Editörler

Bülent Irkkan
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Meryem Akköse
Yağmur Dolkun
Elif İnan
Suderin Murat
Doğanay Sevindik
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Giderayak: Dahilik-Delilik Merih Akoğul

Aklıselimler
1963 yılında Bakırköy’de doğdum.
Hayatımın askerliğe kadar olan dönemini bu ilçede geçirdim.

Sonra Suadiyeli oldum.
Eski yazlık evimiz, benim kışlık sarayım oldu. Yıllar boyunca, eve her gün benimle birlikte en az bir kitabın girmesine gayret ettim. Müzik, kitaplarım ve ben, birbirimizi kollayarak koca bir yaşamı paylaştık.

Evlenince de İstinye’ye yerleştim. Yine müzik, yine kitaplar, bu kez yanında bir de “ephemera”lar, yeni icat koleksiyonlar yer aldı. Ölenleri öldürmemeye ant içmiştim.

Ama Bakırköy’ü ve Bakırköylülüğümü hiç unutmadım. Unutsam da bir şeyler bana hep hatırlattı. Doğduğum, büyüdüğüm, yaşadığım yeri sorduklarında gururla Bakırköy yanıtını verdim ve ardından insanların yüzlerinde belirecek müstehzi ifadeyi de hep bekledim. Eskilerin deyimiyle tımarhane Bakırköy’ün en popüler mekânıydı.

Farklı dönemlerde, Mazhar Osman, Rahmi Duman, Faruk Büyülkem, Yıldırım Aktuna gibi önemli doktorlarla anıldı Akıl Hastanesi’nin adı. Ama kapısında Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi yazıyordu. Sinirimiz bozulmadıkça ve aklımız karışmadıkça burası sanki yok gibiydi.

Yıllar önce okuduğum bir yazıda “Akıllı ile deliyi ayırt eden nedir?” diye bir soru vardı ve yanıtı da yanında yazılıydı: “Biri aklının, diğeri tutkularının peşinden gider.” Ben tutkularımın peşinden gitmiştim. Bakırköy’den yola çıkınca denizi hiç kaybetmeden İstinye’ye kadar gelirsiniz kıyıdan.

Delidir, ne yapsa…

Mahallemiz delilerin göç yolu üzerindeydi. Akıl hastanesinden firar eden hastalar, kapımızın önünden geçer ve Bakırköy’e, şimdi adı “Özgürlük” olan meydana doğru giderlerdi. Hiç unutmam bir deli vardı, hastaneden çırılçıplak kaçıp kapımızın önünden geçerdi. Mahallenin kadınları ona acırlar, kocalarının eski ayakkabılarını, pantolon, gömlek ve ceketlerini vererek giydirirlerdi. Bu her ay en az bir kez yaşanan bir oyundu. Kadınlar, böylece bir yandan iyilik kotalarını doldururlar, diğer yandan da evdeki fazla giysilerden kurtulurlardı. Ama deli, bir saat sonra bütün giysilerini çıkarmış vaziyette yuvasına dönerdi.

70’li yılların başıydı. O zamanlar delilik eksik bir “Hal ve Gidiş”,  delirmek ise bir fanteziydi. Akıl hastası sözcüğü, henüz yerine oturmamıştı. Bizler, o günlerde aklımızın olup olmadığını da bilmiyorduk. Rick Wakeman ile Arzın Merkezi’ne gidiyor, 8.Henry’nin altı karısının ismini ezbere biliyorduk. Amerika’nın gölleri de, nehirleri de bizimdi ve henüz Osmanlı hiçbir savaşı kaybetmemişti.

Cem Karaca “Evet ben bir deliyim ama beni siz delirttiniz” diyordu İhtarname adlı parçasında. Kimse duymasın diye kapıyı, pencereyi kapatarak dinliyorduk Bakırköylü Cem Karaca’yı, mahallemizin çocuğunu. Bugün bize “Deli misin!” diye soruyorlar, neden gizli gizli onu dinlediğimizi söylediğimizde. O günlerde Tanrı yere hiç inmez, olanları uzaktan izlerdi. Bir tek deliler Tanrı’yı görürlerdi.

Yıllar önce Bir Delinin Hatıra Defteri’ni izlemiştim, Mehmet Keskinoğlu’nun yorumundan; “Yaşar, Ne Yaşar Ne Yaşamaz” oyunundaki performansıyla da bilirdik kendisini. Birlikte delirmiştik, izleyicilerle hep birlikte; oyunun sonu, oyunun sonu muydu?

Delirme özgürlüğü

Her şeye delirirdik eskiden, en delisi bizdik âlemin:
Önce gelmeyen sevgililer delirtti, sonra gelenler…
Aileler, eğitmenler, kurallar; sistem ve açıklayamadığımız nedenler!

Gözyaşları, bıçaklar, haplar, ihanetler, özlemler ve krizler… Bir yaz gecesi rüyasının görünmez cinleri, her aşkın çevresinde halka olup bağıra çağıra kafiyeli şarkılarını söylediler. Bunu deliler ve aşıkların dışında hiç kimse duymadı.

Delilerle büyüdük. Özgür büyüdük. Sınırda büyüdük. Van Gogh, Baudelaire, Gaugin, Proust, Ece Ayhan, Mozart, Mualla da bizdendi. Şiryana bıçak atanlar, ortalığı toz dumana katanlar, bir öğün yemeğe bir resim satanlar ve ölmeye yatanlar da…

Ders verdiğim kurum ve okullarda, her yeni dönemin ilk dersinde, öğrencilerime aralarında dahi olup olmadığını soruyorum. Hiçbir yanıt gelmeyince; elimizde delirme özgürlüğü ve dahi olmamanın sevinciyle; müziği, resmi, edebiyatı paylaştığımız yolculuklara filikaları bilgi olan, asla batmayacak bir geminin güveniyle çıkıyoruz.

İki dünya arasında

Rüyalarımızda koşturan bir deli. Yakın hafızamızı çekip alan bir evren. Kendi kendimize konuşurken bizi yakalayacak diye biri, kalın paltolarımızın ve atkılarımızın arkasına bir kez daha adamakıllı saklanıyoruz. Olur olmadık yazıları okuyor, adımlarımızı sayıyor, bir yandan yanımızdaki masada oturanların bizleri dinleyip dinlemediğini gözlüyor, diğer yandan da evde ocağı kapatıp kapatmadığımızı düşünüyoruz. Ya ansızın bir bomba patlarsa, ya işyerinde yarın kapıya koyarlarsa bizleri, ya deprem olursa…

İşte bu yüzden Tanrı’ya, yalvaçlarına, askerliğe, polis olmaya soyunuyor delirip insanlar. Yönetmek, hâkim olmak istiyorlar. Sanatçı olup çok deliren insan vardır ama delirip kendisini sanatçı sanan kimse görülmemiştir. Yalnız, bazen sanatçı numarası yapan akıllılar ortalığı biraz karıştırırlar. Bütün büyük sanatçılar ve bilim adamları, tüm işlerini dahilik ile deliliğin sınırlarında ürettiler; sınır ihlalleri yaptılar ama insanlık da onların sayesinde aydınlandı.

Aslında olası tüm olumsuz durumların -delirmek yerine- sonuçlarına katlanabilmek, dehamızın bir işareti değil midir? Ama bir gerçek var ki; “akıllı deli” gibi görünmeyi, delirmeye yeğliyor ve dehanın sönmeye olan eğimini bilerek yaşıyoruz bu koca hayatı.

Deli dâhilerle, dâhi deliler kuşatmış çevremizi. Delirmiş bir dünyada, deliliğimizin eski hükmü yok artık. Şimdi tüm mahalleleri Bakırköy, kavrayamadığımız o koca ülkenin; hatta sonsuzmuş numarası yapan yaşlı evrenin…

Fotografya.gen.tr
Nisan 2010




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa