Editörler

Bülent Irkkan
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Meryem Akköse
Yağmur Dolkun
Elif İnan
Suderin Murat
Doğanay Sevindik
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Gölge Düştüğünde Barış Acar



Rachel Corrie için…

Soytarı, tahtından olmuş ve deli gibi yollarda koşan, attığı her adımda da yarattığı kötülüklerle yüzleşmek zorunda kalan krala diyor ki: "Eskiden sen deliydin ve ben senin taklidini yapardım. Oysa şimdi seni takip ettiğim için deli olan ben olmalıyım."
Kurosava'nın başyapıtı olarak görülen Ran filmi, insanı insan doğasına (tinsel bir varlık olan insanı insanlığına) yabancılaştıran, adeta "hiç"leştiren erk kavramını kralla soytarı arasındaki ilişkiyle sarsıcı bir biçimde ortaya koyar. Ne ki bu sarsıcı bağlantı, daha çocukken kör edilmiş genç bir adamın yanmış yıkılmış bir kalenin burçlarında yapayalnız kalmasıyla, hiçbir çıkış yolunun kalmamasıyla büyük bir karamsarlık içinde son bulur.

Ran filminin başlangıcında, babasının kararma saygı göstermeyip ilk ayrılığı başlattığını düşündüğümüz, en küçük kardeş Saburo, dünyanın sadece çıkar kavgaları üzerine kurulu olduğunu ve ne yazık ki bu çağda yaşamanın onlara düştüğünü söylerken bugünün insanın yaşadığı duyguyu fazlasıyla işaret etmektedir. Buna karşın deliren babasını kurtarmaya çalışan da yine Saburo olacaktır.

Yazımızın başında yer alan fotoğraf da bunu anlatmaktadır. Her şey olağan akışındaymış gibi görünürken, yüzeysel olarak bakıldığında günlük yaşantılarımızın hayhuyunda eriyen gerçeklik kulaklarımızın dibinde bir bomba gibi patlayabilir. İlk bakışta ne olduğuna anlam veremediğimiz ve gerçeküstücü bir imge gibi, düşlerden çıkıp da oraya yerleşmiş gibi ortalıkta duran şey aslında gerçeğin ta kendisidir. Yolun ortasına düşmüş kocaman bir leke. Etrafa irinini sıçratmış devasa bir yara. Ressamın, en değerli çalışmasının üzerine "çirkin"i ifade etmesi için attığı karanlık. Ancak bunlardan hiçbiri değildir fotoğrafta görülen. Gördüğümüz bir savaş fotoğrafı; caddenin ortasına düşen bir havan topu mermisinin açtığı çukur.

Ran'da, yaptığı her davranışta bir kötülük bulduğumuz, tilki gibi kurnaz Taro'nun eşi, kaçınılmaz, lanetli kaderi simgeler gibidir. Bu eş, tahtını büyük oğlu Taro'ya bırakan kralı aşağılar, Taro öldüğünde hemen ortanca kardeşle evlenir ve onun ilk eşi Sue'nin başını ister. Bütün kötülüklerine rağmen aslında o da yalnızca kardeşinin ve babasının öldürüldüğü, annesinin intihara sürüklendiği ve kendisinin içinde yaşamaya zorlandığı saraydan intikam almak peşindedir. Erk, yüzünü bir kez daha gösterir. Baskı kurmaya çalışan, hegemonya altına almaya çalışan erk, sonunda sahibini de içine alacak şekilde her şeyi yutacaktır. En azından ilk bakışta bu böyle görünür. Kaldı ki, sanat alanında ve en yıkıcı söylemlerin savunucusu olan Fütüristlerin savaşta biçimsel yenilikler bulması da, makineleşme ve insanın doğaya karşı giriştiği mücadele yıkıcı bir boyuta ulaşmış bile olsa insanlığın bir sonraki adıma hazırlandığının işareti olarak okunabilir.

Böylece fotoğrafta ilk bakışta atladığımız şeyi buluveririz: Gölge! Az ilerideki marketten alışveriş yapmaya giderken yolda komşusuyla karşılaşan kadının sohbeti, fotoğrafın bir ucunda sessizce dikilen direğin dibinden fırlayan iki dal inatçı bitki, direğin üzerindeki ilanlar... Bunlar olanaklıdır. Çünkü gölge bir duvar gibi geçmişle gelecek arasına dikilmiştir. Pıtrak gibi yayılan kan damlası sohbet eden kadınlara sıçrayamaz. Şarapneli, kopan kolları, yanan yüzleri onlardan uzaklaştıran gölge, yani zaman, "doğru gerçek" (hakikat?) olarak araya girecektir, insanlığı yaratan bu gölgedir, bu gölgede cisimleşen "geriye kalandır", yoksa bombanın ateşi değil.

Yayından çıkmak üzere olan ok ve kabaran bulutlar, sokakları boyayan kan ve ateşin habercisidirler. Kurosava'nın filminin neredeyse bütün karelerini yatay ve dikey olarak kesen sıra sıra dizilmiş süvarilere, askerlere, ok ve mızraklara karşı, deli kralın içinde umutsuzca kendini yerden yere attığı yemyeşil fundalığı dağıtan rüzgâr, durağanlığın rengi olan yeşili yarattığı diyagonal çizgilerle hareketlendirir ve sonsuza dek, her şeye karşın, devingen bir yapı olarak orada olacağını söyler. İnsanlık, zorbaların bütün yaptıklarına karşın ve bunlara tanık olarak orada olacaktır. Bu onun kültür boyutundaki yazgısıdır. Son sözü o söyleyecektir.

Bugün, "Savaşa hayır!" sloganı çeşitli kereler ve bambaşka mecralar içinde de olsa herkesin diline dolanmış durumda. Ancak hesabını vermemiz gereken şey, bu savaşı durdurmak için gerçekten ne yapabildiğimizdir. Gölge üzerimize düştüğünde bir başka görüntüye, Franz Marc'ın “Sarı İnek” tablosuna bakarken aklımızda kalacak olan soru şudur: Güzelliği hak edebilmek için ben ne yaptım?




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa