Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
FOTOĞRAFIN KÖŞESİ - Özcan Yurdalan

HER BİRİMİZ BİR DİĞERİMİZ KADARIZ
NE DAHA FAZLA NE DE EKSİK
                       
Belgesel fotoğraf ve fotoröportaj kitabı yayınlanalı sekiz yıl olmuş. Birinci baskısı 2007 yılının son aylarında çıkan kitap, küçük eklemelerle yeni baskılar yaptı. Hâlâ kitapevi raflarında yer bulabiliyor. Beşinci baskıya dönmesi, doğrusunu söylemek gerekirse kendi adıma sevindirici. Fotoğraf çevresinin kurak yayın ikliminde bir kitabın sekiz yıl dolaşımda kalmasının bir anlamı olsa gerek diye düşünüyorum.

Fotoğraf Vakfı’nın 2002 yılında World Press Photography ile birlikte gerçekleştirdiği iki yıl süren belgesel ve haber fotoğrafçılığı atölyesi bir dönemeç oldu, dünyaya açılan önemli bir kanal doğdu. Bu atölye çalışması izleyen yıllarda özgür habercilik alanında kayda değer bir değişim yaşanmasa bile, görsel hikayelerle toplumsal gerçeklere yönelen fotoğrafçıların sayısında önemli bir artış oldu.

2003 yılında kurulan Nar Photos 10. Yılını İstanbul Modern’in davetiyle hazırladığı uzun süreli bir sergiyle tamamladı. AFSAD 2008 yılında yaptığı 7. Fotoğraf Sempozyumunu Belgesel Fotoğraf konusuna ayırdı. Sempozyum tebliğleri ve iki gün boyunca yapılan tartışmalar kitap halinde yayınlandı. Aynı yıl Anadolu’nun dört bir yanındaki fotoğraf derneklerinde, çeşitli kuruluşlarda çok sayıda “uygulamalı belgesel fotoğraf ve fotoröportaj seminerleri” yapmaya başladım. Bu güne kadar yetmiş semineri aşan bu çalışmalar sırasında edindiğim gözleme dayanarak söyleyebilirim ki yaşadıkları çevreden görsel hikayeler anlatarak topluma müdahil olmak, hayata dair sözünü çoğaltmak isteyen fotoğrafçıların sayısı sanılandan çok daha fazla. Özellikle İstanbul’da hareketlenen belgesel fotoğraf, haber fotoğrafçılığı ve fotoröportaj çalışmalarında metot yerleştirmek ve etik temelleri güçlendirmek amacıyla Galata Fotoğrafhanesi iki yıl süren eğitim programları hazırladı. Aynı kurum fotoröportajlar yayınlayan “Fotoğraf Notları” ve fotoğraf kuramına dair metinlere yer veren “Fotoğrafsız” adlı iki periyodik yayın çıkardı.

2013 yılında yaşanan Gezi İsyanı sırasında haber ve belgesel mecrası olarak yaygın biçimde kullanılan fotoğraflar yeni fikirler doğurdu, yeni oluşumlar yarattı. İstanbul’dan sonra İzmir’de de haber ve belgesel fotoğraf üretmek için ajanslar, kolektifler kuruldu. Fotoğraf Vakfı, fotoröportajcıların bir yıllık ürünlerini derleyen Belgesel Fotoğraf Günleri’ni 2014 yılında başlattı.

Son yıllarda belgesel fotoğrafa, haber fotoğrafçılığına ve alt başlıklarına dair önemli teorik metinlerin çevirisi yayınlıyor. Görsel habercilerin fotoğraf, video ve multimedya uygulamalarıyla aktardıkları hikayeler sanal ortamlarda yaygın biçimde dolaşmaya devam ediyor
.

Velhasıl memlekette belgesel fotoğraf ve fotoröportaj alanında belirgin bir kıpırdanma söz konusu.

Yukarıda biraz da rastgele sıraladığım on yıllık faaliyetlere bir arada bakınca  sanki çok şey yapılmış, belgeselciler nefes almadan çalışmış gibi bir manzara çıkıyor ortaya belki, ancak durum öyle değil. Toplumların yaşamında olmasa bile insan yaşamında önemli bir aralıktan söz ediyoruz. On yıl neresinden baksan uzun bir süre. Lakin bu memleketin sosyal, kültürel ve politik damarları başta olmak üzere hayatiyetini sağlayan tüm beslenme kanalları tıkanmış ya da daraltılarak kontrol altına alınmış olduğu için kıpırdanmak kolay değil. Darbe üstüne darbe yemekten serseme dönmüş bir toplumsallıktan söz ediyoruz. Asker on yılda bir nizam intizam verdi, sivil, onu aratmayacak şiddetteki darbesini kafamıza ve ruhumuza indiriyor... Hal böyle olunca toplum, kılcal damarlarındaki hayatiyeti çoktan kaybetti, bir organizma olarak kendi dinamikleriyle yaşaması bile engelleniyor. Gerçek bir demokrasiyi, hak ve özgürlükleri savunanların varlıklarını koruyabilmek için isyan ve direnişten başka yol bulmaları güçleşiyor.
 

Bu ortamda, zengin bir dünya görgüsü ve geniş bir hayat algısı edinme fırsatı veren fotoğrafçılıkla uğraşanlar, hayatın güzelliklerini görmek ve göstermek varken acılarla, eşitsizliklerle ve baskılarla yaşanan bir toplumsallık içinde kendi varoluşlarını anlamlandırmaya çalışıyorlar.

Fotoğrafçılık çağımızın en sevilen ve giderek yaygınlaşan kolektif eğlence araçlarından biri. Belki de başlıcası. Öte yandan bu alanın içinde yer alan belgesel fotoğraf ve fotoröportaj çalışmaları ise toplumsal karşılığı ve politik uzantılarıyla birlikte ‘demokrasi’yle doğrudan bağlantılı bir faaliyet. Hem kavramsal olarak hem de uygulamalarıyla birlikte ‘haberleşme’ alanının ayrılmaz bir parçası.

Haber alma özgürlüğü demokrasinin başlıca ölçütlerinden biri olarak tanımlanır. Enformasyon toplayarak, bilgi edinerek, gözlem ve araştırmalar yaparak doğru ve güvenilir bir haber inşa edebilmek için özgür bir çalışma ortamına sahip olmak gerektiği bilinir. Bugün belgesel ve fotoröportaj alanında çalışanların hikayelere ulaşabilmeleri için, görünenlerin arkasındaki esası ortaya çıkarabilmeleri için, sosyal gerçekleri görünür kılabilmeleri için teşvik edildikleri bir ortamdan söz edemeyiz. Ne kadar özgür araştırma, doğru haber ve yaratıcı ifade, o kadar demokrasi.

Peki bütün bunların yanı sıra temel ihtiyaçlarımızdan birinin derinlikli tartışma, açık eleştiri ve özgür yorum alanı olduğu düşünülürse. Bu kitabın yayınlandığı 2007 yılından beri aynı meseleyi konu edinen bir başka telif yayının çıkmamış olması neye işaret eder? Tek başına hâlâ rafta duran “Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj” kitabı, iyi kötü bir metot önerirken anlama çabasını önemseyen bir zihniyete işaret etmeye çalışıyor. Ancak yanına başkalarının eklenmemiş olması bize neyi gösteriyor? Öncelikle söyleyebiliriz ki, kendi başına tek kalmış olması aslında ‘biricik’ olduğunun değil, ‘zaafları’ bulunduğunun işareti. Öte yandan bir samimi değerlendirme diye kabul edilecek olursa, sekiz yıl önce yayınlanan bu kitabı bugün yazacak olsam aynı iş mi çıkardı ortaya hiç emin değilim. Argümanları, tespitleri ve önerileri değişmezdi hiç kuşkusuz ancak dilinden kurgusuna kadar farklı bir yapı taşıyacağından hiç kuşkum yok. Bu haliyle de kendimizi ifade ettiğimiz bu alanın bir yansıması. Sonuçta bu ortamda her birimiz bir diğerimiz kadarız ne daha fazla ne de eksik.

Laf buraya kadar gelmişken, Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj kitabından bir alıntı yaparak fotoğrafçılık eğitimine dair düşüncelerimi paylaşayım isterim. Sonuçta bu kitap gibi yaptığımız uygulamalı seminerlerin de temel amacı “eğitmek” değil, bir bilgiyi paylaşmak. Bu paylaşımın yöntemi gibi amaçları ve hedefleri de kendi başına bir tartışma konusu.

EĞİTİM VE BELGESEL

Yurt sathındaki eğitim sisteminin özü malum: otorite tarafından bilmemize karar verilmiş olanları ezberletmek, bilmememiz gerekenleri saklamak. Yaratıcılığın, özgür düşüncenin, eleştirel bakışın, sorgulayıcı aklın, kapsamlı bir zihniyet dünyasının, kalıplar dışında davranışın, baştan yok edildiği eğitim süreçlerinden sıyrılıp gelebilenler bunun böyle olduğunu da öğrenirler.

Fotoğraf eğitimi sadece resmî kurumlarda değil, sivil ortamlarda da genel eğitim politikasından pek farklı işlemez. En iyimser yaklaşımla söylemek gerekirse ‘bildiklerini aktarmakla’ yetinen bir sistem mevcuttur. Bugüne kadar bir türlü ortaya çıkamayan yayınlar, teoriler, incelemeler ne yazık ki pek de verimli bir akademik ortamın bulunmadığını gösterir.

Henri Cartier-Bresson’un fotoröportaj konusunda 1952’de yazdığı temel metin Ocak 2006’da Türkçe yayınlandı. O zamana kadar “Tam ve Doğru An” olan adı, çoktan “Karar Anı” şeklinde galatı meşhur olmuştu fotoğraf camiasında. Howard S. Becker’in 1974 yılında yazdığı ve bence Bresson’un makalesi kadar önemli olan Fotoğraf ve Sosyoloji’nin tam metni yine ve ancak 2006 yılında Türkçe yayınlandı. Yayınlandı da ne oldu? Üstlerinde tartışılan, yeni kuramsal açılımlarda referans gösterilen metinler mi oldular? Akademyada ele alınıp bu topraklardaki kültürün suretle ilişkisi hakkında analizlere mi sebep oldular? Hayır değil elbet. Memlekette bunca fotoğraf kurumu, üniversitesi, akademisi, iletişim fakültesi, profesörü, öğretim görevlisi olmasına rağmen, birkaç kez biner adet basılıp raflarda tozlanmaya terkedildiler. 2006’dan bu yana fotoğraf kurumlarımızda temel eğitim alan kursiyer sayısı, bu kitapların toplam tirajının en az yüz katıdır desem abartmış olmam.

Yaşadığımız topraklarda fotoğraf, toplumun genel ruh haline de uygun biçimde tek bir tarzda yapılan, ortak kuralları ve değerlendirme ölçütleri olan bir alanmış gibi anlaşılıyor. Gerek temel eğitim veren kurumlarda, gerek sunumlarda ve yorumlarda, farklı tarzların kimi zaman birbirine zıt tanımları görmezden geliniyor. Genellikle resimsi fotoğrafın ölçütleri öne çıkarılarak bütün alanlar ona indirgeniyor.

Çok geniş kullanıma sahip fotoğrafın, izleyiciyle farklı kanallardan ilişki kurabildiğini ihmal eden yaklaşım, fotoğraf alanının tamamını kontrol etmeyi kolaylaştıran bir ortam yaratıyor. Bu sayede fotoğrafçılardan oluşan kapalı topluluk, bir nevi cemaat ilişkileri içinde kendisini tekrarlayıp duruyor.

Bugünkü haliyle eğitimin tektipleştirici, indirgemeci etkileri fotoğraf alanında dinamik bir sürecin gelişmesini engelliyor. Taklit fotoğrafların özendirilmesi, toplumsal içerikten uzak durmanın teşvik edilmesi ve yarıştırmacı zihniyetin yaygınlaşması, genel eğitim sisteminin fotoğrafçılık eğitimindeki yansımaları olarak beliriyor.

Bu yapı içinde belgesel denince, sokakta yatan insanların, duvar dibinde oturan ihtiyarların, ayakkabı boyacılarının, karanlık atölyelerde çalışan zanaatkârların, ot taşıyan köylü kadınların fotoğrafı akla geliyor. Oysa belgesel fotoğraf, seçilen konudan bağımsız olarak işleyen bir zihniyet dünyasının pratiğidir. Konu seçimi özellikle sosyal belgeselde toplumsal alanlara yönelir, bu doğaldır ancak konunun kendisi fotoğraflama tarzını ve fotoğrafın türünü belirlemez. Bu en temel bilgiye pek itibar edilmediği için ‘ortaya karışık’ türünden portfolyolarla sık karşılaşılır.

Gönül ister ki fotoğraf eğitiminde kuru bilgi, mekanik işleyişler yerine bir düşünme metodu paylaşılsın, yeni bir kültürün nüveleri aktarılsın. Bütünlüklü bir zihniyet dünyasının içinden, farklı fotoğraf tarzları arasından yolunu fotoğrafçı seçsin. Olmaz değil, çok kaba hatlarıyla dünyanın orasında burasında alternatif eğitim yapan yerlerde benzer yöntemler her türlü bilginin aktarılmasında kullanılıyor ve aslında bir kültürün aktarılması olan bu işleyişin adına ‘eğitim’ denmiyor.

Öğrenmenin esası, kendilerinden öğrenilecek bir şeyler olduğu düşünülen fotoğrafçıların, mesela nasıl fotoğraf çektiklerini değil, zihinlerinin nasıl çalıştığını anlamaktır. Bizde hiç olmadığı gibi.

Yüksek öğrenim kurumlarının fotoğraf eğitimini sanat boyutuyla ele alması, öte yandan öncelikle reklam piyasasına nitelikli eleman yetiştirmeyi amaçlaması, fotoğrafın gerek haber, gerekse belgesel alanlarının yeterli akademik ilgiden mahrum kalmasına yol açtı. İletişim fakültelerinde basın fotoğrafçılığındaki çağdaş yaklaşımarla yeterince ilişki kurulmadığı, gerek okullu kadroların medya pratiklerine, gerekse hayli yetersiz akademik yayınlara bakılarak anlaşılıyor.
 

Yayın yetersizliği, araştırma noksanlığı, sistematik değerlendirmelerin bulunmaması, özgün teorik çalışmaların görülmemesi nedeniyle akademik alan kişisel gayretlerle yapılan katkılarla yetiniyor. Belgesel fotoğrafın teorik alanıysa, tıpkı haber fotoğrafı gibi az sayıda akademisyenin özel ilgisini çekmesine rağmen kurumsal yapılanmadan uzak kalıyor. Belki de olması gereken, işin doğrusu bu. Belgesel biraz da usta çırak ilişkisiyle, formel olmayan paylaşımlar ve esinlenmelerle kendini sürdüren bir alan. Gel gör ki bu ilişkilere zemin sağlayan yapılara da, ustalara da sahip değiliz.

Türkiye’de belgeselciler herhangi bir mirası devralarak çalışmayı sürdürmediler. Bu topraklarda yapılmış bütünlüklü bir belgesel çalışma ne hafızalarda mevcut ne de gazete dergi sayfalarında. Gerçi hiç sorun değil, Eugene Smith de Sebastiao Salgado da temsil ettikleri değerler itibariyle bütün belgeselcilerin ortak değeridir, ancak bunca fotoğrafçının deklanşör bastığı memleket topraklarında fotoğraf tarihi dendiği zaman bir tane olsun belgesel tarzın kendi ölçüleriyle tanımlanabilecek, referans olabilecek bir iş çıkmaz mı?

Her şey el yordamıyla, hislerle ve dünya görüşünün hayata yansımalarını dikkatle gözleyerek yapıldı. Eldeki araç fotoğraf makinesiydi ve kırık dökük teknik bilgilerin, resimsi kompozisyon kurallarının dışında fotoğrafı fotoğraf yapan asıl iç mevzulara, felsefesine, zihniyet dünyasına dair ne bir kaynak ne de aktarılmış deney mevcuttu. Son yıllarda yayınlanan eserlerse belgesel fotoğraftan fotoröportajın iç sorunlarından çok fotoğraf alanının genel mevzularına ve hatıralara ilişkin. Bir önceki kuşaktan az sayıda fotoğrafçı belgesel çalışır gibi yapmışlardı, yaptıklarının cümlesini kuranların sayısı çok azdı.
 

Basın dünyasındaki fotoğrafçılar da çok farklı durumda değillerdi. Bir vakitler bazı gazetelerin fotoğraf servislerinin bir tür okul gibi işledikleri, verimli bir usta çırak ilişkisi sürdüren atölye gibi çalıştıkları bilinir, o da kısa bir süre. Öte yandan, kendini fotomuhabiri olarak tanımlayanlar fotoğrafın tanıklığına ve haber taşıma özelliğine vurgu yapanlar, lütfen ettikleri birkaç sözün ötesinde ‘neden, nasıl’ sorularına cevap vermediler, bugüne kadar değişen bir şey olmadı. Fotoğrafın sanat değil kayıt ve tanıklık olduğunu söylerken bile sanatçı esrarengizliğine bürünerek zihinlerini açık etmekten kaçındılar. Belki ettikleri  iki çift laftan daha fazla sözleri yoktu, belki biriktirdiklerini aktaracak, paylaşmaya değecek birilerinin olmadığını düşünerek, zamanlarını boşa harcamak istemiyorlardı. Ama belli mi olur, iki çift laf etselerdi, az bir şey zihin ve duygu dünyalarının derinlerine inilmesine izin verselerdi, belki birilerinin günün birinde işine yarardı, bazı şeyleri yeni baştan keşfetmek zorunda kalmazdı arkadan gelenler.

Henri Cartier-Bresson, “Fotoğrafçı yaptığı işin sözünü kurabilmelidir,” derken, onun izinden gittiğini iddia edenler söz kurmaktan özenle kaçındılar. Bilmediklerini tartışarak öğrenmenin ayıp olmadığını göz ardı ettiler. Belki de bildiklerini kendilerine saklayarak ayrıcalıklarını korudular. Ne yazık ki haber fotoğrafçılığı da belgesel de el yordamıyla kendi yolunu yaratmaya çalıştı. Çalışıyor.



 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa