Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Gülbin Özdamar Akarçay


Yeni bir belgeleme anlayışı mümkün mü?
Görsel Barış Üreticiliği ve Yavaş Gazetecilik

 

Dünya, yeni bir krizin eşiğinde. Ortadoğu kan ağlıyor, Ege denizi de. Yurdundan edilen binlerce insan, kendi canlarını hiçe sayarak bir sırt çantası içine sığdırdıkları hayatlarıyla yollarda yaşam savaşı veriyor. Avrupa ise mülteci krizini çözebilmek için Türkiye ile pazarlık masasına oturmuş durumda. Farklı ülkelerden farklı insanlık dışı hikayeler dinliyoruz. Demokrasi, özgürlük, eşitlik anlayışı ve insan haklarının en güçlü olduğu ülkeler, ‘sürgün doğulular’ için yaptırımları sıralamaya başlıyorlar. Mülteci çocukların Avrupa’da kaybolması,  mültecilerin değerli eşyalarına el konması, açlık ve soğukla mücadele gibi insani olmayan acı dolu olaylar yaşanıyor.



Tarihin gelecekte derinlikli inşasını okumaya ömrümüz yeter mi bilmiyorum ancak, gözlerimiz 21. yüzyılın en önemli tarihi olaylarından birine tanık oldu. 3 bin kadar mültecinin Budapeşte ile Viyana'yı birbirine bağlayan otoyolda polis barikatını aşarak yürümesi ile başlayan tartışma, Avrupa içindeki derinleşen ekonomik ve toplumsal ayrışmanın bir göstergesi gibiydi. Modernleşmenin en ‘önemli’ ve ‘değerli’ özelliklerini taşıyan “büyük” Avrupa, modernizm ütopyasının yıllar önce çöküşünün günümüzdeki somut örneği ile karşılaştı; talan edilen toprakların evlatları Avrupa’nın sınırlarını zorladılar, hem de yürüyerek. İronik ve trajedi ile karışık, hüzünlü bir rapsodiye benziyordu yaşananlar.

Biliyorsunuz, her tarihi olay kendi imgesini yaratır. Bu dönemi tanımlayan imgelerin başında da bu iki fotoğraf olacak. Benim için bu iki fotoğraf ile bir dönem kapandı. Avrupa sınırlarında yürüyerek dolaşan mültecilerin haklı ve öfkeli isteklerine direnemeyen Almanya’nın kapıları açması ile bildiğimiz dünyanın kapıları kapandı. Yeni başlayan çağın getireceklerini tahmin etmek zor. Ancak muhafazakar çığırtkanlarının çokluğuna karşı barış destekçilerinin çığlıkları da artmaya başladı.

Fotoğraf bu krizin neresinde?

Ortadoğu kıyımı ve mülteci hareketi, çok sayıda fotoğrafçının (fotomuhabiri ya da belgesel fotoğrafçıyı kastediyorum) mültecilerin Avrupa’ya ya da Türkiye’ye sığınma yolculuklarını belgelemelerine sebep oldu. Dünyanın farklı yerlerinden bölgeye akın eden fotoğrafçılar, mültecilerin peşinden görsel öyküler üreterek, mülteci göçüne olan siyasi ilginin toplumsal zemine yayılmasına da katkı sağladılar. Bununla birlikte bu acı olay -her zaman ki gibi- yeni, genç, cesur fotoğrafçıların parlamasına da vesile oldu. Peki çekilen bunca fotoğraf ve harcanan bunca zamana rağmen flaş haber, kapak fotoğraf olma savaşı dışında fotoğrafçıların hayatında neler değişti? Bilindik yöntemlerle üretilen görüntüler, insanla temas etme, onu anlama ve olayın derinlikli bir analizini yapmaya vesile oldu mu? Fotoğrafa konu edilenlerin en az fotoğrafı çeken kadar görüntüye sahip olma haklarını teslim etti mi? Fotoğrafçı bu hakkı onlara tanıdı mı? Bu soruların cevabını bulmak için bölgede olan fotoğrafçılarla görüşmek gerekiyor. Öyle kolay cevaplanacak sorular değil ama aklıma 20. Yüzyılın en etkili anlayışlarından olan sosyal belgeci fotoğraf ve fotoröportaj tekniğinin öncüleri geliyor. Onların toplumsal dönüşüme sebep olan fotoğraflarını anımsıyorum. Bellek hatırladıkça fotoğrafın günümüz ile ilişkisi yeni soruları doğuruyor: Enformasyon toplumu, ağ toplumu, postmodern toplum, postfordist üretim, modernliğin bunalımı, nesnelliğin yitirilişi, gerçeğin dağılması, şüphecilik, kaos, çatışma gibi farklı açılardan ve kavramlarda bakabileceğimiz günümüz dünyasında özellikle bilgiyi aktarma amaçlı fotografik görüntü üretenler öncülerini geride bırakarak ne tür bir değişim geçirdi? Bu bağlamda üretilen yeni jargonlar, yöntemler var mı? Bu yöntem/teknik/jargonlar, hızdan yorulmuş, nefret dilinden bıkmış, insani olanı arama ve anlama peşinde olan görüntü üreticilerine yeni bir dilin mümkün olduğuna inandırabilir mi?  Bu yazının temelini son sorular üzerine kuracağım, ilk sorularımı da bu bağlamda cevaplamaya çalışacağım.

Hümanist vizyondan Görsel Barışa (Visual Peace)

Hümanizm, sosyal belgeci anlayışın toplumsal dönüşüm iddiasının temelini oluşturan kavramlardan biri. Aynı zamanda modern kültürün en önemli unsurlarından biri olarak insan değerini, yetilerini, ilgilerini konu edinen, hoşgörü, özgürlük etrafında şekillenmiş bir düşünce biçimi olarak tanımlanıyor. Modernizm rüyasını tüm dünyaya yayan da hümanizm temelli bakış açıları ve yaklaşımlar. Hümanizm, bütün dünyada insanların eşit bir şekilde refah içinde yaşayacağına duyulan inancın baş kahramanı. Bugün hümanizm romantik bir söylemi ifade ediyor kimileri için. Ancak insan sevgisi, onu anlama, sorunlarına çözümler getirme, eşitlikçi ve özgür bir dünya için savaş verme, dünya barışından yana tavır koyma ve buna yönelik bir söylem geliştirme, hümanist bir bakış açısı geliştirmekle mümkün. 20 yüzyıla ait bu kavramların fotoğrafik olarak 21. Yüzyılda karşılığı “görsel barış/visual peace” olarak gösterilebilir. Bu anlayışa göre görsel hikaye anlatma; farklı insanlar arasındaki barışı, karşılıklı anlayışı ve saygıyı geliştirmek için bir fırsat sunarak, insan hikayeleri aracılığıyla kendi içimizdeki ötekiyi keşfetmemizi sağlıyor. Hikaye anlatıcıları ve hikayeye konu olanlar arasındaki deneyimlerin görsel olarak yaratılması ile başlayan bir iletişim biçimi. İletişim burada sınırlı kalmıyor, izleyicinin bu hikaye ile kurduğu ilişki de önem arz ediyor. Çünkü bu deneyimlerin izleyici ile bağını kurmak oldukça önemli. İzleyicinin görsel hikaye ile karşı karşıya geldiği andan itibaren, kendi hayatına bir anlam katmak ya da o  anlamı bulup çıkarmak için keşif yolculuğu yapması gerekiyor. Görsel Barış medyası ise, insanları bir araya getiren gerçek hikayelere odaklanıyor. Görsel Barış üreticileri (Visual Peacemakers), dinsel, kültürel, etnik kimliklerin ötesine geçerek, konularını sıra dışı insanların yaşamlarından alıyor, normal insanlarla tanıştırıyor. Normal insanlar ile temasa önem vererek onların gündelik yaşamlarının içine dalıyor. Görsel bir tanık olarak dünyadaki kültürlere odaklanıyor, el değmemiş güzellikleri konu ediyor. İnsan deneyimlerini paylaşarak, dünyadaki yerimizi fark etmemizi sağlıyor ve bu yolla izleyici hikayenin bir parçası haline gelerek, bu dünyaya olan aidiyetlerini ve eylemliliklerini sorgulamaya başlıyor.

Görsel barış kavramı, bizim sosyal belgeci anlayışın hümanizmasını çağrıştırıyor. Sosyal belgeci anlayışın ideolojik olarak sosyalist bir söylemi olduğunu biliyoruz. Günümüzde ideolojiler ölmüş, sosyalist blok yıkılmışken, apolitize olmuş bir dünya ideolojiler değil kimlikler üzerinden inşa edilirken, ulus devlet sınırları muhafakazarlaşma ile tekrar gündeme taşınmışken, insanlar kitleler halinde Zizek’in “biliyorlar ama yine de yapıyorlar” ideoloji anlayışı ile gözetim altında kendi özgür seçimlerini yaptıklarına ikna edilmişken, görsel barış söyleminin ideolojik değil, daha geniş bir taban içine alan insani bir değeri olduğunu vurgulamak istiyorum. 19. ve 20. Yüzyılda görsel barış olamazdı zaten, dünya konjüktürü bir taraf olmayı gerektiriyordu. Hümanistler de sol görüşün eşitlik, adalet vurgusu sebebiyle kendilerini bu zeminde tanımladılar. Yoksa faşist blokta kullanılması zaten beklenemezdi hatta imkansız ötesiydi.

Sosyal belgeci anlayışın her ne kadar istese de, kurallar listesine eklese de, yaygın olarak gerçekleştiremediği bir şey olduğunu düşünüyorum. Görsel olana odaklanma yerine insanı anlama çabası. Bunu okuyunca bana önce tepki göstereceksiniz biliyorum. Bunu şöyle açıklamaya çalışayım. Sosyal belgeci anlayışla fotoğraf üretenlerin dünya görüşünün hemen hemen ortak olduğunu söyleyebiliriz. Doğal olarak insanı ve durumu belgelerken daha önce şekillenmiş bir entellektüel ve görsel yanlılıktan bahsetmeliyiz. Burada Bourdieu’yu anmak istiyorum. Bourdieu düşünümselliği, bireysel olandaki toplumsalı, mahremin altında gizlenen gayri şahsiyi, özelin en derinine gömülmüş evrenseli keşfettirerek, araştırmacıları/fotoğrafçıları (ben buraya fotoğrafçıları da eklemeyi uygun görüyorum) kendi habitusuna esir olmuş entelektüellerin yanılsamalarından kurtaran şey olarak tanımlıyor (Bourdieu ve Wacquant, 2007: 40). Ona göre düşünümsellik, “bireyliğin kutsal anlamını, kendilerini daima her türlü toplumsal belirlenimden azade sayan entelektüellerin kendileri hakkındaki karizmatik temsillerini” (Bourdieu ve Wacquant, 2007: 40) sorgulayan en önemli şey. Bu bağlamda Bourdieu, “entelektüel hayat” ın katılımcıları olarak sosyologların/fotoğrafçıların ürettikleri bilgiyi/fotoğrafı nasıl etkilediklerinin bilinmesi gerektiğini vurguluyor. Kendimizi karizmatik entellektüeller, zavallı yoksulları, dışlanmışları, hor görülenler, ötekileri kurtarmaya çalışan kahramanlar olarak görmenin tehlikesine vurgu yapıyor. Bunun aksine her çalışmada bir öz akışı gerçekleştirerek, fotoğrafladığın ya da araştırdığın özneyle kendini aynı seviyeye yerleştirme ve aynı sorgulamaya tabi tutmaktan bahsediyor. Bu sebeple görsel barış kavramı bu bağlamda daha “düşünümseldir” diyebiliriz (Akarçay, 2015: 85-86). Etnografik unsurları barındırıyor, çünkü kültüre, insanların gündelik, davranışlarına ve yaşamına dokunuyor.

Görsel barış üreticisi olmak aslında temel anlamda insan olmayı, özgürlüklerden, eşitlikten, adaletten yana olmayı, önyargılardan arınmayı, kendi kendini kahramanlaştıranlardan olmamayı, kendini değil, fotoğrafladığı özneyi ve izleyiciyi önemsemeyi ve bu üçlünün önemli bir iletişim alanı içerisinde olduğunu farkına varmayı gerektiriyor. Günümüzde jargonlar değişse de temel mesele, objektifin hümanizması değil,  vizörden bakan gözün, o gözü harekete geçiren beynin ve yüreğin içindeki vicdanın hümanist olması gerektiği. Sonrası zaten arkadan geliyor.

Gazete Fotoğrafçılığında yeni bir kavram: Yavaş Gazetecilik (Slow Journalism)

Yavaş gazetecilik, Magnum’un ünlü fotoröportaj geleneğinin yeniden canlanması gibi. Ya da 1950’lilerdeki gazeteciliğin en prestijli alanı olan röportajın yeniden hayat bulması (ki ülkemizdeki en önemli temsilcisi Yaşar Kemal’dir). Bu canlanmanın temel nedenlerinden biri de teknolojinin hayata entegresi. En önemli sonuçlarından biri ise hızlanma. Dijitalleşme ile birlikte ağlarla sarılı dünyanın geçmişteki dünya ile arasındaki en temel farklardan biri hız. Her şey o kadar hızlı ki; fotoğraf makineniz, cep telefonunuz, metronuz, trenleriniz, uçaklarınız, arabanız, sesi, bilgiyi yaymanız. Bu hız içinde bazı şeyleri kaçırdığınızı, anlamlara, detaylara ulaşamadığınızı yüzeyselleştiğinizi düşünmediniz mi hiç. Çünkü bu yüzeyselleşmede teknolojinin ve teknolojinin temel felsefesi “hızlanma” meselesinin önemi büyük. Bunu fotoğraf mecrasına taşıdığımızda durumu daha iyi anlayabilirsiniz. Çünkü toplumsal olarak hız kendini en çok bu alanda hissettirdi. 19. Yüzyılda yavaş makine teknolojisi yüzünden savaşların gerçek görüntüsünü hiç bir zaman elde edemedi fotoğrafçılar. Basın fotoğrafçılığı mesleği ancak 35 mm, hızlı makineler üretildikten sonra tam anlamıyla gelişti. Şimdi ise dijital fotoğraf makineleri saniye 10-20 kare çekerek, artık “hiç bir şeyi kaçırmayan” fotomuhabirleri üretti. Anı yakalama konusunda makinenin verdiği bir avantaj olsa da, dünyayı anlamada o kadar eksildiler ki, hız neredeyse onları, kimliklerini, görüşlerini, düşünceleri yutup, öğütüverdi. Şimdi bazı fotomuhabirleri yeni bir anlayışın mümkün olup olmadığını sorguluyorlar. “Hıza karşı, yavaşla” diyorlar. Bu kavramlardan biri de yavaş gazetecilik. Bu terim ilk olarak 2007 yılında, Susan Greenberg tarafından kullanılmış. Greenberg kavramı, 1980’lerde başlayan Avrupa’da McDonaldlaşmaya karşı uluslararası bir hareket olan “slow food” hareketinden ödünç almış. Çünkü bu hareket “hemen al hemen ye” yerine, “kendin üret, kendin pişir, kendin servis et ve tadını çıkar” gibi bir sloganı benimsemiş. Yavaş gazetecilik de işte biraz bu slogana benziyor. En önemlisi de fotomuhabirlerin belgeledikleri, haber yaptıkları insanlar ile temas ederek, onları anlama, hikayenin özünü yakalama ve daha hümanist olana yaklaşmayı sağlayacak gibi görünüyor.

Bir kaç saatte ya da bir kaç günde yapılacak haber yerine, aylar ya da yıllar süren hikayelerin peşinde olmayı gerektiriyor. Flaş haber ya da kapak fotoğraf üretme telaşı yerine, hikayedeki özneleri anlama çabasının ve derinlikli bir hikaye oluşturma arzusunun olduğu bir anlayışı temsil ediyor. Bu gazetecilik anlayışında farklı bir gazetecilik tekniği yok, kurallar, yöntemler aynı ancak uzun soluklu bir çalışma olması sebebiyle anlatıyı gündelik yaşamı yaşayarak, kurgulamadan derinlikli bir biçimde oluşturma süreci ve zamanı hıza değil oradaki inşalara göre ayarlama yaklaşımı var.


Yavaş gazetecilik, alternatif bir gazetecilik hareketi. Bütün o büyük ajanslara, organizasyonlara, gazetelere ve dergilere karşı bir tepki olarak kurulmuş. Ana akım medyada yer alan ajansların ya da gazetelerin haberleri üretme ve işleme yöntemlerinin ekonomi politik nedenlerini hepimiz biliyoruz. İdeolojik olarak temsil ettikleri şeyler olduğunu da. Yavaş gazetecilik hareketi 2011’de İngiltere’de kurulan Delayed Gratification dergisi tarafından temsil ediliyor. Dergi siyaset, kültür, bilim ve spor üzerine odaklanan, haberi dakikalarla değil daha uzun bir zaman dilimine yayan, ortalık sakinleştikten sonra gerçek hikaye derinlemesine inen bir politika izliyor. Bu çalışmalara örnek olarak; Ted Conover’in “Newjack”, Adrian Nicole LeBlanc’ın “Random Family”, Katherine Boo’nun “Behind the Beautiful Forevers” verilebilir.



 Delayed Gratification, 18. sayı/Anatoher Earth Infographic Dosyası, http://www.slow-journalism.com/another-earth-infographic

Sonuç yerine

Hiç bir şey insan yaşamından daha değerli değildir ve her insan, insanca yaşama ve insanca ölme hakkına sahiptir. Biz fotoğrafçılar, yazarlar, aydınlar, gazeteciler yani bizler entellektüel sınıf; “onlar” için bilgi toplarken, “onlar” için kahramanlaşırken bu hümanizmayı unutmuş görünüyoruz. Konformizmin, baskıların, yanlılıklarımızın, taraftarlıklarımızın etkisi var üzerimizde. Söylenmesi gereken ikinci önemli şey ise, ne olursa olsun toplumsal barışa giden yolda belki de umudu kaybetmeden, ürettiğimiz ne varsa “dili” barıştan yana kurmanın gerekliliği.  Bu gereklilikleri unutmamak dileğiyle...


Kaynakça

Bourdieu, Pierre ve Loïc Wacquant (2007). Düşünümsel Bir Antropoloji için Cevaplar . Çev., Nazlı Ökten. İstanbul: İletişim Yayınları.

Özdamar Akarçay, Gülbin, (2015) Fotoğraf Sahaya İniyor, Özdüşünümsellik Yükseliyor. Kültür ve İletişim, Sayı: 34 • Yıl: 17,

http://www.visualpeacemedia.org

http://www.slow-journalism.com

https://www.youtube.com/watch?time_continue=28&v=Exi2jxsQ4uc

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa