Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Hamdi Telli

TELEFON FOTOĞRAFÇILIĞI


Başlığı gören bir çok okurun ilk tepkisini tahmin edebiliyorum. Ne fotoğrafçılığı…???

Zira, aynı tepkiyi sevgili dostum Koray, benden bu konuda bir şeyler yazmamı istediğinde ben de göstermiştim. Aslında her ikisi de çağımızın en önemli iletişim araçlarından olsa da bizim çağın insanları bu iki sözcüğü bir arada düşünebilmekte zorluk çekiyor.

Bırakın cep telefonunu, evde bir telefonun bulunması bile büyük ayrıcalık olduğu zamanlarda, bir dost ya da akraba ile görüşebilmek için PTT koridorlarında sıra beklerdik. Bu zamanların sonuna doğru pek sükse yapan “Uzay Yolu”filmini izleyip, Mr. Spock’ın elindeki küçük bir araç ile indiği gezegenden Kaptan’ı aramasını hayretle izler, “Bu günleri de görecek miyiz acaba?”diye sorardık kendimize.

Henüz Atılgan ile evrenin derinliklerinde dolaşamıyor isek de Spock’ın elindeki o tuhaf cihazı gördük, hatta ötesine bile geçtik şükürler olsun. Bu gün ilkokula giden çocuklar bile, ellerinde ondan çok daha becerikli cihazlar ile sesli görüşmeler yapıp, arkadaşlarına slm, ne nbr…gibi mesajlar göndermekte, fotoğraf ve hatta videolar çekip paylaşmakta.

Bu cihazların adına “Telefon”diyorsak da bunlar bizim PTT koridorlarından hatırladığımız telefon değil artık. Bazı geleneklerine bağlı fotoğrafçılar da bunlarla çekilen fotoğraflara “Fotoğraf”dememe eğiliminde.

Ne olduğunu anlayabilmek ise Fotoğraf olgusunun ne olduğunu anlamaktan geçiyor sanırım.

İnsanoğlunun en önemli algısı olan görsel algının kaydedilip paylaşılabilmesi, insanın tarihi boyunca en önemli ereklerinden biri olmuştur. 40.000 yıl önce mağara duvarlarına resim yapan paleolitik çağ insanının da amacı bundan başka bir şey değildi. Bu amaçla yapılan resimler ve üç boyutta vücut bulan heykel, tarih boyunca insanın izlenimlerini ifade edip paylaştığı en önemli araçlar oldu. Ancak, 1820 lerin sonunda Daguerre’in geliştirdiği fotoğraf tekniği, insanoğlunun gördüklerini saptamak ve paylaşmak amacında onu en üst seviyeye ulaştırdı.

Konuya bu açıdan baktığımızda aslında fotoğraf da bir resimdir. Değişen sadece kullanılan araçtır. Bu araç da tüm teknikler gibi bulunduğu günden bu yana gelişerek amaca daha iyi hizmet eder hale gelmiştir. Bu gün “Telefon”olarak adlandırdığımız cihazların geçmişteki bir çok fotoğraf makinasından daha becerikli olduğunu kabul etmek gerek. Ancak, konuya tamamen teknik açıdan bakmak, bizi amaca doğru alınan yolu kavramaktan uzaklaştırabilir (zamanında fotoğraf da resmin karşısında bu yanılgının kurbanı olmamış mıydı?). Bugün “Telefon”olarak adlandırdığımız aracın işlevinin (ki bu geçmişte de öyle idi.) iletişim olduğundan yola çıkarsak, amaca yönelik alınmış olan yolu ve bu yolda resim, heykel,…ve fotoğrafın paralel evrimini kavramak olanaklı olabilecektir.

GÖRSEL ALGININ ÖZNELLEŞMESİ

Bu yazı üzerinde düşünürken bir filmi anımsadım “Sözcükler ve Resimler”. Başrollerini Clive Owen ve Juliette Binoche’nin paylaştığı filimin konusu, bir edebiyat ve bir resim öğretmeninin, resmin mi, edebiyatın mı daha etkili bir ifade aracı olduğu tartışmaları üzerine kurulmuştu.

1       2

“Bir resim bin sözcüğe bedeldir”görüşünü savunan resim öğretmeni karşısında edebiyat öğretmeni, sözcüklerin resimden çok daha eski ve daha etkili bir ifade aracı olduğunu ileri sürmekteydi.

Ancak Edebiyat öğretmeni, insanların resim yapmaya başladıktan çok sonra, MÖ.4000’li yıllarda sistematik bir dil ve yazıyı icat edebildiklerini unutmuş görünüyordu. Üstelik insanlar, en güçlüsü“Görsel algı”olmak üzere algıladıklarını, duygularını ve fikirlerini ifade edebilmek için geliştirdikleri dili, yazıya dökebilmek için yine resmi kullanmışlardı.

Sümerler’in kendilerini ifade etmek için kullandıkları yazı simgeleştirilmiş resimlerden oluşuyordu. “Sümer’lerin, yazı ile birlikte fotoğraf makinasının atası olan (Camera Obscura) karanlık kutuyu da bulduklarını ve kullandıklarını daha sonra bu konuya değinmek üzere hatırlatmak isterim.”

Mısır medeniyetini bu günlere aktaran Hiyeroglif yazılar da aslında resimden başka bir şey değildi.

İnsanlar duyumlarını, algılarını paylaştıkça bir şeyin daha farkına vardılar. Algılar, herkese göre farklılaşabiliyordu. Yani aynı kuşu ya da ağacı gören insanlar, bunları paylaştığında farklı algıların olduğu anlaşılıyordu. Bu, karşıdakinin yanılgısı gibi görünse de durumun her zaman böyle olmadığı anlaşıldı. İnsanlar algıladıkları bir çok şeyi bir arada değerlendirip, tüm bunların sentezi ile ulaştıkları çıkarsamaları, duygu ve düşünceleri paylaşıyorlardı. Bu durumda algı nesnel de olsa paylaşıldığında o kişiye özgü, yani öznel olabiliyordu. Zaten çoğunlukla da öyle idi.

Antik Yunan dilinde bu durumu ifade eden bir sözcük de bulunuyordu “Aisthesis”. Sözcüğün anlamı biraz uzun: “Sadece duyularla değil, ahlaki akıl, biliş, idrak ve muhakeme ile ulaşılan algı, duygu ve hisler.”Bu sözcük, bugün sanattan söz ederken dilimizden düşürmediğimiz “Estetik” sözcüğünün kökeni. Yani algılarımızın dışa vurumu sırasında, sadece duyularla değil, ahlaki akıl, biliş, idrak ve muhakeme ile ulaştığımız algı, duygu ve hislerimizi paylaşıyormuşuz.

Her ne kadar önemi gereği hep görsel algı ve resim gibi görsel ifadelerden söz etiysek de insanlar algı, duygu ve hislerini birçok yoldan ifade ettiler. Şarkı söylediler, saz çaldılar, dans ettiler, roman, şiir yazdılar, tiyatro, opera, bale oynadılar,…. Bazılarıöyle şeyler yaptılar ki onları hiç unutmadık. Beethoven’in “9.Senfoni”sini zevkle dinlerken Platon’un “Devlet”ini okuyor, Picasso'nun“Guernica”sını keyifle seyrediyoruz. Adını bilmesek bile tekerleği bulan insanı şükranla anıyoruz ve onun tarih öncesinde bulduğu tekerleği hala kullanıyoruz. Graham Bell telefonu bulmasaydı halimiz nice olurdu diye düşünmeden yapamıyoruz.

İşte bu algılama - sorgulama - yaratı süreci, insanlığın gelişim sürecinin de temelini oluşturuyor. Bunu da iki başlık altında değerlendiriyoruz “Sanat ve Bilim”. Charles Darwin bu süreçleri şöyle tanımlıyor:

“Toplumlarda sanat ve bilim bir kuşun iki kanadıgibidir.”İkisine de sahip olup kullanabilen toplumlar kanatlanıp uçabilir.


İnsanlık tarihi boyunca sanat ve bilimin, birbirini destekleyerek gelişmelerini sağlayan kavramlar olduğunu saptadıktan sonra, “Kültür”olarak tanımladığımız en değerli hazinemizin de bunların bütünü olduğunu kavramak çok daha kolay olacaktır.

Bu açıdan baktığımız zaman göreceğiz ki Sümer’ler Karanlık Kutu’yu bulmasalardı Daguerre Fotoğraf’ı icat edemeyecekti. Graham Bell telefonu bulmasa, insanlar dünyanın diğer ucundakiler ile iletişim kuramayacak ve bugün ilkokula giden çocuklar arkadaşları ile fotoğraf ve videolarını paylaşabilme olanağı bulamayacaktı.

“Telefon Fotoğrafçılığı”dendiği zaman benim algıladıklarım işte bunlar. Yani, telefonla çekilen fotoğraflar “Fotoğraf”mıdır? Evet. Bu faydalı ve gerekli bir şey midir? Evet. insanlar bu sayede gördüklerini saptayıp aynı anda milyonlarca kişi ile paylaşabilme olanağı bulmakta. Bu sayede de başkalarının görmediklerini gösterebilmek, bilmediklerini anlatabilmek, böylece algılama - sorgulama - yaratı sürecini yaygınlaştırma ve hızlandırma olanağı bulmuşlardır. Peki bu durum “Fotoğraf Sanatı”adına bir katkı sağlar mı? Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında bu soruyu yanıtlarsak, bir eylemin, bir işin sanat olması kullanılan araç, gereç ya da teknik ile değil, yapılan işin yüzyıllar sonra bile hatırlanabilecek farklılığa sahip olabilmesine bağlıdır.





 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa