Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Neşet Kutluğ

"BAŞKA BİR YER”   


Komutan ve onu takip eden gazeteci tempolu adımlarla kendilerine selam duran askerlerin yanından ilerlerler. Bir nehrin kıyısından yürürler, köprüye varırlar. Köprünün iki yanında nöbetçi kulübeleri, gözetleme kuleleri ve birer bayrak direği vardır; üzerlerinde farklı bayraklar asılı olan. Komutan adımlarını yavaşlatarak köprünün ortasına kadar gelir. Arka planda karşı taraftan netsizlik içinde bir askerin de köprünün ortasına doğru hareketlendiğini gösterir bize kamera, komutanın omzundan. “Sınırları bilir misin?” diye sorar komutan gazeteciye. “Bu mavi çizgide Yunanistan bitiyor.” Yürümesini ağır ağır sürdürerek Yunanistan’ın bittiği yerde durur komutan. Arkasına kavuşturduğu ellerini iki yanına indirir, dengede durmak istercesine. Sağ ayağını adım atar gibi kaldırır, öyle durur. Gazeteciye dönerek “Bir adım daha atarsam ‘başka bir yerde’ olurum” der “veya ölürüm”. (1)

*

Dilimizde kullanageldiğimiz “mülteci” kelimesi Arapça “iltica”dan gelir ve “sığınma” demektir. Nitekim, dilimizde “sığınmacı” da “mülteci” yerine kullanılır. İngilizce’de kullanılan “refugee” ise Latince “refigium”dan gelir ki, köken olarak “refugere” yani “kaçmak” fiilinden türemiştir. Latin kökenlilerde olduğu gibi kuzey dillerinde de mülteci anlamına gelen kelimeler kök olarak hep “kaçmak” fiilinden türemiştir.

“Sınır”ın kökeni ise ne ilginçtir ki Yunanca “sinoron”dur. Artık pek kullanılmayan Arapça kökenli karşılığı ise “hudut”.

*

Yıl 1917. Birinci Dünya Savaşı bütün hızı ile Avrupa ve Filistin topraklarında sürüyor. Rus Çarlığı Bolşevik devrimi ile yıkılıyor, savaşın şekli değişiyor. Amerika’da ufak tefek bıyıklı, melon şapkalı, bastonlu bir adam “The Immigrant” (Mülteci) adında sessiz kısa bir film yapıyor; Charlie Chaplin. Avrupa’dan Amerika’ya iltica etmeye çalışan bir gemi dolusu insan ve onların kısa hikayesi. En dikkatimi çeken Ellis Adası’na inerken mültecilerin boynuna takılan “etiketler” oluyor. Bana numaralanan Afrikalı kölelerin fotoğraflarını anımsatıyor. 

* 

İnsanlık tarihinde kara bir zincirin günümüzdeki halkası olarak yer alan ilticanın diğer halkalarından biri 15nci YY sonlarında başlayan Atlantik köle ticaretidir. Afrika’dan “yakalanarak” veya “satın alınarak” edinilen 12 milyon insan deniz yoluyla Portekiz, İspanyol, İngiliz, Amerikan ve Fransız bayraklı gemiler ile Kuzey ve Güney Amerika’ya “nakledilmiş”, bu nakil esnasında 3 milyon insandan fazlası ölmüştür. Afrika içlerinde yakalanıp “nakil limanlarına” getirilirken ölen insanlar hakkında bir bilgiye rastlanmaz. 

*

La Amsitad İspanyol bayraklı bir gemidir. 1839’da Sierra Leone’den “yüklediği” Mende kabilesi mensubu 49 insanı Küba’ya taşırken, köleler isyan ederek gemiyi ele geçirmiş. Afrika’ya dönmeye çalışırken sağ kalan gemicilerin oyunu ile gemi Amerika kıyılarına varmış. 1808’de köleliğin yasaklandığı Amerika’da görülen davada köleler serbest bırakılmış. Steven Spielberg Amistad filmini “iklime uygun” epik bir özgürlük öyküsü olarak 1997 yılında Hollywood tarihine işlerken belki de Afrika’dan Amerika’daki tütün ve pamuk çiftliklerinde çalıştırılmak üzere “ithal” edilen isimsiz, kimliksiz bir milyonu aşkın insanın anısı önünde vicdanını aklamaya çalışıyor. 

*

Tarihte her devletin ülkesi içindeki ve/veya dışındaki “öteki”lere ettiği zulüm hep vardır. Bu zulümler devletler tarafından unutturulmaya çalışılırken, o ülkelerin yurttaşları tarafından da bir süre sonra “bilinçli (veya zorunlu)” olarak unutulmak istenir. Ama, Michael Haneke çıkar, Avusturya’dan kalkıp Paris’te 17 Ekim 1961 günü polis tarafından öldürülerek Sen nehrine atılan onlarca – Fransız devletinin resmen kabul ettiği kırk, ancak bazı kaynaklara göre iki yüz – Cezayirli insanın hikayesini, kendi meşrebince Caché (Saklı) filmi ile unutturulmaya çalışıldıkları yerden çıkartıverir.  Haneke’nin derdi bu olayı doğrudan anlatmaktan çok, “beyaz” Fransız diyebileceğim Daniel Auteuil, onun ailesi ve hatta dostları üzerinden Avrupa burjuvazisini eleştirmektir. 

*

Aki Kaurismaki kendine özgü bir yönetmendir. Ele aldığı her konuyu kendi tarzında anlatır; soğuk ve “rol yapan” oyuncuları, ara tonların en aza indirgendiği sanat yönetimi, illaki bir kaynaktan gelen kendi sevdiği müzikleri ve oraya buraya koyduğu özel koleksiyonundan radyoları. “Leningrad Kovboyları Amerikaya Gidiyor” hariç ülkesi dışında çektiği tek film 2011 yılına ait “Le Havre” ile konumuza dokunuyor.  Suç ve Ceza’nın komiser Petrovich’inden esinlenilmiş müfettiş Monet, ayakkabı boyacısı Marcel Marx ve Kaurismaki filmlerinin vezgeçilmezi Kati Outinen ile karşımıza geliyor. Benim takıldığım ise Marcel Marx’ın müdavimi olduğu “La Moderne” café/barın müşterilerinin hep geldikleri kentler ve bölgeleri özlemle birbirlerine anlattıkları sahne oldu. Sanki oralı değil de bir başka yerli olmaya özlem. 

* 

“Mülteci” bir uluslararası hukuk terimidir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği tanımına göre “silahlı çatışmalardan ve zulümden” kaçana mülteci denir. Uluslararası hukukta ayrıca “göçmen”, “zorunlu göçmen” vb terimler vardır ki üzerlerine konunun erbabınca uzun uzun makaleler ve hatta kitaplar kaleme alınmıştır.

Şeytan ayrıntıda gizlidir tabi ki, bunca ayrıntılı çalışma, konunun inceliklerini irdeleme ve tartışma birilerine yarar elbet. 

Ama şeytan bunca ayrıntı ile birşeyler de gizler gibi geliyor bana.

Örneğin mülteci kavramının öznesinin “insan” olduğunu. 

Örneğin geleceklerine evvel zamandan beri ipotek konmuş bu insanların “bir yerli” olamadıklarını.

Örneğin bu tartışmaların sürecinde Akdenizi geçmeye çalışan her 23 mülteciden birinin boğulduğunu ve 2016 başından Nisan sonuna kadar binden fazla insanın akibetinin bu olduğunu.

*

Yorgun adam şarap doldurduğu bardağı gazeteciye uzatır. Kendi bardağını kaldırır “Bizim evimiz senin de evin” der.  Büyükçe bir yudum alır. Durur. “Evimiz” diye gülümser acı acı. “Sınırı geçtik ama hala buradayız. Evimize varabilmek için daha kaç tane sınırı geçmeliyiz?” Gazeteciye bakmaktadır ama sorusunun yanıtını bekler gibi de değildir… (1)

 (1) Leyleğin Havada Kalan Adımı, Theo Angelopoulos, 1991

 

 

   

 

 

 

 




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa