Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Hayriye Erbaş
DÜNYA CEBİMİZDE: KÜÇÜK AMA BÜYÜK
 
CEP TELEFONU

Yaşadığımız dönem, baş döndürücü bir hızla ilerleyen teknolojik gelişmelerle mesafe kavramının anlamını değiştirdiği, dünyanın küçüldüğü ve dolayısıyla uzakların yakın olduğu bir dönem olarak tanımlanabilir. İletişim teknolojileri dünyanın küçülmesinde en önemli teknolojik buluşlardandır ve her geçen gün yeni özelliklerle ilerlemektedir. Bu hızlı teknolojik gelişmelere koşut olarak günümüz toplumlarının temel özelliği tüketim üzerine kurulu olmasıdır. Gelişen teknolojilerle küresel pazar oluşmuş ve tüketim mallarının dolaşımı hızlanmıştır. Toplumların tüketim özelliği dönemin egemen insan ve toplum anlayışı çerçevesinde uygulanan ekonomi politikaları üzerinden biçimlenmekte ve insanları küresel tüketiciler haline getirmektedir (Erbaş, Gül: 2001). Bu anlamda tüketim toplumunun dayattığı özgürlük anlayışı insanın isteklerinin çoğaltılması ve insanların “iyi” tüketiciler haline getirilmesidir. Diğer bir ifade ile insan özgürlüğü “tükettiğin kadar varsın ve tükettiğin kadar özgürsün” şiarı üzerinden yükselen özgürlük anlayışına dayanmaktadır. Bu anlamda insanlar tükettiği oranda saygınlık kazanmakta ve “makbul” insan sayılmaktadır.

Diğer iletişim araçlarında olduğu gibi cep telefonu da her geçen gün yeni modellerin dünya pazarlarına girdiği ve kullanımının yaygınlaştığı ve pek çok insanda bağımlılığa dönüştüğü bir üründür. Bu anlamda bazen “özel zaman” olarak adlandırabileceğimiz insanın arandığında bulunamadığı günlere geri dönme isteği olsa da, bunu yapabilmek pek de mümkün olamamaktadır. Örneğin, evinizde ya da işyerinizde cep telefonunuzu unuttuğunuzda işlerinizin nasıl aksadığını deneyimlemişsinizdir eğer böyle bir şey yaşamadı iseniz de sonuçlarını rahatlıkla kestirebilirsiniz. Tüm önemli telefon bilgilerinizi ve telefon numaralarını telefonunuza kaydettiğinizden ve o bilgilere ulaşamamanın getirdiği sıkıntıları, size ulaşılamadığını ve sizin hiç kimseye ulaşamadığınızı ve dolayısıyla işlerinizin aksadığını görecek ve cep telefonu olmadan önce işleri nasıl yürütüyor olduğunuza şaşırıp kalacaksınız.

İletişim teknolojilerinden bir ürün olarak cep telefonu istediğiniz zaman istediğiniz insanlara ulaşmanızı ve istendiğiniz zaman da size ulaşılmasını ve sağlamaktadır. Tam da bu noktada telefonunuzu açık tutma ve kapatama özgürlüğünüz var mıdır? Telefonunuzu kapatma özgürlüğü varsa nasıl başarılabilir? Bunu başarabilmek mümkün müdür? Kimler bunu başarabilir kimler başaramaz? Gerçekten istediğiniz zamanda istediğiniz kişiye ulaşma özgürlük gibi algılanırken size ulaşmasını istemediğiniz kişileri engellemek için telefonunuzu kapattığınızda ne türden sorunlar yaşanabilir?  Ayrıca cep telefonu hangi anlamda özgürlük sunmakta hangi anlamda özgürlüğü sınırlandırmaktadır? Cep telefonu “gerçek” bir ihtiyaç mıdır yoksa “yaratılmış“  bir ihtiyaç mıdır? Cep telefonu kullanımı toplumları nasıl etkiler? Soruları önem kazanmakta ve tüm bu soruların bireysel ve toplumsal düzlemde tartışılması teknoloji ve teknolojinin kullanımına bağlı tartışmaları gündeme getirmektedir.
 

Teknolojinin tarihine bakıldığında onun çok eskilere dayandığı ve farklı aşamalardan geçerek günümüze geldiği ve bu gelişmelerin toplumsal ve bireysel yaşamı etkilediği görülmektedir. Her ne kadar teknoloji ve teknolojik yeniliklerin tarihin belli dönemlerinde daha radikal değişimlere yol açması nedeni ile bazı dönemlerin devrim olarak adlandırılması oldukça yaygındır. Bu dönemlerden biri genellikle Birinci Sanayi Devrimi olarak adlandırılan ve 18. Yüzyıl sonunda İngiltere’de buhar makinesinin uygulanması ile ortaya çıkan değişimlerle başlar. Bu bilimsel ve teknolojik gelişmeler Birinci Sanayi Devrimi’ne yol açan bilimsel düşünceden ve aydınlanmacı felsefeden almıştır. Bu düşünce, Descartes ile başlayan ve döneme damgasını vuran doğa-insan ilişkisi açısından bireyi-insanı öne çıkartan özne anlayışı ile yükselmiştir. Bu bireyin öne çıkartılması insanın/öznenin kendini apaçık bilmesi üzerine temellenmiş ve sonrasında da doğanın yasalarını bilme isteğine dönüşmüştür. Ancak modern bilim ve felsefesinin bu bilme durumu önce “insan” anlayışına dayandığından süreç doğayı insanın yararına dönüştürme biçiminde gerçekleşmiştir. Bu anlamda insanın doğanın içinde değil, doğanın karşısında olduğu bir noktaya gelmiştir. Bilim, insan ve dış dünya ayırımı ya da en azından bazı dönem ve mekânlarda insan-doğa karşıtlığı üzerinden yükselmiştir.

I. Sanayi Devrimi’nin temel özelliği buhar makinesinin değişik alanlarda uygulanması kol gücüne duyulan ihtiyacı azaltmış ve buna bağlı olarak toplumsal dönüşümler ortaya çıkartmış olmasıdır. Buhar makinesinin demiryolları ve denizyollarında kullanılmasına bağlı olarak ülke içi, bölgeler arası ve ülkeler arası etkileşim artmış ve küresel pazar gelişmiştir. Bu teknolojide öncü olan İngiltere, 17. Yüzyıldan itibaren başlamış olan fetihler ve bu teknolojinin sağladıkları üzerinden güçlü bir imparatorluk olma yolunda ilerlemiştir.
 

İkinci sanayi devrimi olarak adlandırılan dönem ise 1830-1913 yılları arasında çelik üretim yöntemlerinin geliştirildiği, içten patlamalı motorların sanayiye uygulanması ve radyo, telgraf gibi buluşların gerçekleştirildiği dönemdir. Bu teknolojik yenilikler de toplumlarda olumlu ve olumsuz önemli dönüşümlere yol açmıştır. Modernizmin eleştirisi tartışmalarda yer alan faşizmin yükselişi bu teknolojilerin kullanılması üzerinden gerçekleşmiştir.
 

İkinci Dünya Savaşından sonraki dönemde gerçekleştirilen buluşların yaşandığı dönem de “Üçüncü Sanayi Devrimi” olarak adlandırılmaktadır.  Ancak burada çok hızlı değişen ve özellikle iletişim teknolojilerinin devreye girmesi ile mesafelerin iyice ortadan kalktığı küçülen bir dünyadan söz etmek mümkündür. Bu nedenle günümüz enformasyon ve iletişim teknolojilerinin etkili olduğu bir dönem olarak “enformasyon toplumu” “bilgi toplumu”, “ağ toplumu” gibi adlarla adlandırılırken, yaşadığımız yüzyıl da “bilişim yüzyılı” olarak adlandırılmaktadır. İletişim teknolojilerinin yanı sıra bu dönemde biyoteknolojide önemli gelişmelerin olması nedeni ile “biyoteknoloji yüzyılı” olarak da adlandırılmaktadır. Günümüz ayrıca “biyotoplum”, “risk toplumu” ve “teknotoplum” olarak adlandırıldığı gibi Michael Foucault, David Lyon ve Zygmund Bauman gibi düşünürler tarafından “gözetim toplumu” “panopticon toplum” biçiminde de adlandırılmaktadır.

Burada vurgulanması gereken önemli bir özellik farklı alanlardaki teknolojilerin birlikte işlemesi ile teknolojik gelişmelerin hızlanması ve toplumu etkileme gücünün giderek artmasıdır.

Zaman içinde hızını arttırarak ilerleyen ve yaşamımıza giren teknoloji ve teknolojik yenilikler konusunda tartışmalar ve düşünceler giderek önem kazanmaktadır ve teknoloji konusunda farklı ve karşıt yaklaşımlar bulunmaktadır.

TEKNOLOJİYE FARKLI BAKIŞLAR

Daniel Bell, Ralfh Dahrendorf gibi teknolojiye olumlu bakan düşünürler, bir anlamda mevcut teknolojiyi “zorunlu” ve kaçınılmazlık olarak görürler ve teknoloji onlar için toplumsal değişmeyi belirleyen bağımsız bir değişkendir. Teknoloji insanın yaşantısını belirleyen şey olduğuna göre benim de teknolojiyi kullanarak yaşamımı olumlu yönde değiştirebileceğim sonucuna götürmektedir. Bu düşünürlere göre teknolojinin yansız ve tarafsız bir gelişim tarihi vardır ve teknoloji üzerinden gerçekleşen bir toplumsal ilerleme ve demokratikleşme süreci öngörürler (Erbaş: 2008).

Diğer taraftan teknolojiye modernizm eleştirisi üzerinden olumsuz bakan tartışmalar, başta Martin Heideger olmak üzere ve öğrencisi ve Frankfurt Okulu’nun da temsilcisi Herbert Marcuse ve Frankfurt Okulu’nun diğer temsilcileri ile farklı biçimde devam etmiştir. Teknoloji eleştirisinde Norbert Elias, Jacques Ellul, Michael Foucault ve günümüzde Ulrick Beck, David Lyon ve Zygmund Bauman önde gelen isimler arasındadır.

Bu anlayışta temel eleştiri modern bilim ve modern teknolojinin insanları köleleştirdiği üzerinden yükselmektedir. Heidegger modern bilimin özünden uzaklaştığına vurgu yapar. O modern bilimin real olanı/şeyleri olduğu gibi incelemek yerine onlara saldırır ve onları ele geçirir nesneleştirir ve istediği şekli verir düşüncesini ileri sürer. Modern teknik ise, modern bilim anlayışı ile doğayı nesneleştirir ve var olanı açığa çıkartmak yerine, onu denetlemeyi ve belirlemeyi seçer. Heidegger’e göre modern bilim özne olan insanın eseridir. Modern teknik de bu alana aittir ve her şeyi nesnellikle ele almaktadır. Ona göre modern dönem insanı olarak her yerde özgürlükten yoksun olarak tekniğe bağlanmış durumdayız.

Marcuse ve Frankfurt Okulu’nun bilime ve teknolojiye bakışı daha bir karamsardır. Onların bu karamsarlığı yaşadıkları dönem Avrupa’sında teknolojinin kullanılmasına da bağlı olarak Nazilerin 1933’de iktidara gelmesi, Avusturya işçi hareketinin dağılması ve İspanya İç Savaşı’nda Franko’nun zaferleri gibi yaşanan olumsuzluklardır. Dolayısıyla onların teorisi yaşadıkları dönemin Avrupa’sının kapitalizminin eleştirisi üzerinden yükselmiştir. Max Horkheimer, Thedor W. Adorno, Herbert Marcuse, Erich Fromm gibi düşünürlerden oluşan ekip Avrupa’da yaşanan siyasal gelişmelerden kaçarak ABD’de teorilerini geliştirmişlerdir.

Frankfurt Okulu’nun temsilcilerinden Horkheimer ve Adorno tarafından (1944) “kültür endüstrisi” kavramı ile kapitalist toplumda her anlamda insanları kuşatan bir düzenlemeden söz edilir.    Kapitalizmin, bilimi ve teknolojiyi insanları istediği biçime sokmada kullandığını ve insanları düşünmekten alıkoyup “akıl tutulması” (Horkheimer ve Adorno, 1944)) yarattığını ve bu özelliği ile de insanları “tek boyutlu insan” (Marcuse, 1964) haline getirdiği vurgusu yapılır. Teknolojinin kullanılması ile arzuların kışkırtıldığı ileri sürülerek insanların nasıl gönüllü köleler haline getirildiği sorunu işlenir. Marcuse’a göre “gerçek ihtiyaçlar” yerini “yaratılmış/sahte ihtiyaçlara” bırakmıştır. Bu da “araçsal aklın” kullanılması ile başarılmış ve  “araçsal akıl” insanları ve doğayı köleleştireme sonucuna götürmüştür. İnsanlar denetimi dışındaki güçler tarafından belirlenmiş sahte ihtiyaçları gerçek ihtiyaç olarak gören bir kuşatılmışlık ile sürekli tüketmekte ve bu tüketimle gerçekleşen mutluluk bir yanılsamadır ve bu mutluluk özünde mutsuzluk olan mutluluktur.

Ellul (1964) ise, uygarlığın teknoloji tarafından belirlenme trajedisi olduğunu ve teknolojik toplumu incelememiz gerektiğini ileri sürer. Ona göre teknolojinin bu geri dönüşümsüz ilerleyişi yaşamın tüm alanlarını kuşatmakta ve teknolojinin kendisi bir amaç haline gelmektedir. Teknolojinin belirleme gücü kapitalizmi ekonomiye dayatmakta ve bir kez teknoloji belli bir dereceye geldi mi artık önüne geçilememektedir. Bu süreç bireysel değil ekonominin kendisinin de bir tekniğe dönüştüğü bir sistemdir ve bu süreçte teknik ekonomik analizler, temel ilgisi ahlaki ekonomik aktivitelerin ahlaki yapısı olan ekonomi politiğin yerini almaktadır. Politika da rakip tekniklerin çatışma arenası haline gelmekte ve politikacı politik insandan teknik insana dönüşmektedir. Politik doktrin neyin güzel olduğundan çok yararlı olan üzerinden biçimlenmektedir. Politikanın yaygınlaşması ve tekniklerin ilkesizce kullanılması politikanın en uygun biçimine dönüşürken diktatörlük güç kazanır. Sonunda demokrasinin özgürlük alanı kısıtlanır düşüncelerini ileri sürer. Ellul’a göre modern insan tekniğin ona ve onun dünyasına ne yaptığını anlamayan “anksiyete ile kuşatılmış” ve güvensiz insandır. Ona göre yaşam teknik ile donatılmış bir dünyada mutlu değildir. Hatta dışarıya mutlu görünmek tamamen bir teslimiyet pahasına satın alınır. Bu süreç teknolojik olarak donanımlı medya ve popüler kültür ve iletişim üzerinden gerçekleşir. Süreç doğaldır teknik uygarlığın her bir parçası tekniğin kendisi tarafından yaratılmış sosyal bir gereksinimi karşılar. Amaçsız ve sonunda intihara sürükleyen bir ilerleme ile insanlıktan uzaklaşılır.
 

Teknolojinin tek yönlü etkisini öne çıkararak “risk toplumu” kavramsallaştırması ile Beck (1992) de günümüz toplumlarının olumsuz bir tablosunu çizer. Ona göre riskler çok eskiden beri var olsa da klasik sanayi toplumunun devamı olan günümüz modern toplumları farklı bir toplumdur ve günümüz toplumlarında ortaya çıkan riskler önceki çağlarda görülen yoksulluk ve sağlık risklerinden farklı olan ekolojik ve ileri teknoloji risklerdir. Bu riskler tüm dünyayı farklı derecede de olsa etkilemektedir. Beck bu risklerin çözümü için kendi üstüne düşünen modernlik anlamına gelen “modernleşmenin modernleşmesi” olarak tanımladığı “düşünümsel modernlik” (reflexive modernization) teorisini geliştirir. Beck, mevcut modernlik anlayışının yarattığı olumsuzluklarından kurtulma yolunu bilinçli bir modernleşmede bulmaktadır. Risk toplumu ile birlikte ortaya çıkan riskler tehlike ve tehditlerin boyutları sanayi toplumunda olduklarından çok çok fazladır ve artık masum da değildir görüşünü ileri sürer.  Üstelik bu tehlikeler çoğunlukla duyularla algılanamamakta ve bilimle de öngörülememektedir. O nedenle de yaşadığımız toplum, içinde kuşkuyu barındıran, kendinden kuşkulanan ve bu kuşkular sayesinde özgürleşecek olan bir toplumdur.

Teknolojinin iktidar tarafından baskı ve tahakküm aracı olarak kullanılması konusu Jeremy Bentham’ın 1791 yayınlanan kitabında kullandığı panoptican kavramı ile başlayıp, George Orwell’in 1949’da yayınlanan Bin Dokuzyüz Seksen Dört (1984) adlı kitabında işlediği gözetim toplumu anlayışı ile devam etmiş ve ilerleyen yıllarda Faucault, Lyon ve Bauman tarafından geliştirilerek yeni teknoloji tartışmalarına yola açmıştır. Bu tartışmalarda da yine modernizm ve teknolojinin iktidarlarca kullanılmasının yarattığı toplum modeline ve sürece olumsuz bakış damgasını vurmaktadır.
  

TEKNOLOJİYE ELEŞTİREL BAKIŞ

Teknolojinin nasıl değerlendirildiği aslında bir anlamda teknolojiye nasıl bir yerden bakıldığını göstermektedir. Ve bu bakış insana tarihsel bir sorumluluk da yüklemektedir. Nerden bakıldığı, tarihte küçük de olsa “inşa” sürecinde olumlu ya da olumsuz anlamda katkı anlamına gelecektir. Eğer teknolojiyi kendinizi özgürleştirme anlamında kullanabiliyor iseniz farklı, sizden istenen biçimde kullanıyor ve gerçekten gerekmese de “iyi tüketici” oluyor iseniz farklı biçimde toplumsal yapılanma sürecine katkıda bulunuyorsunuz demektir.
 

Değinilen teorilerde görüldüğü gibi teknolojinin olumlu ya da olumsuz yönde belirleyiciliğini savunmak “teknolojik belirlenimcilik” olarak adlandırılmaktadır. Olumlu belirlediğini savunanlar sonuna kadar her türden yeni teknolojinin geliştirilmesini ve kullanılmasını savunurken teknolojinin olumsuzluklarını görememektedirler. Teknolojiye olumsuz bakanlar ise teknolojinin kendisine karşı çıkma noktasına gelebilmekte ve teknolojinin insanlık tarihindeki yararlarını görememektedirler. Bu iki anlayışta da teknolojinin kendiliğinden toplumu ve insanlığın geleceğini belirlediği varsayılmakta ve bu nedenle de teknolojiye belirlenmecilik/indirgemecilik özerk (autonomous) bir anlam yüklenmektedir.  Bu bakışlarda ya ne olursa olsun sonuna kadar teknoloji savunusuna ya da teknoloji reddine gidilebilmektedir. Her iki durumda da teknolojik belirlenim, insanları teknoloji ile “başka türlü bir yaşam mümkündür”ü düşünmekten alıkoymaktadır. Teknolojinin zararlarını/risklerini düşünmeksizin teknoloji kabulü teknolojinin risklerine ve insanı köleleştirmesine kapı aralarken diğer anlayış teknolojisiz yaşamı öngörmektedir. Diğer bir ifade ile bu iki bakışa göre birey olarak kendinizi ya teknolojinin kollarına bırakıp teknolojinin kölesi olacaksınız ya da teknolojiden vazgeçip kendinizi doğanın kollarına bırakacaksınız.

Tüm bu tartışmaları cep telefonu örneğinde somutlaştırdığımızda teknolojinin ve etkilerinin değinilen iki karşıt ve uç bakış dışında eleştirel biçimde ele alınması daha somut biçimde görülebilmektedir. Öncelikle teknolojinin, konumuz olan cep telefonunun yaşamımıza kattıkları ya da yaşamımızdan aldıkları çerçevesinde ele alınması gerekmektedir. İkinci olarak teknolojinin yaşamımıza girişi tüm yaşamı etkilemekte ve değişimlere yol açmaktadır. Dolayısı ile teknolojik bir gelişmeyi/aracı bu yönü ile ele almak gerekmektedir. Diğer bir önemli özellik teknolojinin toplumu tek yönlü belirlemesi yerine, toplumun da teknolojiyi etkilediği ve bu etkinin karşılıklı olduğu gerçeğidir (Pool, 1997; MacKenzie ve Wajcman, 1999; Pool, 1997). Bu etkilemede insanın teknoloji kullanımı ve kullanım biçiminin teknolojinin geliştirilmesi üzerindeki etkisi ve teknolojinin kullanım biçiminin bireyler üzerindeki etkisi göz ardı edilmemelidir. Çünkü teknoloji kendinden bir şey olmadığı gibi kullanıcının özelliklerine bağlı olarak biçimlenir. Toplum teknolojiyi kabul ederken talep farklılıkları bulunmakta ve ürün çeşitleri de bu doğrultuda biçimlenmektedir. Toplum homojen bireylerden oluşmadığından sınıfsal farklılıklar her zaman tüketim konusunda belirleyici olmamaktadır. Kredi kartı ile borçlanarak son model telefon satın alıp kullananlar olduğu gibi, üst sınıftan birileri sıradan bir telefon ile yetinebilmektedir.
 

Değinilen hususlar çerçevesinde cep telefonunun bakıldığında onun diğer teknolojik ürünlerde olduğu gibi “gerçek” ve “yaratılmış” ihtiyaç olup olmadığı klasik tartışmalarına ve günümüzdeki devamına götürmektedir. Cep telefonunun ihtiyaç olup olmadığı sorusu bireysel ve toplumsal düzlemlerde farklı biçimlerde ele alınmasını gerektirmektedir. Cep telefonlarının gelişmiş modellerinde cep telefonu olmanın ötesinde pek çok özellik ile bilgisayar, fotoğraf makinesi işlevleri de bulunmaktadır. Bazı kullanıcılar için ihtiyaç değilken ve kullanmadığı halde bu özelliklere sahip telefon satın almanın kendisi bir amaç olmakta ve bu kullanım biçimi tam anlamı ile salt “iyi tüketici” özelliği olarak olumsuz değerlendirilebilirken başkası için bu özellikler gerektiği zaman gerektiği kadar kullanıldığında “gerçek ihtiyaç” anlamını taşıyabilir. Toplumsal düzlemde ise cep telefonuna “ihtiyaç duyan” bireylerin olduğu toplum olma tarihini değerlendirmek gerekir. 

Cep telefonun gelişmiş özellikleri insanları sürekli meşgul ediyor ve günün büyük bir bölümünü konuşma, mesajlaşma ile geçiriyor ve işlerini engelliyor ise sorun oluştururken, bazıları için ise işini telefonla yapabilme nedeni ile zaman kazandırmakta ve özgürlük sunabilmektedir. Bir araya gelindiğinde yüz yüze sohbet yerine herkes telefonla ilgileniyor ve aynı ortamda ama sanal dünyada geziniyor ise sorun var demektir. Cep telefonunun diğer bir avantajı, elbette kullanım becerisi olanlar için, dünyada olup bitenleri izleyebilme ve gözlemlediklerinizi ve izlediklerinizi duyurabilme imkânı veriyor olmasıdır. Gerçekten de işte o zaman “dünyayı cebimizde taşıyoruz” demektir.
 

Cep telefonlarının bir taraftan özgürlük sağlıyor gibi görünmesine karşın diğer taraftan da aslında özgürlüğü sınırlandırması Faucault, Lyon ve Bauman’un “gözetim toplumu” tartışmalarını hatırlatmaktadır. Gerçekten de cep telefonunuz sizlerin kimlerle ne zaman nerede konuştuğunuz, dolayısıyla nerede olduğunuz konusunda tüm bilgilerinize ulaşılabildiğinden gözetim toplumunda yaşamanız anlamını taşımaktadır. Bu sorun teknoloji ve cep telefonları konusunda yapılan tartışmalarda önemli bir yer tutmaktadır. Bu sorunun da bireysel ve toplumsal düzlemde ele alınması gerekmektedir.

Gelişmiş ve çok işlevli cep telefonları hem telefon, hem fotoğraf makinesi, hem bilgisayar işlevlerini görebildiğinden özellikle fotoğraf makinesi olarak kullanımı yeni bir tartışma alanı daha açmaktadır. Süreç bir taraftan dijital kamera gibi fotoğrafçılığın önemsizleşmesine götürürken, diğer taraftan kendi fotoğrafını bile çekebilme, moda adı ile “selfie” çekme şansı sunabilmektedir. Bu durum bir fotoğrafçının poz verdirtme dayatmasına maruz kalmaksızın fotoğraf çekme şansı verebilmektedir. Toplumsal düzlemde cep telefonlarının ve kamera işlevi gören diğer aygıtların yaygınlaşması sonuçları itibarı ile fotoğrafçılığın bir ustalık olarak gözden düşmesini ve yaygınlaşmasını etkileyebilmektedir.
  

Ekonomik açıdan bakıldığında bir statü aracı olarak kullanılmasının yaygınlığı nedeni ile özellikle azgelişmiş toplumlarda sınıfsal eşitsizlikleri derinleştirebilmektedir. Çok da gerekli olmadığı halde teknolojinin son modelini edinme isteğinin çok yüksek olması nedeniyle insanlar bütçelerini sarsacak düzeyde sık sık cep telefonu değişikliğine gidebilmektedirler. Son dönemde Türkiye’de kredi kartı ile telefon alınması konusunda gerçekleştirilen sınırlandırma yönündeki düzenlemelerin ardından cep telefonu kılıfı satmanın formül olarak geliştirilmesi, insanların cep telefonu alma ya da değiştirme konusunda ne denli hevesli olduklarını göstermektedir. Cep telefonu borsası ya da cep telefonu dünyası vb. adlarla büyük bir sektörün oluşması bunun göstergesi olarak değerlendirilebilir. Ayrıca küresel anlamda, gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler arasındaki işbölümü ve bu işbölümüne bağlı olarak bilgi bilişim ve iletişim teknolojilerinin bizim gibi toplumlarda yaygınlaşmasının, bu ürünleri ithal eden ülkelerin ekonomilerinin olumsuz etkilenmesinden ve eşitsizliklerin devam etmesine ya da derinleşmesine yol açmasından söz edilebilir.
 

Sonuç olarak, çok hızlı ve sürekli bir biçimde yeni özellikler eklenerek üretilen cep telefonunun toplumu ve toplumsal yaşamı etkilediği ve bu etkilemenin çok düzlemli, çok değişkenli ve toplum-teknoloji ilişkisi açısından karşılıklı bir ilişki olduğu söylenebilir. Bu nedenle de bireysel ve toplumsal düzlemde kullanım biçimine bağlı olarak farklı sonuçlara yol açabilmektedir. Bireysel düzlemde cep telefonu kullanım biçimine bağlı olarak insanın gelişmesine ve özgürleşmesine katkıda bulunabileceği gibi insanın bağımlı hale gelmesi ve köleleşmesi sonucuna da götürebilir. Toplumsal düzlemde ise, insanlar iktidarın bu teknolojinin fırsatlarını kötüye kullanımının engellenmesi konusunda farklı biçimlerde etkide bulunabilir.

Dr. 
Hayriye Erbaş


KAYNAKÇA

Bauman; Z. Ve Lyon D. (2013) Liquid Surveillance: A Conversation, Polity Press.
Beck, U. (1992) Risk Society: Towards a New Modernity, London: Sage Publications.
David Lyon, (2001) Surveillance Society: Monitoring Everyday Life, (Berkshire: Open University Press.
Ellul, J. (1964) The Technological Society, New York: Vintage Books. (Fransızcadan Çev. John Wilkinson).
Erbaş, H. (2008) Türkiye’de Biyoteknoloji ve Toplumsal Kesimler: Profesyoneller, Kentsel Tüketiciler ve Köylüler, Ankara Üniversitesi Biyoteknoloji Enstitüsü Yayınları No: 4.
Erbaş, H. ve Sallan Gül, S., 2001, “Kapitalizm ve Kültür: Popüler Kültürün Küreselleşmesi ve Piyasalaşması”, Mülkiye, 15, 229, ss. 207-229.
Faucault, M.  (1975) Discipline and Punish: The Birth of the Prison, New York: Vintage Books.
Horkheimer, M., Adorno, T.W., (2010/1944) Aydınlanmanın Diyalektiği,   İstanbul: Kabalcı. Çev. Nihat Ülner ve Elif Öztarhan.
MacKenzie, D. and Wajcman, J. (1999) “Introductory Essay: The Social Shaping of Technology” in MacKenzie, D, and Wajman, J. (eds.) The Social Shaping of Technology, Buckingham: Open University Press, pp. 3-28.
Marcuse, H. (1986/1964) Tek Boyutlu İnsan, İstanbul İdea Yayınları, Çeviri Aziz Yardımlı.
Pool, R. (1997) Beyond Engineering: How Society Shapes Technology, New York: Oxford University Press.
Pool, R. (2003) “How Society Shapes Technology” in Teich, A. H. (ed.) Technology and the Future, Wadsworth/Thomson Learning, Belmont, CA, (9’th edition), pp. 13-22.
Zygmunt B.(2000) Liquid Modernity, Cambridge:Polity Press.




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa