Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
FOTOGRAF ÜZERİNE SOHBETLER - Mehmet Ünal

FOTOGRAF ÜZERİNE SOHBETLER

Sosyal-Belgesel-Fotograf

Herşey “belgesel fotograf“ konusunda bir guruba “koçluk“ yapmam istenildiğinde başladı.Kendi kendine yeten, zamanını boş geçirmeden yaşayabilen birey olarak, bu durum bana artı sorumluluklar getirdi. Bu guruba elimden geldiğince belgesel fotografı anlatmaya, fotografın keşfinden itibaren bu alanda gerçekleştirilen örnekler göstermeye çabaladım,  konuya ilişkin filmler izlemelerini nacizane tavsiyede bulundum. Genelde karşılaştığım tavır; işi hafife almak, sanki fotograf entipüften bir mecraymış, vb. davranışlara tanık oldum.
 

Fotograf kendi içerisinde zamanla bir çok aşamalar yaşadı. İlk ilan edildiği günden zamanımıza dek bir çok “liglere“ ayrıldı. Portre, manzara ile başladı, ve günümüzdeki eğilimlerden  “minimal“e dek geldi...

Kendi adıma fotografın “belgesel“ dedikleri kısmını seçtim. Bu konuda okudum, çektim, yazdım, sergiledim, yayınladım. Ve bu süreç hâlâ bitmedi...

1
 Ekim 1986. San Carlos-Nikaragua. Sandinist Askerler.


“Güzel Şeyler Sabır İster“
Gut Ding will Weile haben. (Alman atasözü)

Bizim jenerasyonun fotografa başladığı yıllarda fotograf üretebilmek  gerçekten “sabır“ gerektiriyordu. Fotograf aygıtlarının nasıl çalıştığı, objektiflerin neler olduğu, fotografları çektikten sonra filmin hangi kimyasal ile nasıl banyo edileceği, kartlara baskı işlemlerinin nasıl olacağı, filmlerin nasıl kurutulacağı, vb...
 

Kısaca: Bir dizi uğraş sonucu neler çektiklerimizin sonuçlarını görebilirdik.

Yani: Optik, ışık ve kimyanın birleşimi sonucu oluşan “büyü“den sonra fotograflarımızı
görebiliyorduk.

Başka bir demeyle: Fotograf “Alaaddin’in Sihirli Lambası“ gibi, kendine has bir giz (sır) olayı idi...

Şimdilerde fotografın bu denli basite alınması, entipüften bir uğraşmış gibi tavırlarla yüzyüze gelmesi acıtıyor... ki herkesin, istisnasız “herkesin bir fotograf makinası olmalıdır“ diyenler  gurubundanım.

2002 yılında bir dergi için Fotokina hakkında bir yazı yazmam istenince, o yıl Fotokina’da gözden kaçmayan bir atılım yapan dijital teknolojiyi görünce (dijital bu tarihten çok önce başlamıştı) yazımın  başlığını “Fotograf demokratikleşiyor“ koymuştum. Ve öyle oldu. Şu an, hangi sınıftan olursa olsun, istisnasız herkesin elinde  “görüntü“ üretebileceği bir alet bulunmaktadır.
Gerek fotograf makinası, gerek akıllı cep telefonu ile çeksin, herkes “fotograf çekiyorum“ demektedir...

Endüstrinin, 1890 yılında ortaya attığı reklam sloganı olan, “Siz düğmeye basın, gerisini bize bırakın“  belgisi, içinde bulunduğumuz zamanda tamamiyle gerçekleşmiştir. Artık eskiden olduğu gibi, kaç  ASA’da, hangi optik ile kaç diyaframda çekileceğini, hangi kimya ile banyo edileceğini, hangi karta basılacağını düşünmeye gerek kalmamıştır... (ama kazın ayağı böyle değil.)

İşte sorun burada başlamaktadır. Fotograf makinesinin düğmesine basılıyor ve hemen arkasındaki ekranda çekilen görülebiliyor...

Sabırsız olan halkımız ise, ne çıkarsa çıksın hayatından memnun...

Ancak “Güzel Şeyler Sabır İster“! Bundan önce de bilgi, deneyim ister; gelişkin bir kişilik ister.

2
 1990. Sarawak Adası. Endonezya. Kafatası Avcılarının bölgesinde.


Fotografın ALFABE’si

Birçoklarının dediği gibi, “bana göre böyle“, başka şeylerde olduğu gibi, fotografta da geçersizdir. Fotografın bir alfabesi vardır. Aynı konuştuğumuz dilin alfabesi gibi... Bu olmasaydı, anlaşmakta güçlük çekeceğimizin kaçınılmaz gerçektir.Fotografın alfabe’si nedeniyle, “fotografın dili“ tüm yeryüzünde, herkesin birbirleriyle tercümansız anlaşabildiği bir dil; bir fotografa bakarken çevirmene gereksinim duymayız. Ve, ortaya bir fotograf konulursa tüm dünyada anlaşılır ve anlayabiliriz. Bu ALFABE nedeniyle, fotograf biriciktir. Dikkat edilecek mesele, sunduğumuz fotograflarda değerli bilgiler olmasıdır. Yazıda olduğu gibi, bir fotograf  da, ona bakana değerli bilgiler verebileceği gibi,  görsel kirlilik de sunabilir. Fotografın en önemli özelliği içeriğidir. Öyküsüdür. Bunu ısrarla savunuyorum!

Bir örnek: Yaşamın Aynası: Fotograf (*1) kitabımın ikinci baskısı çıktığında ülkemiz üniversitelerinde hocalık yapan bir tanıdığım, “Kitabını okudum. Ancak 33üncü sayfadaki bir cümle, benim için değil  ama, öğrenciler için çok tehlikeli...“ dedi. Şaşırdım.

Cümle şöyle: “Mesajı olmayan fotograf  ’banal’ bir çalışmadır.“ Bu tümce ile de fotografın en önemli özelliği olan “öyküsü“ olması dile getirilmektedir.
 

“TEHLİKE“ nerededir?

 3
Mart 2014. Menemen. Çömlekçi Ustası.


Öykü mü, Teknik mi?

Diğer bir gerçek ise, herhangi bir sayfada basılan, veya sergilenen bir fotograf, ilk bakışta anlaşılabilir. Bazı fotograflara daha uzun bakmak gerekebilir. Aynı bir öyküde ya da romanda olduğu gibi, bazı satırları iyice özümsemek için tekrar tekrar okumak gerekebilir. Bir fotografa da tekrar tekrar bakılabilir. Hele bıkmadan bakılabiliyorsa, o öykü ’tadından yenmez’...

TV ve diğer mecralarda fotograf kullanımı, günümüzde Facebook, Twitter ve/veya başka sosyal ortamlarda olduğu gibi fotografın ’bıktırırcasına’ çok kullanıldığı bir dönemde, fotografların öykülerinin de nitelik olarak çok üstün olmaları gerekiyor. Ancak bu durumda, bir fotografı okumak, TV, reklamlardaki resimlere bakmaktan daha tercih edilen bir durum yaratabilir.

Teknik, alet-edavat hakkında saatlerce konuşmak; önüne konulan fotografı teknik yönden saatlerce irdelemek sadece, ülkemdeki fotografla uğraşan insanlara özgü bir şey değil. Dünyanın her yerinde, fotografın içeriğinden çok tekniği üzerine konuşmak gibi bir “salgın hastalık“ sözkonusu... hele ülkemde, iki fotografçı biraraya geldiklerinde, neredeyse sadece ve sadece aygıtlar, teknik- üzerine sohbet etmekteler... hangi marka olursa olsun, tüm aygıtların yeteneklerini ezbere  bilmekteler. Çoğunlukla, keskinliği ve renkleri  iyiyse, o fotografın güzelliğinden dem vuruyorlar. Öyküsü hakkında konuşmalar, belirgin biçimde az!

Bu şuna benziyor: Bir roman okuyorsunuz, dilbilgisi ve noktalama işaretleri doğruysa, o roman iyi
roman gibi...

Kısaca: Teknik olarak çok iyi çalışılmış bir fotograf anlamsız ve sıkıcı olabilir.

Bir yazarın aletleri arasında kalemi/daktilosu hangi anlamı taşıyorsa, bir fotografçı için de fotograf aygıtı aynı anlamı taşıyor. Bunların markalarının çok iyi olması, çok iyi roman yazmalarına, çok iyi fotograf çekebilmelerinin altyapısını oluşturmaz. Öncelikle, o bireyin kişiliği önemlidir. Dünyaya bakış açısı önemlidir. Bunların ışığında ürününü verir. Bakmak, görmek, fotograf makinasından bakmak farklı eylemlerdir. Sonra, seçmek ve deklanşöre basmak gerekmektedir. İşte tam bu sırada deklanşöre ne zaman basacağınıza, alet değil fotografçı karar verir... bu uğraşın ayrıcalığı buradadır.

“Ah bir Leica’m olsa nasıl güzel fotograflar çekerdim“ gibi düşünceler beyhudedir. Kafanın içinde ne varsa, gözler onu görür. Diğeri “makinalara esirlik“ diye tanımlanabilir. Ve öyledir.

Tüm bu yazdıklarımdan “teknik önemli değildir“ gibi bir anlam çıkartılmamalıdır. Tam tersine  aletin teknik yetenekleri çok iyi bilinmelidir. Hangi sonucun alınacağı iyi bilinmelidir. Akıllıca kullanılmalı, amaca uygun kullanılmalıdır. İçeriğin önüne geçmemelidir. Bu içerik fotografçının kişiliği ile oluşur. Kişiliği neyse, ürünleri de öyle olur. Bu konuda iyi bir örnek  olduğu için S. Salgado’nun bir tümcesini alıntılayacağım: “Fotografını çekmek istediğiniz konuyla ideolojik yakınlığınızın olması gerekir. Eğer olmazsa uzun süre içten ve empatik kalamazsınız.
Kendinizi konu ile özdeşleştirmeniz gerekmektedir.“ (*2)

4
Ekim 1985. Mainz/Rhein – Almanya. “Atom Bombası Karşıtı Hekimler“

Bü söylemi okuduktan sonra, koçluk yaptığım guruptaki bir konuşma aklıma geldi. Ülkemizdeki göçmenlerin çekilmesini, belgelenmesini önermiştim. Bir-iki araştırma gezisinden sonra, “göçmenlerin  kaldıkları yerler çok pismiş“ bu nedenle aralarında bazıları “iğrenmişler“. Bu yaklaşım ile zaten belgesel fotografçı olunmaz, demiştim.
    
Gözümüzü teknikten çok içeriğe doğrultmamız gerektiğini bir kez daha vurgulamak istiyorum.  Düşüncelerimiz, bakmamız, görmemiz, hissetmemiz, çok önemlidir. Kendimizi ve ortamımızı bu tavırları benimsersek güzelleştirme şansımız artar.

-    Bu fotografı neden çekiyorum?
-    Neden bu insanı çekiyorum da başkasını değil?
-    Bu motifin özelliği nedir?
-    Bu fotografı çektim, sonra ne yapacağım?

Ve daha bir çok sorular... yanıtını veremediğimiz davranışta bulunmamamız gerekiyor. Fotografta
da bu böyle. Neden farklı olsun?

Kısacası, konumuz fotograf ise, özellikle sosyal-belgesel fotograf ise, bu bizim yaşam biçimimiz olmalıdır. Bu söylemle, yepyeni birşeyler söylediğimi sanmıyorum. Benden önce de, şimdi de bu tarz söylemlerde belgesel fotografçılara rastladıkça, eskilerin devamı, şimdikilerin de çağdaşı olduğum için kıvanç duyuyorum.



*1 Mehmet Ünal: Yaşamın Aynası: Fotograf, Espas Yayınları, Istanbul 2012
*2 Ken Light :  Çağımızın Tanıkları, Fotograf Vakfı Yayınları, Istanbul 2006

        




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa