Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Hamdi Telli

KOLEKSİYONERLİK


Aslında yazımın konusu FOTOĞRAF KOLEKSİYONERLİĞİ olsa da, öncelikle konunun dayandığı kavramlar üzerindeki görüşlerimi paylaşarak konuyu değerlendirmeyi tercih edeceğim. Çünkü yazıda, dünyada ve Türkiye’de bulunan Fotoğraf koleksiyonerleri ve koleksiyonlarını, bunların tarihçelerini anlatmayacağım. Bu bilgilere internet üzerinden kolayca erişebilmek olanaklı. Ben, yazımda, fotoğraf koleksiyonu yapmayı düşünecekler ya da daha önemlisi fotoğraf koleksiyonu yapılamayacağını düşünenler için konu ile ilgili kavram ve yöntemler hakkında bir sohbet yapmayı diliyorum.

Koleksiyonerlik, bu ad ile anıldığında, günümüzde pek saygın ve önemli bir uğraşı alanı, hatta çok kârlı bir iş haline gelebilen bir eylem olsa da, Türkçe karşılığı olarak TOPLAYICILIK olarak ifade ettiğimizde, çoğumuzun böyle bir işle alakası olamayacağını düşüneceğinden kuşkum yok.

Ancak böyle düşünürsek, toplama eyleminin taşıyacağı önemli bir niteliği göz ardı etmiş oluruz. Sokaklarda rastladığımız çöp toplayıcıların bile, cam, pet şişe, kağıt, vb gibi işlerine yarayacak eşyalar üzerinde ihtisaslaştığını ve bununla kazanç elde edip kendilerinin ve ailelerinin yaşamlarını sürdürdüğünü ve hatta bu sektörde büyük paraların döndüğünü düşünürsek, toplanacak şeyler üzerinde bir seçim yapmanın bu eyleme bir değer kazandırdığını fark ederiz.

Yani, toplayacağımız objeler ile ilgili bir seçim yapmak ve bu seçimin kriterlerini belirlemek ile yaptığımız toplama eylemini farklı bir niteliğe taşımış oluruz ki bunu, kabul gören ifadesi ile “Koleksiyonerlik” olarak anmaktayız. Bazen toplayacağımız objeler tekil olarak atık kabul edilebilecek objeler de olsa, seçim kriterlerimiz ile oluşturduğumuz sistematik yaklaşım ve buna uygun bir düzenleme ile sunduğumuz seçki, değer taşıyan bir nitelik kazanmaktadır. Bu değer, fikir ve emeğimizin manevi değeri ile, seçkiyi oluşturan objelerin maddi değerinden kat kat fazla bir maddi değer de olabilecektir.

1
 
Topladığımız objeler, para ve pul gibi her biri maddi değer taşıyan objeler olsa da, değerli bir koleksiyon oluştururken gerekli olan yine belirli kriterlere dayanan bir seçki ve bir derleme sisteminin varlığı olacaktır. Böylesi bir düzenleme ile bir araya getirilmiş para ya da pullar, üzerinde yazılı değerlerden çok daha fazla maddi değer taşıyabilmektedir.

Ekonomide geçerli olan, az bulunanın değerli olması ilkesi, doğal olarak bu konuda da geçerliliğini korumaktadır. Koleksiyonumuzda yer alan öyle objeler olabilir ki bunlar nadir bulunmakta, hatta biricik olabilmekte, bu durumda kendi değerleri ile birlikte yer aldıkları koleksiyonun da daha değerli olmasını sağlamaktadır.

2

Bir objenin biricik olması söz konusu olduğunda akla gelen önemli koleksiyon konularından biri de SANAT koleksiyonları olacaktır. Ancak burada KOLEKSİYONER, toplamaya başlamak için şu sorunun yanıtını bulmak zorundadır: “Sanat eseri nedir?”.

Bir işin sanat eseri olduğuna karar verecek bir kişi ya da kurumun olmadığı, bu kararın kişisel bir tercih olduğu ve ancak tarih önünde sonuçlanabildiği bilinmektedir. Bu durumda koleksiyoner, kendi kişisel tercihleri ile birlikte itibar ettiği diğer kişisel tercihleri de çok iyi değerlendirmek ve seçkisinin kriterlerini doğru belirleyebilmek zorundadır. Bu da, sanat konusunda çok geniş bir bilgi birikimi, güçlü bir sezgi ve sanatsal duyarlılık ile olanaklıdır. Bu nedenle, her koleksiyonerin taşıması gereken tutku, ilgi ve bilgi, sanat koleksiyoneri için daha da önemli bir koşul haline gelmektedir.

Burada sanat koleksiyoneri, büyük bir pazarın da önemli bir unsuru haline gelmektedir. SANAT PAZARI.

Her şeyin alınıp satıldığı ve tüm değerlerin para ile ölçüldüğü günümüz kapitalist düzeninde sanat yapıtı da bir meta haline gelmiş ve piyasa ekonomisi içinde kendine bir değer bulmaya çalışmaktadır. Burada ise önemli bir paradoks ile karşılaşılmaktadır. Bir yapıtın sanat değeri ve nominal (parasal) değeri ilişkisi. Her yapıt, sanat yönünden aynı değerde olmamak ile birlikte bunu ölçebilecek bir birim ve yöntem bulunmamaktadır. Bir yapıtın piyasa değeri ise tüm diğer mallar gibi piyasa koşulları içinde belirlenmekte ve parasal olarak ifade edilmektedir.

Piyasa koşullarında yapılan değer biçmede önemli olan kriterlerden biri burada da devreye girmektedir. “Ender bulunan malların daha değerli olması”. Ancak bu kriter sanat eseri konusunda işlerliğini kaybediyor olmalıdır. Öyle ya her bir sanat eseri zaten biricik değil midir? Öyle ise her biri çok ama çok değerli olmalıdır. Peki, bunların arasında bir değer farkı olacaksa bunun kriteri nedir?

İşte burada devreye yine kapitalist sistemin mekanizmalarından biri devreye girmektedir. Reklam ve Pazarlama. Sanat simsarları, ellerindeki malları (sanat yapıtları) çeşitli yöntemler ile hedef pazara daha yüksek fiyatla satıp, daha çok kar elde etme peşinde olacaktır. Bu sistem içinde pazarlanan sanat eserlerinden elde edilecek hasılatın ancak küçük bir kısmının sanatçıya ulaşabileceği de açıktır. Hele ilk elden sonraki el değiştirmelerde (her ne kadar yeni yeni bu konuda sanatçı lehine düzenlemeler yapılsa da) sanatçı devreden çıkmakta, eserin yarattığı artı değer, sanat simsarları elinde katlanarak büyümektedir.

Bu açıklamaları yapmaktaki amacımız, koleksiyonerin, sanat piyasasının ne tarafında olduğu konusunu açıklığa kavuşturabilmek içindir. Koleksiyoner, bir sanat simsarı mıdır? Yoksa, sanat simsarlarının hedef pazarı mıdır? Bu karar, koleksiyonerin kendisine ait bir karar gibi görünse de, sanat simsarlığına soyunan bir koleksiyoner, piyasa koşulları gereği hızla koleksiyonerlik niteliklerinden uzaklaşmak durumunda kalacaktır. Daha fazla kar etme kaygısı içinde sürdüreceği bir etkinlik, daha önce belirttiğimiz koleksiyon kriterlerinden uzaklaşarak, daha ucuza alıp daha pahalıya satmaya yönelik simsarlık kriterlerine yönelmesine neden olacaktır.

Bu saptamamızın, yazının başında değindiğimiz, koleksiyonerliğin karlı bir iş olabileceği yönündeki ifademizle çeliştiği sanılmasın. Doğru kriterler ile yapılan doğru seçimler sonucu oluşturulmuş bir koleksiyon, oluşturan her bir parçanın değerinin yanında ve ötesinde bir değer taşıyabilir ve sahibine çok büyük kazanç sağlayabilecek bir nitelik taşır. Böylesi bir oluşumu sağladıktan sonra, bu değeri parasal bir değere çevirip çevirmemek haklı olarak koleksiyon sahibinin kararıdır. Ancak açıktır ki bu yönde bir karar o koleksiyonun sonu anlamına gelmektedir ve geleceği yeni sahibinin iradesine bağlıdır.

Fotoğraflar ise, en genç yapıtlardan olmak üzere sanat piyasası içinde yer almaktadır. Resim ve heykelin binlerce yıllık geçmişinin yanında fotoğrafın, en çok ikiyüzonbeş yıllık geçmişi, bu piyasa içinde kabulünün oldukça sancılı olmasına neden olmuş ve bu sancılar yer yer bu gün de sürmektedir. Gerçi piyasanın bu inkar edişi, sadece fotoğrafın gençliğinden değil, niteliğinden de kaynaklanmaktadır. Her birinden bir tane olan malları alıp satmakta olan bir piyasa, her birinden sonsuz sayıda üretilebilecek bir mala olumlu bakmayacaktır. Bu durum, ekonominin “Az bulunan malın değerli olması” ilkesi açısından, değersiz bir malı satmak anlamına gelecektir ki, kar odaklı sistemin bunu kabullenmesi beklenemez. Ancak, fotoğrafın değerlendirilmesi için kullanılan böyle bir kriterin tamamen ekonomik / ticari bir kriter olduğu açıktır.

Sanat yönünden böyle bir kriterin yeri yoktur. Piyasa, sanat piyasası olduğu için, sanatsal bir gerekçe de yaratmak zorunda kalarak, “Sanat eseri biricik olmalıdır” gerekçesi ileri sürülmektedir. Burada dikkaten kaçan nokta, sanatın bir işin içeriğinde, ruhunda olduğudur. O işin yaratılışı ile ona sanatsal bir nitelik kazandırılabilir. Nitekim bir başka sanat alanı olan edebiyatta, bir eserin daha çok basılıp satılmasının, daha çok kazandırdığı için onu daha değerli kılıyor olması, plastik/görsel sanatlar piyasasının argümanı ile çelişki yaratmaktadır. Orhan Pamuk’un “KAR” romanı kaç dile tercüme edilip kaç adet basılırsa basılsın bir tane değil midir?

Gerçi sanat alanında, fotoğraftan önce de kullanılmakta olan bazı teknikler ile yaratılan, çoğaltılabilir işlerin, sanat piyasasının bu kriterini zorladığı, hatta kırabildiği görülmektedir. Baskı sanatları başlığı altında kabul edilmek durumunda kalınan bu alanda (Gravür, Taş baskı, Ahşap baskı, vb), işin ekonomik / ticari yönünü çözebilmek için bazı kurallar geliştirilmiştir. Kullanılan bazı tekniklerin gerekliği olarak ya da sanatçının iradesi ile belirlenen, yapıtın toplam sayısı ve her bir işin kaçıncı olduğunun eser üzerinde belirtilmesi ile ölçülebilir bir değer kriteri oluşturulmuştur. Bu çözümde, heykel alanında kullanılan döküm tekniğinin gerekliliklerinden esinlenildiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu çözüm sayesinde fotoğraf, sanat piyasasında yerini almıştır. Ancak, fotoğraf zaten birçok sanat müzesinde de yerini almış, Fotoğraf’ın icadından 45 yıl sonra, 1858 de ilk kez bir müzenin ev sahipliğini yaptığı fotoğraf sergisi Royal Photographic Society tarafından Londra’da açılmıştır. Bundan sonra da birçok fotoğraf müzesi kurulmuştur. Birçok ülkenin çeşitli kentlerinde yer alan fotoğraf müzelerinin en önemlilerinden birisinin de İstanbul’da olması bizi onurlandırmaktadır.

Fotoğraf, sanatsal bir iş yaratma amacı ile kullanılmasının yanında, hatta bundan da önce belge niteliği ile büyük bir önem taşımakta ve bu alanda değer taşımakta ve alınıp satılmakta idi. Büyük usta Ara Güler’in tanımladığı gibi “Tarihin Tanıklığı” nı yapan fotoğraflar medya, haber ve yayıncılık sektöründe önemli bir talebe ve değere sahipti. Özgün ve estetik değerlere sahip içeriği ile sanat dünyasında kendisine yer bulan fotoğraf yapıtları ise yukarıda belirttiğimiz sayılı basım çözümü sayesinde sanat piyasası içinde de kendisine yer edinme şansı yaratmış, bu sektörde de alınıp satılan bir ürün niteliği kazanmıştır.

Fotoğrafın, gerek sanatsal amaçlı yapıtlar, gerekse tarihe tanıklık edenleri ile koleksiyonerler için de önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Fotoğrafın bu iki çehresini kesin çizgi ile ayırabilme olanağı yoktur. Tarihin tanıklığını yapan kimi fotoğrafların taşıdığı estetik değerler ve özgün yapısı ile sanatsal bir nitelik de taşıyabileceği açıktır. Bu nedenle, fotoğraf koleksiyonu yapacak bir koleksiyonerin hangi fotoğraflara yöneleceği, koleksiyonu için belirlemiş olduğu kriterlere dayanmaktadır. Kurumsal ya da kişisel koleksiyonlarda fotoğrafın içeriği, sahibi (yapan) ve veya tarihi gibi kriterlere dayalı seçkiler yapılabileceği gibi sanatsal nitelikteki fotoğrafların resim, heykel, vb. gibi diğer sanat yapıtları ile birlikte bir koleksiyonun parçası olabilmesi de olanaklıdır.

Örneğin, Dışişleri Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı ve Genel Kurmay Başkanlığı ile çeşitli gazetelerin arşivlerindeki fotoğraflardan yapmış olduğumuz bir seçki ile hazırlanan, Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli siyasi olaylarında çekilmiş fotoğraflardan oluşan “Fotoğraflarla Türk Dış Politikası” Koleksiyonu, Dışişleri Bakanlığımızın Müsteşarlık katında sergilenmektedir. Bu kurumsal koleksiyonda temel kriterin içerik olduğu ve fotoğrafın “Tarihin tanıklığı” çehresine dayandığı açıktır. Koleksiyona seçilen fotoğraflar içinde estetik değerler taşıyan, fotoğraf sanatının önemli örneklerinden olanlar var ise de bu kriter seçki oluşturulurken ikinci planda tutulmuştur. (Örnek: Atatürk’ün Etnoğrafya Müzesi’ndeki cenaze töreninden.)

4

Bazı koleksiyonların ise fotoğrafçı ya da fotoğraf sanatçısı tarafından oluşturulduğu görülmekte. Büyük usta Ara Güler, ünlülerin portreleri serisi ile gerek fotoğraf sanatının güzel örneklerinden, gerekse belge olma nitelikleri ile çok değerli bir koleksiyon oluşturmuştur. Ustanın, o harika Alfred Hitchcock ve Aşık Veysel portrelerini unutmak olanaklı mı? Fotoğraf Sanatçılarının ilgi alanları çerçevesinde oluşturdukları tematik fotoğraf serileri, kendileri açısından olduğu gibi, fotoğraf severler için de önemli koleksiyon malzemesi olmaktadır.

3

5

Bu kapsamda, büyük ustalardan Ansel Adams’ın Büyük Kanyon, Yosemite Park gibi ABD’nin ulusal doğa parklarının fotoğraflarından oluşan koleksiyonunu da unutmamak gerek.

6

David Hamilton, vb. gibi sıralayabileceğimiz diğer örnekleri buraya sığdırabilme olanağımız olmayacağından, onlardan özür dileyerek Fotoğraf piyasasının ve koleksiyonerliğinin önemli bir başka kavramını ele almanın faydalı olacağı kanısındayım.

“Orijinal Fotoğraf”


Sanat ya da belge çehresi ile olsun bir fotoğrafın “Sahibinden”, yani onu yapanın (sahibi) elinden çıkması fotoğrafın “Orijinal” olması anlamına gelecektir. Herhangi bir biçimde ikinci şahıslar tarafından üretilmiş bir fotoğraf, “Orijinal” olma niteliğini kaybedecektir. Daha önce, fotoğrafın, sahibi tarafından bile sonsuz sayıda üretilebilecek olması konusunda ciddi değerlendirme sorunları ile karşılaşıldığından bahsetmiştik. İşin içine bir de başkası tarafından üretilme tehlikesi çıkınca gerek piyasanın, gerekse fotoğrafçıların farklı yöntemler geliştirmesi gereği ortaya çıkmaktadır. Yukarıda değindiğimiz sayılı baskı ve imza yöntemi, etkin bir çözüm olarak görünmekle birlikte, bu uygulamanın yapılmamış olması halinde de bir çözüm düşünmek gerekecektir.

Bu noktada ele almamız gereken önemli bir konu ise fotoğraf dünyasında göz ardı edilen hatta, zaman zaman büyük bir yanılgı ile olumsuz eleştirilere konu olan fotoğraf yapma sürecidir. Çoğunlukla sanılanın aksine fotoğraf, makinanın deklanşörüne basarak yapılan bir iş değildir. Deklanşöre basma anı sürecin bir yerinde yapılmış bir eylemden başka bir şey değildir. Onun öncesinde başlayan ve sunulabilir hale gelene dek süren bir süreçtir fotoğraf yapmak. O nedenledir ki “Fotoğraf çekilmez, yapılır.” Bu sürecin her noktasında fotoğrafçı, kendisinden bir şeyler koyacaktır yapıtına. Bakıp görmekle başlayan bu süreçte fotoğrafçı işe araçlarında (kamera, aydınlatma cihazı, filtre, vb) yapacağı tercihlerden ve ölçümlerden ve ayarlardan sonra deklanşöre basacak, elde edeceği sayısal ya da analog kalıp (Negatif, Pozitif, sayısal dosya) üzerinde de karanlık ya da aydınlık odada sürdürecektir fotoğraf yapmayı. Sonunda ise dilediği bir malzeme üzerinde (Kağıt, bez, saydam, vb.) işini sonuçlandırarak izleyicisine sunacaktır. Görüldüğü gibi fotoğraf, baştan itibaren gördüğü bir şey üzerinde fotoğrafçının müdahalesi demektir. Sonuç ise artık o şey değil, fotoğrafçının yapıtıdır. Bu nedenle her fotoğraf zaten, fotoğrafçısının kimliğini taşır ve ne kadar çoğaltılırsa çoğaltılsın aslında biriciktir.

Bu açıklama ile aslında, yukarıda değindiğimiz sorunun çözümüne ışık tutabilmeyi amaçlamaktayız. Fotoğraflar da resim ve heykel gibi sanatçısının kimliğini taşımakta ise ki öyle olduğunu açıklamıştık. İşin uzmanları tarafından kimin olduğu, kesine yakın bir doğrulukta saptanabilecektir. Ancak, bu çözümde doğruluk oranının resim ve heykelde sağlanabilen düzeyde olması beklenemeyecektir. Bunun en önemli nedeni ise her fotoğrafçının, her fotoğrafında yukarıda değindiğimiz süreci bizzat kendisinin tamamlamamış olabileceğinden kaynaklanmaktadır. Örneğin fotoğrafının baskısını bir laboratuara vererek yaptırmıştır. Gerçi laboratuarın verdiği sonucu onaylamış olması da fotoğrafın onun kimliğini taşıması için yeterli olsa da üçüncü şahıslar karşısında fotoğrafçının imzası bu kabulün tescili anlamına gelecektir.

Bu değerlendirmeler ışığında bir fotoğraf koleksiyonu yapacak kişinin koleksiyon kriterlerinden biri orijinal fotoğraf ise, fotoğraf alırken arayacağı, fotoğrafın üzerinde fotoğrafçının eli ile atmış olduğu imza olacaktır. Ayrıca fotoğraf alırken, piyasanın değer kriterleri açısından önem taşıyan sayılı baskı, yani fotoğrafın kaç adet basıldığı ve o fotoğrafın kaçıncısı olduğu bilgilerinin fotoğraf üzerinde bulunması da bir tercih nedeni olacaktır.

Ülkemizin fotoğraf müzesine sahip olmasının sevincini yaşamamıza rağmen fotoğrafın sanat piyasasında hakettiği yeri alamadığı kanısındayım. Bu durumun, fotoğraf alanındaki yetersizliğimizden kaynaklanmadığı açıktır. Fotoğraf’ın gerek sanat, gerekse belge çehresinde çok başarılı işlerin yapılıyor olmasına rağmen, örneğin hâlâ sanat galerilerinde ya da sanat fuarlarında yeterince fotoğraf göremememizin nedeni, simsarların fotoğrafı kabullenişindeki gecikmeden kaynaklanmaktadır.

Sanat piyasasını yönlendiren simsarların endişesi ise karlılık, bu endişenin nedeni ise yukarıda bahsettiğimiz sorunlardan kaynaklanmaktadır. Çözümünün ise fotoğraf sanatçılarına bağlı olduğunu kabul etmek gerek. Eğer piyasanın beklediği değerlendirme ölçütlerine uygun işler üretilir ise, fotoğraf da pazarda en azından diğer baskı sanatları düzeyinde yer alabilecektir. Fotoğrafın piyasadaki değerinin artması koleksiyonerler için de özendirici bir etki yaratacaktır. Bu çözümün sağlanması için gerekli olan sistematik bir çalışmanın yapılması ve etik anlayışın yerleştirilmesi konusunda fotoğraf ile ilgili sivil toplum örgütlerinin önemli bir işlevi olacağı kanısındayım.

Fotoğraf sanatçısı dostlarım sorabilir. “Peki, attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değecek mi?”
Taş attık da kolumuz mu yoruldu. Tabi ki aslan payını yine simsarlar alacak ama yine akmasa da damlar ya.






 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa