Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Emin Alper İle Söyleşi - Meltem Çolak


EMİN ALPER İLE SÖYLEŞİ - Meltem Çolak

Yönetmen Emin Alper, Tepenin Ardı filminden sonra Abluka filmini de seyirci ile buluşturdu. Bu filmi de ilk filminde olduğu gibi önemli festivallerde gösterildi ve Venedik Film Festivali Jüri Özel Ödülü de dahil olmak üzere pek çok ödül aldı. Daha önce 29. sayımızda ilk filmi, sinema serüveni, seyirci,  festivaller ve Türkiye sineması üzerine ayrıntılı bir söyleşi gerçekleştirdiğimiz Emin Alper ile bu kez üçüncü filminin hazırlıkları içinde koşuşturmaları arasında Abluka filmi, sinema yaklaşımı, gelecekteki çalışmalarını konuştuk.                      



İki yıl önceye göre nasılsınız?

Çok kötüyüz tabi, iki yıl önceye göre daha kötüyüz.

Çalışmalarınız nasıl gelişti? Bu arada neler yaptınız?

Ablukayı çektik, onun finansmanıyla uğraştık.  Abluka Tepenin Ardı’na göre çok daha zor bir projeydi. Çekimleri çok daha zordu çok daha uzundu ve onlarla uğraştık. Ondan sonra da işte bir senedir yavaş yavaş yeni projeye başlıyoruz. Yani işin iş kısmı o. Yine Bakanlığa başvurduk. Eğer her şey yolunda giderse Bakanlıktan para çıkarsa seneye bu zamanlar üçüncü projeye başlayacağız.

Sinema sizin için neyi ifade ediyor? Niçin film yapıyorsunuz?  

Zor bir soru. Buna nasıl cevap vereyim bilmiyorum. Hikâye anlatma fikri hoşuma gidiyor eskiden beri hoşuma gidiyordu. Bu sorunun cevabını hiçbir zaman bilinçli olarak vermediğim için o yüzden zor. Yani hiçbir zaman bilinçli olarak ha ben şunu yapayım, hayatın belli bir noktasında şöyle bir seçim yapayım diye düşünmedim. Küçüklüğümden beri hikâye anlatmaktan hoşlanıyorum. Yani bunun insanı tanımanın bir yolu olduğunu düşündüm. Hem hikâye okumanın hem izlemenin hem bunu anlatmaya çalışmanın. O yüzden hep bir tutku olarak varoldu benim için. Tutku olarak gelişti. Bunu diyebilirim yani bir tür tutku oldu. Vazgeçemedim. Vazgeçmeyi de düşündüm zaman zaman çünkü bu işin çok zor olduğunu fark ettiğim zamanlar bırakmak istedim. Hatta doktorayı bitirdikten sonra akademiye yoğunlaşayım orada bir kariyer yapayım dedim ama dediğim gibi bir türlü bırakamadım. Hep o istek hep o tutku bir şekilde kendini varediyordu. Hem okumak hem izlemek hem de bir şeyler yapmak bir şeyler ortaya koymak dediğim gibi hem bir tarafıyla tutku hem hayatı anlamanın insanları anlamanın dünyayı anlamanın bir yolu. Bilim bir tür yoluysa hikaye ve sanatta başka bir yolu. Benim için bunları ifade ediyor sinema

Daha önceki röportajımızda seyircinin sizin için önemini anlatırken “benim için belirlediğim kitle az çok benim gibi düşünen insandır” demiştiniz. Abluka’da izleyici distopik bir atmosferde hayalle gerçek arasında gidip geliyor. Simgeler anlamı çoğaltırken soruları da beraberinde getiriyor. Politik, sosyolojik, psikolojik, ekonomik boyutları olan çok katmanlı bir film. Finalde de çıkış yok.  Hedef kitlenize bir uyarıda mı bulunmak istediniz?

Şimdi hedef kitlesi derken ben galiba biraz şunu kast etmiştim. Herkes kafasında bir film yaparken seyirci varsayıyor. Bana çok soruluyor niye daha insanlara, kitleye hitabeden filmler yapmıyorsunuz? Daha popüler filmler olabilir veya en azından şu anlattığınız hikâyelerden biraz daha fazla geniş bir kitleye hitap edebilirsiniz falan diye. Ben o zaman hep şunu diyorum. Ben nasıl film izlemek istiyorsam öyle bir film yapmaya çalışıyorum. Ne gördüğümde hoşuma gidiyorsa beni ne heyecanlandırıyorsa öyle bir şey yapmak istiyorum. O anlamda yani seyirci kriterim ben kendimim onu söylemek istedim. Dolayısıyla tam da anlattığınız gibi biraz daha bulmacalı filmler hoşuma gidiyor. Biraz daha katmanlı filmler hoşuma gidiyor. Birkaç seyirde ikinci üçüncü seyirde insana zevk veren, insanların yeni şeyler keşfedebileceği hikâyeler hoşuma gidiyor ve dolayısıyla ben de öyle şeyler yapmak istiyorum. Karamsarlık tabi ki evet yani filmin karamsar sonuyla evet insanlara bir şey söylemek istiyorum. Kendim de öyle düşünüyorum kendim de karamsarım. E ben de zaten bu tip karamsar filmlerden hoşlanıyorum. İyimserliği hak edebilecek bir çevrede ve dünyada yaşadığımızı düşünmüyorum. Ama bu kestirmeden şey anlamına gelmiyor yani hayatta daha yapılabilecek hiçbir şey yok teslim olalım anlamına gelmiyor. Bazıları hemen böyle bir yorum çıkarma heveslisi oluyorlar. Filmin yapılacak şeyi göstermesi, doğru yol budur v.s. diye bir şey göstermesi söz konusu olamaz zaten. Hiçbir sanat eserinin böyle bir misyonu olamaz. Tam aksine bu sanatı çok basitleştirir. Çiğleştirir. Ama film karamsar bir mesaj veriyorsa bu seyirciyi uyarmak içindir. Seyirciyi silkelemek ona bir şey anlatmak derdindedir. Ve aslında derinde hayattan ve seyirciden umudunu kesmediğinin işaretidir diye düşünüyorum. Dolayısıyla filmlerdeki karamsarlık da bence böyle yorumlanmalı.

Dünya sineması içinde örneklerini gördüğümüz distopik filmler önemli yönetmenlerin filmografilerinde yerini alıyor. Türkiye sinemasında pek örneğini görmüyoruz. Sizi bu distopyayı yaratmaya iten nedenler nedir?

Evet her ikisi de Türk sinemasında hakim olan estetik dilin biraz dışına çıkan filmler, özellikle Abluka biraz daha dışına çıkıyor. Hedefimiz de oydu zaten. Ama hem okuduklarım hem dünya sinemasında takip ettiğim insanlar beni fazlasıyla besliyorlar. Yani bir yönetmenin sadece yerli sinemacılardan etkilenmesi beslenmesi diye bir şey söz konusu olamaz sonuçta giderek de evrenselleşen bir sanat camiası var. Bu anlamda ben pek çok dünyalı yönetmenden ve edebiyat yapıtından etkilendim. Herhalde bunların eseri ve sonucu olarak çıktı. Benim kendi dünyamla da daha yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum bu tarz bir atmosferin Dostoyevski’den Kafka’ya devam eden bir çizgiden çok etkilendiğimi düşünüyorum. Edebiyat kaynakları olarak o çizgiden çok beslendiğimi düşünüyorum. Bunun en iyi ifadesi de sinemada kendim el yordamı ile bulmaya çalıştım. Ve dünyada tabi örneği çıkmış ortaya çıkan pek çok eserden de etkilenerek bir şeyler yapmaya çalıştım.

Yaşadıklarınızın etkisi de kaçınılmaz sanırım.

Tabii ki hayattan yani, gördüğümüz tablolar, yani memlekette gördüğümüz tablolar en çok kafkaesk tablolara benziyor, Alman dışavurumcuların tablolarına benziyor. Benim açımdan böyle tabi. Başka birisi bu tabloya baktığı zaman bambaşka bir şey görebilir. Ama ben etrafımızda dönen hikâyelere baktığım zaman böyle bir tablo görüyorum. En iyi bu şekilde ifade edebileceğimi düşünüyorum. O yüzden böyle bir dil, böyle bir tarz, böyle distopik bir atmosfer kurmaya çalıştım.

Distopya deyince ilk akla gelen isimlerden iki tanesi Orwel ve Huxley.  Orwel yapıtlarında dıştan gelen bir baskının boyun eğdireceğini anlatırken, Huxley Cesur Yeni Dünya adlı yapıtında ise insanların baskıdan hoşlanmaya başladıklarında kaybedeceklerini anlatır. İki farklı bakış açısı.Siz kendinizi hangisine yakın hissediyorsunuz?

Bir kere her şeyden önce Orwel ve Huxley dört başı mamur distopyalar yapıyor. Ben Abluka’yı distopik öğeler barındıran bir film olarak tasvir ediyorum. Yoksa film bir sürü açıdan çok gerçekçi. Sınırda bir yerde. Yani gerçekçilikle hafif distopya arasında gidip gelen bir noktada. Dolayısıyla en azından ben filmden çıkan mesajları bu ikisine de yakın görmem ama filmden çıkan mesaj diyorsanız ben bu filmin derdinin daha çok baskının kardeşlik hissini yok ettiğini daha dolaylı metaforik olarak kardeşliği imkansız kıldığını anlatmaya çalıştığımı söyleyebilirim.

Bunun yanında Orwel’e de Huxley’e de katılıyorum. Ama Stockholm sendromunun toplumsal bir olay olarak da yaşanabileceğini düşünmeye başladım. Yani insanlar çaresizlikten bir çıkış yolu bulamadıkça kendilerine acı çektiren insanları sevmeyi bir çıkış yolu olarak düşünebilirler. O yüzden Huxley daha enteresan geldi. Orwel’in söylediği daha bildik bir şey. Malum tabi baskının olduğu yerde özgürlüklerimizin kültürümüzün v.s. ortadan kalkacağı ama Huxley’in söylediği daha enteresan. Cesur Yeni Dünyayı okumadım. Hiçbir bilgim de yok. Ama bu cümleden benim aklımda kalan bu. Yaygınlaşmış bir Stockholm sendromundan mı bahsediyor bilmiyorum. Bir tür savunma mekanizması çünkü İnsanlar için. Yani insanlar sürekli acı çekerek yaşayamıyorlar. Kendilerini ruh hallerini korumak istiyorlar ya o yüzden görmezden geliyorlar hali hazırdaki durumda bu galiba. Mesela kimler hapse atılmış öğrenmek istemiyorlar. Öğrenseler de paylaşmak istemiyorlar. Bunun bir sonraki aşaması da herhalde yaşananlardan hoşlanmak olabilir. Yaşananlardan haz almaya çalışmak olabilir. Bu en korkunç aşama olsa gerek. Ama tarihte gerçekten çok enteresan örnekleri var. Tarihçiler hem Mussolini’nin hem Hitler’in savaş öncesindeki popülaritelerinin iktidara geldikleri zamana kıyasla çok daha fazla arttığını düşünüyorlar. Bunu ölçmenin bir yöntemi yok seçim yapılmadığı için ama toplumun çok daha büyük bir kesiminde büyük rıza yarattığının  %70’lere %80’lere varan ölçüde popülarite yarattıklarını düşünüyorlar. Bu başlı başına korkunç bir şey zaten.

Haneke bir röportajında “Medya bugün çok tehlikeli bir şey yapıyor; bize manipüle edilmiş imajlar sunuyor ve bunun gerçeklik olduğunu söylüyor” demiş. Özellikle ikinci filminiz Abluka’da Haneke filmlerinde sıkça rastladığımız medyanın şiddet içeren manipüle eden benzer görüntüleri yer alıyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz? Sizin filminizdeki medya kullanımınızın amacı neydi?

Açıkçası bunu hiç etraflıca düşünmedim. Yani medya kullanımının özel bir şekilde temsilini. Çünkü biz böyle bir medyayla büyüdük. Böyle bir medyayla yaşadık. Ben o sahneleri yazarken su içer kadar rahattım. Yani insanların sürekli televizyonlarda bize nasıl yalanlar söylediğini bilerek büyüdük. O sahnelere benzer sahnelerin insanları seyircileri nasıl manipüle ettiğini gördük hatta daha da korkuncu onu da yapmak isterdim yeterli yer olsaydı yani görüntüler başka bir şey söylerken spikerin başka bir şey söylediğini, görüntüler başka bir şey söylerken yazıların başka bir şey söylediğini de gördük. Bunlar bizim doğal atmosferimiz. Doğal olarak büyüdüğümüz yerleştiğimiz yerler. Dolayısıyla onlar kendiliğinden çıktı. Hiç özel olarak hani medyaya dair bir mesaj vermek gibi bir derdim olmadı filmde. Ama etrafımızdaki kuşatılmışlığı anlatırken, abluka altına alınmış karakterleri anlatırken evimizin içine girmiş televizyonlardan bahsetmemek onlara birkaç yer ayırmamak olmazdı. Dolayısıyla bu sahnelerde kendiliğinden yerini buldu filmde.

Toplumda var olan şiddet ile medyanın aracılık ettiği şiddet sizce aynı mı?

Değil tabii ki çok daha farklı, çarpıtılmış değiştirilmiş.

Ablukada da öyle değil mi?

Ablukada da öyle tabii ki. Bir kere birinde şiddet olmaktan çıkıyor yani köpeklere uygulanan şiddet televizyonda bambaşka bir şekilde temsil ediliyor. Köpeklere gösterilmiş şefkat tablosuna dönüşüyor. Ve tabii ki şiddet televizyonda gördüğümüz şiddet sahneleri çok büyük ihtimalle orda göremiyoruz filmde ama büyük bir ihtimalle tek yanlı sunulmuş bir temsiliyet ilişkisi.

Kurgulanmış bir şey

Tabii ki.

Ahmet ve Kadir kardeşlerin bakışından yarattığınız distopik bir evren var. Bir tarafta uzun yıllar cezaevinde kalmış ve şartlı tahliye olup devlet adına muhbirlik yapan Kadir diğer tarafta belediyede çalışan, sokak köpeklerini toplayıp öldüren Ahmet. Her ne kadar birden fazla karakter üzerinden olay örgüsü kuruluyor olsa da aslında birbirlerinin devamı ya da birbirlerini tamamlayan tek kişi gibiler. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu hikâyeler aslında birbirinden bağımsız bir şekilde gelişmişti. Yani Ahmet’in hikâyesiyle Kadir’in hikayesi birbirinden bağımsız kaynaklardan çıkmıştı. Daha sonra belli bir noktada çok iyi örtüştüklerini fark ettikten sonra birleştirdim. E tabii ki öyle bir taraf var. Bir defa ikisi de giderek bir paranoya illüzyon içerisinde kayboluyorlar. Birbirlerini o anlamda tamamlıyorlar. Birbirlerini kurdukları hayal dünyasını tamamlıyorlar. Hepsi kurdukları bir illüzyon içerisinde bir anlam atfediyor. O anlamın gerektirdiği rolü oynamaya başlıyorlar. Doğru, dolayısıyla böyle bir madalyonun iki yüzü gibi de okunabilir diye düşünüyorum. Ama beni bu hikayelerde bu iki karakterden en çok etkileyen şey bu ikisinin hikayelerinin mükemmel şekilde birbirlerine kapanmaları, birbiri üzerini örtmeleri diyebilirim.

Seçtiğiniz mekanlar ve karakterlere baktığımızda belgesele yakın gerçekçi de bir yanınız var diyebilir miyiz?.

Hem evet hem hayır. Yani öyle başlasın ama öyle gitmemesi tercih edilen filmde. Filmin sonuna doğru gittikçe biraz garipleşmesi biraz işlerin çığırından çıkması hissi ve o gerçeklik hissinin kırılması gerekiyor. İki hikâyede bence öyleydi ama bir yanıyla evet gerçekçi bir dille başlıyor filmler, karakterlerin biraz daha gerçekçi bir yaklaşımı var. Ama dediğim gibi giderek Abluka’da çok daha belirgin bir şekilde delirmeye gidiyor. İşlerin rayından çıkması teması var.

Abluka filminizde ses adeta bir karakter gibi kullanılmış. Türkiye sinemasında özellikle Reha Erdem, alan yaratma konusunda sesi oldukça başarılı kullanır, ancak sizin ses kullanımınızın amacının daha farklı olduğunu düşünüyorum. İzleyici oyuncularla birlikte sesi de takip ediyor. Tek başına ayrı bir varlık gibi duruyor. Amacınız neydi? Bundan sonra da bu şekilde devam edecek misiniz?

Ses konusunda Türk yönetmenlerin beni çok etkilediğini söyleyebilirim. Reha Erdem kesinlikle. Nuri Bilge Ceylan’ın da çok özellikli bir ses kullanımı vardır, Reha Erdem kadar öne çıkmasa da. İkisinin de ses kullanımından çok etkilendim. Son yıllarda genelde yönetmenler sinemacılar buna çok dikkat ediyorlar eski sinemacılara kıyasla. Çünkü imkanlar da çok arttı. Ben zaten sese çok önem veriyordum. Tepenin Ardı da çok önem verdiğim bir şeydi. Ama bu Abluka’da çok daha fazla öne çıktı. Ve bu kadar çok öne çıkması da en başından beri planlanmıştı. Yani senaryo aşamasından beri kafamda vardı. Çünkü açıkçası tabiri caizse senaryo gollük paslar atıyordu. İşte kapı vurmalar, ziller gibi. Bunlar bir yanda benim için önemli bir işlev kazanmaya başladı. Ahmet’in Abluka hissini özellikle güçlendirmek için. Atmosferi güçlendirmek için ve ben her senaryo yazışımda nerdeyse bir ses daha ekledim. Eklenebileceğini fark ettim ve ekledim. İşte duvar kırmalar olsun, ambulans sesleri, sağdan soldan gelen çatışma sesleri bunlar deminden beri bahsettiğimiz distopik hissi güçlendiriyordu hem insanların yaşadığı klostrofobi hissini, ablukaya alınma hissini özellikle güçlendiriyordu. Bu anlamda kağıt üzerinde de ses çok anlamlı olacaktı zaten filme girdiğimizde de özellikle buna çok dikkat ettim. Hem ses kurgusu hem ses tasarımı konusunda uzun uzun çalıştık. Buna bir de müziğimsi bir ses ekleyerek tam müzik olmayan ama müzikte diyebileceğimiz bir müzik kullanımını da ekleyerek ses kuşağını tamamlamaya çalıştık.

Özellikle Jenerikte müzik var değil mi?

Aralarda da var. Jenerikteki kadar baskın değil ama üç dört yerde hafif hafif böyle yükselip bizim fokurtu dediğimiz ses tasarımıyla müzik arasında bir ses aslında Cevdet onu helikopter sesinden türetti. Helikopter sesini transforme ederek ürettiği bir ses. Üç dört yerde o ses var. Özellikle polis koridoru noktasında atmosferik bir ses hafif yükselip alçalıyor. Girişteki jenerikte de var ama finaldeki jenerikte tam baskın bir şekilde var.

Müziğin jenerikte baskın olmasının bir amacı var mı?

Özellikle bir amacımız yoktu. Yani jenerikte hep müzik akar. Ben Cevdet’in yaptığı işi çok sevdim ve film bittikten sonra insanda bıraktığı etkiyi güçlendirecek bir müzik olması benim için önemliydi. Cevdet tam da böyle bir şey yaptı. Ama filmin içine çok sokmak istemedim.  Tepenin Ardı da öyleydi ben müziği sürekli seyirciyi bırakmayan ona sürekli nerde duygulanacağını nerde heyecanlanacağını söyleyen müziklerden çok hoşlanmıyorum. Çok da fazla buluyorum. Beni izleyici olarak da rahatsız ediyor. Yine kendimi izleyici olarak kriter aldığımın bir başka göstergesi. Mesela diziler falan izlerken tahammül edemiyorum. Yani insan bir iki saat Türk dizileri izlediği zaman kulakları şişmiş bir şekilde ayrılıyor. Alerji haline geldi bende o müzik kullanımı. Dolayısıyla çok belli yerlerde, ihtiyaç duyulduğunu hissettiğim yerlerde müzik kullandık. Onun dışında dediğim gibi perde de seyirciyle filmin kafada bıraktığı hissi yalnız bıraktığımız noktada güçlendirici his olarak

Yabancılaştırmayı artıran bir unsur aynı zamanda değil mi?

Olabilir yani biraz da seyirciyi filmden çıkarmak gibi ama Tepenin Ardı’ndaki çok daha yabancılaştırıcıydı. Bunda hafif bir atmosferik etki bırakmasını da düşündük açıkçası.

Ahmet’in rüya sahnesi var, sokakta durduğu ve o sırada sürü halinde koşan sokak köpekleri sahnesi bana göre filmin güzel sahnelerinden biri. Macar yönetmen Kornel Mundruczo’nun 2014 yılı yapımı Beyaz Tanrı filmindeki benzer sahneleri anımsattı. Öldürdüğü sokak köpeklerinin sokakta topluca koşarak gitmeleri Ahmet’in kendisiyle hesaplaşması mıydı? İdeali miydi?

Tabii ki Ahmet’in kendisiyle hesaplaşması. Ondan önce ben Beyaz Tanrı ile ilgili bir şey söyleyeyim. Biz tam filmin ön hazırlıklarını izlerken film çıktı piyasaya daha doğrusu buraya geldi. Dolayısıyla ondan etkilenme söz konusu falan değil. Olabilir tabi etkilenme de olabilir de yani bizim özelimizde etkilenme söz konusu değil de tam aksine çok gıcık olmuştuk izlediğimiz zaman. Çünkü çok güzel sahnelerdi. Bizim o sahneleri yapmamız mümkün değildi. O çok ayrı bütün film onun üzerine kurulmuş yüzlerce köpeği koşturmak ve çok da korkuttu beni yani çok acemi bir kopyasını çıkarırsak Beyaz Tanrı’nın diye. İnsanlar onunla karşılaştırırsa yani işin altında kalırsak diye baya korktum filmi izleyince, bizimki en başından beri çok mütevazı bir sahne olacaktı. Dediğim gibi istesek bile o kadar köpeği koşturamazdık. O filmin kamera arkasını ben daha sonra izledim. Amerika’dan gelmiş uzmanlar haftalarca aylarca o köpekleri barınaklarda toplamışlar çalıştırmışlar. Böyle bir şey yapmamız mümkün değildi. Neyse ki öyle bir sonuç olmadı insanlar genelde beğendi.

Finale yakın bir zamanda gökyüzünde uçan kuş sürüsü geleceğe dair bir umutmu yoksa tam tersine iyiliğin gidip kötülüklerin kalacağının mı işareti idi?

Bilmiyorum. Onu siz yorumlayın. Filmde olan herşeyin bir anlamı genelde olmuyor. Yönetmenlere hep sorulur şunun ne anlamı var bu böyle mi diye bazılarına evet bir cevap verebilirim ama ona verecek bir cevabım yok. Bir kere zaten o tamamen tesadüf eseri çekilmiş bir sahne. Senaryoda tabii ki böyle bir sahne olması düşünülemez. Bir sahneyi çekerken birden o kırlangıç sürüsünü gördük. Ben de Adam’a hemen şunu çek dedim. Maalesef kamerada çok geniş bir objektif vardı. O yüzden olması gerektiğinden çok daha küçük gözüktü ama objektifi değiştirecek zamanımız yoktu. Tesadüf eseri çekilmiş bir sahne fakat çektiğimiz andan itibaren finale yakın bir yerde kullanmayıhep düşündüm. Kurguda da hiç tartışmasız o bölgeye koyduk. Tamamen hissi bir şey. Düşünsem belki ben de bir açıklama bulurum ama özel bir niyet ve tasarıyla koymadım.

İlk filminiz Tepenin Ardı’nda olduğu gibi Abluka’da da tek kadın karakter yeralıyor. Her iki filmde de kırılma noktası kadın karakterler. Özellikle Abluka’da Meral karakteri femmefatale özellikler taşıyor.  En azından Kadir’in bakışından öyle görüyoruz. Erkeklerin dünyasından kadına bakıyoruz. Hep aynı tarafta mı kalacaksınız? Kadının dünyasını anlatan film yapmayı düşünüyor musunuz?

Evet, iki filmde erkek dünyasını anlatıyor. Kadınları dediğiniz gibi erkeklerin gözüyle gören ve gösteren filmler. Öyle kalmayacağım gibi gözüküyor. Çünkü şu anda çalıştığım hikâye öyle değil. Göreceğiz, bakalım zamanla finansmanı çıkarabilirsek zamanında. Kadınların da ağırlıklı rol oynadığı bir film ve özellikle erkek dünyasını anlatmaya çalışan bir film değil. Kadın dünyasına da girmeye çalışan bir film. Hatta filmin ismi de kızkardeşler olacak galiba şimdi böyle devam ederse değiştirmezsek yani. Dolayısıyla öyle kalacak diye bir şart yok bakalım göreceğiz.

Önceki röportajımızda sizi etkileyen yönetmenlerden bahsetmiştiniz, bu listeye eklediğiniz yeni yönetmenler var mı? En son hangi filmi seyrettiniz?

Görüştüğümüzden bu yana yeni yönetmen var mı yani bir keşif yaptım mı diye düşünüyorum. Şu an aklıma hemen birisi gelmedi. Eski yönetmenleri dönüp izliyoruz herhalde veya onların yeni filmlerini bekliyoruz. En son seyrettiğim filmde Steven Knight diye bir yönetmenin Locke diye bir filmini geçen gün televizyonda seyrettim. Ondan bir önce Almodovar’ın Julieta filmini seyretmiştim. Bu aralarda Paul Verhoeven’in Elle filmini seyretmek istiyorum.

Yeni film çalışmanızla ilgili başka ipucu verecek misiniz?

Biraz farklı olacak bu sefer. Bir paranoya hikâyesi değil, politik hikâye değil.  En azından doğrudan politik hikâye değil. Köyde geçecek. Yine biraz daha Tepenin Ardına benzer bir pastoral atmosferde köyde geçiyor. Üç tane kız kardeşin hikâyesi. Bunların üçü de besleme olarak verilmişler sonra farklı sebeplerle köye geri dönmüşler bunların ekseninde dönen bir hikâye olacak.

Oyuncuları belirlediniz mi?

Henüz cast çalışmasına başlamadık.

Yeni filminizde kolaylıklar.   Söyleşi için teşekkür ederim.

28.11.2016




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa