Editörler

Bülent Irkkan
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Meryem Akköse
Yağmur Dolkun
Elif İnan
Suderin Murat
Doğanay Sevindik
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Deliler ve Akıllılar, Zorbalar ve Düşler Şule Tüzül

“İnsanların deli olması o denli gereklidir ki,
deli olmamak,
bir başka deli olma süreci içinde,
delilik olurdu.”
Pascal

Ece Temelkuran, son kitabı “Muz Sesleri” kitabını yazmak için Beyrut’a gitti ve orada dokuz ay kaldı. Kendisi ile yapılan bir röportajda, “Beyrut’ta ‘herkesi hiç kimse yapan o gürültüde’ neler duydunuz? Türkiye’nin sesi nasıl yansıdı?” sorusuna şöyle yanıt veriyor:

“Delilik dışarıdan bakıldığında ürkütücü, ama içine girildiğinde sağlıklı bir hal alıyor. Beyrut’ta milletçe ne kadar dehşet verici bir delilik ve kabalık içinde olduğumuzu gördüm.”1

Ece Temelkuran’ın, bu ülkenin içindeyken de dışındayken de bu dehşet verici deliliği görebilecek, bu ülkenin tüm dinamiklerinin nabzını herkese eşit mesafede durarak tutabilecek bir yazar olduğunu düşünüyorum. Bu cümlesindeki en çarpıcı ifade şu ki; içinde iken deliliğin farkedilmemesi ve sağlıklı bir ruh hali içinde olduğumuzu sanmak… “Dünya çıldırmış olmalı” sık sık kullandığımız bir cümle, ama Türkiye’nin son 15-20 yılına damgasını vuran olaylar ve bugün geldiğimiz noktada ruh halimizin hastalık düzeyi korkutucu boyutlara ulaşmadı mı sizce?

Bu yazının kaleme alındığı sırada, toplum olarak nasıl bir ruh hali içinde olduğumuzu ve nereye doğru sürüklendiğimizi anlatmak için gazetelere ve televizyon haberlerine şöyle bir gözattım.

7 Şubat 2010 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin başsayfasında kocaman bir manşet var: FOTOĞRAFI BİLE OLMADI. Kahta’dan Medine Memi 16 yaşında. Dedesi ve babası tarafından oturdukları evin avlusuna diri diri gömülüp üzerine beton dökülmüş. 10 çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu. Sadece kendisine değil, annesi ve babaannesi dahil evdeki herkese hergün dayak atma özgürlüğü olan dedesi, o kadar dinine bağlı ki, cumaları kendisi gibi dinine bağlı arkadaşları ile zikir ayinleri yapan, evinin avlusunu teravih namazlarına açan ulu bir kişi. Bu ulu kişinin torununu vahşice katletme nedenleri pek çok; namusunu temizlemek istemesi, dayaktan usanan Medine’nin kurtulmak için aynı zamanda kaçakçılıkla da uğraşan dedesini polise şikayet etmesi, vs. vs. Medine hiç okula gitmemiş. Cep telefonları sayesinde dünyada  fotoğrafı çekilmeyen tek bir nokta kalmadı dediğimiz bu çağda o hiçbir fotoğrafta yok. Sanki hiç yaşamadı. Diri diri gömüldüğü ortaya çıkmasaydı, adını da kimse duymayacaktı… Medine hiç yaşadı mı gerçekten?

Aynı hikayeleri kaç kez dinledik, okuduk, televizyonlarda izledik? Televizyonda başka bir haber izliyorum. 33 yaşında 2 çocuk babası doçent Coşkun, 6 yıllık eşi Hatice’yi çalışmasını istemediği halde işe gittiği için vuruyor. Hatice şu an 20 yaşında, yani 14 yaşında evlendirilmiş. Olayın daha trajik boyutu ise şu: olaydan sonra basını bir çorbacıya çağıran cani, çorbasını afiyetle içerken olayları da sakince anlatıyor. Biz izleyiciler televizyon ekranındaki bu adamı bir film izler gibi izliyoruz. Bir cinayeti nasıl işlediğini değil de günlük rutin işlerinden bahsediyor sanki. Hatice ağır yaralı ama yaşıyor. Filmin kahramanı filmin sonunda beylik lafını ediyor: “Merak etmeyin biz barışırız, biz birbirimizi seviyoruz, o yüzden böyle davrandım, haklıyım” diyor gülümseyerek...

Türkiye’de kadın cinayetleri 2002’den 2009’a kadar yüzde 1400 oranında artmış.2

Şu sıralarda bir diğer gündemimiz de Bülent Arınç’ın yeni icraatı, Güldal Mumcu’nun odasını basma macerası. Sayın Arınç’ın bu türden o kadar çok icraatı var ki, gerçekten de bazıları bana öyle doğal gelmeye başladı ki, dehşet verici bir delilik içinde olduğumuzu unutuyorum çoğu zaman. Olayın üzerine sarfettiği cümlelerden biri: “O bize Uğur Mumcu’nun emaneti”. Deli olmak ya da olmamak içten değil…

Üniversite rektörleri, sanatçılar, yazarlar, düşünürler ve bilim adamlarının terörist oldukları iddiası ile tutuklu yargılandıkları bir ülkede, çocuklardan yaratılan katiller gazeticileri sokak ortasında vurabiliyor, gazeteci öldürenler, ülkemizin adını papa suikastı ile dünya gündemine taşıyanlar lüks otellerde konaklıyor, kahramanlar gibi karşılanıyor. Ülkecek ağzımız açık izliyoruz. Onları birgün mecliste bir milletvekili ya da gişe rekorları kıran bir Türk filminin baş aktörü olarak görürseniz şaşıracak mısınız?

Televizyon ve gazetelerdeki bu görüntülere bakıp çileden çıkmamak, isyan etmemek mümkün mü? Uğur Mumcu’nun, Abdi İpekçi’nin, Hrant Dink’in ailesi ya da yakınları olmak gerekmiyor bu yaşananlar karşısında incinmek için…  Ya utanmak için kim olmak gerekiyor?

Televizyon ekranlarında gördüğümüz tartışma programları ve bu programlara katılan taraflar. Herkes “ben söyledim oldu” mantığıyla canının istediğini söylüyor, doğrusunu yanlışını sorgulayan yok. Dün bir baltaya sap olamamış, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmuş sözde aydınlar ve gazeteciler, yüzümüze baka baka, bu ülkenin değerlerine, bu ülkeyi ülke yapan, ömrünü ülkesi için harcamış, emek vermiş insanlarına çamur atma yarışına girmişler.

Ömrü çok da uzun olmayan fotoğraf tarihine ismini yazdıran bir kısım fotoğrafçının yaşam öykülerine baktığımızda göreceğiz ki, kimse keyfi yerinde olduğu için bugünlere kalacak belgeleri üretmemiş. Hepsinin bir derdi var. Fotoğrafın şımarık ve asi çocuğu Capa’dan, ciddi takılan Bresson’a, Lewis Hine’dan Eugine Smith’e, Diana Arbus’tan Sherry Levine’e Cindy Sherman’a vs. vs. Dünyanın her yerinde sorunlar, dengesizlikler, savaşlar, hak ihlalleri, acılar var. Kimin deli kimin aklı başında olduğu pek belli olmuyor bu çılgın dünyada. Capa ve onun gibiler cepheden cepheye koşarken kim daha deliydi, o mu, savaşların müsebbipleri ve ölümü gözü alıp savaşanlar mı? Diana Arbus mu, fotoğrafına model olan insanlar mı, yoksa o modelleri yaratan dünya mı? Witkin ya da Mapplethorpe’un yaptığı fotoğraflara, Gerilla Kızlar’ın fotoğraflarına tepki gösterenler, o fotoğraflara neden olan olaylara ya da süreçlere de aynı tepkileri gösterebilselerdi, o fotoğraflar yine de ortaya çıkma şansı bulurlar mıydı? Nan Goldin dehşet içindeki bir yaşamı fotoğraflarla anlattı, derdini fotoğraflara döktü, ya aynı yaşama maruz kalıp anlatamayanlar, sesini duymadıklarımız, göremediklerimiz?...

Sahi kim daha deli?...

Çok merak ettiğim bir konudur; Sally Man’in, Witkin’in, Arbus’un ya da Mapplethorpe’un çalışmaları Türkiye’de neden yok? Olsa nasıl tepkiler alır? Sergiler olmadan linç edilme olasılıkları yüksek ama neden? O fotoğraflara neden olan yaşamlar ve olaylar Türkiye’de yok mu?... Burası daha aklı başında bir ülke mi?...

Türkiye’nin dünyanın herhangi bir coğrafyasından daha iyi ya da daha kötü, daha deli ya da daha aklı başında bir ülke olduğuna dair kelam etmek değil maksadım. Çılgın bir dünyada yaşıyoruz, Türkiye de bu dünyanın bir parçası, hepsi bu. Ama bununla avunacak değiliz, herkes kendi kapısının önünü süpürmek zorunda...

Tüm bu çılgınlığın içinde güzel şeyler olmuyor mu? Elbette oluyor. Bu güzel şeylerin değeri bu çılgınlıklar olmasa yeterince anlaşılamazdı. Son örneğini Tekel İşçileri Direnişi’nde yaşıyoruz. Yaşıyoruz, çünkü bu satırlar direnişin 55-56ncı günlerinde yazıldı. Bu “yalnız ve güzel” ülkenin yalnız ve güzel insanları, yalnızlıklarını bir direnişin ayaklandırdığı duygularla paylaşıyorlardı 56 gündür. Bu paylaşımda AFSAD fotoğrafçılarının çabaları, direnişin bir parçası olarak direnişe tanıklıkları ayakta alkışlanmalı. Onlar fotoğrafları ile hem bu tarihi olaya tanıklık ediyorlar, hem de bir direnişin tarihini yazıyorlar. Gece gündüz, soğuk demeden, yağmur kar demeden, işçilerle beraberdiler. Onlarla birlikte halk da öyle. Emekli maaşlarının tamamını işçiler için harcayan emekliler, harçlıkları ile simit alıp işçilere getiren öğrenciler, evdeki aşını işçilerle paylaşmaya getiren ev kadınları, ve daha nice yüce gönüllü insan... Tekel işçileri bu direnişin artık kendilerini aştığını söylüyor. Bu direniş artık, zorbalığa karşı adaletin, haksızlıklara karşı hakkın, iki yüzlü sermayeye karşı emeğin, iktidarın ölçüsüz gücüne karşı ezilenlerin, nefrete karşı sevginin direnişi...

Fotoğraf sadece bir araç. Yaşamımızı ve varoluşumuzu anlamlandıran. Yaşamla, insanla ve doğayla ilişkilendirilmediğinde, bunlardan kopuk olduğunda sadece bir hiç. Fotoğraf, üzerine konuştuğumuzda, bizi kendileri hakkında konuşmaya zorladığında fotoğraf. Düşlerimiz varsa fotoğraflar da var. Biz kendimiz varsak fotoğraflar da var.

Tüm yazılarım gibi bu yazıya da fotoğraflar sebep oldu. AFSAD fotoğrafçılarının tekel işçilerinin direnişini belgeleyen fotoğrafları. Bu fotoğraflar sayesinde, bu direnişe katılan bütün işçiler sadece Tekel işçisi değiller artık, haksızlığa ve adaletsizliğe karşı kendilerinden önce olan ve kendilerin sonra da olacak tüm direniş öykülerinin simgesi onlar artık. Bugün olduğu gibi yarın da, bu fotoğraflara baktığımızda yaşanmış ve yaşanacak bütün adaletsizlikleri ve bu adaletsizlikler karşısındaki insan olmanın onurunu göreceğiz. “Nasıl insan olunur”u göreceğiz.

Dünya varolduğundan beri zorbalar nedense bir türlü anlayamadılar; tarih zorbaları ya unutur ya da zorbalıkları ile hatırlar ve lanetler, hatırlananlar hep düşleri olan, düşlere inanan ve güzel bir dünya düşünün peşinde koşanlardır.

Medine mi? O da Güldünya gibi adını yazdırdı tarihe, bütün Medine’ler ve bütün Güldünya’lar için…

1 – HABERTÜRK Gazetesi, 07 Şubat 2010, Gülenay Börekçi Röportajı
2- www.atilimhaber.org

ŞULE TÜZÜL
Şubat 2010




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa