Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Yücel Tunca

BÜYÜK İNSANLIĞIN AYMAZLIĞI: ONLAR ve BİZ


Yaz günlerinin tahammülü zor sıcakları başladı. Her yıl, bir öncekinden daha sıcak üstelik. Dünya tarihinin insan eliyle gerçekleşen ilk alt üst oluşunun en görünen işareti bu… Yine de diyoruz ki, “deniz mevsimi geldi. Şöyle bir deniz kıyısına gidip dinlenelim, rahatlayalım.” Ege’ye ve Akdeniz’e doğru kara, hava ve deniz trafiği günden güne yoğunlaşıyor. Ege’nin serin sularına mı, yoksa Akdeniz’in tuzlu, ılık sularına mı bıraksak kendimizi? Neticede bu yıl da birinden birini seçip düşeceğiz yollara.

Sevgili Nilüfer Gökeşmeoğlu Zwart, geçenlerde soruyordu: “Nasıl yüzebiliriz ki artık Akdeniz’de?”

Nasıl?

Bilinen haliyle 10 bin göçmenin sularında can verdiği bir denizde, Ege’de ve Akdeniz’de, nasıl yüzeceğiz gerçekten de? Geçen yıl ya da ondan önceki yıl, nasıl olup da kızgın kumların üzerinden koşa koşa kendimizi dalgaların arasına atabilmiş ve birbirimize küçük su şakaları yapabilmiştik? Günün sonundaki o tatlı yorgunluk nasıl olup da bize tarifsiz bir mutluluk hissettirmişti?

Her şeyi kendi merkezimizin dışında tutmayı nasıl becerebiliyoruz? Dört bir yandan bizi saran büyük savaşı görmezden gelmek nasıl mümkün olabiliyor?

Bu soruların aklı başında ve hatta bilimsel cevaplarını duymaya dahi tahammülüm kalmadı. Çözüm üretmekten uzak cevapları duymak istemiyorum artık.

“Günlük hadiseler” üzerine konuşurken hissettiğim çaresizlik ve bezginliğin aynısını bu türden anları görünür kılan fotoğraflara bakarken de hissediyorum. O fotoğrafların oluşturduğu külliyat, büyük savaşın görsel güncesinden başka bir şey değil.

Her birini gördüğümüzde darmadağın olmamız gereken görüntülere göz ucuyla bakıp geçmek, en fazla acılı bir iç çekiş sonrasında hayata gayet normal biçimde devam etmek, kendime olan saygımı giderek yok ediyor.

Büyük paylarını korumak için her şeyi yok etmeyi göze alanların sözleriyle, emirleriyle, fetvalarıyla, yasalarıyla, yasa tanımazlıklarıyla, fabrikalarıyla, santralleriyle, silahlarıyla, bombalarıyla dağlar, nehirler, denizler tahrip ediliyor, şehirler yıkılıyor, bitkiler, hayvanlar ve insanlar katlediliyor. Trajik olan ise bütün bunları da biz küçük pay sahibi olanlara yaptırıyor olmaları. Orduların askerleri de biziz, şehirlerin polisi de… Yolların, barajların inşaatlarında çalışan da, sermaye piyasalarının beyaz yakalıları da… inandırıldığımız doğrularla başkalarını zehirleyen gazeteciler de, öğretmenler de biziz, nimet olarak bellediğimiz teknolojinin gerekli gereksiz bütün ürünlerinin hastalıklı biçimde tüketicisi de… yok eden de biziz, diğer türlerle beraber yok olan da…

Fakat bu, bizim büyük çaresizliğimiz değil. Bu bizim büyük aymazlığımız!

Çektiğimiz fotoğraflardan da anlaşılmıyor mu?

Görmemiz ve görünür kılmamız gerekenin ne olduğu üzerine ne kadar az düşünüyoruz. Göçmen kamplarını, şehirlerin yıkıntılarına sığınarak hayatta kalmaya çalışan insanların durumlarını gösteren binlerce görüntünün dışında onları (onlar da biziz aslında) mağdur edenlere dair ne kadar az sayıda fotoğrafımız var. “Yürek parçalayan” görüntüleri üretme tutkumuzun arkasındaki sinsi teslimiyetçi, konformist tutumumuzla yüzleşmediğimiz sürece aslında savaşın gerçek özneleri olduğumuzu kabul etmeyeceğiz. Olup bitenlerin nedenlerini anlama çabasına girmediğimiz takdirde, anlamlandıramadığımız durumların içi boş fotoğraflarını çekmeyi sürdüreceğiz. Fotoğraflarımızdaki dramlar, her daim ve sadece kendi trajedimizi gösteriyor olacak. Ve üstelik hep olduğu gibi bunu da göremeyeceğiz.

Dikenli tellere takılıp kanayan hayatları, derin sularda son bulan hayatların kıyıya vuran izlerini veya kaybettiklerinin muhasebesini bile yapamayacak kadar çaresizlik içinde yıkık bir duvarın dibine çömelmiş isimsiz insanları fotoğraflamaya bir son vermenin zamanı gelmedi mi?

Ölülerimiz, evlerinden yurtlarından edilenlerimiz, açlarımız, yoksullarımız, çaresizliğe terkedilenlerimiz, dışlananlarımız, sıradan olmadıkları için gözden çıkarılanlarımız, köleleştirilenlerimiz… Hayatı dönüştürmek için çekilen fotoğrafların konusu artık onlar olmamalı. Çünkü nedenleri göremeyen, gösteremeyen aklın çektiği fotoğraflar sadece sonuçları göstererek yeni bir dünyayı işaret edemez, müjdeleyemez. Üstelik bu, kendini “onlar”dan biri olarak görmeyen bir akılla hiçbir zaman mümkün olamayacak.


 




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa