Editörler

Bülent Irkkan
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Meryem Akköse
Yağmur Dolkun
Elif İnan
Suderin Murat
Doğanay Sevindik
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 23    Aklın Halleri
Aklın Halleri Mehmet Ali Kılıçbay

Bütün diller yetersiz, o kadar ki, insan çok alışık olduğu kendi düşüncelerini bile her zaman yakalayamıyor. Bazen sezinlese bile, kelimelere döküp, resmileştiremiyor, resim halinde kalıyorlar. Muğlak ve soyut, çoğu zaman da anlaşılmaz. Düşünceden iletişim hattına geçerken içeriğinin önemlice bölümünü kaybeden uçuşan fikirlerin ifadesi için fazla olanağımız yok, en fazlasından birkaç yüz bin kelime. Bir de bunların nüansları. Elimizdeki en büyük araç, bir şeyi başka bir şeye göre tanımlama. Daha doğrusu, bir şeyi ne olmadığını anlatarak belirleme. Yani kuruyan bir su birikintisinin geri çekilmesi gibi bir şey. Geride kalan, kurumayan, tanım oluveriyor, ama bir gün o da kuruyacak.

En zor tanımladıklarımız da göremediklerimiz. Allah konusunda bu kadar çok tanımın olmasının nedeni bu. Aklı da böyle tanımlıyoruz: Deliliğe ve dehaya nazaran. Akıl, delilik ve deha olmayan şeydir. Nokta. Delilik nedir? Aklın zıddı. Deha nedir? Aklın aşkınlığı. Ama sonra fark ediyoruz ki, bütün bu tanımların odak noktası akıl ve biz aklı hâlâ tanımlayamadık.

Çok matematik bir tuzağın içine düşmüş durumdayız. Eğer bu üç denklemde de akıl değişkeni varsa, bunları akıl parantezine alabiliriz. Ve sonuçta, deliliğin de, dehanın da, aklın da akıl olduğu sonucuna ulaşabiliriz. Aklın halleri.

Eğer aklın bu üç hali de aklın kimlikleriyse, bunların arasında geçiş olabileceğini kabul etmek zorundayız. Öyleyse deha, akıl ve delilik gibi üç hal değil, aklın farklı dışavurumları söz konusu. Eğer akıl zekânın işlenmiş haliyse ve doğanın insanlara en eşit paylaştırdığı şey zekâysa, o zaman bu üç hal bu zekâ denilen doğal yeteneğin işlenmesi sırasında ortaya çıkıyor. Yani dışsal bir değişken söz konusu.

Bu andan itibaren tehlikeli sularda yüzmeye başladığımın farkındayım. Bu sözleri duyan bir psikiyatr olursa, hemen somapsişik, psikosomatik ruhsal hastalıklardan söz ederek,  bizi tıp dünyasının içine çekebilir ve en azından deliliğin aklın bir hali olmadığını kanıtlamaya çalışabilir. Ama eğer delilik veya deha ancak akla göre tanımlanabiliyorlarsa ve akıl da ancak bunlara nazaran belirlenebiliyorsa, o zaman delilik ve deha nasıl olur da akıl olmaz?

Psikiyatriyi psikiyatrlara bıraktıktan sonra, zekânın işlenme süreçlerine geri dönebiliriz. İlk faktör elbette ortam. Yani çevre, toplum ve beden. En kapsayıcı ve kuşatıcı olanından başlayalım. Çevre denilen şey, bize etki eden her şeyi kapsıyor, yediklerimiz, yiyemediklerimizden başlamak üzere, dağlar, ovalar, nehirler biçiminde uzayıp gidiyor. Sonra toplum. Bizi daha dar bir kafesin içine sokan kurallar yumağı ve nihayet hapishanemiz olan bedenimiz. Bu üç kuşatıcı faktörün simültane hareketleri bizim zekâmızı akla dönüştürüyor. Bu dönüşüm esnasında delilik de çıkıyor, deha da.

Ancak, her üç konumun da aklın halleri olmasına rağmen, bunların birbirlerini tanıma ve tanımlama olanağı yok. Yani akıl, deliliği kendinin zıddı olarak görüyor, bir hali olarak değil. Deliliğin aklı nasıl gördüğünü ise bilmiyoruz. Deha da aklı nasıl algılıyor, bilemiyoruz. Fakat burada tanımları koyan akıl, belirleyici olması da buradan geliyor. İşin aslına bakılırsa, delilik de deha da akılla ilgili değil. Her ikisiyle de ilgilenen sadece akıl, yani normal sayılan akıl durumu. Veya başka bir ifadeyle çoğunluğun hali olduğu için kendini normal, diğerlerini anormal gören akıl durumunun alanı belirlemesi. Akıl (normal sayılanı) alanı belirliyor,. Tanımları yapıyor, ama diğer iki hal bununla hiç ilgilenmiyor. Akıl, kendi çalıp kendi söylüyor. İş burada kalsa iyi. Akıl, kendine benzemeyenleri ya kendine benzetmeye uğraşıyor. Yani delileri tedavi ediyor, dahileri de özel eğitime alıyor. Ya da tehlikeli saydığı durumlarda kapatıyor.

Deha da kapatılıyor. Önce, belki bir işe yarar diyerek “başka” bir eğitimden geçirerek, sonra belki de istemediği alanlara yönelterek. Ama buradaki paradoks pek kolay görülmüyor. Eğer deha aklın aşkın haliyse, “normal” sayılan akıl kendini aşan bir durumu nasıl eğitecektir. Elbette kendi algı çerçevesi içinde. Bu da deliyi tımarhaneye kapatmaktan farklı bir şey değildir.

Aklın halleri, elbette sadece deli, normal, dahi biçiminde olamaz. Buna daha binlercesini eklemek mümkün, ama sonuçta hepsini ortak kılan temel bir unsur var, hata yapma yeteneği. Sadece akla özgü bu özellik, uygarlığın da tabanında yer alıyor. Her şey ta başından beri hatasız olsaydı, ne toplum ne kültür ne iktisat ne de uygarlık olurdu. Biz de o zaman deli-dahi meselesini konuşamazdık. Çünkü konuşamazdık.




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa