Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
FOTOĞRAFIN KÖŞESİ - Özcan Yurdalan

FOTOĞRAFÇININ GEZME HALLERİ

Söze bir klişeyle başlayarak hareket alanımızı belirleyelim, aynı zamanda mevzuya kuş konduramayacağımızı işaret etmiş olalım, bir de uyarsa eğer eksenimize dair iki ip ucu vermeye çalışalım.

    
Lafa takla attıran klişemiz şu:
    
“Gezen fotoğraf çeker, fotoğraf çeken gezer”
    
“Neden?” diyecek olursanız cevabım,
    
“Öyle işte” den öteye gitmez.
 
    
Neden yolculuk ettiğimize dair alt alta yazılacak maddelerden her birinin yanına bir de “fotoğraf çekmek için” diye eklediğim takdirde işgüzarlık ettiğimi düşünmeyin. Öyle işte.
    
Geçenlerde Bafa Gölü kıyısında Heraklea’daydım, Latmos Dağı’nın eteklerinden başlayıp zirvesine kadar uzanan o muhteşem kayalık dokunun içinde prehistorik resimlerle bezeli mağaraları tekrar gezdim.
    
O duvar resimlerini yapan nenelerimiz/dedelerimiz neden oturdukları yerde oturmayıp dağ bayır dolaşarak, deniz kıyısına inip zirvelere tırmanarak gezindilerse biz de aynı dürtülerle geziyoruz, hiç kuşkum yok. “O kadar basit mi yani, günümüz insanının yolculukları taş devri insanıyla aynı saiklerle olabilir mi?” demeyin. Sadece merak edip gezmek, daraldığı için alıp başını gitmek ya da beslenip barınma ihtiyacını karşılamak için yolculuk etmekten tutun da başkasının yarattığı değere el koymak için sefere çıkmaktan, ticaret maksatlı gezmelere, keşif yolculuklarından zihni-manevi arayışlarla yapılan yolculuklara kadar gezi formlarının en arkaik halleri bile bugün zenginleşmiş halleriyle aynıdır desem yalan olmaz.
    
Aynı dürtülerle geziyoruz. İyi de ediyoruz. Yolda olmak insani bir ihtiyaç elbet, bir o kadar da hayati bir dürtü, içgüdüsel bir davranış.
    
Lafı çığrından çıkarıp “Geziyorum o halde varım,” diyenlere rastlamış biriyim. Bu lafın hikmetini kulak arkasına atmadan saygıyla anlamaya çalışanlardanım. Bitkiler gibi toprak altına kök salmış bir organizmaya sahip olmadığımıza göre gitmek tabiatımızın gereği.
    
İki ayak üstüne kalkmadan önce de gidiyorduk, şimdi de araba, vapur, uçak, uzay gemisi ne varsa binip gidiyoruz. Yayan gitmeleri de ihmal etmeden görüş alanımıza girenleri değiştirmek için hareket ediyoruz. Yeni bir şeyler görüyor, gördüklerimizi başka duyularla besleyerek izlenimler ediniyor, yargılara varıyor, yorumlar üretiyoruz. Tıpkı Latmos’daki mağaranın ressamı gibi.
    
O kaya oyuntusunun tavanına heybetli boynuzlarıyla dağ keçilerini çizen, sıska bacaklı adamları ve koca kalçalı kadınları boyayanlar neden durdukları yerde durmayıp başka varlıklara dair izlenimler edinerek o kayaya resimlerini yaptılarsa biz de aynı nedenle fotoğraf çekiyoruz. Biliyorum, fotoğraf çekerken de gösterirken de günümüz insanının hem kendisinde hem elindeki alette çok daha karmaşık mekanizmaları harekete geçirdiğini göz ardı etmiyorum, yine de sonuç değişmiyor. Çok teknolojik bir marifet,  çağdaş bir davranış sandığımız fotoğraflama işinin kökleri o resimlerde değilse nerededir acaba? Avdan, büyüden, oyundan, ilahi varlıklarla ilişki kurma isteğinden ve doğal güçleri kontrol etme gayretinden söz edecek olursak, bunlara hafızanın sürekliliğini sağlama amacını ve kültürel kayıt yaparak bilgiyi aktarma isteğini de ekleyelim derim. O vakit mağara duvarını boyayanla fotoğraf makinesini işleten insan biraz daha yakın düşer birbirine.
    
İşte o günlerden beri gidiyoruz, bulunduğumuz yerden ayrılarak çevremizi kuşatan görünümleri sürekli değiştiriyoruz. Bu değişim insan zihninde nasıl bir tepkimeye yol açıyor, iç alemimize ne türden bir etki yaratıyor adını ben koyamam ama bende tedirginlikle birlikte bir zenginleşme duygusu yarattığını, ayrıca, “gördüklerine inanamamak” haliyle birlikte inanılmazı paylaşarak sindirme isteği doğurduğunu söyleyebilirim.
    
Elbet gezme biçimleri de, gezenler de, gidilen yerler de çoğaldı ve çeşitlendi zaman içinde. Bugünkü haliyle “kitle turizmi” diye bir endüstriyel form çıktı ortaya ve doğal doku ile birlikte kültürel coğrafyaları da hızla tahrip etmeye başladı. Fotoğraf bu endüstrinin hizmetine doğal bir akışla hiç zorlanıp yorulmadan girdi. Kendiliğinden oldu her şey. “Mekânları tüketmek” üzere her yere el atan turizm aklı, önemli paydaşı fotoğrafla olan eski işbirliğini yenileyerek pekiştirdi. Turistler için bir yerin fotoğrafını çekmek, o mekânı tüketmiş olmanın ve bir diğerine yelken açmanın alameti oldu.
    
Bir iş alanı diye tanımlayacağımız “Gezi Fotoğrafçılığı” ise reklam fotoğrafçılığının kimi zaman gönüllü kimi zaman profesyonel bir uygulaması olarak kendini var etti. Tanıtım fotoğrafçılığının bir endüstriyel ürün görselini üretirken dikkate aldığı kriterleri benimseyen gezi fotoğrafçılığı dergi ve gazete gibi konvansiyonel mecraların yanı sıra sanal alemde de yaygın bir uygulama alanı buldu. Bu aşamaya gelişinde gerek fotoğrafın gerekse seyahatin doğasına aykırı bir durum yok, ancak her ikisinde de yaşanan eksen kaymasıyla birlikte yeni işlevler yüklenmeleri kaçınılmaz oldu. Gezi fotoğrafçılığı bir yerin tanıtımını pozitif unsurlarıyla ve cazip yanlarıyla yapmak için gönüllü, istekli ve görevli saydı kendini.
    
Şimdi lafın bu kasvetli limanından çıkıp dümeni bir de “Görsel Antropoloji” adalarına göz atmak üzere bizim alemlerde pek bilmediğimiz denizlere kıralım, yolculuğumuzda küçük bir yeni fasıl açalım.
    
Antropolojinin fotoğrafla ilişkisi malum. Sosyoloji gibi antropolojiyle de fotoğrafın yakın bir akrabalığa sahip olduğunu hepimiz biliyoruz, en azından böyle söylemek hoşumuza gidiyor. Fotoğrafa bir paye biçmiş, gittiğimiz yerlerden ürettiğimiz görüntülere ayrı bir mana yüklemiş oluyoruz.
    
Fotoğrafçılık öyle bir uğraş ki, alet edevatını kuşanıp çantasını sırtına vuran her kişi kendini ne olmak istiyorsa öyle hissedebiliyor. Sihirli bir alet adeta. İçinde gazetecilik ışığı taşıyanlar kendini gazeteci, alıp başını gitmeleri kendine yakıştıranlar iflah olmaz bir seyyah, maceracı kisvesine bürünmek isteyenler cangılların  kaşifi, içinde sosyolog cevheri ya da antropolog enerjisi hissedenler kafadan antropolog ya da sosyolog sanabiliyor kendini. Fotoğraf makinesi bu kimliklerden her birinin kapısını açabilen, sadece nişane değil aynı zamanda kanıt olabilen bir yeteneğe sahip. Gel gör ki fotoğrafçının kendisinden başkasına pek ender geçiyor bu hava. Yine de zamanede yetiyor.
    
Gezi sırasında fotoğraf çekmek adını koymamış olsa bile bir antropolog gözlemciliğini yaşatıyor fotoğrafçıya. Bu yanıyla önemli bir faaliyetin içinde olma hazzını tatma fırsatı veriyor.
    
Ötekine bakmak, bakarak yargıya varmak ve gördüklerini kalıcılaştırmak öyle yabana atılacak bir ayrıcalık olmasa gerek.
 
“Başkasının fotoğrafını çekmenin neresi ayrıcalık, günümüzde fotoğraf çekmeyen mi var?” demeyin. Anında Warhol’un lafını hatırlatırım ve çağımızda herkese 15 dakika için sadece şöhret sırası gelmeyecek, herkes ötekini 15 dakika bile olsa kendi üstünden gözleyecek ve gösterecek. Gezi fotoğrafçılığı belki de bu nedenle ayrıcalıklı sınıflara ve toplumlara bahşedilmiş bir nimet olsa gerek.
    
Fotoğraf aracılığıyla hakikat arayışı ise başka bir şey ama. Bu arayışın nafile bir çaba olduğu söylense bile meselenin aslı değişmiyor. İster gezip görerek, başkasına objektifini çevirerek, isterse kendi çöplüğünde eşelenerek yapılsın, fotoğrafçılığı bir anlama çabasının vasıtası kılmak da mümkün.
    
Bu yazı burada bitti diye çıkılabilir, sayfa kapatılıp bir başka metne geçilebilir.
    
Benim gibi hızını alamayanlar için bir imkân daha var:
    
Aşağıdaki metne aynı makam üstünden devam etmek.
    
1997 yılında AFSAD’ın düzenlediği 5. Sempozyum’da sunduğum tebliğ şöyle söylüyor:
              
GEZMEK VE FOTOGRAFLAMAK
          
Gezilerden ve gezginlerden nefret ederim.”  
           
Hüzünlü Dönenceler kitabına yazdığı ilk cümle bu Claude Levi Strauss’un. l950’lerde yayınlanan kitap, antropolojinin klasiklerinden sayılır, ama gezi edebiyatının da başyapıtlarındandır. Bu kitabın Türkçe çevirisinde yer alan az sayıdaki fotoğraf, şahane olmasa bile, eli yüzü düzgünce, derdini anlatan görüntülerdir. Burada kullandığımız anlamıyla “gezmek” dediğimiz insan faaliyeti, biraz antropolojik merakı, biraz kışkırtılmış hayal gücünü ve mutlaka mekanik yada elektronik görüntü kaydını gerektiriyorsa  bu kitabın bence önemli olan, konumuza denk düşen yanlarından biri de, bir gezi tavrının, gezgin ahlakının ince ince işlenmiş olmasıdır.
          
Fotoğrafçılar hep gezerdi de son yıllarda iyice gezer oldular. Sempozyumla aynı tarihlere rastlayan İstanbul 2. Saydam Günleri’ne 150 fotoğrafçı 111 gösteriyle katılıyor. Etkinlik kataloğuna göre 32 gösteri “seyahatnameler” başlığı altında sunuluyor. (Benim okumama göre 42 tane) bunların 21’i yurtdışında çekilen fotoğraflardan oluşmuş, bu gösterilerin10 tanesi de “güneyli” ülkelerde yapılan çalışmalardan hazırlanmış. İster gezerken fotoğraflansın, ister fotoğraflarken gezilsin, gezmenin ve fotoğraflamanın iç içe geçmişliği bir yana, gezmenin fotoğraf aleminde tuttuğu yer oldukça geniş.
          
“Gezmek ve Fotoğraflamak” başlığıyla bu tebliği hazırlarken, Hüzünlü Dönenceler’de yer alan şu paragrafın,  memlekette gezi fotografları çekenlere de onları izleyenlere de önemli sorular açtığını, acıtıcı iğneler batırdığını düşündüm:
          
“Şimdi bir meslek oldu gezginlik; ama sanılabileceği gibi çalışmayla dolu yıllar sonunda bilinmeyen olguları keşfetmeye dayanmıyor. Mümkün olduğunca çok kilometre doldurmaya ve kalabalık bir dinleyici kitlesini birkaç gün arka arkaya bir konferans salonuna çekebilecek resimler ya da filmler -renkli olursa daha da iyi- toplamaya dayanıyor. Dinleyicilerse bu bayağılık ve yavanlıkların, sadece anlatanlar bunları oturdukları yerde derlemeyip de, 20.000 kilometrelik bir geziyle kutsallaştırdıkları için, olağanüstü bir biçimde, yepyeni buluşlara dönüştüğünü sanıyorlar.” Bu satırlar kırk küsur yıl önce yazılmıştı.
          
Ben gezen, gezi fotoğrafları çeken, dia gösterileri yapan, seyahatname yazan biri olarak yaptığım işlerde, kurduğum cümlelerde bu kitabın farkındayım.... Şimdi gelelim gezme ile fotoğraflamanın ilişkisine.
         
Endüstri devrimiyle birlikte buharlı makinalar insan gücünün yerini alırken, bir düzlem üstüne tesbit edilen “teknik” görüntü de “uygarlığın” dönüm noktasında kendi rolünü oynamaya başlıyordu. Artan üretimle birlikte “zaman”,  bir değer olarak kavramsallaşıyor ve yeniden tanımlanıyordu. Ancak “Geçmiş, bugün ve gelecek”, uygarlık için de bireyler için de -bugünkü kadar olmasa bile- şaibeli bir tasarım halindeydi. Yaşanmakta olan çağ, boyutları tam da kavranamayan iyilikleri ve fenalıklarıyla dünyayı, insanları kuşatıyordu. İnsanlar hem haberdardı hem değil, hem bilgiliydi hem cahil, hem güçlüydü hem zayıf, çok büyük diye bilinen dünya çoktan ölçülüp biçilmişti ancak nasıldı ve neye benziyordu... Geçmişe, kutsal kitaplardan, eski metinlerden başka tanıklıklar gerekiyordu; çünkü söz eski kıymetini kaybetmişti; doğrudan kanıtlar bulunmalıydı. Bu belirsizlik ortamında kanıtlara ihtiyacı vardı herkesin ki nerede ve kim olduğunu anlayabilsin.
          
Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında  Avrupa’da, Mısır harikalarının görüntülerine, Nil manzaralarına, ölü uygarlıkların kalıntılarına, kutsal toprakların fotoğraflarına, giderek artan bir talep yaşanıyordu. Yaş collodion tekniği, Ortadoğu’ya yapılan “büyük yolculuk” ta fotoğraf çekmeyi olanaklı kılıyordu. İngiliz ve Fransız yayıncılar, Doğuya doğru yolladıkları fotografçılarla geçmişin görüntülerine duyulan ihtiyacı karşılamaya çalışıyorlardı.
          
Anadolu’ya gelen sayısız fotoğrafçının yanısıra, 1856’da Nil gezisine çıkan Francis Frith, gezgin fotoğrafçıların pirlerinden sayılır. Değişik boyutlardaki kameraların yanısıra l6x20 inçlik azman bir makinayı da  karanlık oda çadırları, eczalar ve levhalarla birlikte yanında taşıyordu Frith. Yolculuğa Nil Deltası’ndan başladı, güneye doğru 800 milden fazla yol yaparak  bugünkü Sudan sınırına kadar indi ve beşinci şelaleye vardı. İşi zordu. Makinaların onca ağırlığına ve hantallığına katlanıyor, yaş collodion levhayı dökerken çöl sıcağı ve kum fırtınalarıyla uğraşıyordu. Yine de Piramitlerin, büyük sefenksin, Karnak ve Luxor’un, Tebes’te kumlar altındaki anıtların bugün de beğeniyle baktığımız fotoğraflarını çekti. Francis Frith, Mısır’da ve kutsal topraklardaki üç yolculuğundan
yedi kitap yaptı.
          
1860 yılında ise Fransız Bisson kardeşler, Alplerin dondurucu soğuğunda, collodion’un akıp gitmesini engellemeye çalışarak, dünyanın bu çok az görülmüş doğa parçasından yirmidört fotoğraf çekebildiler. Geliştirme banyosundan sonra collodion levhaları erimiş karla yıkıyorlardı. Fotoğrafları, sadece eski olduğu için değil, dramatik kompozisyonu ve siyah beyaz lekelerin çarpıcı etkisiyle bugün de değerlerini koruyor.
         
Fotoğraf, bulunuşundan kısa süre sonra Osmanlı topraklarına girmesine karşın, fotoğrafın devlet politikası dışında kendi mecrasını bulması 60’larda başladı. Yıldız albümleri dönemin önemli belgeleri olmalarına karşın, gezgin fotoğrafçıların ürünleridir diyemeyiz. 1930’larda genç Cumhuriyetin resmi kültür politikasının odaklandığı Halkevlerinde yapılan fotoğraf çalışmalarından da yurt güzelliklerinin geniş kitlelere tanıtımı ve halkın bilinçlendirilmesi gibi işlevler bekleniyordu. 1940 fotoğrafçıları, belgesel fotoğraf yanısıra fotoğrafta sanatsal bir dilin oluşumu için de uğraşırlar. Bu yıllar memleket aydınlarının yurt coğrafyasını, insanlarını, doğasını, tarihsel ve kültürel zenginliklerini tanımaya çalıştığı yıllardır. Ressamlar arasında düzenlenen yurt gezilerine fotoğrafçılar da katılır, gezer ve fotoğraf çekerler. 1960’lar Türkiye’de fotoğrafın kimliğine kavuşmaya başladığı yıllardır. Bu kuşak, 40’ların birikimlerini değerlendirerek yurt içinde ve dışında yaptıkları gezilerle bu topraklara dair fotografik yaklaşım arayışını sürdürür ve gelenek oluşturmaya başlarlar.
         
70’lerin ikinci yarısında fotoğraf alanında yaşanan sıçrama ise yoğun bir örgütlenme çabasıyla birlikte Anadolu’yu gezen fotoğrafçıların sayısında önemli bir artışı beraberinde getirir. Gidenler, sosyal, ekonomik sorunlara tanık olur, kültürel değerlerle tanışır, getirdikeri fotoğraflarla sergiler açarlar. Ancak bu yıllarda Anadolu’yu gezmeye başlayan fotoğrafçıların derli toplu, basılı, kalıcı ürünlerinin hâlâ ortaya konmamış olması üstünde düşünülmesi, tartışılması gereken bir durumdur.  
          
Konunun öbür ayağına gelince, yani “gezme” konusunu önümüze koyunca, geçmişten bize hatırı sayılır bir mirasın kaldığını söylemek zor. Sonuçta, bir dil sürçmesi sonucu uzun yolculuklara çıkmış Evliya Çelebi’lerin torunlarıyız. Gezmekten pek hoşlanmayız. Alıp başımızı gitmek, belki de bir türlü yerleşemediğimiz, ait olamadığımız için çok da anlamlı gelmez bize. Biz daha çok toplu olarak davranırız, göçeriz. Orta Asya’dan başlayan toplu göç, bugün Orta Avrupa’ya doğru daha küçük ölçeklerde sürüyor. Göçmen yazılıyoruz...
          
Mevlana “Her gün bir yerden göçmek ne iyi, her gün bir yere konmak ne güzel” diyeli  çok oldu. Oruç Aruoba’da “Bir yere ulaşmak isteyen kişinin tutabileceği tek yol hep yolcu olma yoludur.” diyor günümüzde. Özgürlük sorununa da burdan doğru bakıyor. “Özgürlük budur belki de, sürekli bir yersizlik, sürüp giden bir yol.” Kuşkusuz bu sözleri daha çok iç yolculuklar, bilinç ve yargılar kapsamında okuyabileceğimiz gibi, basbayağı insanın hem bedeniyle hem gönlüyle yaptığı yolculuklar üstünden de okuyabiliriz. Zaten bana sorarsanız, bir sesin peşinden yollara düşülebileceği gibi bir şeklin hatta bir kokunun peşinden dolaşanlar olduğu da söylenir. Mümkündür, yeterki insan yolunu kendi izinde aramasın.
          
Son zamanlarda gezenler çoğaldı. Dünyanın en olmadık yerlerinde aynı dili konuştuğumuz insanlara rastlanıyor. Çantalarını sırtlamış, yaşadığımız çağla, zamanla, hayatla ilişkilerini gözden geçirmeye girişmiş gezginlerle karşılaşılıyor. Yanlarında  fotoğraf makinası olan da var olmayan da. Anlaşılacağı gibi burada sözünü ettiklerim paket turizm, endüstriyel turizm denilen faaliyet içinde bir yerden bir yere gidenler değil. Alıp başını gidenler. Yani “Kendi yerleşikliğini, kendi yerini, kendini” aşmaya kalkışanlar.
          
Çünkü yolculuğa çıkmak başka bir hale geçmektir. Hele görülecek yerler, kullanılacak araçlar, geçirilecek zaman biraz ön bilgi, daha çok sezgi ve en fazla raslantıya bağlıysa, yollarda olmak bağımlılık yaratan “kötü” alışkanlıklardan biri oluverir. İnsanın gövdesi yatağına bir türlü yerleşemez, sırtı çanta ister. Keşfedilmemiş coğrafyalar artık yoktur, ancak her iklimi her gönül başka yaşar. Yolcu için yönler sekiz değil on tanedir; dokuzuncusu ruhuna onuncusu aklına gider ve yönlerden hangisini menzil tutarsa tutsun, ruhuyla aklına da yönelmiş demektir. Kökleri çok derinlerde olsa bile yeni sürecek filizlere, dallara aşılanmak için yola çıkar yolcu, her durakta yeni sürgünlere aşılanır. Evrenin sınırlarına kendi çapında karşı koymaktır gezmek. Gönüllü olduğu kadar zorunludur da. Çünkü tanımanın, anlamanın ve hissetmenin en kestirme yollarından biri uzun yolculuklardan geçer.
          
Kendi içlerindeki yolculuğun hesaplaşmasını yaratı süreci olarak yaşayanlar sanatçılardır. Yeryüzü yolculuklarının hesaplaşmasını kendi içlerinde yapanlar ise gezginler...   Bu son cümleyi fotoğrafça okursak şunu söyleyebiliriz:  Yollarda “çekilen” fotoğraflar, fotoğrafçının hem tanıklığıdır hem de etkilendiği ve paylaşmak istediği görüntülerdir.”Yapılan” fotoğraf ise, fotoğrafçının kendi içinde çıkmaya cesaret ettiği yolculukların anlatımıdır.
         
Gezerken fotoğraf da çekenler ile gezdiği yerlerde anılarını fotoğraflayanlar arasında bir ayrım olması gerekir. Bunlardan ilki deneyimlerini, duygularını, birikimlerini, tanıklıklarını, yaşamışlıklarını aktarmaya çalışır. Kendi yaşantısı,  biriktirdikleri ve alışık olduğu günlük görüntüler ile gittiği yerdeki yaşam arasındaki farkı hissettiği, anlamaya çalıştığı anları fotoğrafça ifade eder. Çektikleri, “ben burdaydım” fikrinin fotoğrafları değildir.
          
Bilirsiniz, hep söylenir, “Fotoğraf yabancı ortamda dolaşan  insana içinde bulunduğu güvensiz ortama karşı ona sahip olma olanağı sağlar. Bir yerin fotoğrafı çekilirken o ortam ele geçirilir. Bu rahatlatıcı bir etkinliktir ve gezi sırasında olası bir yön kaybetme duygusunu bastırır”. Kuşkusuz gezerken fotoğraf çekenlerin fotoğraftan böyle bir beklentisi yoktur hatta kimi zaman kaybolmak bir tercih bile olabilir Ancak şunu da kabul etmek gerekir ki yabancı bir kültürden çekilen fotoğraf, izleyicinin pek de alışık olmadığı bir görünümü ilettiği için ilk başta çarpıcıdır. (Rengarenk giysili ya da çırılçıplak insanlar, uçsuz bucaksız bir çölde tuhaf sazlar çalarak dans etmektedirler.) Bu tür görüntüler kendi başlarına izleyiciyi avlar, aldatıcıdır ve kolay beğeni toplamaya yarar. Oysa fotoğrafçı, çektiği fotoğrafın o güne dek sayısız kere işlendiğini bilerek bu kolaycılığa pirim vermemelidir; izleyici ilk kez karşılaşıyor olsa bile. Tıpkı “Güzel bir çiçeğin fotoğrafı, çiçek güzel olduğu için mi güzeldir yoksa fotoğrafça bir güzelliğe sahip midir?” sorusunun yanıtı kadar yalın. Kuşkusuz her fotoğraf onu çekenin meşrebine göre olur ve her iklimi her gönül başka yaşar ama buradaki ince ayrım, fotoğrafın, fotoğrafçının kendi diliyle kurgulanmış olmasıdır.
          
Gezerken fotoğraf çekenlerin kolayca içine düşebilecekleri yanlış bir tutum da, tipik avlanma davranışıdır. Fotoğraflanacak konuyu salt estetik bir nesne olarak görmekten, lekeler ve renkler olarak algılamaktan söz ediyorum. Fotoğrafçı karşısında akıp giden yaşamı kuşkusuz kendi bütünlüğünden kopararak fotoğraf haline getirebilir, ancak kameranın arkasındaki insan, fotoğraflayacağı konunun içinde bulunduğu kültürel, duygusal, ekonomik, tarihsel vb.bağlantıların da farkında olmalıdır. Eğer burada av metaforunu kullanacak olursak çağımız avcıları gibi kuşu vurup torbasına atmak yerine, ilk çağ avcıları gibi avıyla bütünleşen bir ön süreci mutlaka yaşamalıdır. Bence fotoğrafçının tekniği kadar bu süreci yaşamışlığı da fotoğraflarına yansır. Hatta kimi zaman çekilmekten vazgeçilmiş bir fotoğraf, en güzeli olabilir.
          
Gezerken fotoğraf çekenlerin fotoğraf etiği açısından karşılaştıkları bir başka açmaz da, “hak” sorunudur. Boynunda salkım salkım makinalarla yabancı bir yerde dolaşan insan, doğal olarak canının istediği her şeyin fotoğrafını çekme hakkına sahip midir?” soru bu. Yanıtın aranması başlı başına bir mesele. Ben en iyisi size Fas’taki Uvarzazat ile Urfa’daki Harran üstüne bir şeyler söyleyeyim:

Uvarzazat Kasbah’ın sokakları tatlı bir inişle, kâh üstünü örten evlerin karanlığında kalıp kâh kerpiçlerin süzdüğü Harran ışığıyla aydınlanarak kıvrım kıvrım uzanır. Doğru yolu tutturursanız, üç dakika sonra surlara ulaşırsınız, Kasbah biter. Sur boyuna dizilip çömeldikleri yerden batan güneşi seyrederek akşam namazını bekleyen ihtiyarlar, size ve cami önünde kaydırak oynayan çocuklara ilgisiz gözlerle bakarlar. Onların yanından usulca geçersiniz ama çocuklara takılırsınız. İlle fotoğrafları çekilmelidir. Çekersiniz o bir şey değil de üstüne “bahşiş” isterler. Vermelisiniz. Ortada görülecek, fotoğrafı çekilecek, dönüşte gösterilecek bir şey varsa onun sahipleri de vardır. Her şeyin temeli mülkse, mülkün ve malın sevk ve idaresi iktisada, ruhu da iktisadi akla teslimse, fotoğraf makinanızla aldığınız görüntünün bir bedeli olmalıdır. Bu insanların dünyasına olur olmaz zamanda gözlerinizi dikmeniz için, garip giysileriniz, varlığınız, kalabalığınızla yaşamlarına girmeniz için kimse sizi zorlamamıştır.
 

Harran’da da, Uvarzazat’ta da evlerin, hayvanların ve insanların görüntüleri, evlerden, hayvanlardan ve insanlardan daha değerlidir artık. Değilse, boşuna mı çekirge sürüsü gibi turist gelir, şimdilik Harran’a olmasa bile Uvarzazat’a. Holiday Inn, Pullman, Club Med tatil köyü zincirlerine Uvarzazat’ı da eklemiştir, Harran sırasını beklemektedir. Kasbah’ın insanlarıyla birlikte havasını suyunu pazarlayanlar kepçeyle götürürken, Harran’lı gençlerle çocuklar, Uvarzazat’lı yaşlı kadınlarla delikanlılar, aldığınız görüntülere “gönlünüzden ne koparsa” değer biçmiş çok mu? Madem turizm diye bir canavar gezinmekte ortalıkta bu iş böyle. Nasıl çözüleceği de fotoğrafçısına kalmış.
           
Lafın kubbesini dikerken, başta sözünü ettiğim, Levi Strauss’un Hüzünlü Dönenceler’de gezi fotoğrafçılığı ve gezilerde çekilen fotoğrafların gösterildiği etkinliklere ilişkin söylediklerine kendi açımdan nasıl yaklaştığımı anlatacağım:
          
Ben uzun yolculuklar yapıyorum. Ama bu geziler sadece fotoğraflamak, görüntüler toplayıp gelip göstermek için yapılmıyor. Kimi zaman amaç sadece gitmek olmalı çünkü. Her ne kadar bir gezgin olmasam da gezginliğin ne demek olduğunu az çok hissedenlerdenim. Geri dönünce dia gösterileri yapıyorum, gözlemlerimi, tanıklıklarımı anlatıyorum. Kimi gösteriler onlarca kere tekrarlanıyor. Mazhar İpşiroğlu Siyah Kalem monografisinde 7.yy’da Ortaasya’da yeni bir sanat türü olarak kağıt üstüne yapılan rulo resimlerin ortaya çıktığını söyler. “Bu tarihten sonra Çin’den İran’a kadar kuzeydeki göçmen boylarda epik, dramatik ve dinsel metinlerin anlatıldığı toplantılarda rulo resimler gösterilmeye başlamış. Resimlerin dinleyicilerin anlatılanları gözünde canlandırmasına, öykünün çeşitli aşamalarını kolayca izlemesine yardımcı oluyordu.” der İpşirioğlu. Bu görüntülerin izleyici üstünde söz kadar etkili olduğunu da belirtir.
    
Biliyorsunuz önce söz vardı, sonra şekil, sonra yazı, sonra durağan görüntü geldi, ardından hareketli görüntü girdi hayatımıza, şimdi sanal gerçeklik var... Benim yaptığım dia gösterileri belki de en arkaik olanı. Yolculuklarımı dia gösterileri yaparak sözle ve durağan görüntüyle anlatmaya, paylaşmaya çalışıyorum. Böylece bu yolculuklar bir başka düzlemde yeniden üretilmiş oluyor.
    
Aslına bakarsanız  gösterdiklerim, yazdıklarım ve anlattıklarım bu yolculukların gerçek öyküsü değil, sadece gördüklerimdir...  



 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa