Editörler

Bülent Irkkan
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Meryem Akköse
Yağmur Dolkun
Elif İnan
Suderin Murat
Doğanay Sevindik
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Seri Fotoğrafta Döngüsel Zamanın Gerçekliği Handan Dayı

Fotoğraf çoğunlukla kısa bir anın kayıt edilmesi şeklinde gerçekleşir. Zamanın içindeki bir an dondurularak çıkarılıp alınır. Oysa zaman, anın algısından çok daha fazla bir akış olarak değerlendirilir. Fotoğrafçılar fotoğrafın keşfinden hemen sonra zamanın akışını fotoğraflarda gösterebilmek istemişler ve çeşitli denemelerde bulunmuşlardır. Bu çalışmalardan bir kısmı seri fotoğraf olarak adlandırılan çalışmaları içerir. Bu anlamda seri fotoğrafları ile tanıdığımız Duane Michals  fotoğraf tarihinde önemli yeri olan fotoğrafçılardan birisi olarak kabul edilir. Özellikle onun “Things are Queer”  çalışması döngüsel zamanı, sürekliliği ve gerçekliliği sorgulayan ilginç bir seri oluşturmaktadır. Çalışma, birbirini takip eden dokuz fotoğraftan oluşmuştur. İlk fotoğrafta bir banyo görüntülenmektedir. İlk bakışta fotoğrafta her şey normal görünür. Oysa ikinci fotoğrafta banyodan daha büyük bir bacağın görünmesi tüm gerçekliği ters yüz eder ve izleyiciyi şaşırtır. Birbirini takip eden her fotoğrafta gerçeklik algısı farklı bir değişikliğe uğrar. Ancak son fotoğrafa geldiğinizde başlangıçtaki fotoğraf ile tekrar karşılaşırsınız. Bu izleyende bir tamamlanmışlık, metafiziksel bir kapanış etkisi yaratır. Sanatçının gerçeklikle ilgili yaptığı vurgu döngüsel gerçeklikte son bulur.

Serideki her bir fotoğraf tek başına bir gerçekliği anlatır. Ardından gelen bir diğer fotoğraf ise kendinden önceki fotoğrafın gerçekliğini sorgulatır. İlk fotoğrafta hepimizin algısında kayıtlı olan banyo gerçekliği bir bacağın boyutu ile karşılaştırıldığında gerçekliğini yitirmiş ve gerçek olarak kabul ettiğimiz olguyu ters yüz etmiştir. Sanatçı, “Things are Queer” ismini seçerken dışarıda kalana bir gönderme yapmaktadır. Queer sözcüğü "tuhaf, acayip" anlamına gelen bir sözcük olup  İngilizcede "homoseksüel" anlamında da kullanılmıştır. Queer teori ise; “normal”i, normalliği kuran normların kuruluş ve işleyiş yapısını sorgular. Cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsel pratiklerle ilgili her tür etikete, dolayısıyla da kimlik ve cinselliğin üzerine kurulduğu “apaçık” her tür kategoriye karşı durur. Michals’ın ana teması da bu fotoğraf etrafında normalin ne olduğunu bize sorgulatma isteği taşır.

Ernst Fisher’e göre, gerçeklik,  hiçbir zaman ayrı ayrı birimlerin aralarında hiçbir bağ olmadan yan yana durup yığılması demek değildir. Her somut “şey” bütün öbür somut şeylere bağlıdır. Nesneler arasında oldukça değişik ilişkiler vardır. Bu ilişkilerde somut nesneler ölçüsünde gerçektir. Ve nesneler ancak aralarındaki ilişkiler yoluyla gerçekliği ortaya koyabilirler.  O halde bir fotoğrafın gerçekliğinden bahsedeceksek onun zaman içerisindeki akışını bir bütün olarak görmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Fotoğrafta karşılaştığımız bu döngüsellik gerçekte zamanın kendisidir. Zaman problemi bizi Antik çağ filozofları Heraklitos ve Parmenides’e kadar götürür. Bu karşıtlık “değişim”e karşı  “süreklilik” fikrinin varlığını gösterir.

Duane Michals’ın serisinde karşılaştığımız döngüsel zaman algısı, bir yolculuğu simgeler. Bu yolculuk aslında hakikate ulaşmaya çalıştığımız bir yolculuktur. Bir gerçeklikten yola çıkıp sonuca varma isteğidir. Sembolik anlatımda fırlatılıp atılmış olduğumuz dünyada yersiz yurtsuz olmaktan duyduğumuz rahatsızlıkla eve kavuşma isteğidir. Bu duygu çok eskilere dayanmaktadır. Mezopotamya’da ve Anadolu’da bulunan kanıtlara göre, insanın atası sayılan ve Homo Sapiens’lere en yakın tür olarak bilinen homo triapusların ölülerini gömdükleri anlaşılmaktadır. Bu ilk defa insanın bedenden öte bir şey olduğunu düşündüğü, anne karnından başlayarak gerçekleşen bir döngünün gömülerek tamamlanması arzusu, bir bütünleşme isteğidir. Bütünleştiğine inandığın andaki gerçeğe kavuşma dileğiyle, hayatta kalmanın kavramsallaştırılmasıdır. Yunan Mitolojisinde Odysseus’un yıllar süren yolculuğu sonunda onu bekleyen Penelope’ye kavuşma ve“eve dönüş” efsanesidir. Sonuçta eve ulaşma isteğinin sembolik anlatımında hakikate bulma çabasıdır.

Hakikate varma çabasında iki farklı felsefi görüş karşımıza çıkar. Bunlardan ilki farkı dışarıda bırakan bir varoluş ya da kapanma metafiziğini (metaphysics of closure) tanımlayan bir bakış açısıdır. Bu doğrultuda  Hegel, tinin yolculuğunun sonunda eve varılabileceğine inanır. diğeri ise; Nietzsche’nin dile getirdiği hep bir farkı öngeren felsefi anlayıştır. Hegel; sürecin, sonuçla birlikte varolduğunu aktarır. Zihin, kendini bir başka zihinde açımlayacak ve bunu yaparken aynı zamanda kendini temellendirecektir. Hegel’de son başlangıcı ile vardır. Mantık biliminde ancak bu dizgenin sonuna ulaştığımızda niçin bu şekilde başladığını da kavramış olacağız. Ona göre başlangıç aynı zamanda son olacaktır.  Hegel felsefesinde Tin farklı bilinç biçimlerini aşama aşama geçerek, daha üst bir bilinç biçimine doğru yönelmesiyle mutlak bilme haline gelir. Diyalektik düşüncede, hayat algısı ikili karşıtlıklar şeklinde oluşmaktadır. Nietzsche’nin felsefesinde ise; bir karşıtlık ilişkisi değil az-çok ilişkisi düşünülmelidir. Nietzsche’ye göre; insanların yaptığı en büyük hatalardan birisi birbirinin zıttı terimlerle düşünmektir. Gerçekte “ya o/ ya öteki” değil “az-çok” lar vardır. Nietzsche’nin önemsediği Dionysian perspektifte hayat devam eden bir enerji akışı olup katı, soyut düalistlik kavramlarla ifade edilemez ama yaşamı kolaylaştırmak adına önemli bir mantık kavramı olan “eşit” türemiştir. Nietzsche eşit kavramı ile özdeş olmayı kastetmektedir.   Günümüz toplumları düşünüldüğünde döngüsel bir sürekliliğin ortadan kalkarak sonsuz bir değişime açıldığını görmekteyiz. Bu anlamda bugün idealist metafiziğin diyalektik düşüncesi tutarlı, düzenli, ikili karşıtlıklar arası çelişkilerden oluşan ve kendini tekrar eden bütünlüklü bir sisteme sokma çabası geçerliliğini yitirmiştir. “Nietzsche’nin Felsefesi” kitabında Fehmi Baykan bunun sürü ahlakını ayrıcalıklı insanlara empoze ederek onları Procrustes’in yatağına  zorlamak olduğunu vurgular. Nietzsche’ye göre;  açımladığı çok katmanlı, karmaşık ve rastlantısal hareketler,  hayatın özü, değişim, dalgalanma vb hareketler olup, hiçbir şey durağan değildir.  Bu anlamda Nietzsche bize farkı dışlamayan, farkla var olan bütüncül, çoğul demokrasi yaratmayı önerir. Bu bağlamda “bengi dönüş”ü özdeşliğin varlığın içinde emilerek birden bire dönüşmesinin bir koşulu olarak görülür.

Duane Michals’ın bu serisinde algıladığımız bir dünya döngüsünde baştaki aynının tekrar karşımıza çıkıyor olması yaşamın sayısız kez aynı şekilde, yeniden yaşanmak zorunluluğunu  hatırlatıyor bizlere. Bu seri, bir ilizyon, mobius şeridi, kısır döngü olarak düşünülebilinir. Böylesi bir dönüş insanlık için umutsuz bir durumu sergiliyor olsa da Nietzsche şöyle seslenir: “sanki sayısız kez yeniden yaşamak zorundaymışsın gibi davran ve sayısız kez yaşamayı iste- çünkü şu veya bu şekilde, yeniden başlamak ve yeniden yaşamak zorunda kalacaksın.”

P. Kolossowski Nietzsche’den alıntıladığı yazısında bengi dönüşü “özdeşliğinin birdenbire dönüşebilmesi” nin kökeni ve koşulu olarak gösterir. Ebedi dönüşte önceki gerçekliği unutarak geldiğim noktada  şimdi olduğumdan başka biri olduğumu öğreniyorum. Ruhun kendi iradesine sahip olması için, deveden aslana, aslandan çocuğa dönüşerek, yeni bir başlangıç, bir oyun, bir ilk hareket, bir kutsal evet diyorum.  Böylece bunu öğrenirken başka biri haline geliyorum.  Sonuçta Nietzsche’nin düşüncesi her şeyi kodlayan yerleşik bir statükoya karşı sınırlarda yaşayan göçebe toplulukların oluşturduğu bir düşünce biçiminin kurulmasını öngörüyordu. Dolayısıyla sürekli bir oluşta farklarla devinen bir güç istenci ile var olmalısın. Nietzsche’nin de söylediği gibi; “yeniden yaşamayı arzulamanı gerektirecek şekilde yaşamak, bu senin ödevindir. Bütün durumlarda yeniden yaşayacaksın”. Denizde bir dalga gibi kendi içine dönerek, azalarak çoğalarak, kendi içkinlik denizinde diğerleriyle bütün olarak. Sonuçta “evren, kendinden kaçan bir süreklilikten, kendini birçok tanrıda yeniden bulan bir süreklilikten başka bir şey değildir”. 


1-Ernst Fisher, Sanatın Gerekliliği, Payel yayınları, s.43-44
2-Tinin Görüngübilimi, Friedrich Hegel, İdea Yayınevi, s.26
3-Fehmi Baykan, Nietzsche’nin Felsefesi, Kaknüs Yayınları, s.59
4-Procrustes:Yunan mitolojisinde, misafirlerin boyunu yatağına uydurmak için ya bacaklarını çekip uzatan ya da kesen dev.
5-Baykan, Age, s.52
6-F. Nietzsche, Zerdüş böyle Diyordu, Varlık yay. s.30
7-Pierre Klossowski, Nietzsche ve Kısırdöngü, Kabalcı yay. S.108




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa