Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 33    SİNEMA    Kaan Olguntürk / Söyleşi
Kaan Olguntürk / Söyleşi

 

KAĞAN  OLGUNTÜRK  İLE  SÖYLEŞİ- MELTEM ÇOLAK

Kağan Olguntürk 24 yıldır sinema dünyasının içinde. Olguntürk sinemanın hem teorisinde hem de uygulamasında son derece üretken. Bir taraftan Bilkent üniversitesinde öğrenciler yetiştirirken diğer tarafta peşine düştüğü çocukluk kahramanları ile dünü ve bugünü sorgulamamıza yol açan birbirinden önemli belgesel filmleri sinemaya kazandırıyor.   Yapıtları ile çok sayıda uluslararası ödülün sahibi. Anlaşılan ödüllerinin sayısı da sürekli artacak. Öyle ki bu söyleşiyi yaparken son filmi İllüzyonist ile katıldığı bir uluslararası festivalde aldığı ödülü bildiren zarfı açtığına tanık oldum.

 
                                                                            
                                       

Çektiği belgesel filmlerle uluslararası festivallerde çok sayıda ödülün sahibi Olguntürk ile belgesel sinemayı, filmlerini, karakterlerini, çocukluk kahramanlarını, sinemayla dolu yaşamından kesitleri konuştuk.       

Sizi akademik çalışmalarınızın yanı sıra çektiğiniz filmlerinizle de tanıyoruz. Eğitiminiz, işiniz ve sinema bir bütün olarak yaşamınızın içinde yer alıyor. Bu konuda tercihiniz nasıl oluştu?

Aslında Türkiye’deki eğitim sistemi dolayısıyla biraz tesadüfen bu işin eğitimini aldım. Liseyi bitirdiğimde doktor olmak istiyordum. Üniversite sınavında kazanamadım Tıp Fakültesini. Ertesi sene İstanbul’da radyo televizyon sinema okumaya başladım.  Sadece eğitimin yetmeyeceği bu işin pratikle öğrenileceğini düşündüğümden Üniversite 1. Sınıfta  iş aramaya başladım. Büyük bir tesadüf eseri o dönem İstanbul’un en büyük prodüksiyon şirketinde staj ayarladım kendime bu çok özel bir şeydi benim için. O güne kadar ne olacağımı bilmiyordum ama sete ilk gittiğim gün ben bu işi yapacağım dedim. O kadar emindim ki. Şimdi geriye dönsem bu sefer bilinçli olarak gene sinema televizyonu seçerim. Ve ilk öyle başladı 1992’den beri de hiç ara vermeden çekiyorum. Önceleri para için çekiyordum, reklam tanıtım filmleri, daha sonra çok sevdiğim şimdi rahmetli olan bir hocam vardı Zafer Doğan. Yedi Tepe Üniversitesi Radyo Televizyon Sinema bölümünü kuruyordu beni çağırdı böylece akademiye geçtim. Akademiye geçmeyi istememin nedeni kendim için film çekme isteğimdi. Çünkü başkaları için çekiyorsunuz o da bir tatmin. Çekiyorsunuz ve o insanın kafasında yarattığından da daha etkileyici bir şey yaratmak da insanı çok tatmin ediyor ama kendisi için bir şey çekmek çok başkaydı. O yüzden de akademiye geçtim. Ben eğitimimin tamamını sinema televizyon üzerine yaptım. Dört yıllık lisans eğitimim sinema televizyon. Sinema Televizyon yüksek lisansı yaptım. Sanat doktorası, sanatta yeterlik deniyor sinema televizyon üzerine yaptım ve de görüntü sanatları doçentiyim. Yani bu işin hem akademik yanını hem de uygulama yanını 92’den bu yana 24 yıldır da çekiyorum.

Eğitiminizin film çekim aşamasında size katkısı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Ben her şeyi okulda öğrendim ama benim sınıf arkadaşlarımın %90’ı okulda hiçbir şey öğrenmediler. Öğrencilere anlatmak istediğim şey de bu. Üniversite öğrencisi etkendir edilgen değildir. Size kimse bir şey öğretmez ama benim hocalarımın hepsi beni tanırlardı. Hala hatırlarlar. Bir kere bile ders aldıysam en azından baş belası sorular soran adam diye tanırlardı beni, çünkü ben aynı zamanda çalıştığım için okuduğum her şeyi sette denerdim, kitapta yazdığı şekliyle de çıkmazsa hocaya sorardım bu niye çıkmadı diye. Dolayısıyla ben okulda çok şey öğrendim.

Filmlerinizi belgesel sinema içinde değerlendirir misiniz? Sizin yorumunuzla belgesel sinema nedir?

Türk Belgesel Sinemasının babası kabul edilen Süha ARIN beni çok etkiledi. Hayatımda en büyük komplimanı da doçentlik sınavım sırasında Feride Çiçekoğlu’ndan duydum. Feride Hoca benim jüri üyemdi ve bana  “sevdiğiniz belgesel yönetmenleri kimler” diye sordu, ben de birkaç tane bildiğim sevdiğimi saydım Süha Hocanın adını unuttum ve “kusura bakmayın ben beni en çok etkileyen hocanın ismini unuttum. Türk belgesel sinemasının babasıdır “ dedim,” Süha Arın’mı? Sizin filmleriniz onunkilere çok benziyor” dedi. Benim hayatımda duyduğum, halen bile anlatırken tüylerim diken diken olur, en büyük komplimandı.  Ben Süha Hoca ile ilk tanıştığımda üniversitede asistandım. Beni çok etkiledi. Onun belgesel açıklaması şöyledir; O filmi ikiye ayırır, bir belge film ya da bilgisel film ve bir de belgesel film vardır der. bu ikisini birbirinden ayırır. Ben de bu ayrıma inanırım. Yani bunu anlatırım ve bunu uygularım. Belge filmde bir şey olur ve siz kameranızla o olan şeyi zapt edersiniz. Şimdi Türk sinemasının ilk filmi Ayastefanos Abidesi’nin Yıkılışı gerçi son dönemlerde filmin kopyası olmadığı için ilk film olarak değerlendirilmemeye de başladı bazı kaynaklar tarafından ama o da bir belge filmdir. Şimdi belge filmle belgesel film mesajla ayrılır. Belge filmde mesaj mesela aslanları çekiyorsunuz Afrika’da onların bir hayatı var işte avlanıyorlar, belli bir hiyerarşik düzen var aralarında, işte erkeklerin başka bir görevi var, dişilerin başka bir görevi var, siz onları çekseniz de çekmeseniz de onlar bu hayatı yaşıyorlar. Siz gidip bu hayatı izleyicinin anlayabileceği şekilde kameranızla zapt ediyorsunuz. Bu bir belge film. Ama aynı sinemacı ben bütün bunları kullanacağım ama bütün bu vahşet içinde bile aslan açken öldürmeyen bir canlıyken insan aç olsa da olmasa da öldüren bir canlı diye bir mesaj vermek istiyorum diyorsanız işte o zaman film belge filmden belgesel filme geçmiş oluyor. Çünkü artık aynı filmi çekemezsiniz. Kamera açınız değişir, kullandığınız odak uzaklığınız değişir. Kullandığınız diyafram değişir.Net alan derinliğini ona göre ayarlamanız gerekir. Perspektif algıyı ona göre ayarlamanız gerekir. Her şey değişir.

Yorum katıyorsunuz.

O zaman aslanlar sizin için bir araç olur. Kendi mesajımızı vermek için. Ben filmlerimin hepsinde buna bakarım. Hiç bir zaman tesadüfen denk gelmedim. Ha ne enteresan adam ya bunun bir filmini çekelim demedim . Ben genelde o adamları ararım. Arar ve bulurum.

Sizin filmlerinize baktığımızda  Sermet Erkin, Cemal Kamacı, Cevdet Öğüt, Ali Başar, Aweys, gibi isimlerle karşılaşıyoruz. Bu kişilerin sizin yaşamınızdaki yeri nedir? Biraz önce ben arayıp bulurum dediniz ya nereden esinleniyorsunuz?

Bu insanların hepsi benim hayatım. Hayatımın bir parçası değil benim hayatım. Kronolojik sırayla söz edeyim. Bu serinin ilk filmi Usta. Usta benim aynı zamanda doktora filmim. Ali Başar’la çektiğimiz. Ben o dönemde tezde ne çekeceğimi merak ediyordum. Aklımda da bir fikir yoktu. Ve de bir trafik kazası geçirdim. Bir sene hastanede yattım. İki bacağım 18 yerinden kırıldı. Sağ omuzum yerinden çıktı. Ve beni paketlediler, hastaneye yatırdılar. Hastanede zaman çok acayip geçiyor. Tıme lapse görüntüler pencereden bakarken hop mevsim değişiyor yani, gerçek hayatta öyle bir şey olmuyor diyorlar ya oluyor yani eğer 5 ay oturup aynı pencereden dışarı bakarsanız baya oooo diye değişiyor. Ben şunu fark ettim o sırada. Sadece sol elimi kullanabiliyordum. Odaya bir sürü doktorlar asistanlar gelip gidiyordu. Hemşireler sağlık personeli hepsinin benden daha çok mutlu olmak için sebepleri vardı. Benden daha sağlıklılar daha iyi durumdalar, yürüyebiliyorlar, istedikleri yere gidebiliyorlar, uyuyabiliyorlar ki ben 3 tane uyku ilacı alıp gecede 2 saat uyuyabiliyordum. Ve fark ettim ki en mutlu adam benim. Yani hayatta kaldığım için falan mutlu değilim çünkü o kazada ölebileceğim hiç aklıma gelmedi. Bunu hep söylüyorum, ben ölseydim en çok ben şaşırırdım diye. Ama baktım ki herkes çok mutsuz. Sonra benim ilk mesajım, Usta’nın mesajı orda çıktı. Zaten mesajınızı  bulursanız sonrası daha kolay. Dedim ki bu mutluluk büyük şeylerin ardına saklı değil. Sadece insanlar nereye bakmaları gerektiğini bilmiyorlar. Yani bu kül tablası bu sehpanın üstünde, bunu masanın üstünde ararsanız hiçbir zaman bulamazsınız. Hastaneden çıktım ve de mutsuz olması için sebepleri olan buna rağmen mutlu olan bir adam aradım. Ali Başar babamın av ve balık arkadaşıydı. Ciddi sağlık sorunları vardı o dönemde. Ali Başar ayakkabı ustası ama eliyle ayakkabı yapıyor baya eski usul yani fabrikasyon falan değil. Çok sağlıksız şartlarda çalışıyordu. Ben atölyesine gittim, 2 saat falan durduk ben nefes alamıyordum çıktığımda. O yapıştırıcıların kokusundan. Zengin biri değil maddi olarak yani fakir biri de değil ama ben kimsenin maddi durumunu değerlendirmek pozisyonunda olmak istemem ama paranın mutluluk getirebileceği kadar parası yok öyle diyeyim. Fakat mutlu bir adam. Yaptığı işle yaşadığı hayat arasında bir kontrast oluşturmaya çalıştım filmde. Bu filmdeki amacım da Ali Başer ayakkabı yaparken aslında zihinsel olarak nerde olduğunu göstermekti. Dolayısıyla izleyiciye çalıştığı yeri gösterirken işitsel olarak av anılarını anlattırdım. Ali Başer bir ayakkabı ustası ama filmde ayakkabı yapımına dair hiçbir şey söylemiyor.

Bu filminizle ilgili nasıl tepkiler aldınız?

Bu film benim yurt dışında da gösterdiğim ilk filmim oldu. Salzburg ‘da Salzburg seminerleri denen bir yere davet edildik gittik, bu bir film festivali değil, insan hayatı portrelerle ilgili bir oturumdu. Filmi gösterdik çok ciddi tartışmalar oldu. İki tane drama anlatım sistemi var. Bunlardan bir tanesini bulan adamın ismi Stanislavski bir tanesi de Brecht. Stanislavski’nin drama yapısı, özdeşleşme, gerilim ve katharsis üzerine dayanır. İzleyici kahramanla özdeşleşir, kendisi film seyrettiğini unutur perdede ona yansıtılan tabi perde demez Stanivslavski ama sahnedeki kahraman olur. Bu sayede gerilimi yaşar ve olayların çözüme ulaştığı noktada da duyusal bir rahatlama sağlar. Dolayısıyla bu tür tiyatro veya filme gittiğimizde her zaman girdiğimizden daha rahatlamış olarak çıkarız. Konu ne olursa olsun. Brecht buna alternatif getirir derki katharsis duyusal düzeyde yaşanan bir hazdır. İnsanlar bilinç düzeyinde de haz duyabilirler. Dolayısıyla bu filmin drama anlatım şeması özdeşlemeyi engeller epizodlardan oluşmuştur ve Brecht’in belki de belgesel sinemaya uygulanan benim bildiğim tek uygulamasıdır. Dolayısıyla filmi izleyip rahat edemezsiniz. Tam böyle kaptırırsınız kendinizi bir tane uzun feyd olur, alakasız bir görüntü girer sizi tekrar iter koltuğa yok der özdeşleşmeyeceksin  ben bir şey anlatıyorum beni dinle bilincini kaybetme. Dolayısıyla izlenmesi çok kolay bir film değil.

Hangi yılda çektiniz?

2004

Daha sonra Salzburgda birisi bu film bana hiçbir şey anlatmıyor dedi. Bunu anlattım çok pişman oldu bunu bana söylediğine. Çünkü bu film izleyiciyi pasif değil aktif konuda tutmak için tasarlandı dolayısıyla sıradan sinema izleyicisi için izlenmesi zor bir film. Çünkü sanatta yeterlilik projesiydi hani öyle bir projenin sıradan işte bilindik bir takım metodlar kullanmamasını düşündüğüm için yaptığım bir şeydi. Daha sonra filmi orada izleyen Amerika’daki bir üniversitenin o dönemki bölüm başkanından bir mektup aldım. “ben sizin filminizi izledim o seminerde sizinle konuşamadım. Ama ben bizim bölümde bu dönem uluslararası Ortadoğu edebiyatını temsilen iki eser kullanmak istiyorum, biri Orhan Pamuk’un ‘Kar’ kitabı bir de sizin filminiz. Ama sizin filminizi bulamadım bana gönderebilir misiniz?” dedi. Ve o dönem gönderdim filmi ve orada İngiliz dili edebiyatı bölümünde işlendi. İngiliz Dili ve Edebiyatının Amerika’da şöyle bir özelliği var. Şu film stabilize denilen film çalışmaları bölümleri Amerika’da ilk defa İngiliz dili ve edebiyatı bölümleri tarafından bulunmuş. Yani şimdi film analizi yapanlar eskiden edebiyatçılarmış. İngiliz dili ve edebiyatı hocaları. Dolayısıyla öyle bir departmanın bu filmi bu seviyede görmesi beni bir hayli etkiledi diyebilirim.

Tartışmalı Film Gösterimi, USTA isimli film ABD’de bulunan Emory ve Henry College, isimli Üniversitenin İngilizce departmanı tarafından Ortadoğu edebiyatını temsilen davet edilmiş ve gösterilmiştir. ABD Mayıs 2007.

Usta birinci filminizdi; sonra ne geldi?

Sonra ‘Konak’ geldi. Usta’dan sonra ben zihinsel olarak çok yorulmuştum. Çünkü bu ekip işi Usta’da maalesef ekip olarak çok küçüktük. Ben Ankara’ya yeni taşınmıştım, çok az insanı tanıyordum,

Kaç kişilik ekiple çektiniz?

4 hatta bir arkadaş da sonradan ayrıldı. Montajı yapan arkadaş şimdi montajın olduğu hard diski yere düşürdü, bütün film gitti. Daha sonra ben kendi düşündüğüm gibi yeniden montajladım ama hala montajda o arkadaşın adı yazar çünkü yaptı o işi ve ben adını çıkarmak istemedim. Ama totalde 3 kişiydik. Böyle bir zorluk içerisinde olunca  bir hayli yoruldum. Zihinsel yorgunluk içindeydim. Mesaj gelmiyor aklıma.  O sırada evlendim, ilk çocuk için eşim hamile kaldığında çocuğumu tutup elinden bu evde doğdum, işte burada büyüdüm ben şu okula gittim  diyeceğim gibi bir takım hayaller kurmaya başladım. Sonra bir fark ettim ki benim gittiğim ilkokul düğün salonu olmuş, ortaokul  yıkılmış. Doğduğum ev diye bir ev yok zaten otopark olmuş. Hiçbir şey kalmamış, ölüp gideceğim arkamdan hiçbir şey kalmayacak dedim. Ev benim için taş beton yığınıdır ama orayı yaşanılır kılan insandır anılardır. Siz bir evi yıktığınızda ben halen düşünürüm sokakta yürürken böyle inşaatlarda bir bina yıkılır ya içim acır yani aslında orada yıkılan sadece taş değildir. Oradaki bütün anılar yıkılır. Onu yıktıklarında benim çocukluğumu da yıktılar.

Sonra ben bir yer bulayım bu yer hep aynı kişilere ait olsun diye düşündüm. Acaba hani ben burada 15 sene yaşadım, mesela o evde babamda yaşamış olsaydı çocukluğunda onun babası da yaşamış olsaydı ne biçim anı birikirdi. Ve de ben bu filmi ailemin içinde buldum. Benim dedem o zaman hayatta idi. Reşit İskenderoğlu. İskender Paşa’nın 12. kuşaktan torunu. İskender Paşa, Diyarbakır ve Bağdat Valiliği yapmış bir Osmanlı Paşası. Şu anda Kanlıca’da oğluyla ikisinin de türbesi var. Orda İskender Paşa Camii  onun yanında da İskender Paşa türbesi var. Aslında annemin tarafından benim 13 jenerasyon öncesi dedem olur. Ve 600 yıldır o aile aynı konakta yaşamış. Konak Diyarbakır’da.  O ekip daha kısıtlıydı. Her şeyi ben yapmak zorunda kaldım. Özcan Akar ve İlgi Genç, (Ankara’dan bizim öğrencimizdi şimdi mezun oldu), bana Ankara’daki röportajları çekmemde yardım ettiler. Konağın her şeyini ben çekmek zorunda kaldım. Bir ders aldığım şeylerden biri de odur. Bir daha kamerayı ben kullanmak istemiyorum dedim orda. Çünkü yönetmenin ve kameramanın sorumlulukları başka. Görüntü yönetmenliği yaptığım son filmdir. Önceki film Usta’da kafa sesini hiç kullanmadım  çünkü kafa sesine çok inanmıyorum. Yani siz bir şey izlerken Tanrısal bir sesin izleyiciye bilgi vermesi izleyiciyi aptal yerine koyuyor demektir gibi bana öyle geliyor. Ama Usta’da şöyle bir izlenim edindim çevremdekilerden. Beceremiyor da mı kullanmıyor bu kafa sesini, belgesel dediğin öyle olur havasında birazda kızdım böyle ben de kullanırım görürsünüz dedim, fakat tanrısal sesi öyle küt diye koymaktansa işitsel bir kontrast yaratmak istedim. O da şu ki filmdeki kafa sesi sadece ansiklopedik bilgi veriyor. İşte bina kuzey güney yönündedir. İşte bahçesi buraya bakmaktadır. Şurası böyle olmaktadır işte aşağıda zerzembe denilen kiler bulunmaktadır. Bu kiler yaz kış soğuk olduğu için  öteberiler orada saklanır gibi. Biz sadece ansiklopedik bilgi verirken orada yaşayanlar sadece Konakta yaşadıkları anılarından söz ettiler. Dolayısıyla taş yığını ve anıları iki ayrı sesle iki ayrı dünyada anlatmaya çalıştım bu filmde.

Festival Gösterimi, Mid-Ulster International Film Festival with the film “The House” (Konak) isimli film, İngiltere, Mayıs 2008

Üçüncü filminiz?

3. film Change (Değişim). O şöyle oldu. Ben bir yarışmaya girdim. Yarışmanın özelliği şu, size tür ve temayı yarışma festivali Perşembe günü veriyor bitmiş filmi pazara onlara ups’e vermiş olmanız lazım.

Nerede?

Amerika’da ve bize  tür ve temayı onlar verdi, bizde bir önceki senede ne vardı dedik bir bakalım ve bu mülteci işi olabilir dedik yani daha doğrusu bir sene öncenin birincisi olan adam bir Amerikalı askerin belgeselini çekmiş. Bu Amerikalı asker hayvanların öldürülmesine katlanamadığı için vejeteryanmış. Sonra Irak’a gitmiş leblebi gibi adam öldürmüş ve tabi biraz da psikolojisi bozulmuş yani. Hayvan öldürülmesine karşı vejeteryan ve asker öldürmeye Irak’a gitmiş sonra, tamam dedik bir de oradan kaçanlar var bu oraya gitti diye bir de onların açısından bakalım onlar ne durumda fakat Irak’tan kaçan kimseyi bulamadık. Fakat tesadüfen Aweys’e ulaştık.

Türkiye’de mi?

Türkiye’de, Aweys’in hikayesi şöyle,u para veriyor İtalya’ya kaçıracaklar diye İstanbul’a getiriyorlar burası İtalya deyip salıyorlar. Kanunen bizde kalıcı mülteci alamıyormuşuz. Bu çocuğun ne herhangi bir sağlık sigortası var nede herhangi bir işe giremiyor para kazanamıyor, feci şartlarda yaşıyor. Biz sadece burada Mülteciler Yüksek Komiserliği diye bir yer var onlar sadece bu adamlara yurt dışından ev bulmaya falan çalışıyorlar. Onun dramını anlatan bir film çekmek istedik. Ben Türkiye’de insanın insan olarak çok değer bulmadığını düşünüyorum ve çok üzülüyorum açıkçası. Onun için bu film benim için önemlidir yani çünkü beni en çok üzen kısmı birçok insan umursamaz ama Aweys “ ben en çok futbol oynamayı özledim” dedi. ”Gel sana top, ayakkabı ne istiyorsan alalım” dedim.” Oynayamam çünkü sakatlanırsam tedavi olamam” dedi.

Sonra ne oldu acaba?

Sonra biz filmi çekerken o dönemde Kanada’dan iltica talebinin kabul edildiğini duyduk ama tabi sonra öyle bir bağlantımız olmadığı için ne durumda olduğunu bilmiyoruz. Gidebildi mi? Gidemedi mi bilmiyorum.

Festival Gösterimi, Mid-Ulster International Film Festival, Change isimli film, İngiltere, Mayıs 2009

Belgeseli tercih etmenizdeki nedenler neler?

Belgesel çekmemin sebebi bütçesinin kurmacaya göre daha uygun olması ve de öyküleri bana daha uygun geliyor. Ben belgeseli azıcık şiire benzetiyorum. Gerçi şiir kalmadı şimdi ama 21. yy. da onu yaratmaya çalışıyorum. Yoksa kurmaca da çekebilirim.

Sonra gelen filminiz Derinin Kokusu nasıl ortaya çıktı?

Herkes bana tuhaf tuhaf mantıklı sebepler anlatıyor. Mesela bir arkadaşım var motosiklet alıyor, benim bir motosikletim var bana diyor ki” aldım çok rahatladım. Artık park sorunu yok, az yakıyor” diyor.” düşünce bacağını kolunu kırıyorsun ama riske değer mi” diyorsun yani şimdi böyle olunca “senin niye var o zaman” diyor.

Birisi başkasına aşık olur. Aşık olmak tamamen duygusal bir şeydir. İnsan kontrol edemez. Aşık olur neden aşık olduğunu sana mantıklı bir şeklide anlatmaya çalışır. Yani olmuşun ne gerek var. Ben dedim ki “bir şeyi yapmaması için binlerce sebebi olan ama seviyor olduğu için yapan birini bulmam lazım benim.” Yani derinin kokusu öyle çıktı. Böyle biri ne olabilir? Etrafıma bakmaya başladım. Yani biri olacak, bir şey yapıyor olacak, o şeyi yapmaması için milyonlarca sebebi olacak sadece sevdiği için yapacak. Son derece soyut bir şey kim olabilir bu? Ama bir kere bu mesaj çıktıktan sonra ben bunu öğrencilerime de söylüyorum film tamam demek. Artık ondan sonrası insanlarla konuşup gözlem yapmaya kalıyor. O adam nerede? Benim çok sevdiğim bir dostum var yaşça benden büyüktür. Alparslan Hoca, O zaman Çankaya Üniversitesi’ndeydi,  Ben de oraya derse gidiyordum. Alparslan Hoca’nın dizindeki kıkırdak incelmiş, çok da iyi futbol oynuyor. Biz şimdi onu arasak gel oynayalım diye gelir  ama maçtan sonra aksayarak yürüyor, buz koyuyor, dinleniyor, yani çok ızdırap çekiyor. Bana böyle biri lazım ama futbolcu olmaz çünkü işin bir de görsel kısmı var. Birincisi futbolda amaç rakibi sakatlamak değil ikincisi de çok büyük alanda oynanıyor. Futbolda bütün maç boyunca hiç koşmadan kendinizi idare edebilirsiniz kimseyi yanınıza yaklaştırmadan da idare edebilirsiniz. Bana bunun boks yapanı olursa süper olur çünkü boksta sonuçta siz kendinizi koruyamazsınız yani çıkacağız o ringe küçücük bir yer işte artık kimin gücü kimin gücüne yeterse yani. Boks benim çok da anladığım bir sporda değildir aslında. Sonra  kim boks yapmamalı diye düşündüm çok yaşlı bir boksör ama hala boks yapıyor olması gereken biri olsun dedim. Ve de Feyzullah Aydaş o da eski milli boksörlerden hala çok faal spor camiasında. Onunla tanıştım; Alparslan Kartal Hoca beni tanıştırdı; “siz Cemal Abiyi arıyorsunuz” dedi. Cemal Kamacı Türk boks tarihinin ilk büyük şampiyonu. Kendisi Avrupa şampiyonu, dünya şampiyonu, amatör olduktan sonra profesyonel oluyor ve 4 yılda 5 tane profesyonel maç yapıp ünvanını koruyor. Şu anda 70 yaşında hala boks yapıyor. Evet bakın ben size yapmaması için sebep göstereyim 70 yaşında bir adam, boks yapmak halı sahada top oynamak gibi değil ki boks yapabilmesi için haftada 5 gün antrenman yapması lazım. Haftada 3 defa 15 km koşuyor. Biz filmi çekerken şınav çektirdik herhalde 100 tane çekti orada. Çünkü biz film çekerken kameraları yerleştiriyoruz başlıyoruz “1,2,3,4,5,6,7,8,9,10 başla” diyoruz sonra “kamera sallandı” diyor kameraman bir dakika diyoruz kestik bir tane daha. Sonra kameraların yerini değiştiriyoruz hadi bir 10 daha. İp atladı bizim için gösteri maçı yaptı. O yaşta birinin o tempoda spor yapması bir sürü açıdan onu sınırlar. Uykusuna dikkat etmek zorunda, gıdasına dikkat etmek zorunda, o anlamda hayatta kalabilmesi için dikkat etmesi gerekiyor. O yaşta birinin o yoğunlukta spor yapması işte yapmaması için bir sebep. Yaşı işte sağlığı bozulabilir. Üstelik zaten mesleğinde zirve yapmış. Hani şunu anlayabilirim hep şampiyon olmak istemiş biri olsa hala yapmaya çalışıyor. Bu adam olmuş başarmış hala yapıyor yani. Ve belli ki bunu sadece sevdiği için yapıyor.  Filmin adının Derinin Kokusu olmasının sebebi de  boks eldivenleri deriden yapıldığı için belki onun kokusunu seviyordur dedim.

Sordunuz mu?

Hayır.

Aslında siz kendi hayalinizdeki kahramanları yaratıyorsunuz.

Evet ama gerçekliği eğip bükmeden yaratıyorum. Yani bence şunu dese daha iyi olur ya da şöyle yapsa şimdi gerçeği eğip bükebiliriz sinemada. Ben gerçek kelimesine de inanmam. Kimse de gerçeği filmle de yapamaz zaten çünkü gerçek eş zamanlı olur. Siz bir odak uzaklığı bir kamera açısı belirlediğiniz zaman o zaman sadece gerçeğin bir kısmını gösteriyorsunuz. Ama ben benim istediğimi anlatsın diye gerçeği eğip bükmüyorum ki. Yapabilirim bunu, herkes yapabilir bütün sinemacılar yapabilir. Ben eğip bükmüyorum ama doğru adamı arıyorum ki benim istediklerimi yaşamış benim istediklerimi söylüyor olsun. Ben yönlendirmem sorularımla da yönlendirmem. Ya şunu şöyle deseniz daha iyi olur gibi ipucu da vermem. Şunu mu demek istiyorsunuz da demem. Ama doğru adamı çok ararım bulduktan sonra da zaten çekmeden önce gider konuşurum.

Bu aşamada, ikna etmekte zorluk yaşıyor musunuz? Hemen kabul ediyorlar mı?

Cemal Bey hemen kabul etti. Çünkü o da öyküsünü anlatmak istiyordu .Tek enteresan konuşmamız şu oldu.. “ Kağan Bey şimdi siz buraya geleceksiniz çekeceksiniz benim bir filmim olacak bir sürü para harcıyorsunuz ne kazanacaksınız bundan” diye sordu. Ben “sizin arabanız ne marka” diye sordum. “Ford” dedi “mesela ne kadar aldınız 10 liraya, şimdi satsanız 10 lira eder mi” dedim “etmez” dedi. “Niye biniyorsunuz dedim. İşte aynı şey.”

-Festival Gösterimi, GigHarbour Film Festival, “Scent Of The Leather” (Derinin Kokusu) isimli film, WA, ABD, Ekim 2014

-Festival Gösterimi, Bliss Fest 333 Film Festival, “Scent Of The Leather” (Derinin Kokusu) isimli film, Colortape Film Festival, Avustralya, Haziran 2014

-Recognition Award “Scent Of The Leather” (Derinin Kokusu) isimli film, Colortape Film Festival, Avustralya, Haziran 2014

-Festival Gösterimi, Intendence Film Festival, “Scent Of The Leather” (Derinin Kokusu ) isimli film, CO, ABD, Haziran 2014

Bundan sonra ki filmlerinizde  mesajlar ve kahramanlar nasıl gelişti ?

Ben genelde çocuklar uyuduktan sonra evde çalışıyorum kendi bilgisayarımda, onlar uyuduktan sonra montaj yapıyorum. Karnım acıktı gece 12 falan bizim oğlan daha o zaman küçüktü bir parça peynir ekmek yiyim dedim. Evde peynir bitmiş beyaz peynir, bir tek ona aldığımız sarı çirkin görünümlü organik beyaz peynir var. Bir dilim peynir kestim ekmekle birlikte ağzıma attım ve kafamda ilkokul birinci sınıf öğle tatiline gittim. İlk gün annem beyaz peynirli sandviç koymuştu aynı beyaz peynirdi, ben o gün bugün marketlerde satılan o bembeyaz peynirler var ya yemedim. Ya dedim peynir buradan buraya gelirken başka neler nereden nereye gitti. Nitekim Mösyö, Derinin Kokusu ve bundan sonra çekeceğim iki film aynı öyküyü anlatır. Benim çocukluğumu anlatır. Çocukluğumdaki değerleri temsil eden birini aramaya başladım. Ben çocukken sizin toplumda ne kadar saygın ve değerli biri olduğunuzu belirleyen şeyler şimdikinden daha farklıydı. Adabı muaşeret kurallarına ne kadar uyduğunuz? Ne kadar genel kültürlü olduğunuz işte ne kadar düzgün konuştuğunuz bunlar sizin değerinizi belirlerdi bunun gibi kriterler. Şimdi bunların hiçbir önemi yok. Cebinizde kaç para var ise o kadar değerlisin. Ben bunun yanlış ya da saçma sapan bir şey olduğunu düşünüyorum. Bir insanın cebindeki para onun ticari başarısını gösterir ya da eğer ticari başarısıyla kazandıysa bunu. Böyle birini aramaya başladım. Bir gün Özcan Abi bana senin aradığın adamı buldum dedi.  Özcan Abi Bilkent’te çalışan teknik işlerden sorumlu abimiz ve aynı zamanda bizim filmlerin prodüksiyon amiri. Ben Özcan abi olmadan hiçbir yere gitmem. Özcan Abi Usta’da da vardı, Konak’ta da vardı, Derinin Kokusunda da vardı. Mösyöde de vardı bir tek Change’de yoktu. . Şimdi nasıl abi dedim. Gel anlarsın dedi. İtfaiye meydanına gittik İtfaiye meydanında uzun saçlı bir adam böyle saçı at kuyruklu kafasında fötr şapka, pardesü, son derece janti bir girdik  dükkanına ya bu adam başka bir gezegenden gelmiş diyorsun Öyle bir adam ve de eskici. Biz ordayken bir şey söyledi ya tamam dedim bu adam. Ancak benim çocukluğumdan bir adam bu lafı eder dedim. Birisi geldi bir parçayı sordu işte bu kaç para diye adam da dedi ki ” 5 lira” müşteri “3 lira olmaz mı” dedi, adam “paran yoksa al senin olsun. Para vereceksen o 5 lira” dedi. “Paran yoksa tamam al dert değil yani. Ama parasıyla satın alacaksan onun fiyatı 5 lira”. Bu beni  çok etkiledi.

İsmi neydi ?

Cevdet Öğüt. Biz oturduk ben kendimi tanıttım bir belgesel filmde sizi çekmek istiyorum dedim.” Valla kardeşim buraya öyle çok adam gelip gidiyor TRT den falan da geldiler ben ilgilenmiyorum öyle şeyle” dedi. Öyle şak kestirdi attı. Ben “tabi ilgilenmiyor olabilirsiniz ama çay kahve ikram etmeden gönderecek misiniz” dedim. “ Tamam çay kahve ikram ederiz” dedi. Oturduk oraya 20 dk da ikna oldu. Ben şuna inanıyorum. Siz iyiniyetli olduğunuz zaman bütün değişkenler sizi destekliyor. Herkes size yardımcı olmaya çalışıyor. Bunun içine ruhani şeyler de dahil karma diyorlar ya ben karmaya inanıyorum diyemem de ruhuna inanıyorum diyebilirim. Sonra ben Şükrü Hocanın projede olmasını çok istiyordum. Şükrü Hoca müthiş bir görüntü yönetmenidir. O zamana kadar ben Şükrü Hocanın aldığı ödülleri biliyordum. Yaptığı işleri de biliyordum. Şükrü Hoca benim hocam, projede ben çok istiyordum onun olmasını. Çok zamanımı da ona ayarlamaya çalıştım. Ve sonunda onu da ikna ettim. Ve de çok iyi bir proğram yaptık yani 18 dakikadır mösyönün uzunluğu ve biz iki yarım günde çektik mösyöyü.

Çiziyor musunuz?

Ben çizerim. Daha doğrusu benim defterim vardır baştan çalışırım. Sorular, istediğim planları çizerim. Planları hem kuş bakışı çizerim hem de çerçeveden ne görüneceğini çizerim. Bu bir belgesel nasıl yapıyorsun. Tabi ki senaryo yazmıyorum ama illüzyonistten bahsederken daha rahat anlatabilirim. Şöyle oturacak buradan çekebilirim, ben şu görüntü sırasında şu lafı kullanacağım. Dolayısıyla bu soruyu soracağım. Onu bu görüntüyle işleyeceğim gibi taleplerim olur. Tabi Şükrü Künüçen Hoca müthişti. Bir ışık düzeneği yaptı biz montajda color correction yapmadık. Bir çok festivale gitti Mösyö. İntendence’te iki ödül aldı en iyi belgesel en iyi uluslararası belgesel, jüri ödülü olarak en iyi uluslararası belgesel ödülü ve halen geliyor ödüller.

-Honorable Mention” Colortape International Film Festival. “Mösyö” Australia, 2015

-Festival Gösterimi, Legcy Media Institute International Film Festival, “Mösyö” isimli film, VA, ABD, Ekim 2014

-Festival Gösterimi , Phenom Film Festival, “Monsieur” (Mösyö) isimli  film, LA, ABD, Eylül 2013

-En İyi Belgesel Ödülü, İzleyiici Oyları Ödülü, “Monsieur” (Mösyö) isimli film Intendence Film Festival, CO, ABD, Haziran 2013

-En iyi Uluslararası Belgesel Film Ödülü, Jüri Ödülü, “Monsieur” (mösyö) isimli film, Intendence Film Festival, CO, ABD, Haziran 2013

-Festival Gösterimi, Intendence Film Festival, “Mösyö” isimli film, CO, ABD, Haziran 2013

 

Mösyö de oynattığınız Cevdet Öğüt’ü zor ikna etmiştiniz çekimler sırasında nasıldı? Sonra filmi izledi mi; geri dönüşü nasıl oldu size?

Şöyle oldu ben Cevdet beye filmin DVD’sini verdim. Hiç yorum yapmadı bana. Elinize sağlık dedi ama film şöyle iyi olmuş böyle etkilendim gibi hiçbir şey söylemedi. Ben duygularımı çok dışarıya vurmam; vurmayan insanlara da saygı duyarım.

Filmin ismi neden Mösyö?

Mösyö iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm dükkanının olduğu yer ikinci bölüm bir meyhane. Cevdet Bey, “Arkadaşlarımla ben haftanın 3 günü meyhaneye gider içeriz” dedi. Ben de dedim ki” bizim için izin alır mısınız? çünkü şimdi içki içen insanları çekeceğiz restoranda biz oraya girince bir sürü müşteri rahatsız olacak.“ “Tamam ben izin alırım “dedi. Bir cumartesi günü beni aradı, bu arada bende devamlı filmin adını düşünüyorum ne koysak ne koysak diye. “Kağan Bey ben izin aldım siz gelin ben Cevdet beyin film ekibiyiz deyin onlar sorun yapmayacak” dedi. Kapadı telefonu. Sonra bir daha çaldı. Açtım “ama Kağan Bey beni orada Cevdet diye tanımazlar mösyö derseniz öyle tanırlar” dedi. “Tamam” dedim kapadım sonra “filmin adını buldum” dedim ekibe işte öyle mösyö oldu. Filmde niye mösyö dediklerini anlatıyorlar ama hiç biri de Fransızcadaki mösyö kelimesine tam denk gelmiyor.

Halen işine devam ediyor mu? Görüşüyor musunuz?

Ben size bir e-mail okumak istiyorum. Bu e-mail bana geldiğinde bir festival için yurt dışındaydım “ Merhaba Kağan Bey adım Işıl Öğüt Kasan, Cevdet Öğüt amcam oluyor. 2012 yılında kendisinin bir belgeselini (Mösyö) çekmiştiniz. Tekrar izledim, ellerinize sağlık insan yüzünde bir tebessüm ile izliyor bütün çekimi. 24 Mart Salı akşamı amcamı beklenmedik şekilde kaybettik. Hepimiz büyük üzüntü içindeyiz. Sizi de bilgilendirmek istedim.” Ben o rahmetli olduğu dönem yurt dışındaydım bir festival için ama daha sonra kızıyla da konuştum. Sizin hayatınızın bir parçası ölüyor. Çünkü benim hayatımda çocukluğuma dair bir takım değerleri taşıyan biriydi Cevdet Bey. Onun ölmüş olması benim bir parçamın öldüğünü hissettirdi bana. Bunu alır almaz Şükrü Hoca Özcan Abi herkesle paylaştım. Herkes çok üzüldü. Bizim haberimiz olduğunda cenaze kalkmıştı. Yani 17 Mart’ta rahmetli olmuş 24 Mart’ta bizim haberimiz oldu cenaze çoktan kalkmıştı. Ne yapacağımızı bilemedik ama herkes bir şey yapmak istedi.

Başınız sağolsun.

Sağolun. Mösyö’nün öyle bir şeyi var ve gördüğünüz gibi öldükten sonra bile ödüller kazanmaya devam ediyor. Ben bütün kazandığı ödülleri bütün gösterimleri hepsini filmden aldığım bir takım sabit görüntülerin hepsini elektronik posta yoluyla kızına gönderdim.

Peki çocukluğunuzun kahramanı İllüzyonist değil mi?

Tabi İllizyonist benim çocukluğumun kahramanı ben hep sihirbaz olmak istedim. Numaralar da bilirim yani.

Sermet Erkin’ den mi ?

Tabi ki Sermet Erkin, Türkiye’de 40 lı yaşlarda olup da Sermet Erkin’i tanımayan var mı? Herkes tanıyor onu. Her Pazar rahmetli Cenk Koray’ın Tele kutusunu bilirdik bir de Sermet Erkin’i bilirdik.

Sonra aklınıza nereden geldi?

Biz Mösyöyü çektik. Mösyöyü gösterdiğim festivallerden bir tanesi Luisiana’daydı. Ben o zaman istiyordum Sermet Erkin’i çekmeyi. Luisiana da bir röportaja katıldım çok sayıda sinemacı ile birlikte. Bir dahaki projeniz ne olacak dedi birisi ağzımdan çıkıverdi. Ben dedim çocukken sihirbaz olmak isterdim. Çocukluk kahramanımı çekmek istiyorum dedim ilk defa tam o zaman yüksek sesle söyledim. İsmini söylemedim ama sonra Ankara’ya geldim.  Şimdi bu tür şöhretlerin genelde ajansları oluyor. Arıyorsunuz onunla konuşuyorsunuz o sizi sallıyor falan böyle tatsız sıkıntı verici bir şey. Onun içinde elim telefona bir gidiyor bir geliyor. Sermet Erkin’in bir Web sitesi var orda da iletişim numarası olarak bir cep numarası yazıyor. Herhalde dedim bu menajerinin falan telefonudur. Ara ne olacak ki dedi Şükrü Hoca beni cesaretlendirdi. Ben de aradım. Telefona Sermet Erkin çıktı. Kendimi tanıttım ben gelip sizinle tanışmak istiyorum dedim. Özcan Abi ben Şükrü Hoca İzmit Karamürsel’e gittik. Orada yaşıyor. Siz ne çekeceksiniz diye sordu. Siz benim çocukluğumun kahramanısınız ben Sermet Erkin’i çekeceğim dedim. O zaman ikna oldu. Hala da inanmıyor çocukluk kahramanım olduğuna siz beni kandırmak için söylüyorsunuz kendimi iyi hissedeyim diye diyor.

-“ Honorable Mention” Los Angeles Film Review, “Independed Film Awards”, “İllüzyonist”, CA, ABD,2015

-“Bronze Winner Award” International Independed Film Awards, İllüzyonist”, CA, ABD, 2015

-Festival Gösterimi Gwinnet Center Uluslararası Film Festivali, “İllüzyonist”, GA, ABD, 2015

-Festival Gösterimi, Intendence Film Festivali, “Official Selection”, “The Illusyonist” CO, ABD, 2015

- -Festival Gösterimi “Official Selection” New York Audience Awards, “İllüzyonist”, NY, ABD, 2015

-“En iyi belgesel Ödülü” Digitalmation Film Awards, İllüzyonist”, FL, ABD,2015

-“Merit Award “Short Documentary”, Depth of Field Uluslararası Film Festivali ve Yarışması, “İllüzyonist”, DE, ABD, 2015

--“Merit Award” “Editing”, Depth of Field Uluslararası Film Festivali ve Yarışmadı, “İllüzyonist”, DE, ABD, 2015

-“Honorable Mention” San Fransisco Film Awards, İllüzyonist”,CA, ABD,2015

 

Çocukluk kahramanlarınızı filmleştirmeyi neden istiyorsunuz? Çektikten sonra duygularınız değişiyor mu?

Çektikten sonra bende bir değişim oluyor mu? E tabi o insanlarla tanışmış oluyorum.

Kahramanlarınız yine kahraman olarak kalıyor mu sizde ?

Kalıyor tabi.

Kaybetmiyorsunuz zenginleşiyorsunuz yani.

Ben tanıştım Sermet Bey’le, ben onu televizyonda görürdüm o kadar uzak ki ama şimdi benim çok sevdiğim dostum ahbabım. Cemal Kamacı’da öyle. Düşünsenize bu adam Avrupa profesyonel  boks şampiyonu. Bana” sizin artık burada abiniz var, buraya gelip uğramazsanız çok darılırım.” dedi çok mutlu oldum.

Çocukluk bakışınızla şimdiki algılarınız değişiyor mu?

Orada aslında şey yapmıyorum yani ben çocukluğumun kahramanlarının çocukluğumun düşünceleri olduğunu da söylüyorum aslında. Sermet Bey, Mösyö’ye göre daha etkin benim değer yargılarımı karşılıyor. Yani onun önem verdiği şeyler benim daha çok önem verdiğim şeyler. Ama şimdi maalesef çok önem verilmeyen şeyler.

İnsanlarla bu hikayelerinizi neden paylaşıyorsunuz?

Ya deli olmadığımı diğer insanlar anlasın diye aslında. Yani bir tek siz söylediğiniz zaman bazı şeyleri yok ya böyle adam mı kaldı diyorlar sonunda adınız deliye çıkıyor. Ama şimdi bakın benim söylediğimi söyleyen kaç tane adam var. Bak bu da onu söylüyor bak bu da ona önem veriyor. Yani kalabalığız biz o kadar da az kişi değiliz.

Yeni projenizle ilgili ipucu verir misiniz?

İsmini söyleyemiyorum Türk rock müziğinin babası. Şimdi onu aradım, o da çok sıcak davrandı eğer her şey yolunda giderse onu çekmek istiyorum Sonra onun kadar ünlü bir başka şarkıcının filmini çekeceğim.

Belgesel olarak devam edeceksiniz galiba?

Aslında istemiyorum ama şimdi iki proje var.  Benim aslında kurmaca senaryomda var.

Sizi etkileyen sinemacılar?

Andrei Tarkovski. Her zaman beni en çok etkileyen tartışmasız odur.

Belgesel yönetmenlerden takip ettiğiniz var mı?

Michael Moore’la oturup kahve içmek isterim. Müthiş bir adam belgesel sinemacıların elini öpmesi gerekir. Çünkü Oscar ödüllerinde belgesel sinema başvuru şartnamesini değiştirtti. Oscar’a başvurabilmek için Los Angeles’ta sinemalarda bilmem kaç hafta gösterimdekalması gerekiyor filminizin. Michael Moore dedi ki belgesel böyle olmaz ki kimse başvuramıyor zaten onun üzerine onun başvurusu üzerine şartnameyi değiştirdiler.

Çocukluk kahramanlarınızı paylaştığınız için teşekkür ederim.

 

 




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa