Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
FOTOĞRAFIN KÖŞESİ - Özcan Yurdalan


BARIŞ FOTOĞRAFÇILIĞI


                                                                                             -I-
“Barış” ve “fotoğraf” kelimeleri yan yana gelince bir tuhaf duruyor değil mi, hele bu günlerde.
İkisini bir arada kullanmaya pek alışkın değiliz galiba. Halbuki tersine, “savaş” ve “fotoğraf” lafları günlük konuşmaların içinde ayrı ayrı da olsa sıkça geçiyor. Birbirinden alakasız pek çok sebeple her ikisi de hayatımıza giriyor.
Daha da ötesini söyleyebilirim:

Hayatımızın ta kendisi oldular neredeyse.

Fotoğraflar aracılığıyla barut kokusu değilse bile seyirlik kılınmış acılar bünyemize nüfuz ediyor.

Barışın değil, savaşın fotoğraflarıyla iç içe yaşıyoruz.

“Savaş”, “fotoğraf” ve “biz”.

Korkarım uzun süre birbirimizden ayrılamayacağız bu gidişle.

“Biz” derken fotoğraflara maruz kalan büyük çoğunluktan söz ediyorum. “Biz”e bir de savaşları/şiddeti ve sonuçlarını yaşayanları ekleyin. Üstüne de acılara tanık olanları, görüntü kaydedenleri koyun.


                                                                                            -II-
“Savaş” ve “fotoğraf”.

Bu kelimelerden her biri, geniş bir yelpazede uyandırdığı çağrışımlarla birlikte oldukça çarpıcı bir çekim alanına sahip. Daha açık söylemek gerekirse iç gıcıklayıcı, merak uyandırıcı, bakma arzusunu kışkırtan “seyirlikler” her ikisi de.

Fotoğraflar zaten bakılsın diye üretilir; iyi kötü her fotoğraf bakma isteği uyandırır; izleyiciyi dışında tutarak seyir hazzı yaşatır.

Savaşlar gibi birçok şiddet eyleminde fotoğrafları propaganda aracı olarak kullanabilmek için gerekli tedbirler alınır.

Savaşın ve fotoğrafın “seyirlik cazibesini” birlikte kullanan savaş fotoğrafları ise güvenli bir yerde durarak bakma arzumuzu giderir. Savaş fotoğraflarının başlıca varlık sebeplerinden biri budur desek yanlış olmaz.

Fotoğrafların röntgencilikle örtüşen, dikizleme arzusunu tatmin eden yapısı dikkate alındığı takdirde şiddeti seyretmenin, vahşete tanık olmanın, sokaktaki insana kendi sınırlarını zorlama fırsatı veren deneyimlerden biri olduğunu söyleyebiliriz.

Savaşın fotoğrafları, kurmaca değil “ayniyle vaki” görünümler oldukları için inandırıcılıkları ve çekicilikleri gayet yüksek dozda bir seyir deneyimi yaşatıyor insana, etkileri de bir o kadar derinlere iniyor.


                                                                                            -III-
Öte yandan Hintlilerin söylediği gibi “gerçeği daha iyi anlayabilmek için taklidin tülü arkasına saklamak gerekir” fikrini benimseyen kurmaca görüntüler alemi de sinema filmleriyle büyük bir izleyici kesimine ulaşıyor. Hem savaşları, hem savaşları görüntüleyenleri cerbezeli hikayeler haline getiriyor. Hollywood başta olmak üzere eğlence sektörünün sinema alanı savaş hikayeleri kadar savaş fotoğrafçılarının “maceralarıyla” da yakından ilgileniyor.

Fotoğrafçılığın her türünde bünyeye adrenalin pompalayan çekici bir yan var. Bu özelliğini bünyede hissederek en uçlarda yaşayanlar ise savaş fotoğrafçıları. Onların maceraları sayesinde kahramanlar, sırlar, muammalar üretmeye müsait bir alan doğuyor.

Fotoğrafçılar arasında bir makamdan/mevkiden söz edilecekse eğer, savaşları/çatışmaları görüntüleyenlerin en “prestijli” kadroları oluşturduğunu söyleyebiliriz. Savaş fotoğrafçılığının zaten bir cazibeye sahibi olduğunu, çağdaş mitler üretme aygıtı olan sinemadaki kullanımı açıkça gösteriyor. Çarpıcı senaryolarla kurgulanan, macera, aşk ve gerilim dolu yapımlar için savaş fotoğrafçılığı biçilmiş bir kaftan kısacası. Hem fotoğrafçılar, hem ürettikleri görüntüler sinema perdesinde kolektif seyre çıkıyor.

Maruz bırakıldığımız savaş fotoğrafları, şiddetin görünümleri hakkında yeteri kadar fikir sahibi olmamızı sağladı. Savaş fotoğrafçılarının hayatını konu alan metinler, edebi eserler, felsefi yorumlar sayesinde birikimimizi çoğalttık. Kahramanı savaş fotoğrafçısı olan filmler ise kaşarlanmamızı sağladı.

                                                                                             -IV-
Ne var ki şiddeti fotoğraflarda seyretmek her insanın üstünde aynı etkiyi bırakmıyor. Birbirinden çok farklı, hatta zıt tepkiler yaratabiliyor. Bazı bünyelerde büyük infiallere yol açıyor, bazılarında sadece ilginç bir seyirlik kalıyor; bazılarında düşünme ve değiştirme isteği doğurabiliyor, itiraz yükseltebiliyor; bazılarında ise haz ya da üzüntü, zafer ya da mağlubiyet hisleri uyandırabiliyor.

Eğer böyleyse bir fotoğrafın temsil ettiklerinin, izleyiciyle arasındaki fiziki ve fikri yakınlıkla orantılı olarak etkisini değiştirmesi gerektiğini düşünebiliriz. Mesela, “Bugün memlekette yaşanan savaş hallerinin görüntülerine “uzaktaki” Afrika’dan ya da Suriye’den gelen savaş fotoğraflarına baktığımız gibi mi bakıyoruz? diye sorabiliriz:
“Hayır asla öyle bakmıyoruz, şiddet artık çok daha yakınımızda ve biz o görüntülerdeki acıları çok daha içimizde hissediyoruz,” demek isterdim ama durum pek öyle değil korkarım. Uzak Afrika’dan gelen fotoğraflara bakar gibi bakıyoruz memleketten gelen savaş görüntülerini andıran sahnelere. Ülkenin batısı, doğusunda olanları ekranlardan ve fotoğraflardan “seyretmekte” diyeceğim ama biraz insafsızca olacak belki o nedenle “tarassut etmekte” diyelim.


                                                                                             -V-
O kadar çok savaş ve şiddet fotoğrafına maruz kaldık ki, bir süre sonra bunların sadece fotoğraflarda cereyan ettiğini düşünmeye başladık. Belki de şiddetin sadece fotoğraflanmak için ortaya çıktığını, fotoğrafları çekildikten sonra bittiğini varsayarak baktık görüntülere.

Başkalarının acısına bakmak “şiddetin görünümlerini kanıksatır, daha fazlasını isteyen bir iştahın kabarmasına yol açar” diyen kuramları biliyoruz.

Gel gör ki durum, “fotoğraflarda daha fazla şiddet görmek isteyen izleyici” profilini bir hayli aştı; fotoğraf ile izleyici arasındaki ilişki daha farklı biçimde seyretmeye başladı:

Fotoğraflardaki şiddet, hakikatte var olmayan bir temsil, uzaklarda olan bir acı, fotoğraflarda kalan bir fiil olarak algılanıyor neredeyse. Savaş ve şiddetin görüntülerinin hayata değil fotografik bir dünyaya ait olduklarını düşünüyoruz adeta. Fotoğrafların gösterdikleri fotoğrafçı zihninin tezahürü, fantezilerinin yansıması sanki.

Fotoğrafta gördüklerimizin (sokakta / hayatta / fiiliyatta) olan bitenle alakasını kopararak mutlak fotografik gerçeklik olarak algılamamıza yol açan nedir acaba? Fotoğrafın gerçeğin ta kendisini gösterdiğini sanmak kadar, gösterilenlerin gerçeklikle hiç bir bağlantısı olmadığını varsaymak da aynı kapıya çıkmaz mı?

Fotoğrafların izleyiciye ulaştığı mecraya ve yerleştirildiği bağlama göre anlam sapmalarına uğrayabilen doğası hepimizin malumu. Aynı zamanda fotoğrafların her savaş ortamında propagandanın ve psikolojik çatışmaların önemli araçlarından biri olduğunu da biliyoruz. Buna rağmen şu soruyu sormadan edemiyorum:

“Fotoğraflardaki temsiller” ile “hayattaki gerçeklik” arasındaki bağın hoyratça tahrip edildiği bir zihin iklimini yaratılmasına fotoğrafçılar da katkı yapmış olabilir mi? Bu memleketin her ahval ve şerait altında “güzel” görüntülerini üretmekten de, o görüntüleri ödüllerle kutsamaktan da iflahı kesilen fotoğrafçılar, yani biz.

Fotoğrafların sanal temsiller olarak hayatla değil kendileriyle sınırlı olduklarına dair fiiliyattaki algı, kuramsal düzlemde de karşılığını buldu: Görüntülerle yaşanmışlıkların bağlantısını kuran fotoğraf teorilerini postmodern tezlerle berhava ettik. Fotografik temsillerin açılabilecek ibret kanallarını tıkadık.

Bu sayede bir fotoğrafta gösterilen şiddetin o fotoğrafta kalacağını, sokakta olup bitenlerle fotoğrafların organik bir bağlantısının bulunamayacağını vehmetmeye başladık; şehrimizde, evimizde, ailemizde, kendi bedenimizde şiddetin yeniden üretilebileceğine ve sonuçlarının fotoğraflanabileceğine dair bakma pratiğinin yerine fotoğrafların gösterdikleriyle sadece seyir ilişkisi kuran algıyı ürettik.   

Yok durum böyle değilse eğer, fotoğrafların gösterdiği savaş sahnelerini yaratan ortamı ortadan kaldırmak için neden bir toplumsal enerji çıkmaz ortaya? Propaganda savaşının aleti olan fotoğraflar yerine barışın sözcülüğünü yapan -ama bunu iyi niyetli şehirli orta sınıf duygusallıklarından uzak kalarak becerebilen- fotografik toplam yaratmanın yolu var mı? Barış fotoğrafçılığı diye bir şey olur mu yani?    


                                                                                             -VI-
Durum hızla değişiyor.

Dünyada olup bitenler, fotoğraflarda temsil edilen savaş sahnelerinde gördüğümüz insanların yerine her birimizin geçebileceğini, şiddet görüntülerini seyredenlerin bir anda o görüntülerin “kahramanı” olabileceğini de göstermeye başladı. Hayat “simülasyona” bir tokat attı galiba. Tersine çevirdi. Hayattaki varlıklar temsillerdeki imgelerle kolayca yer değiştirebiliyor artık. Yukarıdaki fasılda söz ettiğim fotografik algıda kayda değer bir kırılma yaşanmaya başladı:

Savaş fotoğrafları sayesinde refah grupları başkalarının acısına bakma imkanı buldukları gibi, bu görüntüler sayesinde şiddetin sebepleriyle ilgilenmeden sadece seyrederek güvende olduklarını düşünüyor ve rahatlıyorlardı.

Kazın ayağının öyle olmadığının fark edilmesi için “bir şeyler olması” gerekiyordu.

Oldu:

Şiddet sahnelerine konu olan mağdurların “kellesi uçurulmuş Afrikalı siyah bedenler”, “bombalanmış pazar yerlerinde darmadağın olmuş Ortadoğulu karakafalar”, “birbirine şiddet uygulayan yoksullar”... dan ibaret olmadığının fark edilmesi biraz zaman aldı ama çok da gecikmedi. Bu küçük rötarın başlıca sebebi ideolojikti.

Algıyı belirleyen ideoloji, bütün bu savaş görüntülerini, şiddet sahnelerini varlıklı bir kültürel coğrafyanın, ayrıcalıklı bir sınıfın başına gelen melanetler olarak algılayan bakma kültürünü yerleştirmişti. Bu sayede, adeta fotografik gerçekliğin sınırları içinde yaşanıp biten, hayatla hiç bir ilişkisi bulunmayan şiddet sahnelerine bakma kültürü gelişmişti ya, tersyüz edilen algılardan başlıcası bu oldu.

                      
                                                                                            -VII-
Nitekim sokaktaki gerçekliğin fantezi fotografik algılamalara pek de sığmayacağını yine fotoğraflar aracılığıyla görmeye başladık. Bir algı sınırı aşımı yaşandı. Tıpkı mülteci fotoğraflarının gösterdiği fiili sınır aşımı gibi:

Mülteci fotoğrafları, devletlerin büyük bir ciddiyetle ve kutsallıklar atfederek korudukları sınırların ne kadar entipüften, olduğunu görmemizi sağladı. 
Bölgemizdeki savaşla birlikte sınırların anlamı değişmeye başladı; merkezi iktidarların kalıcı ilan ettiği sınırların nasıl bir çırpıda değişebildiğini son elli yılda defalarca görmüştük ancak iyice bulanmaları, önemsizleşerek çiğnenmeleri ve anlam kaybına uğramaları son yıllarda coğrafyamıza nasip oldu. Sınırlar yeniden yapılanan toplumsallıklar içinde yeniden tanımlandı, şehirlerin yeni mimariler yaşam alanlarımızdaki yeni sınırları ortaya çıkardı.

“Sınır ötesinden” gelen savaşın şiddetine maruz kalmış insanlar düne kadar fotoğraflarda temsil edilirken, seyirlik görüntüler halinde konforlu oturma odalarına girip kendilerini gösterdikten sonra sessizce çekilip giderken bir anda durum değişti. Savaşın mağdurları artık fotoğraflardan çıkmış şehrimizde, mahallemizde, sokağımızda gözle görünür olmuşlardı. Sınırlar devletlerin tanımladığı biçimde değil, yeni sosyolojilerin dayattığı şekilde, toplumların içinde, hayatın her alanında kendini gösteriyordu.

Bu kadarla da kalmadı.
Acının fotografik temsilleri, sınırların öte tarafına ait olmaktan çıktığı gibi, artık sadece fotografik görüntülerin iç gerçekliğine de ait değillerdi.
Savaşların güncel versiyonları Afrika’nın, Ortadoğu’nun sınırlarını bir çırpıda aşmıştı. Savaş sahnelerini aratmayan şiddet olaylarını gösteren fotoğraflar, refah toplumlarının en ayrıcalıklı kesimlerinin mekanları da dahil olmak üzere her yerde üretilebilir hale gelmişti. Bombalar batının metropollerinde patlayabiliyor, silahlı adamlar her yerde savaş manzaraları yaratabiliyordu. Böylece yeryüzündeki her şehir, her mahalle, her sokak, her ev bir vakitler fotoğraflarda seyredilen savaş ve şiddet sahnelerinin er geç ayniyle sergilenebileceği yerler haline gelmiş oldu.

Şiddet artık fotoğraflara ait bir şey değil, hayatın gerçekliklerinden biriydi. Her yerde herkes duyu organlarıyla şiddeti hisseder, yaşarken fotoğraflardaki temsillerini de görebiliyordu. Bir nevi eşitlenme yaşanıyordu. Şiddetin karşısında eşitlenme hali. Herkes hem şiddetin seyircisi hem de şiddete uğramış bir seyirlikti artık. Bu durum bir hayli devam edecek gibi görünüyor.


                                                                                           -VIII-
Bir süredir fotoğraflarda sadece Afrikalı bedenleri, Ortadoğulu savaş mağdurlarını görmekle kalmıyoruz; kuzeyli toplumların refah içindeki insanları da görüntülerin öznesi haline gelmeye başladı. İkinci Dünya Savaşı’nın fotoğraflarında kalmış olan temsiller ayni aidiyetlere sahip insanların görüntüleriyle yeniden doğuyor.

Lakin dikkat edilirse her iki coğrafyadaki şiddet mağdurlarının fotografik temsilleri birbirinden oldukça farklı. “Kurban” görüntüleri fotoğrafçılar tarafından aynı yaklaşımla resmedilmiyor. Bu görüntülerin inşası ve sunumunda kurbanların aidiyetine göre farklı hassasiyetlerin söz konusu olduğunu söyleyebilirim. “Fakirlerin” görüntülerdeki temsiliyle “zenginlerinki” birbirine benzemiyor. Biri şiddetin görsel nesnesi olurken diğeri pek o kadar değil. Enformasyon kanallarını ellerinde tutanlar kendi kültürel coğrafyalarından mağdurlar için en azından daha temkinli bir gösterme biçimini tercih ediyorlar.
Bu durumun sebeplerinden biri “fotoğrafların dili” olabilir mi? Şiddetin nasıl temsil edildiği, hangi yaklaşımın seçildiği, gösterme biçimindeki tercihler fotoğrafçılar için özellikle barış fotoğrafçılığı yapanlar için bir problem alanı yaratmış olabilir mi? Bu problemin çözümünde fotoğrafçı etiği ve sorumlulukları konusunda yapılan değerlendirmeler bir açılım sağlayabilir mi?
Fotoğrafçı savaşın dilini mi barışın dilini mi tercih ediyor?

Bir tarafta fotoğrafın ne gösterdiğini belirleyen dil seçimi var, diğer tarafta bir dizi etik ilkeler ve fotoğrafçının dünya görüşüyle oluşan bir algılama biçimi.

“Başkalarının Acısına Bakmak” diye boşa yazılmadı o kitaplar. Biraz da o kitaplarda işlenen fikriyat sayesinde fotoğraf etiği tartışmaları tutarlı ve saygın bir eksen oluştururken “barış” ve “fotoğraf” kelimelerinin yan yana kullanılacağı bir düşünce iklimi doğdu.


                                                                                             -IX-
Barış fotoğrafçıları...

Var mı böyle bir fotoğrafçı türü?

“Barış fotoğrafçılığı” diye bir içerik inşasından söz edebilir miyiz?

Görsel dilin, savaşı gösterirken aslında barışı ima eden yanını biliyoruz. Birçok dürüst ve sorumluluk sahibi savaş fotoğrafçısının çektiği fotoğraflarla barışın kıymetine işaret ettiğini, “A” derken “Z”yi söylediğini varsayıyoruz...

Böyle düşünebiliriz.

Gel gör ki öyle değil işin aslı.

Ne yazık ki fotoğraf denilen marazlı dil, kendi başına o dili kullananlar tarafından her ahval ve şerait altında kontrol edilebilen bir araç olamıyor. Onu kullanan, yani gördüklerinin fotografik yeniden üretimiyle tanıklığını ifade eden fotoğrafçı, dar alanda kıvranan bir söz kurucusu aslında. Kendi alanını birçok bileşenle paylaşmak zorunda:

Bir tarafta fotoğrafının konusunu oluşturan “olayla” bağlantılı ve kısıtlı; diğer tarafta o olayın fotografik görüntüsüne bakan izleyicinin algısıyla paydaş. Ayrıca fotoğrafın izleyiciye ulaştığı mecra başlı başına bir anlam inşa alanı olarak paydaşlardan bir diğeri.

Hal böyle olunca fotoğrafçıya daracık bir oyun alanı kalıyor. Bu tanıklığını ne kadar ifade edebilirse, meramını hangi derinlikte anlatabilirse o kadar yani.

O zaman bir ifade aracı olarak fotoğrafların barışı söylemesinin, fotoğrafçıların barışı çekmesinin yolu yordamı nedir? sorusuna doğru yelken açalım.
Bakalım rüzgarımız yelkenimizi şişirmeye yetecek mi?

                                                                                              -X-
Her şeyden önce kurmaya çalışacağım sözün belgesel hikayeler ve haber fotoğraflarına dair olduğunu açıkça belirtsem iyi olacak. Sanatsal faaliyetler içinde fotoğraf temelli üretim yapanların “barış” eksenli bir duruşu nasıl gerçekleştirebileceklerine dair pek fazla sözüm yok. Belgesel hikayeler ve haber fotoğrafları kapsamında değineceğim kriterlerden ve pratiklerden oldukça farklı bir kategoriyi oluşturuyor bu alan.

Sanatsal fotografiyle uğraşanların diğer alanlara göre çok daha derinlemesine bir felsefi altyapı, ideolojik bir donanım, siyasal bir duruş ve dilde politik doğruculuk başta olmak üzere günlük politikayı iyi takip etmek gibi bir alay vasfa sahip olması gerektiğini düşünüyorum.

Öte yandan lafı kaptırmış giderken araya giren: “Savaş-barış gibi şeylerle bir ilgimiz yok, biz sanatçıyız, fotoğrafımızı bilir onunla uğraşırız,” şeklindeki “hoş” yaklaşımlar karşısında biçare kalırım. Bu yaklaşım, sözün kökünden başlayıp insana, hayata ve sanata dair her meseleyi inceden sorgulamaktan başka yol bırakmaz bana.

Bunları söyleyerek çerçevemi çizip, “barış fotoğrafçılığı”nı hangi fotografik bağlamda değerlendirmeye çalışacağımı ifade ettikten sonra mevzuya dönebilirim.

Barış fotoğrafçılığı kavramına ilham veren "Barış Gazeteciliği" terimini ilk kullanan Profesör Johan Galtung "gazeteciliğin içine barış katmanın" yollarını ararken dört odaktan söz ediyor: "Barış odaklı, gerçek odaklı, halk odaklı, çözüm odaklı bir gazetecilik yapmak."


                                                                                              -XI-
Son yıllarda özellikle belgesel hikayelere yönelmiş fotoğrafçıların ve haber fotoğrafında yeni bir varoluş tanımlamaya çalışan muhabirlerin işlerine bakarak karşımıza çıkan durumu ve barış fotoğrafçılığı imkanlarını değerlendirmeye çalışacağım.

Genelleme yapmanın yanılgılara yol açma riskini göze alarak şunu söyleyebilirim: son yıllarda sayıları hızla çoğalan belgesel hikâyeler, haber fotoğrafçılığının biraz genişletilmiş haliyle icrasından ibaret kalıyor. Belgeselciler haberci gibi davranıyor ancak haberin temel unsurlarından olan editoryal işleyiş, hızlı çoğaltım ve geniş dağıtım imkânlarından mahrum oldukları için çok sınırlı bir etki yaratabiliyorlar.
Oysa barışın yanındaki belgesel hikâyecilerin üstüne düşen, bir toplumsal çatışmanın ya da şiddet olayının yalnızca sonuçlarını göstermek olmamalı. Savaşın ilk bakışta görülebilen etkilerini fotoğraflamak, foto muhabirleri için yeterli olabilir ancak barış fotoğrafçılığı sadece sonuçları göstermekle yetinmemeli.
Gerek görsel haberciler, gerekse belgesel hikâyeciler hikâyelerini savaşın görünümleriyle sınırlı tutmadıkları sürece barışa yönelik bir tanıklık üretebilecek zemini yaratabilirler.

Belgesel hikâyecilerin şiddet görüntüleriyle, savaş sahneleriyle yetinmeleri en basitinden eldeki imkânı yeterince kullanmamak, habercilerin zaten yapmakta olduklarını nafile tekrar etmek anlamına geliyor. Hevesle çekilen fotoğraflar arşivlerde gerektiği gibi saklanabilse, sergi salonlarında ya da gösterilerde yer alabilse yine iyi diyeceğim ama onca gayretle ve riskler alarak çekilen fotoğraflar, fotoğrafçıya kişisel deneyim katmaktan öteye gitmiyor.

                                                                                             -XII- 
Bir eylemin, toplumsal bir olayın, bir çatışma ya da savaş durumunun sonuçlarını görünür kılmak öncelikle foto muhabirinin işi. Bunbir tarafa koyalım.

Barışın dilini kullanan fotoğrafçı ister belgeselci ister muhabir olsun, savaşın görünür yanlarıyla ilgilenmekle kalmamalı, görünmeyen etkilerini, arka planlarını, kaynaklarını araştırıp gözlemleyerek onları da görüntülerle yansıtabilmeli. Olayın sonuçlarından etkilenen kesimlerin hikâyelerine bakmalı, onları görünür kılmalı.

Barış fotoğrafçılığı yaparken savaşın sadece sonuçlarıyla ilgilenmek ve onları göstermek izleyicide yüzeysel bir etki yaratarak geçici bir iz bırakmaktan öte gitmediğine göre, çatışma ortamındaki insanların nelerden nasıl etkilendiklerini, davranış ve alışkanlıklarında ne gibi değişiklikler ortaya çıktığını, yaşamlarında kısa ve uzun vadede nelerin farklılaşacağını araştırmak ve bunların görünmesini sağlamak bir çıkış yolu olabilir. Toplumsal belgesellerin barış diliyle ortaya çıkmasının önü bu yolla açılabilir.

Bu yolda olan fotoğrafçı, savaşın/şiddetin/çatışmanın sonuçlarına değil sebeplerine objektifini çevirerek, hedeflerin daha açık biçimde görünmesini sağlayabilir. Aynı zamanda izleyicinin kendi yargısını oluşturabilmesi için kapsamlı veriler sunabilir.


                                                                                             -XIII-
Savaşı fotoğraflarken şiddeti göstererek acının ve vahşetin sadece iç kaldıran görünümleriyle yetinmekten kaçınmak gerek. Sadece dehşet, yoksunluk, zulüm sahneleri göstermek, bunların dışındaki her şeyi öteliyor. Bu türden görüntülerle üretilen tanıklıklar bir sonraki şiddetin gerekçelendirilmesine yarıyor, taraflardaki intikam hislerini büyütüyor, kini ve öfkeyi çoğaltıyor.

Fotoğrafçının yaşanan acıyı ve şiddetin canlılar üstündeki tahribatını göstermekten kaçınması gerektiğini söylemiyorum. Şiddeti sadece oluş anı ve hemen sonrasıyla sınırlı görmemek gerektiğini ifade etmeye çalışıyorum. Şiddetin çevresinde yarattığı olumsuz etkileri ihmal etmemek, etkilediği hayatlara daha dikkatli ve derinden bakmak gerektiğini söylüyorum.

Şiddetin yaşandığı anda ortaya çıkan görünümleri değil daha uzun vadedeki etkileriyle birlikte yarattığı sonuçları ele almak barış fotoğrafçılarının yaklaşımı olmalı. Savaşın yarattığı yoksunlukları dikkate alarak çalışan fotoğrafçının sonuçlara değil sürece odaklanması, savaşın insan hayatındaki etkilerini fark edebilmesi, hüsranları ve hayal kırıklıklarını göstermeye çalışması pekâlâ mümkün.

Canlı ve cansız hayata vurulan darbeleri sadece bir anlık iç kaldıran görünümleriyle değil, bütün boyutlarıyla görünür kılmak öncelikle barış fotoğrafçılarının işi olmalı.


                                                                                             -XIV-
Acıların sadece bir tarafa yönelik, ve sadece bir tarafın icraatı sonucu ortaya çıktığını göstermek barışın fotoğrafçısını bir çıkmaza sokabilir, amacından uzaklaştırabilir. Savaşın acıları hiç bir zaman taraflardan sadece birinde görülmez. Taraflardan birinin diğerine göre daha fazla acı çektiğini öne sürmek acıları yarıştırmaktan öte geçmez, barışa fayda getirmez.

Barış fotoğrafçısı, savaşın taraflarının yaşadıklarını hikâye değeri olduğu sürece ve gerçekle örtüşen yanlarıyla görünür kılmaya çalışmalı. İnsani olanı öne çıkarmak, acıların karşısında eşit davranmak ve adil yaklaşım geliştirmek barışın görsel dilini yaratırken önümüzdeki kılavuzlardan biri olabilir.

Barış Gazeteciliği konusundaki çalışmalarını bildiğimiz Prof. Sevda Alankuş’un dikkat çektiği “Herhangi bir çatışma konusunu –ki bu etnik, dinsel, ulusal topluluklar, farklı cinsler, sınıflar ya da iki birey arasında olabilir- futbol söyleminin temellendiği gibi ‘kazanmak –ya da- kaybetmek’ gibi bir ikili karşıtlıkla haberleştirmemek” meselesine özen göstermeliyiz. Bu yaklaşımdan hareketle savaşın etkilerini iyiler ve kötüler ikilemi üstünden fotoğraflamakla, çözüme yönelik potansiyeli zayıflattığımızı söyleyebiliriz.

Burada, “acılar karşısında tarafsız kalmak ve savaşın gerçek nedenlerini görmezden gelmek” gibi bir önerim yok.

Dr. Ross’un tanımladığı gibi "Barış gazeteciliği, Batı kökenli gazetecilik eğitiminde ideal tanım olarak var olan tarafsız ve objektif gazetecilik fikrine verilen bir cevaptır.”


                                                                                            -XV-
Fotoğraflarımızdaki görsel dil, barış fotoğrafçılığını konuşurken ayrı bir önem kazanıyor.

Savaşın mağdurları, özellikle kolay görünür olabilen sığınmacılar toplumsal sorumluluk hisseden fotoğrafçıların en fazla rağbet ettiği konulardan biri. Özellikle son yıllarda Suriye ve Irak’tan Türkiye’ye, oradan Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan insanların trajedisini gösteren fotoğraflar o kadar çoğaldı ki her biri aynı fotoğrafçının elinden çıkmış kadar birbirine benziyor ve klişeleşmiş insan hallerinin çoğaltımı olarak sanal ortamlarda dolaşıyor.

Bu fotoğraflarda yaygın olarak kullanılan görsel dil, “zavallı”, “kaybetmiş”, “çaresiz”, “harap”, “savunmasız” insanların “yürek burkucu” durumlarını bize anlatıyor. Birçoğunun böyle bir amaç taşımadığını bildiğim fotoğrafçıların maksadından bağımsız olarak ortaya çıkan bu görseller, savaş mağdurlarını “kurbanlaştırıcı” bir dille bize sunuyor. Maruz kaldıkları bu dille birlikte savaşın sonuçlarını yaşayanlar iyice güçsüzleşiyor.

Hepsi birden ve toptan “zavallı birer mülteci” olan bu kişiler kurbanlık halleriyle baş başa kalıyorlar. Görüntülerin de katkısıyla yaratılan atmosfer, farklı çözüm seçeneklerine, durumu değiştirecek imkânlar aranmasına fırsat vermiyor, devletlerin sahte politikaları dışında kamusal çözüm önerileri oluşturmanın yollarını kapatıyor.

Görüntülerin dili, fotoğrafçının tercih ettiği kadrajla birlikte karşısındaki insanın fotografik temsilini nasıl oluşturacağına dair karar süreçlerini devreye sokar. Kimin gösterildiği elbette önemlidir ancak nasıl gösterildiği görsel dilin eksenini oluşturur.

Fotoğrafçının karşısında akıp giden olayda hangi duruma objektifini çevirdiğine, kime ve neye odaklanarak görüntü oluşturduğuna, bu görüntünün içeriğine dair fotoğrafçının ne kadar bilgi sahibi olduğuna bakarız ister istemez. Fotoğrafçının görüntüsüne, görüntünün taşıdığı anlama ve ortaya koyduğu ifadeye dair özenli bir tutum içinde olmasını ve sorumluluk taşımasını bekleriz. Aynı özen ve sorumluluğu fotoğrafta gösterilenler kadar gösterilmeyenlere karşı da taşımasını ve fotoğrafçının onların gösterilmeme nedenleri konusunda net bir tutum içine olmasını isteriz.

Seçilen bakış açısı kadar fotoğraftaki temsil anı da görüntünün dilini kuran unsurlar arasındadır. Bu dil egemen söylemi yeniden üretebileceği gibi barışın sözünü de üretebilir.


                                                                                             -XVI-
Fotoğraflardaki görsel dilin yanı sıra fotoğrafçının yaklaşımında, fotoğrafların bağlamını kuran metinlerde de barış dilinin kullanılması beklenir. Bu dil, görüntüde yer alan insanların her birine daha derinden bakılarak kimlikleriyle birlikte görünür kılınmaları halinde berraklaşır. Fotoğrafların sadece göstermesi yetmez, anlatması da gerekir. Bu anlatımda sözün desteği önemsenir. Şiddete uğrayanların içine düştükleri durumdan çıkış yolları konusunda bütünlüklü önerilerine kulak vermek, neler yapabileceklerine dair ipuçlarını ortaya çıkarmak, geçmiş yaşantılarına saygıyla bakmak, “zavallı kurbanlar” görüntüsünün dışında bir görsel temsilin önünü açabilir. Bu sayede biz izleyiciler de onlarla birlikte neler yapılabileceğimizi düşünmeye başlayabiliriz.

Aksi takdirde çaresizlik içinde temsil edilen mağdurların durumu karşısında bizim de elimiz kolumuz bağlı kalır. Acıların büyüklüğü karşısında küçülür çaresiz kalırız. Fotoğraflardaki acıyı, şiddeti, vahşeti, kıyımı görenlerin neden isyan etmediğine dair hayıflanmalarımızın ardı arkası kesilmez.
Çaresizliğin tasviri, çaresizliğimizin sebebi olur.
Onlara neler yapıldığını ve bütün bunların başlarına neden geldiğini göstermek kadar geleceğe dair neler yapabileceklerini görünür kılmak da barışın fotoğrafçılarına düşer.

                                                                   
                                                                                            -XVII-
Şiddeti yaşayan ve onu bedenleriyle görünür kılan insanların sayılara indirgenerek anılması ne kadar problemliyse, savaşta ölenlerin bedenlerini sergileyen fotoğrafçının onları kimlikleriyle birlikte görünür kılması, hikâyelerine yer vermesi ve izleyicinin özdeşleşebileceği ipuçlarını derlemesi de bir o kadar önemli.

Büyük insan topluluklarının ülkelerin sınırlarını aşarken yaşadıkları perişanlığı göstermekle kalan fotoğrafların o insanlara da, barışa da vereceği katkının kısıtlı olduğunu söylemekte beis yok.

Savaşın sonuçlarını hepimizden fazla yaşayan bu insanların ne düşündüklerine ve geleceklerinin neye benzemesini istediklerine dair fikirlerini alarak görüntülerini üretmek barış fotoğrafçısına bir çıkış sağlayabilir.

Nasıl ki mültecilerin fotoğrafını çekerken onları nesneleştirerek sıradan birer kayıt haline getirmemeye dikkat ediyorsak, fotoğraflarını kişiliklerine duyduğumuz saygıyı belirtecek biçimde adları soyadları ve toplumsal kimlikleriyle birlikte dolaşıma sokmalıyız.

“Sınırı geçerken başkalarının desteğine muhtaç yaşlı ve hasta adamın zavallı hali”... bu sıfatla tanımlanmayı hak etmiyor hiç kimse. O kişinin yaşamışlığı ile birlikte birikimi ve başına gelenler konusundaki fikirleri de fotoğrafçının ilgi alanına girmeli. İnsanları nesneleştirerek çekilen fotoğraflar acının en ağırını gösterse bile kolayca sönen duygusallıklar yaratmaktan öte gitmiyor.

Bu nedenle fotoğrafçının aşağıdaki soruların cevaplarını bilmesi ve fotoğraflarıyla birlikte dolaşıma sokması özel bir önem taşıyor.


    Onlar kim?
    Neredeler?
    Ne zaman oraya gittiler?
    Ne görebiliyorlar (ve fotoğrafları ne gösteriyor?)
    Neden oradalar?
                                                                                           -XVIII-
Buraya kadar söz ettiğim meseleler görüntünün üretilme aşamasında fotoğrafçının tutumuna ve diline ilişkindi. Ancak olay burada bitmiyor. Bu görüntülerin izleyiciye ulaşma mecraları kadar hangi bağlamda sunulduğu da bir o kadar önemli.

Barış fotoğrafçılığı mevzusu sadece barışın diliyle tanıklık üretmek ve konuyu barış fotoğrafçılığı yaklaşımıyla ele almakla kalmıyor. Savaş ve şiddet içeren görüntüleri üretmek kadar dağıtmak hatta dağıtıp dağıtmamak da tartışma konularından biri.

“Şiddetin görüntüsü çoğaltılarak dağıtılmalı mı?”

Bu soruya bir çırpıda verilecek tek kelimelik cevabım yok. Ancak şiddetin, acının, zulmün sonuçlarının saklanmaması gerektiğine eminim.

Gösterilmeli ama nasıl?

Görenlerin kendi hallerine şükretmesini sağlayarak “neyse ki bir yabancının fotoğrafı” dedirtecek biçimde mi, yoksa fotoğrafta temsil edilen acının her an kendisine de musallat olacağı gerçeğiyle yüzleşip ibret almasını sağlayarak mı?

İzleyenlerin, o görüntüdeki dayanılmaz manzaranın ortaya çıkmasında kendi payını sorgulamasına vesile olarak mı?

Sığ bir şok etkisiyle geçip gidecek gibi mi, yoksa derinlemesine bir etkiyle nedenleri üstüne düşünme fırsatı yaratarak çözüm yollarını aramaya teşvik ederek mi?...

Bu soruları çoğaltabiliriz. Vereceğimiz cevaplar sayesinde şiddetin, acının... temsillerinin nasıl gösterilmesi konusunda bir dizi etik tutuma ulaşabiliriz.

Bunu yaparken, görüntüde temsil edilen şiddetin yumuşatılarak bakılabilir kılınmasının söz konusu olamayacağını düşünüyorum. Acının fotoğrafı gösterilmeli ancak barış fotoğrafçılığının dilini kullanan fotoğrafçı bununla yetinmemeli. Yaşananların nedenleri ve sonuçlarına bakarak onları görünür kılmalı. O zaman “şiddet temsili” fotoğraf bir zemine oturarak pornografik tanımlamaların dışında kalabilir.

Şiddete uğramış birinin ya da cansız bir bedenin haklarına, canlı bir bedenin haklarına duyduğumuz kadar saygı duymamız gerektiğini kabul ediyorum. Aynı şekilde, bir canlının kendisini ifade hakkına, itirazlarına ve başkaldırısına saygı duyduğumuz gibi, yaşama hakkı elinden alınmış birinin görüntüsüyle kendi durumu ve uğradığı zulüm hakkındaki söyleyeceklerine de kulak vermek gerektiğine inanıyorum.

Belki de şiddetin görünür kılınması acı da olsa mağdurlara verilen son bir söz hakkıdır. Bu söz hakkının kullanılmasına vesile olan fotoğrafçı ise bu yazının başından beri tartışmaya çalıştığım mevzunun muhatabıdır: şiddetin teşhiriyle sınırlı kalan fotoğraflama pratikleriyle yetinmek mi? Barış fotoğrafçılığının süreç esaslı yaklaşımını tercih ederek savaşın nedenlerini görünür kılmak mı?


 

 

Faydalanılan metinler

-       WPPh 2016 Haber/Belgesel Fotoğrafta Etik düsturlar.
-       WPPh – Report –THE INTEGRITY OF THE IMAGES
-       BARIŞ GAZETECİLİĞİ www.bianet.org çeşitli metin ve haberler
-      Annabel McGoldrick ve Jake Lynch'in "Barış Gazeteciliği – Nasıl Yapmalı?" adlı metninden Tolga Korkut’un derlediği ve Türkçeleştirdiği metin. www.bianet.org.
-       Mete Çubukçu, BARIŞ GAZETECİLİĞİ VE SIRADAN FAŞİZM, Birgün, 02 Mayıs 2007
-     Murat Utku, BARIŞ GAZETECİLİĞİ KÜTÜPHANESİ/ AYNI GÖRÜNTÜLERLE İKİ FARKLI TV HABERİ ÜZERİNE, Bia 17 Ağustos 2015 www.bianet.org
-       Yücel Tunca, BARIŞ GAZETECİLİĞİ KÜTÜPHANESİ 7 ŞİDDETİN RESMİ VE HABER FOTOĞRAFÇILIĞI, www.bianet.org
-       Özcan Yurdalan, ŞİDDET FOTOĞRAFLARDA GÖSTERİLMELİ Mİ? www.bianet.org
-       Ed: Craig Silverman, DOĞRULAMA EL KİTABI, internet ortamında serbest dolaşımda

 

 

 

                               
    



 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa