Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 34    İMece -İlker Maga
İMece -İlker Maga

VATAN, GÖÇ, SIĞINMA VE FOTOGRAFÇININ DURUŞU



Vatan genellikle muhafazakâr, hattâ daha da ileriye giderek gerici anlamlar çağrıştırır. Hayata daha açık insanlar ise vatan yerine "yurt" kelimesini tercih ederler ki, bu kelime dünyada Moğol çadırı olarak bilinen "yurte"den üretilmiştir.

Bilim tarihçileri bilimin ilk adımlarının eski Mısır'da atıldığı konusunda birleşirler. Yani insanlık dünyada görsel olarak çok daha güzel yerler olmasına rağmen, yılda üç kez mahsul alınan verimli toprakların bulunduğu Nil Deltası'nı kendine vatan edinmiştir; burada yerleşmiş, bilgiyi burada biriktirmiş, matematik, astronomi gibi pek çok bilimin temellerini burada atmıştır. Bu tarihsel gerçek "Vatan karnının doyduğu yerdir" sözünü doğrular. Daha çağdaş anlamlar yüklenen "yurt" kelimesi de başka bir anlama sahip değildir: Çadırını kurduğu yer insanın karnını doyurabildiği, kendini biyolojik güvende hissettiği yerdir, yani yurdudur. Sadece Türkçe'de değil, komşu ülkelerde, hattâ neredeyse bütün büyük dünya dillerinde bu anlama gelen sözler vardır. Dolayısıyla insanlık aslında tarih boyunca hep "vatan" arayışında oldu, "vatan" derken belli sınırlarla çevrilmiş coğrafyalara işaret etmedi. Vatan kavramı 19. yüzyılda ulusal devletlerin ortaya çıkmasıyla anlam değişikliğine uğradı, kelime bu ve sonraki yüzyıldan günümüze kadar kötü amaçlar için kullanıldı: "Vatan savunması", "vatana ihanet", "vatana ihanet suçu", "her şey vatan için" sloganları altında insan duyguları ulusal politik hedefler için sömürüldü, kötüye kullanıldı. Bu nedenle dünyanın pek çok ülkesinde "vatan" kelimesi olumsuz anlamlarla yüklüdür, bu nedenle çağdaş insanlar bu kelimeye mesafelidir, kamusal dilde bu kelimeyi kullananların politik duruşlarına kuşkuyla bakılır. Ancak bu durum bu kavram üzerinde düşünmeyi engellememelidir. Kelimeye hümanist anlamı yeniden verilebilir, çünkü kim olursa olsun her insanın biyolojik varlığını sürdürebilmesi için vatana ihtiyacı vardır; kendini "vatansız" ilân eden insanın bile vatana ihtiyacı vardır.

Vatanın ne olduğu sorusu yöneltildiğinde genellikle konunun kolay tarafı seçilerek "vatanın neresi" olduğuna cevap verilir; yani insan "neye" değil, "neresi" sorusuna cevap verir. Oysa vatan sadece insanın doğduğu, büyüdüğü yer değildir. İnsanın bir yerde çalışması, hayatını kazanması ve ev satın alması oranın vatan olması için yeterli değildir. Çünkü insan doğduğu, büyüdüğü, çalıştığı ve hattâ ev satın aldığı yerde istenmeyebilir ki tarihte ve günümüzde bunun örnekleri çoktur: Örnek olarak Thomas Mann doğduğu, büyüdüğü, büyük eserlerini verdiği ülkesi olan Almanya'da istenmemişti İkinci Dünya Savaşı'nda. Tarihte çoğaltılması zor olmayan bu örneğin benzerleri günümüzde, ülkemizde de vardır.

İnsan hayatı boyunca sevgiyi, sevilmeyi ve sevmeyi arar. İşte vatan dediğimiz asıl yer insanın bu sevgiyi bulduğu, sevildiği, sevdiği, dolayısıyla bir insan olarak sorgulanmadan olduğu gibi kabul gördüğü yerdir.

İnsan, canlılar içinde üretme becerisi olan tek canlıdır. Vatan dediğimiz yer, insanın yeteneğine göre üretime katıldığı, birlikte yaşadığı insanlarla hayata özgür bir yurttaş olarak şekil verme şansını bulabildiği yerdir. Vatan, kelimenin bütün anlamında insanın tam bir yurttaş olarak kabul edildiği ve böyle yaşama hakkını elde ettiği yerdir.

Dolayısıyla vatan insanın doğumdan ölüme kadar izlediği ve adına "hayat" dediğimiz o eşsiz serüveninde sevgiye ulaştığı, sevildiği, sevdiği ve yaşama bir yurttaş olarak aktif katılma şansını bulduğu yerin adıdır.

Vatan insanın kendini ait hissettiği yerdir. Bu, her yer ve birden çok yer de olabilir.  Bu nedenle vatan miras alınmaz, eğer vatan miras alınabilir olsaydı her insan doğduğu yerden kıpırdamaz ve iç göçler bile olmazdı. Dolayısıyla vatan, iddia edildiği ve yaygın olarak bilindiği gibi beton gibi sert ve değişmez bir yer değildir. Her insan kendi vatanını kendi yaratır. Kendi vatanını yaratma ve seçme şansı, istisnasız her insanın hakkı olabilmelidir; bu bir insan hakkıdır.

İnsan öyle ya da böyle vatan kabul ettiği yaşam alanını savaş, iç savaş gibi çeşitli nedenlerle terk etmek zorunda kalabilir. Birleşmiş Milletler Sığınmacılara Yardım Örgütü'nün son rakamlarına göre, ki bu rakam 2014'ü kapsıyor, yaklaşık 60 milyon (59,5) insan çeşitli nedenlerden dolayı bir başka ülkeye sığınmak zorunda kalmış. 2005'de 37,5 milyon olan bu rakam, 2013'de 51,2 milyona tırmanmış. Yine aynı örgüt verilerine göre İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ulaşılan en büyük rakammış ve bu sayının 2015 raporunda daha da yüksek olması bekleniyormuş.

İç göçe ait ise kesin bilgilere ulaşmak zor. Ancak ampirik araştırmalara tek tek başvurulduğunda korkutucu rakamlara ulaşılıyor. Örnek olarak Çin: 1950'lere kadar ülke nüfusunun sadece yüzde 15'i şehirlerde yaşarken, 2011 rakamlarına göre ülke nüfusunun yarıdan fazla şehirlerde yaşamaya başlamış. Ya da örnek olarak ülkemiz: 1970'lere kadar ülke nüfusunun yarıdan fazlası köylerde yaşarken günümüzde bu oran tersine döndü. Meksika'da, Brezilya'da çok daha yüksek olan bu iç göç, ekonomik sorunları olmayan Batı Avrupa ülkelerinde de bile görülebildiğine göre, önümüzdeki uzun bir dönem ülke politikalarının şehirlerde belirleneceğini gösteriyor.

Dünya ticaret hacminin her geçen yıl büyümesine rağmen iç göç ile sığınmacı sayısındaki artış insanlığın daha uzun bir dönem bu sorunlarla birlikte yaşayacağını gösteriyor.

Bu tablo karşısında fotografçı nerede durmalı?

Tarihe görsel anlamda tanıklık etmek akla gelen ilk fikir olsa da, tanıklığın bir politik duruş gerektirdiği açık. İdeolojisiz politika politikasız, yani anlamsız politikadır: Tanıklık etmek değil, ürettikleriyle hayata ve insana müdahale etmektir politik duruş.

Kaçan, sığınan, bir anlamda demoralize olmuş insanı ve insan yığınlarını anlatan bir büyük sanat eserini insanlığın henüz görmediği de burada hatırlanabilir. Direnmenin, direnişin, umudun ve daha iyi bir yaşam mücadelesinin sanatı olabilir ancak. Çöküşün, diz çöken insanın estetiği olmaz. Ancak direnişin estetiği olabilir. Ne kadar zahmetle yapılmış olursa olsun eğer bir fotoğraf belgeseli umut mesajı vermiyorsa, sadece acı çeken ve saldırıya uğrayan insanı sergiliyorsa, arşivde ancak zamanı geldiğinde başvurulan kuru birer belge olmaktan kurtulamayacaktır.

Şehirler büyüyor, hiç tanımadığımız, hattâ yaşam alışkanlıkları ters gelen insanlarla birlikte yaşamayı öğreniyoruz. İnsan kendi vatanını kendi yaratır. Birden çok fazla vatan olabilir. Vatan bir yer değil, insanın sevgiyi bulduğu, sevildiği, sevdiği ve hayatı diğer insanlarla birlikte tasarlama şansını bulduğu, yani istendiği yerdir. Bir devlet adamının yaptığı ırkçı kan testi çağrısı gibi değil, nereden geldiğimiz değil, önemli olan nereye gittiğimizdir. Zamanlar içinde hükmümüzün geçtiği tek zaman şimdiki zaman olduğu hatırlanırsa önemli olan geleceği birlikte tasarlama kültürünü geliştirmek ve yaşamaktır. Hümanist fotografçıya yakışacak olan budur. Bu tablo fotograflanmaya değerdir.











 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa