorsun, yazı değil. Işıkla bir çizgi çizemiyorsun, yani ışıkla çizdiğin çizgiler endüstriyle kodlanmış olan makinelerle sınırlı. Bu sadece senin 24mmX36mm formatına değil, bütün formatlarınla sınırlı. ASA ayarına sınırlı, diyafram ayarına sınırlı, obtüratör ayarına sınırlı. Yani hepsiyle sınırlı. Senin elindeki makinenin dışına çıkamazsın. Peki, sen bu makinenin dışına çıkabilecek neler yapabilirsin? Sancak iskele süreçlerini nasıl bu makinenin içine geçirebilirsin? Bu makinenin içerisine bir şekilde bu ışık çizgilerinin yansıtılabilmesi için öncellikle makinenin çok iyi tanınması lazım. Ben makineyle fotoğraflar çekerken makinenin bir hatasını keşfettim. Bütün 35mm fotoğraf makinelerinde çok önemli bir hata var. Zeki bir adam benim keşfettiğim bu hatanın farkına vardı. FSK’dan sanırım Suha Aray’ dı. O geldi, benim kulağıma dedi ki, o zaman İstanbul’daki sergiyi Ankara'da açmıştım, ‘sen bu hatayı keşfettin di mi? Bu hatayı keşfedip makineni bunun üzerine kurdun.’ dedi. Evet dedim, ben o hatayı keşfettim. Ben onu açıklamadım, ama o geldi kulağıma söyledi.




http://www.gaxxi.com/fotoritim/fotoritim/gorsel/dosya/1203684128scan008.jpg


Gökhan: Neymiş bu hata?

Uğur: Hata şu. Üst üste iki kare çektiğin zaman makine aynı yerde durmuyor, ileriye gidiyor film. Mutlaka çpk az kayma oluyor, filmin üzerinde kayma oluyor. Hiçbir şekilde makine filmini aynı yerde tutamıyorsun. Bunu yakaladığım anda...

Leyla: Nasıl yakaladın bunu?

Uğur: Ben sancak ve iskeleleri üst üste çekerim, her iki kareyi birden üst üste çekerim, aynı karede hem sancağı veririm, hem iskeleyi veririm dedim. Hiç kimseye bu kadar detaylı anlatmadım. Yani, senin demin söylediğin uzun pozlandırma yöntemiyle ikisini birden aynı karede verirsem, insanlar hem sancak hem iskeleyi görürler, geminin hem iskeleye hem de sancağa yattığını tek karede insanlar görürler dedim. Ama bir baktım ki film yürüyor. Bir hata var, bir sıkıntı var makinede.

Leyla: Bu scanografların çıkış noktası mı?

Uğur: Evet, scanografinin çıkış noktası. Hiçbir makinenin bu şekilde doğru olmadığını öğrendim.

Bülent: Ben buna katılmıyorum. Senin bu işe başladığın makine X300 mü X700 mü, Minolta’nın en boktan modellerinden birisi.

Uğur: Minolta X700 çok iyi bir model.




Bülent: İyi ama sonuçta bunun daha üst modelleri var. Belki o zaman sorun olmayacaktı. Üst üste çekim modu olan makineler var.

Uğur: Onlarda da kayıyor. Makinede film mutlaka kayıyor. Katıl veya katılma bir şekilde makinede filmin kaydığını öğrendim, çıkış noktam bu.

Bülent: Senin makinende filmin kaydığını biliyoruz. Adamın makinesi zaten bozuktu!

Uğur: Bozuk değildi! Ben bu makinenin dişlilerini birazcık bozarsam bu kaymayı arttırırım dedim.

Leyla: Yani, enstantene açıkken sen içerde filmi kaydırmanın yolunu mu buldun?

Uğur: Ben daha öyle şeyler bulmadım, daha sonra bulacağım onları. Bu dişlileri birazcık sıkıntıya sokarsam bu filmi uzatırım dedim.

Leyla: Nasıl bir şey ortaya çıkacağına dair kafanda hayal ettiğin bir görüntü var mıydı?

Uğur: Benim bütün düşüncem sancakla iskeleyi aynı anda fotoğrafta sunabilmekti.

Gökhan: Görüntünün ne çıkacağını biliyor muydun?

Uğur: O görüntüye hiç gelmiyorum. Aklımda öyle bir hayal yok. Öyle bir hayal olmadığı gibi çok ilginç başka bir şey daha söyleyeceğim. Bununla çalıştım, ama kısa bir sürede olmadı ki bu. Gökhan’ın katılmadığı çok önemli bir konu var. Tasarım tüm geçmişin bileşkesi, rastlantısallıksa deneyimin ürettiği bir sonuçtur.

Leyla: Ben katılıyorum buna.

Uğur: Tüm geçmişin bileşkesi tasarım, rastlantısallıksa deneyimin, tasarımın ürettiği bir sonuçtur.





Leyla: Ben bunu anlayıp çok yürekten katılıyorum.

Uğur: O yüzden ben bu olaylarda o rastlantısallıkları kullanarak scanografa ulaştım. Yani, o deneyim ya da tasarım bende olmasaydı, teknik olarak görsel olarak bende olmasaydı, benim o noktalara ulaşma şansım hiç yoktu. Bir başkası da aynı şeyi farkedebilirdi. O kişi o kaymayı farketse bile belki de hiç kullanmayacaktı. (Gülerek) Bu laf çok önemli bir laf. Öldükten sonra benden dünyaya kalacak çok önemli bir laf.

Leyla: Ben senin mezar taşına yazacağım onu.

Uğur: Çok önemli bir laf, yaz yani. Şimdi bunları yaparken, ama bu çok uzun bir süreç. İki günde yaptırıyorum, slaytları çekiyorum, yüzlerce slayt çekiyorum. Sadece slyat çekiyordum. Neden slayt olduğunu da söyleyeyim. Belirli bir süreci aştıktan sonra, ben renkli de çektim, siyah beyaz da çektim, slayt da çektim. Bunlar hep öndeki süreçler. Neden slayt sorusunun yanıtı hep sonraki süreçler. Çünkü, bunlar öyle kolay kolay elde edilebilen şeyler olmadı. Bunlar gene uzun sürelerde, denizdeki yalnızlık içersinde, makinenin başındaki düşüncelerle. İşte, havlunun üzerinde makineyi açmak, havluyu koyuyordum ki vidalar filan kaybolmasın diye. Çünkü, vidalar hemen kayboluyor, küçücük bir sürü vida var. Ondan sonra onları tekrar toplamak. Burada Ali Değer var, onun da hakkını yememek lazım. O da bana çok yardımcı oldu bu konuda. Ankara’da, geldim burda Ali Değer’e makinemin bazı şeylerini açtırdım, kendim makinemi eyeledim filan.

Leyla: Sen makineye birtakım teknik müdahelelerde de bulundun.





Uğur: Teknik müdahelelerde bulundum. Çünkü, amacım o makinedeki hatayı fazlalaştırmak. Fazlalaştırıp biraz daha kaydırmak. Ondan sonra bir şey yakaladım. Ben sürekli çekim aşamasında motor taktım makineye. Sürekli çekim aşamasında kullandığım zaman makine kaymaya başladı. Tık tık tık kayıyor. Sarma kolunu kapadım. Sarma kolunu kapatarak makineyi çekince, makine döndürüyor, dişliler zaten tam düzgün birbirinin içinden geçmiyor ve makinenin içerisinde film kaymaya başladı. Fakat burda çok önemli bir sıkıntı vardı; ışık ayarları. Endüstriyel olarak firmaların insanlara öğrettiği çok önemli bir konu var; ISO ayarları. Yani, diyorsun ki sen, 100 ASA’lık filmle çektiğin zaman 100 ASA’ya ayarlayacaksın, kesinlikle farklı bir ayara getirmeyeceksin, 100 ASA’da ayarlarını yapacaksın. Dedim ki, 100 ASA’da ayarlarını yapıyorsun da, 100 ASA’dan 400 ASA’ya, 500 ASA’ya çıkınca senin ışık avantajların artıyor. Düşünce aşağıya, yani, pull process ve push process. Pull processle push processi sadece slaytta yapabilirsin, bir de siyah beyaz filmde. Renkli filmde yapamazsın, çünkü ilk banyoları siyah beyaz olduğu için. Ben hiçbir zaman banyocu omadım , o yüzden bunları bilmemem lazım, ama bunları okuyarak bir şekilde kendime bir yerler bulmam lazımdı, onları buldum kendime. Ben slaytta pull process yaptığım zaman ya da push process yaptığım zaman bunun banyo aşamasında firmaya söylenmesi gerektiğini biliyorum. Bu ışıkları buraya aktarıyorum, ama gidip söylediğim zaman filmler istediğim gibi çıkmamaya başladı. O zaman ben ne yaptım biliyor musun? Pull process ya da push processte, yani filmi ileriye doğru ya da geriye doğru zorladığım zaman, bu filmleri zorladığımı hiçbir şekilde banyo aşamasında banyo yapana söylememeye başladım.

Leyla: Ve onlar standart banyolarını yaptılar.

Uğur: Mesela filmin 100 ASA’ysa 100 ASA’ya göre banyo yapıyorlar, 400 ASA’ysa 400 ASA’ya göre banyo yapıyorlar. Hiçbir şekilde onlara söylemedim filmi zorladığımı.





Leyla: Ne fark yarattı?

Uğur: İstediğim ortaya çıktı ki, benim yapmam gereken ISO ayarları üzerinde oynamak. İşte, o zaman ben istediğim fotoğrafları çekmeye başladım. Çünkü, saniyede 3.5 karelik bir motor kullanıyorum. 3.5 kare açılıp kapanıyor perde ve o sırada film yürüyor. O yürüyen filmin üzerine küçük küçük, yani 24mmX36mm değil de, 24mmX1mm, 24mmX2mm, 24mmX3mm kareler yerleştiriyorum. Karelerin boyutları küçüldü.

Leyla: Bu arada filmin ilerlemesini elle mi kontrol ediyorsun?

Uğur: Ben filmin ilerlemesini motorla kontrol ediyorum. Motor driver var.

Leyla: Motor driverın sabit bir hızla mı ilerliyor, yoksa sen müdahele ediyor musun?

Uğur: Motor driverın hızı sabit. Sabit bir hızı var, ama motor driver ilerlerken motor driverın içerisinde filmin geri sarma kolu yukarıya doğru basılı. Bu çok önemli. Eğer, geri sarma kolu yukarıya doğru basılı olmazsa film istediğim boyutta ilerlemiyordu.

Leyla: Yani, sen sarma hızını hiçbir şekilde kontrol etmedin.

Uğur: Edemiyordum. Tabii bunlar çok fazla, senelerce sürecek bir süreç, anlatacağım olay. O yüzden ben bunu daha kısa bir şekilde sonuna getiriyorum. Sonra şöyle yaptım, böyle yaptım, bunu buldum, çıkan sonuçlara baktım... En sonunda şimdi ben scanografı istediğim hızda, istediğim şekilde çekebiliyorum. Bunu da şöyle yapıyorum, önce filmi koyuyorum içerisine.

Leyla: Çıkacak görüntü hakkında bir fikrin oluyor mu?

Uğur: Tabii ki oluyor. Ben o yüzden de In-na-gadda-da-vida’ya  geldim. Sonunda ben In-na-gadda-da-vida yı çekebilirim, ancak şimdi çekebilirim. Geçmiş dönemde ben öyle filmi şak şak şak şak çekerek çekemem. Ne yaptım ben?

Leyla: In-na-gadda-da-vida’dan bahsedelim o zaman. Onu nasıl ürettin?





Uğur: Önce teknikten.

Leyla: Hayır, teknikten bahsetme bana.

Uğur: Ama tekniğin altı o. Ben şimdi  In-na-gadda-da-vida’ya nasıl gelebildim? Şöyle gelebildim, çok önemli bir ayrıntı bu. Şimdi benim scanograph tekniğim tamamen değişti. Filmi makinenin içine koyuyorum, kapatıyorum objektifi, filmi sonuna kadar çekiyorum, filmi bitiriyorum, 36 pozu çekip bitiriyorum lens kapalı olarak. Sonra film sarma kolunu yukarıya çıkarıyorum ve kilitliyorum. Kilitlemeyi de Ali Değer’e yaptırdım. Aslında Ali Değer’den çok daha önce, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde çok önemli bir hoca vardı. O adam, Türkiye’de gelmiş geçmiş en iyi teknik elemanlardan bir tanesi. Ben o adamı buldum. O adam, benim motorumun geri sarma kolunu kilitledi. Tek istediğim şey, geri sarma kolunun kilitlenmesiydi. Çünkü, firma üretirken öyle bir şey üretmiyor, geri sarma kolunu sadece buton olarak yukarı doğru itiyorsun bırakıyorsun. Ben şimdi itiyorum, sabitliyorum, bastığım zaman geriye indiriyorum. Böyle bir sistem yaptırdım.

Leyla: Bu ne işe yarıyor?

Uğur: Anlatacağım. 36 pozu çektikten sonra o kolu çıkarıyorum yukarıya, tak diye kilitliyorum. Kilitledikten sonra iki tane ayar var. Bir açıp kapatıyorum motoru, motoru açıp kapadıktan sonra film bir açılıp kapanıyor ve ondan sonra hazır hale geliyor. Ben bu geri sarma kolunu elime aldığım zaman motor kilitli, geri sarma kolu hazır. Buradaki tuşa bastığım zaman, high hızına bastığım zaman, saniyede 3.5 kare perde açılıp kapanmaya başlıyor. Ben istersem böyle yavaş sarıyorum filmi, istersem çok daha yavaş, istersem hızlı sarıyorum filmi.

Leyla: Tamamen manuel. Hızı sen belirler hale geldin.

Uğur: Tamamen bana bağlı artık. Hızı ben belirler hale geldim, ben artık makineye hakimim.

Leyla: Sadece makineye değil, görüntüye de hakimsin.

Uğur: Görüntüye de hakimim. Çünkü, görüntüyü sayarken makineyi indiriyorum, görüntüye böyle de bakabiliyorum. Yani, makineyi aşağıya indirdiğim zaman fotoğraf makinesinin üstünden de görüntüye bakabiliyorum. O zaman insan farklı görüntüler üzerinde düşünmeye başlıyor.

Leyla: Yani, üretirken görüntüyü kafanda hayal edip ona göre bir hız belirleyerek yaratmaya başlıyorsun.




http://x-hall.ada.net.tr/movement/movement/mov01.htm


Uğur: Evet, çok önemli. İstersem ben onları daha somut görüntüler haline getirebilirim. Yani, hem çok soyutlayabilirim hem de belirginleştirebilirim. Bu tamamen ISO ayarlarıyla oynama ve filmin geriye sarımı sırasında ve filmin her zaman tersten taranması gerekiyor. Film tersine dönüyor. O zaman şöyle bir şey ortaya çıkıyor. Ben artık bir süreci buraya fotoğraflayabilecek noktaya geldim. Artık net bir şekilde ışıkla yazabiliyorum makinemin üzerine. İstediğim şeyleri yazabiliyorum. Şimdi, Picasso bu kulağı alıp burda göstermiş. Bu kulağı alıp burda gösteren başka ressamlar da var. Bunu fotoğrafta yapabiliyorum. Ne yapıyorum? Fotoğrafın karşısına modeli geçiriyorum. Model dönmeye başlıyor, böyle. Benim kameramın karşısında dönmeye başlıyor. Kendi çevresinde dönüyor. Ne oluyor? Ben modelin bütün, ensesinden iki kulağı da dahil olmak üzere gözlerini aynı fotoğraf karesine koyabiliyorum. Yani, Picasso’nun resimle yaptığını ben fotoğrafta yapabiliyorum. İstersem o aradaki süreçleri hızlandırıyorum –geçiş sürecini- çık çık çık çık küçük kareler çıkıyor ve ondan sonra tekrar yavaşlatıyorum, tekrar görüntü daha soyutlama şeklinde ortaya çıkıyor. Tamemen soyut görüntülerden sonra daha soyutlanmış görüntüler ortaya çıkıyor.

Leyla: Yani sen süre, sürek, uzam, hareket, zaman, her şeyi belirleyebiliyorsun.

Uğur: Her şey bana bağlı. Ama burda daha bitmedi. Daha teknolojik olarak başka şeylere ihtiyaç var. Ben istiyorum ki, bu süreçlerin çok sabit hızlarla dönebileceği sistemler. Bunu yaptırdım, Ali Değer’e bir dişli sistemi yaptırdım. Bir Ermeni vardı, o öldü, o ölmeseydi ona çok güzel şeyler yaptıracaktım, adını hatırlamıyorum, Ankara’da çok güzel bir atölyesi vardı, o adam her şeyi yapabiliryordu. O adam ölmeseydi, o dişliyi ona yaptıracaktım. Ali Değer’e yaptırdım, fakat sistem çok verimli çalışmadı. Bu nasıl bir şeydi? Ben bu sistemi geri sarma kolunun üstüne geçirecektim, saniyede 2 tur, saniyede 5 tur, saniyede 1 tur gibi sabit hızlarda döndürecektim. Benim elim şimdi tam anlamıyla bir ressamın eli gibi çalışıyor.

Leyla: Aslında daha yaratıcı değil mi?

Uğur: Hayır, bence fotoğraf ressamın elinin süreciyle aynı değil. Çünkü ressamın şöyle bir özelliği var.

Leyla: Manuel hareket ettirerek senin yaratıcılığını, seçiciliğini senin belirlediğin süreç daha sanatsal sonuçlara ulaşmanı sağlamıyor mu?

Uğur: Olabilir, ama o sistem bana bağlı olan daha büyük bir kontrol mekanizması getirecekti. Hem o şekilde kullanabilecektim, hem de kafamda bazı görüntüler var, o görüntüleri alabilmek için sabit hızlara ihtiyacım var. Ordan scanografa geldim, sinesteziye geldim. Sinestezi çok önemli bir konuydu. Sinestezi sanatta var, ama aslında sinestezi bir ruh hastalığı.

Leyla: Ruh hastalığı demiyelim de, daha çok beynin fonksiyonlarıyla ilgili.

Uğur: Işığın ses olarak duyulması, renklerin ses olarak duyulması, ya da sesin ışık olarak algılanması. Sinestezi bu kadar. Ama bunun müzik olarak çok önemli örnekleri var müzik tarihinde. Ben bunları okuduğum zaman, o dönemleri Gökhan’a çok anlattım, benim tek amacım Beethoven’ın 9. senfonisini fotoğrafa çekmekti, bütün derdim oydu. Fakat sonradan bir baktım ki, teknoloji böyle bir şeye hazır değil. Bütün amacım; büyük bir ışık diski yapmak ve o ışık diskinde çok farklı renkler kullanarak her aletin, -yani kemanın, davulun, senfoni orkestrasında ne varsa- farklı şekilde o ışık diskine yansımasıyla ve de benim o ışık diskinin fotoğrafını çekerek müziği net bir şekilde fotoğrafa çekebilmemdi. Fakat böyle bir şeyi yapmak çok teknik istiyor. O yüzden ben de kafamda şöyle düşündüm, dedim ki tek bir aletin notalarını çekebilirim, burdan başlayabilirim. Bu en basit ne olabilir diye düşündüm. En basit şey bateri. Ritim çok önemli bir şey. Net bir şekilde ritim, her şeyin başlangıcı ve en önemli konu. Şu anda hiç bir alet yok, sadece ritim var, ama notalı bir ritim. Ne vardı notalı bir ritim olarak In a gadda da vida vardı. In a gadda da vida’nın bateri solosu, notalı çalınan bir parça ve 2.5 dakikalık bölümünü ben 1300mm’lik, yani 130cm’lik, firmaların 24x36mm olarak kodlayıp gönderdiği slayta geçirebilirim diye düşündüm. Bunun için bana Sami Türkay ve Osman Ürper yardımcı oldu. Onlar bana, Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü’nde su giderleri olan büyük bir salon hazırladılar. Bütün pencereleri kapattık. Bilkent Üniversitesi’nden bir bateri hocasıyla - Afet İnan’ın da torunu- konuştum. O da bu sistemde çalışmayı kabul etti ve çok heyecanlandı. Ama projede sesin ışığa dönüşmesi için ara giderlerin olması lazım. Ben bunu suyla yaparım diye düşündüm.

Leyla: Bunu bir de piyanoyla yapalım mı?

Uğur: Deneyebiliriz. İki tane alto var, altoların altını çıkardım. Alt kısımları şeffaf, onları tersine çevirdim, üstlerinde şöyle boşluklar var, altolar şeffaf. İki tane saksının içerisine, birisine kırmızı diğerine yeşil, iki tane projektör yaptırdım. Projektörleri kırmızı yeşil yaptırmamın nedeni, üç renk elde edebilmek. Çünkü kırmızıyla yeşil birleştiğinde alevin rengini, sarı rengi veriyor. Bir saksıyı bir altonun, diğer saksıyı öbür altonun altına koydum. Uzun uzun şeffaf hortumlar yaptırdım. O hortumları da altoların tepesine bağlattım, çünkü vurulduğu zaman o su aşağı dökülecek, ondan sonra yeniden su lazım, o su olmayınca sistem yürümeyecek. Benim sürekli suyu altoların üstüne göndermem gerek. Çok büyük bir siyah perde yaptırdım. O siyah perdeyi oraya astırdım. Kız, o 2.5 dakikalık bateri solosuna çok çalıştı ama gene de bir teyple beraber götürdük onu oraya. Ondan sonra suları açtım, alttan ışıkları da gönderdim. Kapkaranlık ortamda, biri kırmızı biri yeşil, iki tane yuvarlak çıktı.

Leyla: Ama ortamda gerçek bir bateri yok.

Uğur: O bir bateri, ama bateri değil. Farklı bir şey. Bir tane kırmızı yuvarlak, bir tane yeşil yuvarlak bütün amaç bu. Ondan sonra kız elindeki bageti suyun üzerine vurduğunda baget o suyun içerisine girip alt taraftaki gergin yüzeye çarptığı zaman, vuruş hızıyla o naylon titreşiyor ve su havaya doğru kalkıyor. Su havaya doğru kalktığı zaman, ışık da o karanlıkta suyla birlikte havaya doğru kalkıyor. Böyle vurduğunda su buraya kadar, şöyle vurduğunda su buraya kadar kalkıyor.

Leyla: Yani, ufak şiddette vurduğunda belli bir mesafeye, daha güçlü vurduğnda daha yükseğe kalkıyordu su.

Uğur: Ve başladı böyle vurmaya.

Leyla: Böylece sen, vuruş şiddetiyle farklı miktarlarda su ve renkli ışık yansımaları çıkartarak bagetlerin vuruş hızını saptamış oldun. 

Uğur: Ve iki alto da birbirine yakın olduğundan iki su birbirinin içine sürekli girdiği için, o iki suyun birbirine girdiği yerlerde de sarı ışık oluşuyordu.

Bu arada scanograph’ ların baskısı için Ahmet Kayacık isminin özel bir yeri vardır. İlk ve en iyi baskılar Ahmet kayacık laboratuarlarında yapıldı. Eğer rahmetli olmasaydı onunla çok değişik ortak projelerimiz olacaktı. In-na-gadda-da-vida’yı basabilmek için avrupa’ dan özel bir yöntem getirecekti rahmetli olmasaydı.

Gökhan: Peki Uğur’cum, neden o melodinin fotoğrafını çekmek istedin?

Uğur: Çünkü tek bir aletin fotoğrafını çekebileceğimi ilk başta düşündüm.

Gökhan: Neden fotoğrafını çekmek istedin?

Uğur: Sinesteziden hareket ederek, renklerin ses olarak duyulması, ya da seslerin ışık olarak görülmesi.

Gökhan: Biliyorsun, müzik setlerinde dijital ekranlarda o dediğin yapılıyor aslında. Sen neden fotoğrafını çekiyorsun, ben onu soruyorum.

Uğur: Fotoğraf çekerek bir müzik parçasını tek bir kare içerisinde sunmayı düşündüm.

Gökhan: Sunduğunu düşünüyor musun peki?

Uğur: Sunduğumu düşünüyorum, çünkü o kareyi çektim. Ve o kareye bakan bir insan In a gadda da vida’nın 2.5 dakikalık sürecini ordan izleyebiliyor.




http://x-hall.ada.net.tr/inagaddadavida/


Gökhan: ‘In a gadda da vida’ diye altına yazmazsan yine görecekler mi?

Uğur: ‘In a gadda da vida’ diye bir şey yazmaya gerek yok. Baterinin ordaki müzik şiddetiyle birlikte bize vermiş olduğu sonuç, In a gadda da vida’nın oradaki müziğiyle aynı.

Gökhan: Aynı da, o bir fotoğraf. Altına o ismi yazsan da yazmasan da, o soyut bir görüntü. Yani Uğur’cum sen ne kadar hikaye anlatırsan anlat, görüntü kendisini ifade ediyor. Sen böyle hikaye yazma da, dibine öyle bir şey ekle yani.

Uğur: Tartışıyoruz burda. Burdaki var olan tartışmanın herşeyi ortada. Ama gerçek olan bir şey var, ben o görüntüyü insanlara sunamadım. O fotoğraf yok artık, o fotoğrafın aslı yok. O fotoğraf kayboldu. Aslında ben onu şöyle sunmak istiyordum. Engin Özendes Modern Sanatlar’da sunmak istedi bunu, yazışmalar oldu. 2009’da olacaktı, baskı için çok büyük paralar istediler, pek fazla ilgilenemedim. Bir metre eninde elli metre boyunda bir fotoğraf olacaktı. Bütün fotoğrafın üstü kapanacaktı, projektörler fotoğrafa bakacaktı, kız gelip bateri çaldığı zaman her yer karanlık olacaktı, notaları çaldığı zaman fotoğrafın o bölümü açılacaktı, böylece fotoğraf 2.5 dakikada açılacaktı ve sergi bitecekti. Bütün derdimiz buydu. Bu tür bir şeyin filmini çekebilirsin ve sunabilirsin çok rahatlıkla. Bu şeyin tek kare fotoğraflarını çekerek yan yana sunabilirsin çok rahatlıkla. Neden tek bir karede sunuyorsun bunu diye soruyorsun.

Gökhan: Olayın fotoğrafını neden çekiyorsun? O tam açıklanamıyor.

Uğur: Olayın fotoğrafını çekmemin nedeni kulağımla duyduğum müziği gözlerimle görüp en ince detayına kadar bu müziği şekil olarak...

Bülent: Müziği görsel olarak kaydediyorsun.

Gökhan: Biliyor musun, In a gadda da vida’yı ezberledim, başta söylemesi zor geliyordu.

Uğur: Benim In a gadda da vida’yı çekmemin bir nedeni de şu. In a gadda da vida’yı seviyorum.

Gökhan: Bir daha kısa, daha rahat söylenebilir bir şeyin fotoğrafını çek. Ne öyle In a gadda da vida, sen niye Samanyolu’nu falan çekmiyorsun, söylemesi kolay olsun.

Uğur: In a gadda da vida’nın fotoğrafını niye çekiyorum biliyor musun, In a gadda da vida güzel bir müzik olduğu için onun ürettiği görsel yansımanın da çok güzel olacağını düşündüğüm için çekiyorum.

Gökhan: Onun ürettiği görsel yansıma o değil, senin kafandaki görsel yansıması o. Kabul ediyor musun?

Uğur: (Gülerek) Peki kabul ediyorum, benim kafamdaki görsel yansımanın beni mutlu edeceğini düşündüğüm için o fotoğrafı çekiyorum.

Gökhan: Şimdi oldu, çok iyi oldu, bravo. Şu iddiayı savunuyor, ben o parçayı çektim diye, yok öyle bir şey. Hocam o parçayı değil, sen kafandaki şeyi çektin. 

Uğur: Bunun bilincinde olarak o fotoğrafı o şekilde hazırlamıyorum. Sen bunu şimdi bana söylüyorsun, ben de kafamda düşünüyorum, haklısın diyorum. Ama ben aslında o fotoğrafı çekerken böyle bir şey düşünmüyorum ki. Ben sadece o fotoğrafı çekerken o süreçleri yaşarken hiç böyle bir şey düşünmüyorum, aklımdan hiçbir şey geçmiyor. Bir şeye kilitleniyorum, bir düşüncem, bir programım, kavramsal bir düşüncem...gibi hiçbir şeyi düşünmüyorum. Tek düşüncem, o fotoğrafı o şekilde çekip, ortaya çıkacak olan görüntünün beni mutlu edeceği.

Gökhan: Mutlu olman bizi de mutlu ediyor Uğur’cum.

Mart 2011, Ankara




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa