Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 35    SİNEMA    Meltem Çolak
Meltem Çolak


THE TRUMAN SHOW
                                                                                                                                                                         Dünya aldatılmak istiyor.
 

“Dünyanın gerçekliğini bize sunulan haliyle kabul ederiz.” The Truman Show filminde yönetmen Christof’a ait bu sözler bizi gerçeğin bilgisine nasıl ulaşırız sorusu ile karşı karşıya bırakıyor.  Kuşkusuz en önemli iletişim araçlarından biri olan medya, gerçekliği saptamakla kalmayıp kendi kurgusunu da yapıyor.

İletişim araçlarının çeşitlenerek farklı boyutlar kazandığı günümüzde toplum da aynı hızla değişmektedir. Adeta dikizleme arenasına dönen ortamda kolektif bilinç oluşturulurken gerçeklik algısıyla oynanmaktadır. Böylece ortaya çıkan kültür yapay ve ruhsuzdur. 

Bir kültürün ruhunun tükenmesinin iki yolu olduğunu söyleyen iletişim kuramcısı, yazar Neil Postman, Televizyon: Öldüren Eğlence adlı kitabında değerlendirmesini George Orwell  ve Aldous Huxley’in yapıtları üzerinden yapmıştır. Orwell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Hayvan Çiftliği yapıtlarında dıştan dayatılan bir baskının boyun eğdireceği ve böylece kültürün bir hapishaneye dönüşeceği anlatılırken Huxleyci bakışta ise kültür hicive dönüşmektedir. Huxley’in Cesur Yeni Dünya yapıtından yola çıkan Postman “insanlar üzerlerindeki baskıdan hoşlanmaya, düşünme yetilerini dumura uğratan teknolojileri yüceltmeye başladıklarında kaybedeceklerdir” sonucuna varmaktadır.

Siyasal, bilimsel, teknolojik değişim ve gelişmelerle birlikte gerçekleşen endüstriyel devrim kitle kültürünün oluşmasına neden olmuştur. Kapitalist sistemde kültürün endüstri ve ticaretin yönlendirmesi ile biçimlendiğini, ticarileşerek endüstriyel üretimin bir aygıtı haline geldiğini ileri sürenFrankfurt Okulu kuramcıları, kültür endüstrisi adı altında yaptıkları eleştirilerde giderek artan biçimde kurulan teknik hakimiyetin, kitle aldatmacasına, bilincin zincire vurulması aracına dönüştüğünü, bu durumun özerk, bağımsız, bilinçli yargılarda bulunan kendi kararlarını veren bireylerin ortaya çıkmasını engellediğini, onların kitlelere dönüşüp aşağılanmalarında, çağın üretici güçlerinin izin verdiği olgunlaşmaya erip özgürleşmelerinin engellenmesinde kültür endüstrisinin sorumluluğu bulunduğunu savunurlar (Adorno,T (2013),Kültür Endüstrisi Kültür Yönetimi, İstanbul: İletişim Yayını, 119).

Adorno “Kitle kültürü süssüz bir makyajdır.” derken insanların kültür endüstrisi tarafından manipüle edilişine dikkat çeker.
Adorno, Lowethal, Habermas gibi Frankfurt Okulu düşünürlerince geliştirilen “Manipülasyon Teorisi” yalnızca kitle üretim süreçlerine değil, tüketim süreçleri üzerine de vurgu yaparlar. Medyanın yönlendirici ve yönsemeci tutumuna karşılık kitleler de bu ürünlerin gönüllü tüketicisi haline gelmişlerdir.Verili kültürün onaylanmasını sonuçlayan kitle iletişim araçlarının söylemi yanlış bilinç aşılayarak kitleleri pasifleştirir; onları kitle kültürü üretim ve tüketim süreçlerinin içinde gönüllü olarak yeralmaya yöneltir. Yani sorun yukardan aşağıya tek yönlü olarak gerçekleşen bir yönlendirim sorunu değil, aşağıdan yukarı doğru da işleyen, üretim ve tüketim süreçlerine isteğe bağlı katılımı sonuçlayan çift yönlü bir akış sorunudur.(Çakır, S (2005) “ Medyada Yayın Politikaları”, Yeni İnsan Yeni Sinema Dergisisayı 16-17,,178)
Günümüz dünyasını taklit çağı olarak değerlendiren Baudrillard’a göre ise:
Günümüzde gerçek artık minyatürleştirilmiş hücreler, matrisler, bellekler ve komut modelleri tarafından üretilmektedir. Böylelikle gerçeğin sonsuz sayıda yeniden üretimi mümkün olmaktadır. Bundan böyle gerçeğin akılcı bir görünüme sahip olmasına gerek yoktur, çünkü “gerçek” ideal ya da olumsuz süreçlerle başa çıkabilecek (boy ölçüşebilecek) bir durumda değildir.Gerçek artık işlemsel bir görünüme sahiptir.Aslında buna gerçek bile denilemez, çünkü çevresinde onu sarıp sarmalayan bir düşsellik yoktur. Bu atmosferden yoksun bir hiper uzamda kombinatuvar modeller yayan, sentetik bir şekilde üretilmiş gerçek yani hiper gerçektir… Gerçek ya da hakikatle bir ilişkisi kalmayan böyle bir uzama geçildiğinde karşımıza tüm gösteren sistemlerinin tasfiye edildiği bir simülasyon çağı çıkmaktadır(Baudrillard, J (2014) Simülakrlar ve Simülasyon, Dokuz Eylül Yayınları,14-15).
Modernleşme ile birlikte ortaya atılan bu kuramlar adeta bu günlerin habercisi olmuştur. Teknoloji ile iletişim kanallarının gelişip çeşitlenmeleri sonucunda toplumda meydana gelenpsikolojik, sosyolojik, ekonomik, kültürel değişiklikler önceden öngörülenin çok daha üstündedir. 



Avustralyalı film yönetmeni Peter Weir 1998 yapımı The Truman Show filminde, 24 saat kesintisiz canlı yayın yapan bir televizyon programını konu alıyor. Küçük Amerikan adası Seahaven’da sigortacılık yapan Truman Burbank’ın (JimCarrey) yaşamı 5000 adet gizli kamera ile 30 yıldır tüm dünya ülkelerinde kesintisiz izlenmektedir. Kendisinin bundan haberi yoktur. Bir gün işe giderken yola düşen spot lambası ve devam eden gariplikler onda soru işaretlerine neden olur. Sahilde otururken başlayan yağmur sadece onun üzerine yağmaktadır, öldü sandığı babası yolda başka bir kimlikte karşısına çıkar, radyo frekansları karışır ve konuşmalardan takip edildiğini fark eder. Hareketlerinde ani değişiklikler olduğunda ortalık karışmakta diğer insanlar ne yapacağını bilememektedir. Dikkatlice baktığında yoldan geçen arabaların bile bir döngü şeklinde sürekli aynı yönde hareket ettiğini görür. En yakınında bulunan eşi Meryl (Laura Linney), annesi (Holland Taylor) ve arkadaşı Marlon (Noah Emmerich) ile yaptığı konuşmalardan da sonuç alamaz ve adadan çıkmanın yollarını aramaya başlar. 



Filmin ilk dakikalarında tipik Amerikan filmlerinde olduğu gibi karakterleri tek tek tanıyoruz. İlk olarak karşımıza yönetmen Christof (Ed Harris) çıkıyor.  İsminden de anlaşılacağı gibi adeta tanrı. Seahaven adası olarak kurguladığı dünyanın yaratıcısı. Güneşin doğuşu, batışı, yağmurun yağması, fırtınanın çıkması gibi pek çok doğa olayında olduğu gibi Truman’ın çevresindeki tüm oyuncuları da yöneten kişi. İlk sözleri seyirciye; “Artık aktörleri ve bize hissettirdikleri o sahte duyguları izlemekten bıktık. İhtişamlı gösterilerden ve özel efektlerden yorulduk. İçinde bulunduğu dünya bazı açılardan sahte de olsa Truman’ın kendisinde yapay olan hiçbir şey yok. Senaryo yok sufle yok.” Oysa bir plato üzerinde kurduğu ve kurguladığı Seahaven’da her şey yapay, herşeyin bir bedeli var, tek gerçek Truman gibi görünse de oda starlaştırılmış bir nesne. Doğumundan itibaren tüm hareketleri kontrol altına alınmış düşünceleri korkuları yönlendirilmiş bir prototip insan. Bu yönüyle onu izleyen seyircilerle de özdeş. İki taraflı bir hapishanenin varlığından söz edebiliriz, ne yazık ki iki taraf da bunun farkında değil.



Ardından aynaya aynı zamanda seyirciye bakan Truman’ın kendi kendine konuşurken söylediği sözler filmin finali hakkında ilk işareti veriyor: “Yapmayacağım, bensiz halletmek zorundasın.” Aynanın içinden yaptığı konuşma gerçeklikten kopuşunu gösteriyor. Truman gerçek olmayan bir dünyadan sesleniyor. İç dünyasındaki çatışmaları, ruh halini ayna imgesi altında izliyoruz.        

Aralara serpiştirilmiş röportajlarla Truman’ın eşi Meryl ve çocukluk arkadaşı Marlon seyirciye düşüncelerini açıklıyor. Amerikan aile yapısına gönderme olan Meryl’in konuşmasında bir yaşam biçimi olan Truman Show’un çok asil ve huzurlu bir yaşam sunduğunu, Marlonise Truman Show’da izlenilenlerin tamamen gerçek yalnızca “kontrol altında” olduğunu söylüyor. Gerçeğin kontrol altında olması aslında özgürleşmemiş, kurgulanan bir gerçeklik olduğunu ortaya koyuyor.

Film boyunca zaman zaman televizyon programını izleyen seyircileri görüyoruz. Truman Bar’da insanlar, evinin banyosunda televizyon izleyen yalnız adam, ellerinde Truman fotoğrafı baskılı yastıklarıyla yaşlı kadınlar saniye saniye Truman’ı izleyip onunla birlikte sevinip üzülüyorlar. Sık sık tekrarlanan bu görüntüler her iki dünyada yaşayan insanlar hakkında fikir veriyor.   Adeta bir kafesin içinde yaşam süren Truman gibi izleyici de tüm benliğiyle şovun içinde yaşıyor. Eğlenirken özgürleşme ve yadsıma gibi düşüncelerden de kaçıyor.



Filmde iki ayrı dünyanın varlığından söz edebiliriz. Biri Truman Show’da yaşanılan diğeri izleyicilerin içinde bulundukları. Her ikisi de gerçek olduğunu iddia etmektedir. Oysa Baudrillard’ın Disneyland çözümlemesine baktığımızda hemen hemen aynı gerçeklik karmaşasını yaşarız:
Ona göre Disneyland ikinci dereceden bir simülakrdır çünkü asıl işlevi insanlara birinci derecedeki bir simülasyon evreninde yaşadıklarını unutturabilmektir. Bir başka deyişle Disneyland ziyaretçileri orayı düşsel bir evren gibi kabul ettikleri için dış dünyayı da doğal olarak gerçek evrenin kendisi gibi algılamaktadırlar. Oysa Baudrillard insanların asıl yanıldıkları nokta burasıdır. Asıl geri döndüklerini sandıkları ‘gerçeklik’ evreni simülasyon evreninin ta kendisidir demektedir. Filmdeki simülasyon olayını film dışına taşıyarak Truman Show’un asıl işlevinin (en azından) Amerikalı seyircilere bu filmin düşsel bir evrenden ibaret olduğu izlenimi vererek asıl içinde yaşamakta oldukları evrenin bir simülasyon evreni olduğu gerçeğini (belki de farkında olmadan!) onlardan gizlemek olduğunu söylemek acaba büyük bir yanılgı mıdır? Filmde birkaç yüz kişinin katılımıyla oynanan oyun, ‘gerçek’ denilen yaşamda (simülasyon kuramı perspektifinden baktığınızda) on belki de yüz milyonlarca insanın katılımıyla oynanır gibidir(Adanır, O (2004),Baudrillard’ın Simülasyon Kuramı Üzerine Notlar ve Söyleşiler, İzmir, Dokuz Eylül Yayınları,116-117).



Yapısal açıdan filme baktığımızda yakın plan çekimlerle seyirci üzerindeki baskının artırıldığını, özellikle Truman’ın alt açıdan çekimleri ile yüceltildiği ve böylece starlaştırıldığını söyleyebiliriz. Ayrıca aynadan yansımalar ve kameranın göz gibi kullanıldığı çekimler sıkça yer almakta, gözetleme duygusu yoğunlaştırılmaktadır.Oyunculuklardaki aşırılık özellikle Truman ve Meryl karakterlerinde had safhaya çıkmaktadır. İzleyici tarafından kolayca anlaşılabilecek abartılı yapaylıkta dekorlar ve renk kullanımıyla gerçeklikten uzakmekan algısı yaratılırken tekrarlayan Mozart, Chopin, Brahms melodileriyle de üst kültür yaratma çabası görülmektedir. Zaman zaman  flashback’lerle geçmişe dönük bilgiler aktarılmakta diyaloglarla da film izleyicisi çoğu zaman bilgilendirilmektedir. Özellikle yönetmene röportaj sırasında sorulan Truman’ın daha önce neden gerçek dünyayı keşfetmeye hiç bu kadar yaklaşmadığı sorusuna verdiği yanıt filmin özeti gibi “Dünyanın gerçekliğini bize sunulan haliyle kabul ederiz. İşte bu kadar basit”

Meydana gelen aksaklıklar ve Sylvia’nın uyarılarıyla bozulan büyü sonunda Truman’ın özgürleşme yolunda adım atmasını sağlar. İzleyicinin yaşadığı dünyayı seçen Truman böylece yeni dünyadaki oyununa dahil olur.

30 yıllık eğlencesi sona eren izleyici çareyi diğer kanallara geçmekte bulur. Böylece onlar için eğlence başka programlarla devam eder.
Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında anlattığı gibi insanların başına gelenler onların düşünmek yerine gülmelerinden değil neye güldüklerini ve düşünmeyi niçin bıraktıklarını bilmemelerinden kaynaklanıyor.

O zaman Truman’ın sözleriyle bitirelim:

Ve olur ya belki sizi göremem,

İyi günler, iyi akşamlar ve iyi geceler.