Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
FOTOĞRAFIN KÖŞESİ - Özcan Yurdalan

POPFOTO YA DA
SADE SUYA TİRİT SOFRASI                                                                                                

Çağımızın hasletlerinden biri pek çok bilginin ve hünerin ulaşılabilir ve uygulanabilir olmasıysa eğer handikaplarından biri de ulaşılan her imkânın kolayca tüketilerek bir tarafa terkedilmesidir.

Şimdi, bir çırpıda çattığım bu cümlenin maksadına dair açıcı birkaç söz etmek isterim:

“Pop” ya da daha açık söyleyişiyle “popüler” sanat bir kategori olarak modernizmin geç dönem ürünüdür malum. Buraya da bir şerh düşerek ilerleyecek olursak eğer, “popüler sanat” derken 1960’larda ortaya çıkan akımdan, Duchampların, Warholların yarattığı eleştirel popart ekolünden söz etmiyorum. Kastım tamamen popüler kültür endüstrisine dair, sade suya tirit işler yani. Ürünlerin kolayca üretildiği gibi bir o kadar da kolay tüketildiği kültürel alanları kastediyorum. Adlarına ister “sanat” deyin ister “pop corn” ya da “soup opera”, “boşboğazlık” bir nevi, tam da bunu söylüyorum, gelgeç işler...

Sanat deyince elbette dünyaya kazık kakıp ilelebet insanlığın gözü önünde duracak şeylerden söz etmiyorum. Öylesi de olur elbet ama okyanus çekilince kumsala işlediği tabloyu sular yükselirken dalgalara teslim eden ressamın sanat yapmadığını kim iddia edebilir ki? Ya da Budist rahiplerin renkli kum tanecikleri kullanarak yıllar süren çabayla yaptıkları devasa resimleri, tamamlandığına karar verdikleri anda bir el darbesiyle dağıtıp geçmeleri sanat değilse nedir?

Hayli zamandır sanatı, sanatçının fikrini öne çıkararak, hatta neredeyse yaratıcılığın nesneleşmiş, “iş” olmuş halinden ziyade bizatihi fikrin kendisini önemseyerek yorumlamıyor muyuz? Bağlamıyla birlikte zihinsel faaliyetin ifadesi, sanatın öznesi haline gelmedi mi hanidir? Öyleyse burada durum başka.

“Burada” diye işaret ettiğim yer fotoğrafın/fotoğrafçılığın yayıldığı geniş alan. Bu alana pekâlâ “hayatın kendisi kadar yaygındır” diyebiliriz. Fotoğraf, hayatımıza ana karnından çıktığımız andan itibaren giriyor (ana karnından çıkmadan önce çekilen suretlerimizi ihmal ettiğimin farkındayım siz onları da katın işin içine, hatta ana karnına düşmeden önceki tohum/sperm hallerimizin bildik görüntüsü canlansın gözünüzde, isterseniz hayal gücünüzü ve yaratıcılığınızı kökleyerek bunun da öncesine gidin, daldaki meyvenin vitamini hallerimizi görüntülemeye niyetlenin isterseniz). Ömrümüzün hiç bir evresi yok ki fotoğrafa yansımasın.

Capa çektiğinden beri “ölüm anı” popüler suretler arasında önemli bir yer tutuyor. İspanya İç Savaşında vurulan savaşçının yere düşmeden önceki fotoğrafı o dönemde büyük yankı uyandırmıştı. O zamanlar doğum anı gibi ölüm anı da bu günkü kadar seyirlik hale gelmemişti. Artık vaka-i âdiyeden sayılan ölüm anı fotoğraflarına her gün yenileri ekleniyor. Kuzeyli fotoğrafçıların, güneyli savaşçıların palayla kafa uçurmalarına tanık olurken çektikleri fotoğraflar sıkça karşımıza çıkıyor. Ayrıca ölümü “an” itibariyle değil de bir süreç olarak ele alıp bir insanın bu dünyadan geçişteki son demlerini yakından izleyen birçok fotoğraf çalışması biliyoruz. Velhasıl fotoğraflar aracılığıyla kayda geçmemiş tek bir durum kalmadığı gibi fotoğrafçılar tarafından dikizlenmemiş tek bir anımız da yok artık. “Anımız” sözcüğünü a’yı uzatarak ya da kısa haliyle okuyabilirsiniz iki durumu da kapsar bu dediğim.

Dikkatli okuyucu mevzuya buradan girmediğimi, yazı akarken boşa düşen dümenin dalgaya uyup lafı bu sahile sürüklediğini fark etmiştir. Şimdi yeniden tutalım dümeni.

Fotoğraf madem bu kadar hayatımıza nüfuz etmiş durumda ve de fotoğraf makinasının sahip olduğu doğrudan görüntü kaydedebilme imkânı bir başka teknik alette mevcut değil, o halde şöyle bir durup meseleye baştan bakmaya çalışalım:

“Hayatın elle tutulabilir, tekrar bakılabilir hale gelebilen görünümleri” demek olan fotoğraf, bu marifete (artık ne kadar marifetlik hali kalmışsa) sahip fotoğrafçının gözüyle gördüğüdür. Yani bu iş önünde sonunda fotoğrafçı tarafından görüneni gösterme işidir.

Mesele görmekle başlıyor, belli. Bu cümlenin bu haliyle fiziksel bir olaya, insan organlarından birinin işleyişine işaret edermiş gibi oldum, farkındayım ama görmek bunun ötesinde bir başka anlam daha taşıyor ki o da tamamen algıyla ilişkili. Algı ise zihinsel donanımla bağlantılı. Bilinç denilen, ideolojiyi de içeren, estetik tercihler ve etik değerlerle bütünleşmiş katmanlı bir alanın mevzusu bu. Fotoğrafçı bu silsileyi işleterek gördüğünü gösterebilmek için fotoğraf teknolojisinin imkânlarını kullanmak durumunda. Yani fotoğrafçılık tamamen zihinsel bir işleyişin bilinçli tercihlerle ortaya çıkmış halidir desek kendimize ters düşmüş olmayız.

Fotoğrafçılık bu yanıyla son derece yaratıcı, ifadeyi geliştirici ve özgün yaklaşımlara imkân sağlayıcı bir karaktere sahip olmasına rağmen bir başka fotoğraf anlayışı bir başka alanı daha çekici hale getiriyor: “Pop fotoğrafçılık” desek olur bunun adına. Kolay üretildiği kadar kolay tüketilebilen görüntüler dünyası ve bu dünyanın hiç boşluk tanımayan dinamik atmosferi var önümüzde. Kuşkusuz “şipşak fotoğraf” kadar doğal, samimi, hatta özgür ve hatta salaş değil bu alanın işleri. Askerî nizam kadar katı kurallara bağlı hatta. Önceden de vardı bu tür ama günümüzün popfotoları özellikle sanal ortam marifetiyle keyfekeder yorumlar ve klişe değerlendirmelerle birlikte canlı bir tuhaf tüketim alanı olarak hayatımıza bir hayli girmiş durumda.

Fotoğraf teknolojisi sanayi devriminin ürünü olarak ortaya çıkmakla kalmadı postendüstriyel döneme kendini uydurarak sayısal teknolojinin başlıca icra alanlarından biri haline gelmeyi becerdi. Fotomorfozis yaşadık yani. Biz daha fotoğraf felsefesi nerede, fotoğraf edebiyatı nasıl, şiire fotoğraf ne şekilde yansımış falan demeye kalmadan ses iletme teknolojisini kendine uyarlamayı başardı. Telefon denilen alet tez zamanda tarihe karışacak gibi görünüyor bu gidişle. Yerini elbette ses de iletebilen fotoğraf makinelerine bırakarak çekilecek belki de. Telefon özelliği de bulunan, görüntü kaydedip anında yollayabilen teknolojiye sahip hibritin dibine vurmuş bu aparatları kulağımızın arkasına elceğzimizle yerleştirmeye az kaldı.

Hal ve gidiş böyleyken her yola gelebilen, her niyete uyabilen fotoğrafçılık neden kolayca üretildiği kadar kolayca tüketilebilen popfoto gibi bir alana da sahip olmasın ki?

El cevap;

Kimsenin haddi değildir, olsun ya da olmasın demek.

İyi ama neye benzer ve nasıl ortaya çıkar bu popfotolar, hangi ihtiyaca cevap verir, üretirken hangi motivasyonla davranılır, hangi mecralarda nasıl dağılır ve kimler tarafından büyük bir iştahla tüketilerek yenileri için yer açılır? Bu üretim ve tüketim döngüsü ne tür bir moral alana tekabül eder? Nasıl bir alemdir popfotoların alemi, raconu nedir, kim keser?...

Bunlar merak konusudur.

Memleketin fotoğraf alemindeki yeri nedir, ne kadar cürmü vardır popfotoların bu da ayrıca konuşmaya değer. Bizim elimizden kırık dökük birkaç gözlem ile sezgisel dayanaklara sahip birkaç yorum ancak gelir. Aslı esası akademyanın metodolojik ilgisine muhtaçtır ki sadece fotoğraf eğitimi veren bölümler değil bir o kadar da sosyoloji disiplinine avuç açmış durumdadır. Malum fotoğraf ne teknolojinin alanıdır tek başına ne de ince sanatların mevzusu olarak sanayi-i nefisenin tekeline sığabilir. İletişim ve göstergebilimleri bu alana aktif el atmamışsa zaten halimiz harap demektir,  sade suya tirite kaşık çalarız çaresiz.





 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa