Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Kemal Vural Tarlan

GÖÇ, FOTOĞRAF VE ÖTESİ...

Susan Sontag 1970'lerin sonunda, “Fotoğraf Üzerine” kitabında,  fotoğrafların artık insanları öfkelendirip tahrik etmediğini savunmuş, acının görsel temsilinin sıradanlaştığını ve heyecan uyandırma amaçlı fotoğrafların üzerimize boca edilmesi sonucunda etik duyarlılığımızın zayıfladığını öne sürmüştü. Her ne kadar bu tezini ‘Başkalarının Acısına Bakmak’ kitabıyla “onları yeniden irdeleyip sonuçlarını tartışmak için içimden karşı konulmaz bir arzu hissediyorum” diyerek revize etmeye çalışsa da, ortaya iki fikir atıyordu.  Vietnam savaşında görüntülerin kitleler üzerindeki etkisinden yola çıkarak,  fotoğrafın coğrafi ve kültürel açıdan uzak yerlerdeki savaşın, yaratığı yıkım, ölüm, göç ve yoksulluğun insanlara nelere mal olduğu konusunda gözümüzü açabileceğini ve böylece insanların acısını temsil edebileceğini, etmesi gerektiğini, söyler. Bunu yapabilmesinin koşulu olarak da, fotoğrafın şoke edici yönünün insanların ahlaki anlayışına da hitap etmesi gerekir, der.

Ama ikinci fikir olarak da; Fotoğrafın bu şok edici yönünün de klişeye dönüştüğünü belirtir ve modern fotoğrafçılığın her şey gibi acıyı da müşteri taleplerini karşılamak için estetize etiğini, bu durumun etik duyarlılık açısından zararlı bir hale geldiği, sonucuna ulaşır. Sontag fotoğrafın insanlar üzerinde etik bir his uyandırdığını ama bunun anlık olduğunu, bunun insan üzerindeki etkisinin, iğrenç bir şey görür sonra hemen hayatımız kaldığımız yerden devam ederiz, şeklinde dile getirir. “Yani, hepimiz sıradanlaşıyor, dar kafalı insanlar haline geliyoruz.” diye ekliyordu. Bir konuyla ilgili, kitlelerin sürekli görüntü bombardımanına tutulmasının, görüntünün gücünün kayıp olmasına sebep olduğunu belirtir.

Susan Sontag haklı mı? Judith Butler, “İşkence ve Fotoğraf Etiği: Susan Sontag’la Birlikte Düşünmek” isimli makalesinde, Ebu Garip Cezaevi Fotoğrafları üzerinden, Sontag’ın gıyabında onunla düşünsel bir tartışmaya girer.

Fotoğrafın anlamamıza yardımcı olmadığı iddiası doğru mu? Fotoğraf 20.yy ortasına kadar sürdürdüğü o büyülü etkisini yitirdi mi? Sontag bu kitapları yazdığı dönemlerde, “üzerimize boca edilen” fotoğrafların, insanlarda duyarlılık yitimine neden olduğunu, tespit etmişti. Bu gün ise fotoğraf teknolojisinin vardığı boyut ve yaygınlıkla, fotoğraf makinelerinin üzerimize boca edildiği bir dönemden geçiyoruz. Bugün yer yüzünde elinde fotoğraf makinesi olan insan sayısının kaç milyar olduğunu bilmemekle birlikte, bu sayının dünyadaki toplam nüfusumuzun yarısına yaklaştığını söyleyebiliriz. Artık bireysel tarihlerimizin an be an kayıt altında alındığı “selfie” çağında yaşıyoruz. Her gün gözümüzün önünde yüzlerce fotoğrafın aktığı, görüntünün büyüsünü yitirdiği, sıradanlaştığı ama diğer yönüyle de “görsel” bir çağ bu...

Sontag bu tespitleri yaptığında, daha iki binli yılların başı, iletişim teknolojisi daha emekleme dönemindeydi. Fotoğraf ve fotoğraf makinesi daha büyüsünü koruyordu.

Altı yıldır hemen yanı başımızda yaşanan, şimdilerde sınırın bu tarafına da sirayet eden, kanlı bir iç savaş sürüyor. Bu savaşın mağdurları, canlarını kurtarmak için evlerini, ülkelerini terk edip, neredeyse tüm dünyaya göç ediyorlar. Parçalanan hayatlar, yok olan kültürler, ölüm, kan, her savaşın olduğu gibi bu savaşın da arka fonunu oluşturuyor. Öndeyse siyasi tercihler, derin stratejik hedefler, yüz yıllık çıkarlar var.

Tüm bu kaotik göç hali ve görüntü bombardımanı içinde, fotoğraf nerede diye durup düşünüyorum, zihnimi yokluyorum, ancak birkaç kare beliriyor…

“Seyir toplumu” mu?


2 eylül 2015 yılında Türkiye'den Yunanistan'ın Kos Ada'sına ailesiyle birlikte geçmeye çalışırken bindikleri botun su almasıyla, 3 yaşındaki Alan Kurdî, annesi Reyhan, kendinden bir kaç yaş büyük kardeşi Galip’le birlikte sulara kapıldı ve bebeğin cansız bedeni bir foto muhabiri tarafından fotoğraflandı ve dünya medyasına konu oldu. O tarihte, Alan Kurdî’nin ülkesinde 4 yıldır bir savaş sürüyordu. Ve milyonlarca Suriyeli ülkelerini terk etmiş, komşu ülkelere sığınmıştı. Zaman geçtikçe daha da kanlı bir hal alan savaşın yaratığı yıkıcı etkiyle, umutlarını yitiren insanlar, hiç olmasa çocukların gelecekleri için hayatlarını tehlikeye atıp, Batı'ya göç etmenin yollarını arıyorlardı. Binlercesi bu yollarda, Akdeniz'in derin sularına kapılmış, her gün kıyılara ölü bedenleri vuruyordu, kimsesizler mezarlıklarına gömülüyorlardı. Dünya medyasında bu ölümler ve görselleri yayınlanıyor. Nerdeyse her an bu görüntüler üzerimize boca ediliyordu. Toplumsal duyarlığın yittiğini, her bir görselin bu duyarsızlığı daha da perçinlediğini, düşündüğümüz bu dönemde, Alan Kurdi bebeğin fotoğrafı, hiç olmazsa toplumun bir kesiminde, ahlaki bir tepkiye neden oldu. Sontag'ın tanımlamasıyla “şoke etme” anı dediğimiz durum gerçekleşmişti. Bu etki “Batı Kamuoyunda”  bir dalgalanmaya neden olmuş,  yeni önlemlerle sıkılaştıran sınırlarda gevşemeler olmuştu ama bu durum “ahlaki bir tepkiye” dönüşmedi. 

Sontag bu durumla ilgili; fotoğrafın ahlaki yükümlülük anlayışımıza da hitap etmesi gerekir yoksa şoke etmesi yetmez, demişti. Peki ne oldu, gerçekten fotoğraf mı etkisini yitirdi yoksa insanlığın “ahlaki yükümlülük anlayışı mı” erozyona uğradı? Hepimiz toplumsal duyarlılıklarını yitiren bireylere mi dönüyoruz? Hepimiz “seyir toplumunun” görüntü oburları haline mi geliyoruz?

Bireyselleşme toplumun her yerine aynı anda mı sirayet ediyor. Avrupa'da Mültecilerin geçtiği yollara yiyecek, su ve battaniye bırakanlar kimler. Tren istasyonlarında mültecilere hoş geldiniz diyerek karşılayanlarla, yabancı ve göçmen düşmanlığı ve ırkçı-milliyetçi şakilerle sokağa çıkanlar aynı toplumun bireyleri değil mi?

Fotoğrafı belleğin parçası kılma

John Berger, alternatif fotoğrafın görevi fotoğrafı toplumsal ve siyasal belleğin bir parçası kılmaktır, onu bu belleği felce uğratmaya götürecek bir şey olarak kullanmak değil, derken. Fotoğrafın, kapitalizmde egemenler tarafından nasıl kullanıldığına bakılması ve buradan alternatif fotoğrafın ilkeleri üzerine konuşmaya başlanabileceğini belirtir. Fotoğrafçıyı, haber ileten değil kayıt tutucu olarak tanımlar. Fotoğrafçı eğer kendisini fotoğraflanan olayların konusu olan insanların kayıt tutucusu olarak görebilirse bunun bizi bellek olgusuna götüreceğini belirtir. Suriye’nin başkenti Şam yakınlarındaki Filistinli mültecilerin kaldığı Yermuk kampında çekilen fotoğraf belek ve kayıt altına alma açısından önemli bir örnektir. 4 yıllık savaşla harabeye dönmüş yapıların çevrelediği bir caddeyi dolduran binlerce insan o yıkıntıların içerisinden çıkıp gelmiş gibidirler. Fotoğrafın derinlerinden gelen insanlar, bombalar ve patlamalarla yıkılmış binaların içinde yaşamın hâlâ var olduğunu, insanların buralarda barındıklarının, gerçeküstü bir ifadesi gibi. Oradan, o devasa yıkıntılar arasından, caddeyi dolduran insanlar bize bakmaktadır, gözlerimizin içine, objektife… İnsanların dağıtılan yardımı almaya gelmekten ziyade yıkıntılar arasından çıkıp biz buradayız, hiç bir yere gitmedik, gitmeyeceğiz dedikleri bir zamanın kayıt edilmiş halidir. Parçalanmış beden parçalarının, kanın üzerimize boşaltıldığı görsel sağanaklarının gizlediği, manüple ettiği savaşın ardındaki insanlık dramını belgeleyen, fotoğrafı



toplumsal beleğin parçası haline getiren karelerden biridir bu fotoğraf.

Görünen’in Ötesi

Nermin Saybaşılı sınırlar ve hayaletler kitabında; Yerinden olma ve göç söz konusu olduğunda sorun, hiç kimsenin göçmenin, mültecinin ya da sığınmacının yaşamları hakkında konuşmuyor ya da yazmıyor olmasının değil, tam tersinin geçerli olduğunu, bu kadar çok haber, yazı, fotoğraf ve tartışmaya rağmen, göç hareketinin bir çok boyutunun gerçekte bilinmediğini ve el değmediğini vurgular. Fotoğraf açısından, altı yıldır süren ve küresel bir hal alan, göç ve mültecilik olgusunun işleniş tarzı aslında tam da yukarda ki tespitle örtüşüyor. Dünyada, 2011 yılından başlayan göç ve mülteci olgusuna dair üretilen fotoğrafların çoğu, Alan Kurdî bebeğin fotoğrafı da dahil, ahlaki bir beklentiyle önümüze sürüldüğü için, sorunun temel kaynağını göz ardı etme işlevi de görüyor. Diğer yandan göçmeni ve mülteciyi tüketilecek bir objeye dönüştürüyor. Yine aynı kitapta belirtildiği gibi, “Bu imgeler insanları, yalnızca yardıma ve korumaya muhtaç pasif ve güçsüz figürlere indirgiyor.”  Bu durum kitlelerin bilinçlerinde “öteki” imgesini de perçinleme görevi görüyor… Çünkü fotoğraf yalnızca çerçevelediği görüntü yani kadrajdan meydana gelmez, o çerçeve içinde görünen, görenin düşünsel dünyasından konuya dair diğer “her şeyle” bir bağ kurar ve orada var olana eklemlenir. Sanatçının görevlerinden biri de yeni bir gerçeklik yaratmak ise burada yapması gereken “geçerli olandan” uzaklaşmak ve onunla bağını koparabilme çabasında olmayı da gerektirir. Bir konuda, yaratılan sayısız görselin ve imgenin ürettiği genel algının içerisinde, derine inmeyi gerekli kılar. Gülten Akın'ın dizeleriyle söylersek; “Ötekini oku, derinde dipte duranı"

Öteki İçinde “Öteki” olmak: