Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 29    SİNEMA    Söyleşi
Söyleşi
Söyleşi : Meltem Çolak                                                                                                                  

İlk uzun metraj filmi Tepenin Ardı ile önemli festivallerde ödüller alan Emin Alper ile Tepenin Ardı’nı, Türkiye’de sinemayı, bağımsız sinemayı, festivalleri, seyirciyi ve projelerini konuştuk.

Fotoğraf: Tuğçe Çelik         2

İlk uzun metraj filminiz “Tepenin Ardı”  ile  önemli  festivallerde  ödüller aldınız. Öncesinde iki kısa filminiz var. Film yapmaya nasıl başladınız?

Film yapmayı üniversite yıllarımdan beri istiyordum zaten. Üniversiteye ilk girdiğim sene tiyatro kulübüne üye olmuştum. Daha sonra sinema kulübüne girdim. Sinema kulübünde çok aktif olarak çalışıyordum. O zaman dergi çıkarıyorduk, film izliyorduk, tartışıyorduk falan ama  kafamda hep film çekmek vardı. Bunun için de uygun bir fırsat kolluyordum. O dönemde tabii bu kadar bereketli değildi film sektörü. Yılda 3-4 tane uzun metraj film çekiliyordu, koşullar çok elverişli değildi, 2000’li yıllarda tamamen başka bir disiplinde master ve doktora yapmaya devam ederken hep kafamda var olan hayali gerçekleştirmek amacı ile 2005- 2006 yıllarında o kısa filmleri çektik. Bu kısa filmlerin çekiminde, bizim Tepenin Ardı’nın prodüktörlüğünü yapmış olan rahmetli Seyfi Teoman’ın da çok büyük katkısı oldu. Çünkü o  benden daha cevvaldi bu konuda, piyasaya girmişti, reklam sektöründe çalışmaya başlamıştı. Çok daha tecrübeliydi. Benim kısa filmlerimi yaparken, ekip oluştururken, filmin prodüksiyonunu yaparken falan çok yardımcı oldu. Kısa filmler öyle çıktı. Ondan sonra uzun metraj film için tam da bu arada Kültür Bakanlığı’nın fonları başladı. Biz de bu fonlara başvurduk. Birkaç başvuru sonucunda Tepenin Ardı’na fon bulabildik ve hemen başladık.
 

Filminizin yapım sürecinden bahseder misiniz?  

Aslında benim ilk çekmeyi düşündüğüm proje bu değildi. Başka bir projemiz vardı ama o  masraflı ve büyük bir projeydi. Bol oyunculu, bol karakterli, bol mekânlı. İlk film için onun doğru bir tecrübe olmayacağını düşündük. Boğaziçi’nden arkadaşlarım, Bulut Film’in yapımcılarından Yamaç Okur, Nadire Telli, Enis Köstepen ve Seyfi daha küçük bir proje yazmam gerektiğini, onu yapmamın çok daha kolay olacağını söylediler. Tepenin Ardı projesinin ilk embriyonik hali yıllar önce  ben 23-24 yaşlarımda iken bir yerlere kaba taslak yazdığım bir öykü aslında. Yine benzer şekilde, yaylada piknik yapan  ailenin bir günü idi hikayenin temeli. Onu  raftan indirdim; bundan belki bir şeyler çıkarabiliriz diye tekrar yazmaya başladım. Yazım süreci böyle gelişti. Yaklaşık 1-1,5 sene içerisinde dört versiyon ve her versiyonda ciddi değişiklikler yaparak projeyi oluşturduk. Bakanlığa başvurduk. Bakanlıktan 200.000.-TL. çıkmıştı. Başka hiçbir kaynağımız da yoktu. O kaynakla bu projeye başladık. Yani daha masraflı bir şey olsaydı, tek mekânda çekilemeyecek, çok oyunculu falan olsaydı nasıl yapardık bilmiyorum. Filmin çekimlerini bitirdiğimiz zaman da bütün para bitmişti. Post-prodüksiyon için para aramak durumunda kalmıştık. Selanik Film Festivali’ne katıldık. Orada bir Yunan yapımcıyla karşılaştık, kendilerinin aynı zamanda post- prodüksiyon stüdyoları var. Onlar filme ortak olmayı ve böylelikle filmi tamamlamayı önerdiler. Post-prodüksiyonu Yunanistan’da hallettik. Filmin yapım süreci böyle gerçekleşti.  

Oyuncularınızı hangi evrede belirliyorsunuz? Tercihiniz amatör mü yoksa profesyonel oyuncudan yana mı oluyor? Tepenin Ardı’nda karma bir seçim yapmıştınız.

Bu konuda çok belli bir tavrım yok. Projeye göre değişebilir bence. Ya senaryoyu yazarken kafanızda birileri şekilleniyor ve en baştan itibaren onun olmasını istiyorsunuz ya da bazı karakterler kendiliğinden çıkıyor ve daha sonra bunu ön yapım aşamasında cast direktörünüzün yardımıyla bulmaya çalışıyorsunuz. Yani genelde bir karışım oluyor. Tepenin Ardı’nda en başta yazarken düşündüğüm bazı tipler vardı ama önemli bir kısmını ön yapım aşamasında Cast direktörümüz Ezgi Baltaş’ın yardımıyla bulduk. Tepenin Ardı’nda köylü çocuklarının oradan olması yani profesyonel olmaması benim için çok önemliydi. Yani şehirli çocukları oraya getirip orda köylü taklidi yaptırmaktansa yöre insanlarıyla çalışmayı en başından beri zaten kafama koymuştum. O yüzden öyle bir tercih yaptık ve Tepenin Ardı’nda bir tür karışım oldu. Çocuklar, profesyonel olmayan oyuncular idi. Ama bir dahaki projede tamamı profesyonel olacak. Çünkü proje onu gerektiriyor.

Belirlediniz mi oyuncularınızı?

Hepsini değil, hâlâ devam ediyor bu süreç. İki ay sonra başlayacağız. Ama bu ay sonu itibariyle büyük ölçüde kesinleşecek, belirginleşecek. Tamamen profesyonel oyuncular olacak. Dediğim gibi bazılarını en başından beri kafama koymuş ve senaryo yazılır yazılmaz bunlar oynayacak demiştim ama önemli bir kısmını arayarak bulduk hâlâ da arıyoruz bazılarını.

Filminizde çocuk oyuncu da kullandığınızı ve asıl söylemek istediğinizi çocuk karakterin diyalogları ile söylediğinizi görüyoruz. “Yörükler bir şey yapmaz ki, biz de yörüğüz  annem söyledi” diyor. Çocuk da annesinin kendisine öğrettiklerini tekrarlıyor. Çocuk bize saf bakışı gösterirken ona yol gösteren  annenin olaylar karşısındaki kabullenişi ve sessizliği çelişki değil mi?  

Kadın bütün film boyunca bir şeyler yapmaya çalışıyor fakat pasif kalıyor. Bu tespitiniz çok doğru aslında safiyane bakış, çocuk bir yanda gerçekleri söylüyor ve kadın bu durumun farkında o yüzden insanları sakinleştirmek için elinden geleni yapıyor ama onun itilmiş olduğu o ev içindeki konum daha fazla sesini çıkartmasına engel oluyor çünkü sürekli susturuluyor, dikkate alınmıyor. Dolayısıyla karakter açısından bir çelişki yok bence  ama elinden başka türlüsü gelmiyor diyebilirim.

Tepenin Ardı filminiz özellikle mekân seçiminiz bakımından da önemli. Senaryonuzu yazarken çekim yapacağınız yeri belirlemiş miydiniz?  Orada yarattığınız atmosfer filmin Western türü ile de ilişkilendirilmesine neden oluyor. Bu bilinçli bir tercih miydi?

Evet mekân çok önemli. Mekân atmosferi yaratan, filme hayat veren şey. Tepenin Ardı’ndayı yazarken benim kafamda o mekân vardı. Çünkü o mekân benim çocukluğumun geçtiği yerlere çok yakın. Dolayısıyla hiç başka mekân aramadık. Sadece spesifik lokasyonu belirlemek için, o da bir günümüzü aldı. Onun dışında tüm mekân vadi v.s. zaten senaryoyu yazarken kafamda vardı. Hatta senaryoyu tamamen o mekâna göre şekillendirdim. Karakterler nerden girip nerden çıkacak v.s. tarzında.

Western hikayesi şöyle gelişti. Senaryoyu yazarken hiç kafamda öyle bir şey yoktu. Mekân fotoğrafları çekerken bizim yapımcı arkadaşımız Enis Köstepen bu coğrafya western  coğrafyasına çok benziyor dedi. Sonra biraz şaka yollu işte western konusunu konuşurken aslında senaryonun da westernle benzerlikler taşıdığını fark ettik. Yani yörüklerin yerine kızılderilileri koyun pekâlâ bir western senaryosu çıkıyor karşınıza. O noktadan sonra bunu ben bilinçli olarak kullanmaya çalıştım. Western resimlerini, western ikonografilerini, dağ,  tepe resimleri falan bunları bilinçli olarak kullanmaya çalıştık.

Filminizde zaman zaman sabit, zaman zaman da hareketli hatta öznel kamera kullandığınızı görüyoruz.Bu filminizin anlatımına yönelik bir tercih mi? Dar bir mekânda filminize hareket kazandırmak adına kullandığınız bir yöntem mi? Bundan sonraki filmleriniz de de aynı şekilde devam edecek misiniz?

Aslında ikisinin bir karışımı galiba. Genellikle öyle stil dediğimiz şey hikayeye hizmet etmesi gerektiğini düşündüğümüz şeylerle yönetmenin sevdiği açıların karışımı gibi bir şey oluyor. Mesela ben genel planları seviyorum. Epik filmleri çok seven birisi olarak geniş açılı büyük mekânlarda genel kareleri seven birisiyim ama bu filmin anlatımına da çok uygun düştüğünü düşünüyorum. Çünkü o genel bakışın gerçekten bir genel bakış mı yoksa dağın arkasında bekleyen yörüklerin öznel bakışı mı olduklarına dair bir muğlaklık yaratmayı hedeflemiştik. Ona hizmet ediyor. Onun dışında hareketli açılarda  yapılan steadicam takipleri hem bir takip hissi veriyor hem ben arkadan takipleri genelde, tarz olarak çok seviyorum. Yani hem hikayeye hizmet ettiğini düşündüğüm hem de sevdiğim açılar bunlar. Ama bir dahaki projede muhtemelen bunlar değişecek. Mesela şu an için omuz kamerası ağırlıklı bir şey düşünüyoruz. Yine genel planlar olacak, büyük ihtimalle, olmasını istiyorum hedefliyorum ama onlar daha belgesel havalı, omuz kamerasının hakim olduğu bir stil olacak galiba. Yani hem bir şahsi tercih söz konusu hem de hikayenin yapısı açısından gerekli.

Sinemaya bakışınızı etkileyen yönetmenlerden ve  filmlerden örnekler verebilir misiniz?   

En zor soru. Çünkü sürekli değişiyor. Bu yüzden daha eskilerden yani günümüzden cevap vermeyeyim, günümüzden çok var ve çok değişiyor. Ben mesela Stanley Kubrick’i çok severim. Yani bir kere çok derdi olan sahici dertleri olan bir yönetmen ve bu dertlerini  genelde  hep bir hikayeyle sarıp sarmalayarak vermeyi tercih etmiş bir yönetmen. Filmlerinin çok entelektüel filmler olduğunu düşünüyorum. Avrupa sinemasından Visconti çok hayran olduğum birisidir. Fassbinder söyleyebilirim. Evet yakın dönemde de tabii ki Haneke çok önemli bir isim.   

Seyircinin sizin için önemi nedir? Filminizi hazırlarken seyirciyi düşünerek mi hareket ediyorsunuz?

Seyirciyi düşünmemek diye bir şey söz konusu olamaz. Tabii ki filmi seyirci için yapıyoruz. Hani bu seyircinin kim olduğu ayrı bir tartışma konusu. Üç beş kişi midir? benim arkadaşlarım mıdır? milyonlar mıdır?. O hedef kitle ayrı bir tartışma konusu ama hiç kimse filmi kendisi için yapmaz. Bu hikaye, elbette ki birileri izlesin diye yapıyoruz filmleri. En temelde bir iletişim aracı bu. Bir iletişimi birine birilerine ulaşsın diye yapıyoruz. Ama o belirlediğiniz kitle çok önemli bir kitle, benim için belirlediğim kitle az çok benim gibi düşünen insandır. Bunun çok dar bir kitle olduğunu da düşünmüyorum. Yani ben nerden baksanız Türkiye’de yüz ile ikiyüzbin kişilik potansiyeli olan bir seyirci kitlesine yönelik bir şeyler yaptığımı düşünüyorum. Bu kitle özellikle üniversite öğrencileridir. Üniversite öğrencileri çok film izliyor. Onu da ayrıca düşünüyorum. Ama onun dışında mesela çok geniş bir seyirci kitlesi yok kafamda. Bu önemli çünkü filmlerde bazı muğlaklıklar açıklansın diye işte herkes anlasın diye güzel bir çabaya girmektense muğlak ama daha etkileyici, daha estetik kalmasını tercih ediyorum. Dolayısıyla bence mesele seyirciyi önemsememek değil nasıl bir seyirci hedeflediğimizi düşünmek tabii ki. Arthouse filmlere aşina ama çok dar arthouse seyircisinin dışında da algısı daha açık, daha entelektüel merakları olan daha sanatsever bir kesimi hedefleyerek bir şeyler yaptığımı düşünüyorum. Dediğim gibi ben onlarda zaten kendimi görüyorum dolayısıyla ben bir filmin nasıl olmasını istiyorsam öyle film çekiyorum; onlar da bunun olmasını isterdi diye düşünüyorum. Ama tabii ki milyonları düşünerek aman efendim şuraya komedi unsuru olsun şuraya aşk unsuru olsun gibi klişe şeylerden de uzak duruyorum.

Tepenin Ardı filminiz politik sinema örneği olarak gösteriliyor. Buna katılıyor musunuz?  Aynı konuda devam edecek misiniz?


Evet katılıyorum. Yani politik niyetleri olan bir sinema olduğu için öyle yoksa doğrudan   politik bir film değil. Filmin hiçbir yerinde bir politik mevzudan bahsedilmiyor, politik bir karakter yok. Ama ima ettiği şey, anlatmaya çalıştığı şey son derece politik. Bu anlamda böyle bir ifade ile anılması beni mutlu ediyor ve benim niyetlerimle de örtüşüyor. Yani bu yolda devam edecek miyim bilmiyorum. İkinci film de bence böyle. O da doğrudan politik değil ama söyledikleri itibariyle yine politik olacak bir film. Ama üçüncü dördüncü projeler nasıl olur bilmiyorum. Böyle olmayan projelerim de var kafamda. Politik diyemeyeceğimiz projeler de var. Galiba hem politik işlerle devam edeceğim hem de politik olmayan işlerle.

Tepenin Ardı birçok festivalde ödül almasına rağmen çok az sayıda sinemada gösterime girdi, bunun nedenlerini açıklar mısınız?

Yani bu giderek ağırlaşan bir problem. Ağırlaşmaması da mümkün değil. Çünkü her sene Türkiye’de çekilen film sayısı artıyor. Ne salon sayısı ne de seyirci sayısı bu oranda artmıyor. Geçen sene yüz film çekildi diye biliyorum. En son yüz otuza çıktı galiba. Biz Tepenin Ardı’nı çektiğimiz zaman 60 falandı yanlış hatırlamıyorsam. Katlanarak artıyor. 130 inanılmaz bir rakam yani Yeşilçam rakamlarına yaklaşmaya başladı. Türkiye Sineması’nın altın çağı diye kabul edilen rakamlara yaklaşmaya başladı. Ama 60’ların ortasının salon ve izleyici sayısı ile asla kıyaslanmaz. 60’larda her kasabada sinema vardı. Dolayısıyla bu yoğunlukta devam ederse bu iş, salon sıkıntısı v.s. daha büyük zorluklar yaşamaya devam edeceğiz. Sonuçta salon sahiplerinin temel derdi ticari ve baktıkları zaman bu film ne kadar ödül almış ne kadar prestijli diye bakmıyorlar. Ne kadar para getirir diye bakıyorlar. Ve salon tercihlerini de öyle yapıyorlar. Kaldı ki biz yine galiba en son şanslı filmlerden bir tanesiydik yani biz otuz bine yakın izleyiciye ulaştık. Çok sınırlı bir kopyayla, 12 kopya girmiştik daha sonra ikinci hafta 8 kopyaya düştük. Ondan sonra bizim kulvarda sinema yapan arkadaşlar çok daha kötü seyirci ve salon rakamlarıyla yetinmek zorunda kaldılar maalesef. Bizim için, özellikle arthouse diye kabul edilen bağımsız filmler için ayrı bir mecranın, ayrı salonların, bağımsız sinemaların olması çok önemli. Geçen sene başlayan başka sinema bu açıdan çok önemli bir adımdı. Salon bulmakta zorlanacak pek çok filmin seyirciyle buluşmasına yardım etti. Ama rakamlara baktığımız zaman görüyoruz ki, bağımsız sinemanın derdine çare olmadı. Başka sinemanın en büyük katkısı galiba yurt dışında önemli festivallerde oynamış filmleri Türkiye’de seyirci ile buluşturmak oldu. Yoksa Türk bağımsız sinemasına çok büyük katkısı olmadı. Valla bu konuda bütün Avrupa’da olduğu gibi yine sanatı korumakla yükümlü kamu fonları bir çare olabilir. Almanya’da, Fransa’da olduğu gibi pek çok bağımsız salon devletten belli bir destek alıyor. Kira desteği tıpkı tiyatro salonu gibi. Tiyatro salonları nasıl kamusal destek alıyorsa sinema salonlarının da bunu almaması için hiçbir sebep yok. Belki bu tip destekler önümüzdeki günlerde ve yıllarda başlayacak olursa bunun faydasını görürüz. Şimdi, Sivas Filmi’nden bahsediyor herkes, onu konuşuyoruz. Venedik’te çok parlak bir başlangıç yaptı. Ama kaç kişi izleyecek? Sinemanın 100. yılı herkes bununla gurur duyuyor. Zaten Kağan da bunu birkaç röportajında söyledi ama bakalım bu gurur lafta mı kalacak yoksa bu film gerçekten seyirciye ulaşabilecek mi? Eğer kamu fonları bu konuda daha aktif olabilseydi daha rahat daha güvenli olabilirdik. Bu konuda maalesef karamsarız.

Peki Bağımsız Sinemacılar olarak Türkiye’de örgütlenmeniz ne durumda? Yeterli mi?

Yeni Sinema Hareketi diye bir hareketimiz var. Tümüyle bağımsız sinemacıları kapsayan bir hareket, bir örgüt, bir grup değil. Daha çok birbirini tanıyan kafa yapısı olarak konuşabileceğimizi düşündüğümüz insanların, bağımsız sinemacıların bir araya gelmesiyle oluşmuş bir şey. Ayda bir toplanıyoruz. Zaman zaman basın açıklamaları veya bildirileri yayınlayarak fikrimizi beyan etmeye çalışıyoruz. Ama bizim yapabileceklerimiz de çok sınırlı yani biz de bu alternatif bağımsız sinema ağlarının yaratılması konusunda destek veriyoruz ama bizim hem finansman açısından hem zaman açısından sıkıntımız var çünkü sonuçta herkes yönetmen ya da yapımcı, kendi uğraşları var ve yapabileceklerimiz çok sınırlı ama biz de elimizden geldiği kadar alternatif yollar bulmaya çalışıyoruz, seyirciyle bizim filmimizi buluşturacak. Tabii bir de DVD ve torrent olayı var o da ayrı bir mevzu. Yani yalan söylemeyeyim bende izliyorum, kullanıyorum. Bir sürü filme o şekilde erişiyoruz. Ama bu mecra insanların sinemadan uzak durmasına neden olan en önemli etmenlerden biri. Yani hiç kimse sinemada ne oynuyormuş diye takip etmiyor. Bir iki gün sonra nasıl olsa korsana düşer ya da internete düşer diye beklemeyi tercih ediyor.

Son yıllarda sinema artık sadece eğlendirmeye yönelik, teknoloji gerçekliğin önüne geçti, beyne değil de sadece göze hitap ediyor, anlık etki yaratıp yok oluyor, filmler bütçelerine göre dağıtılıyor ve ne olduğu ile kimse ilgilenmiyor, adeta sinemanın metaya dönüştüğünü görüyoruz. Potansiyel seyirciler bu şekilde film seçmeye teşvik ediliyor. Sinemanın çıkış kaynağı nedeniyle temsili ve bugünkü sinemanın metalaşması konusunda sizin görüşleriniz nelerdir?

Bu konuda siz özetlediniz zaten çok söyleyecek bir şey yok. Sinema zaten en başından beri diğer sanatlara kıyasla aynı zamanda bir eğlencelik temaşa olarak hayatına başlamıştı şimdi giderek daha fazla öyle oluyor. Özellikle televizyonla rekabet etmek amacıyla artık yapımcılar gitgide çok daha fazla görsel şaşaaya görsel efektlere önem veriyorlar. E tabii ticari sinema adı üstünde tamamen ticari, para kazanmak amacıyla yapılan, insanları eğlendirmeye yönelik bir uğraş haline geldi. Türkiye’de de böyle bir taraftan ticari sinema büyüyor inanılmaz gişe rekorları kırıyor ama Türkiye için sevindirici bir şey, nerdeyse aynı oranda bağımsız filmler de son yıllarda çekilebildi ve kendisine şans bulabildi. Ama kısa vadede bu durum değişmeyecek herhalde, böyle gidecek.

Biraz önce bahsettiniz televizyon ve sinema örtüşmesiyle ilgili teknolojinin gelişmesi ile  insanlar artık evlerinde film izlemeye başladılar. Sonuçta insanlar tek tipleştiriliyor. Hep aynı filmler izleyip aynı şeyler konuşulmaya başlıyor bir taraftan globalleşiyoruz ama tek tipte insan yaratılıyor. Bu konudaki görüşleriniz nedir?

Tabii çok şikayet ettiğimiz bir durum bu, dizi dünyası gerçekten insanları belli anlatı kalıplarına mahkum ediyor, tabiri caizse şartlandırıyor. Bu durum benim gerçekten özellikle Anadolu’da bizim filmi gösterirken çok karşılaştığım bir durumdu. Yani basit bir muğlaklık mesela soruların cevaplanmadan bırakılmasına tahammülü yok seyircilerin. Ya bunu bir kusur olarak görüyorlar yahut sıkılıyorlar. Konsantrasyonları dağılıyor filmin yarısında çıkıyorlar. Tepenin Ardı’nın nasıl sıkıcı bir film olarak adlandırıldığını aklım almıyor. Temposu yavaş olabilir, bir hikayesi var hatta bence de son derece sürükleyici bir hikayesi var ama bir sürü insan filmden ne kadar sıkıldıklarını anlatıyorlar. Bu da büyük ölçüde dediğim gibi o anlatı kalıplarının şartlandırılmasının bir sonucu. Türk dizileri gibi, Türkiye’de çekilen diziler gibi son derece sıkıcı dizileri bu kadar yoğun bir şekilde seyreden insanların nasıl bu filmleri sıkıcı bulduğunu da anlamakta güçlük çekiyorum. Tabii bazı diziler çok daha hareketli ama biliyorsunuz ki bu dizi sektörünün, diziyi yazan veya yöneten insanların da suçu değil. Bir bölüm iki saat olunca onu sündürmek zorunda kalıyor yazanlar yönetenler. Dolayısıyla ortaya son derece sıkıcı izlenmesi zor şeyler çıkıyor ama halkımız bunları bir taraftan çok hararetli bir şekilde tüketirken işte bağımsız filmlerin temposundan niye bu kadar çabuk sıkılıyorlar gerçekten anlamakta zorluk çekiyorum.

Sanat sineması’nın (yerel sinema) sektör sineması karşısında rekabet edebilmesi nasıl sağlanabilir? Biraz önce de bağımsız sinemacılardan bahsettiniz. Bunu biraz daha açabilir misiniz? Festivallerin bu bağlamda önemi nedir?

Valla bu rekabetin mümkün olan tek biçimi galiba az önce de bahsettim gibi kamu fonları;  Avrupa sistemi böyle ayakta duruyor. Nerdeyse bütün Avrupa ülkelerinde var. Nasıl tiyatro, opera vb. destekleniyorsa devlet tarafından bu anlamda doğrudan seyirci kaygısı olmayan ama sanatsal kalitesi itibariyle korunması gereken projelere kamu fonu sağlanması gerekiyor yani kamu yararı olduğu düşünülerek yapılması gerekiyor,  on senedir yaklaşık böyle bir uygulama var. Umarım bundan vazgeçilmez. Vazgeçileceğine dair bir işaret de görmüyoruz.  Ama bunlar yetmiyor. Yani  devletten aldığımız, Kültür Bakanlığı’ndan aldığımız paralarla film çekmek imkansız. Başka kaynaklara ihtiyaç duyuyoruz. Yurt dışı fonları bu açıdan bizim için çok önemli ama yurt dışı fonlarına da Türkiye’de ancak yılda dört beş film ulaşabiliyor. Yine Avrupa’daki modele bakarak Türkiye için önerimiz televizyonların aktif katılımı. Avrupa’da hep öyle yani Kültür Bakanlığı veya başka kamu fonları projeye girdikten, onları destekledikten sonra televizyonlar, kanallar ya ortak yapımcı olarak giriyorlar ya da ön satış sözleşmesiyle filmi önden alarak filme finansal destek sağlıyorlar. Avrupa’daki film fonları büyük ölçüde böyle finanse ediliyor. Yani yatırımcı fonları ile finanse edilmiyor bu filmler. Festival filmleri diye tırnak içersinde işaret ettiğimiz filmler. Türkiye de bu ayak çok eksik. Kanalların, maalesef birkaç istisna dışında, umurlarında değil, bunların maliyetleri onlar açısından çok düşük yani bir dizinin bir bölümüne harcadıkları paranın yarısıyla bir filmin finansmanına katılabilirler ve o filmin gerçekleşmesini mümkün kılabilirler. Onun karşılığında 3 yıl filmin gösterim haklarına sahip olabilirler ama maalesef bununla bile ilgilenmiyor kanallar. Bir zamanlar TRT bu konuda daha aktifti ama son yıllarda TRT de artık hiç film almıyor. Yani biz filmlerimize bırakın ortak bulmayı satamıyoruz bile. O kadar ödül aldığımdan bahsediyorsunuz ama filmi satacak, gösterecek bir kanal bulamıyorsunuz. Bu açıdan kanalların tavrı maalesef çok kötü, bu konuda yine teşvikler sunulabilir. Kanallar bunu yapmıyorsa birtakım teşviklerle bunları yapması veya zorlaması söz konusu olabilir. Avrupa’da böyle modeller  de var. Mesela Almanya’da zorluyorlar, kanunen zorluyorlar yani kanallar yılda belli sayıda yerli film göstermek ve satın almak zorunda. Bunun gibi kanuni zorlamalar yapılabilir.

Kamu fonu dediniz, devlet desteği ile yürüteceğiniz projelerinizde sansür olmayacak mı? Yani orada size baskı gelmeyecek mi?

Bu bizi en çok düşündüren ve gelecek açısından, yakın tarihte de başımıza en çok dert olacak mesele. Avrupa’da bu sorun yok. Çünkü Avrupa’da bu fonlar bağımsız devlet kaynaklarını kullanıyorlar ama jüri yani başındaki insan büyük ölçüde bağımsız ancak Türkiye’de biliyorsunuz bağımsız kurumlara rastlamak nerdeyse imkansız, Merkez Bankası’nın bile bağımsızlığının lafta kaldığı bir ülkede bu tip bağımsız kurumlar kurmak nerdeyse imkansız, kaldı ki bizim fon sistemimiz göbeğinden Kültür Bakanlığı’na bağlı. Neyse ki yasa çıktığı zaman destek sistemini belirleyecek jürinin çoğunlukla özerk bir şekilde oluşturulmasına özen gösterildi. Jürinin üçte biri Bakanlık tarafından belirleniyor üçte ikisi sektör temsilcileri tarafından belirleniyor. Bu nedenle hâlâ bir özerkliği var kurulların. Umarız bu özerkliğe halel gelmez yakın zamanda. İşte bir +18 uygulaması çıktı bizi en çok korkutan şeylerden bir tanesi. Eğer film +18'e takılırsa Kültür Bakanlığı parayı geri isteyecek üstelik faizi ile birlikte +18 kuralının son yıllarda nasıl keyfi bir şekilde uygulandığını görünce korkmamak elde değil. Biliyorsunuz Köksüz filmine hiçbir müstehcen sahne olmadığı halde içeriğinden dolayı, filmin genç kahramanı arkadaşının annesi ile ilişkiye girdiği için film +18 aldı. En son İtirazım Var, Onur Ünlü’nün filmi, hiçbir müstehcen sahne olmamasına rağmen büyük ihtimalle imam rakı içtiği için yine son derece içeriğe dair müdahale nedeniyle +18 aldı. Fakat sonradan itiraz karşılık buldu ve +15'e geri çekildi. Ama +18 sisteminin bu kadar keyfi ve dar kafalı şekilde yorumlandığı bir dönemde tabii ki bu bizim kafamızda demoklesin kılıcı gibi duruyor. Umarız gidişat daha da kötüleşmez.

Festival deneyiminiz var. Festivaller arasında da bir karşılaştırma yapabilir misiniz? Oscar Ödülleri ile Altın Palmiye, Altın Ayı, Altın Portakal v.s. ödüllerin sinema sektörü içindeki yeri nedir sizce?

Oscar bambaşka bir şey. En çok bilinen, halk arasında en popüler olan. Ama Oscar ödülleri bilinenin aksine sadece Amerikan sineması için verilen ödüller. Sadece yabancı film Oscarına Avrupa’da üretilmiş filmler dahil ediliyor. Dolayısıyla Avrupa’nın kendi içerisinde asıl değerlendirmeyi Avrupa’nın prestijli festivalleri belirliyor. Berlin, Venedik, Cannes gibi; bunların en prestijlisi de tabii ki Cannes, daha sonra Berlin ve Venedik geliyor. Yani bu festivaller son derece prestijli festivaller ve gişe kaygısının pek fazla rağbet görmediği filmler. Amerika bu konuda daha gişe odaklıdır. Tamamen demiyorum. Oscarlarda bazen hiç beklenmedik sürpriz filmlerin de Oscar aldığını görebiliyoruz. Ama nispeten Avrupa festivallerindeki filmlere kıyasla çok daha gişe merkezlidir Oscar ödülleri. Bu festivallerin en önemli faydası Avrupa piyasalarını ve dünya piyasalarını dolaşım imkanı tanıması. Festivallerde yarışmalara çıkmış insanlara dolaşım imkanı tanıması, genç isimleri de ön plana çıkarması. Bunların ileriki aşamalarda yapımcı bulmalarını kolaylaştırması vb. gibi avantajları var. Ama  binlerce festival var. Sadece Avrupa’da değil dünyada bu büyük festivallerin dışında pek çok festival  de işte bu az önce bahsettiğimiz bağımsız filmlere bir gösterim mecrası sunması açısından çok önemli.

Türkiye sinemasının 100. yılı kutlanıyor. Dünya sinema tarihi içinde Türkiye sinemasının yeri sizce neresidir?

Çok mühim çok önemli bir yeri olduğunu iddia etmek güç. Hepimizin bildiği birkaç film ve isim dışında Metin Erksan, Yılmaz Güney’in filmleri ve 80’lerin başında önemli festival başarıları elde etmiş filmler dışında Türkiye sineması hiçbir zaman ciddi anlamda bir fenomen olmadı. Yani bugünkü gibi işte veya birkaç sene önceki İran sineması, Romen sineması, Uzak Doğu sineması gibi bir fenomen olamadı. Bu anlamda çok büyük bir katkısı olduğunu söylemek  güç. Umarız gelecekte olur. Türkiye sineması şu an yükseliyor. Yani festivallerde de gözlemlediğim, festival organizatörleri, eleştirmenler olsun artık Türkiye’ye daha da dikkatli  bakıyorlar. Nuri Bilge’nin son Altın Palmiye başarısı da çok önemli bir faktör oldu. Onun hemen ardından Sivas’ın Venedik yarışmada olması önemli bir faktör. Muhtemelen artık festivaller yarışmalarda bir Türk Filmi olmasını isteyecekler, tercih edecekler bunun için belki daha dikkatli bakacaklar Türkiye sinemasına. Türkiye sinemasının Dünya sinemasına belki daha büyük katkılar sunabileceği bir döneme girebiliriz.

Türkiye’deki siyasi dönemlerin Türkiye  sineması’na yansıması sizce nasıl olmuştur?

Genelde sinema ve siyaset arasındaki etkilenim biraz gecikmeli gerçekleşiyor. Türkiye’de bunu düşünmek lazım şimdi nasıl oldu diye. Mesela 12 Eylül’ün bir yansıması var. Büyük ölçüde gecikmeli bir yansıma ama bunu anlamak kabul etmek doğal çünkü sansür vardı yani 83’e kadar böyle bir şey yapmanız mümkün değildi ama Kürt sorunu mesela benzer şekilde çok geç yansıdı Türkiye sinemasına ama Dünyada da böyle Vietnam’da mesela en iyi Vietnam filmleri 70’lerin sonlarında yapılan filmler, böyle bir gecikmeli yansıma galiba evrensel bir şey. Türkiye’de de galiba biraz böyle oluyor. Hiçbir yansıması olmadığını düşünmüyorum bir yansıması var tabii  ki. Bu belki istenen düzeyde olmayabilir. Yani Türkiye’nin politik koşulları ve politik hayatındaki değişimlerle ilgili eleştirel filmlerin sayısı açısından belki istenen rakamlar olabilir, olmayabilir ama bir tür yansıma var. Galiba gecikmeli de olsa geliyor.

Türkiye sinemasında beğendiğiniz yönetmen ve filmlerinden örnekler verebilir misiniz?  

Ben Türkiye sinemasında bizim bir üst kuşağı çok seviyorum. Yani onlar çok önemli işler yaptılar. Yeşim Ustaoğlu, Derviş Zaim, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem. Onlar bu işe girdikleri zaman piyasa çok ölüydü, hepsi kendi filmlerini kendileri yaparak kendileri finanse ederek bir şeyler yaptılar. Sadece bu anlamda bile bizim önümüzü çok açtılar. Kaldı ki hepsi iyi ve güzel filmler yaptı. Yani ben bu yönetmenleri ve filmlerini çok önemsiyorum. Ondan daha eskiye gidecek olursak çok daha farklı isimler söylemeyeceğim yani Metin Erksan, Yılmaz Güney dışında; bu isimler çok önemli benim için, yine bu insanların yaptığı belli başlı filmler çok önemli, çok enteresan bir cevabım yok yani bu soruya sadece bir  iki isim var.

Bundan sonraki projeleriniz nedir? Yeni filminizin çekimine başlamak üzere olduğunuzu biliyoruz. Konu, tür, oyuncular gibi ipuçları verecek misiniz? İsmi belli mi?

İsmi belli değil yani daha doğrusu Kültür Bakanlığı’ndan onay alan ismi Kadir ve Kardeşleri ama o isim değişecek. Çok az ipucu vereceğim. Yani bir şey sakladığımdan değil çok sevmiyorum film anlatmayı çünkü her şey yolunda giderse izleyeceğiz zaten. Biri hapisten çıkmış, biri belediyede çalışan, bir gecekondu mahallesinde yaşayan iki kardeşin hikayesi. Politik bir atmosfer, politik bir çalışma ortamında bu iki kardeşin hikayesini takip ediyoruz. Filmin hikayesi kabaca böyle.

Sizin yine hayatınızdan bir hikaye mi?

Yok, hiçbir ilgisi yok benim hayatımla, tamamen hayal ürünü. Belki 90’lı yıllarda Boğaziçi’nde okurken kaldığım Hisarüstü Mahallesi’nin etkileri olabilir. Bir gecekondu mahallesiydi orası, atmosfer olarak bir etkisi olmuş olabilir ama onun dışında hayatımla bir ilgisi yok.

Peki müzik kullanacak mısınız?

O konuda bir ilke falan yok. Asla müzik kullanmam, kullanırım diye bir şey yok. Bu filmde hâlâ karar veremedim. Müziğin gerektiği yerler var. Yani Tepenin Ardı’nın istediğinden daha çok müzik istiyor. Ama yine de müzik seçecek miyiz? Yapacak mıyız? Ses tasarımlarıyla mı bu işi götüreceğiz galiba onu iş bitince anlayacağım. Senaryo aşamasında bir müzik düşünmedim. Kurguda bir bakacağız tekrar. Belki ufak, yani çok az, çok ekonomik, belli yerlerde belli sahnelerde bir müzik düşünülebilir ama mutlaka finalde olacak. Kafamdaki final müzikli çünkü.

Benim size soracaklarım bitti, sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?    

Her şeyi konuştuk benim ekleyeceğim bir şey kalmadı.

Çok teşekkür ederiz, bundan sonrası için bol şans, yeni filminizi merakla bekliyoruz.



 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa