Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
FOTOĞRAFIN KÖŞESİ - Özcan Yurdalan

ŞİDDETİN FOTOGRAFİK VAROLUŞU

Şiddetin varlığı insanlığın kendini inşa etme sürecinde ne kadar görünmez hale gelirse o kadar makbul sayılıyor. Ancak burada “görünmez hale gelmek” derken şiddetin varlığını sürdürmesi ama gizli kapaklı hale gelmesi; gösterilmemesi kastedilmiyor elbet. Tam tersine şiddetin görünür hale gelmesi suçun kamusal teşhiri açısından önem taşıyor.

Günümüzde şiddetin her türlüsü suç kapsamı içinde tanımlandığı sürece sorun yokmuş gibi görünse bile durum öyle değil, daha doğrusu bu kadarı yeterli değil. Kültürel bir içselleştirmeyle birlikte toplumların şiddeti yapısal olarak dışlaması meselenin esasını teşkil ediyor sanırım. Peki toplumsal bir refleks olarak bunu elde etmenin yollarından biri, şiddeti görünür kılmak olabilir mi?

Bu yazı, hayatımıza giren üç grup fotoğraf üstünden meseleyi ele almaya çalışacak. Biri Irak’ta Ebu Guraip zindanından gelen ABD askerlerinin Iraklılara yaptığı insanlık dışı muamelenin, işkencenin fotoğrafları olacak. Diğeri Afrika’dan gelen, yerli halkın birbirine karşı uyguladığı vahşetin fotoğrafları olacak. Üçüncüsü ise Gezi Direnişi sırasında polisin göstericilere uyguladığı ölümcül şiddeti gösteren fotoğraflar olacak. Yazının sonunda söz, memleket topraklarında yıllardır süren şiddetin şimdiye kadar görünmeyen, çok küçük bir ihtimalle hiç üretilmemiş olan, üretildiyse bile henüz dolaşıma sokulmayan fotoğraflarına gelecek.  

  - I -

İstenmeyen görüntülere karşı her türlü tedbir alınmıştı. Demokrasi ve özgürlük götürmek için bombalar yağdırılmadan önce görüntülere karşı sağlam bir kalkan oluşturulmuş, yıkıcı gücünden zaten kuşku duyulmayan ordunun görüntülerle zedelenmemesi için gerekenler yapılmıştı. Saldırı sırasında fotoğraf çekecek muhabirler sıkı bir eğitimden geçirilmiş, sayfalar dolusu taahhütnameler imzalatılmış, bağımsız iradeleri, saptayacakları görüntülerdeki özgür kararları sınırlandırılmış, merkeze yollanacak fotoğraflar için gerekli ayıklama mekanizmaları yaratılmıştı. Askerî birliklere iliştirilmiş muhabirler eşliğinde gönül ferahlığıyla harekât başladı.

Peki aradan bir yılı aşkın zaman geçtikten sonra nereden çıktı bu görüntüler? Tam da ABD seçimleri yaklaşırken, tam da Irak’tan başlayan ve Kazablanka’dan Kabil’e kadar özgürlük ve demokrasi götürecek proje hayata geçmek üzereyken, neyin nesiydi dergilerde, gazetelerde, sanal alemde dolaşan kabus fotoğrafları? Üstüne üstlük, yenilmez ordunun Felluce’de, Necef’te çaresizlik içinde kaldığı, Bağdat’ta Basra’da tam hâkimiyeti bir türlü kuramadığı günlerde... Bir de fotoğrafların vurduğu son darbe...

Dünyanın değişik yerlerinde yıllardır yapılan bunca savaştan sonra görüntülere karşı alınan önlemler bir anda dağılıvermişti. Demokrasi ve özgürlüklerin kalesi, dünyaya özgürlük ve demokrasi getirmeye kararlıyken birdenbire ortaya çıkıveren, hem de hiç beklenmedik bir yerden çıkagelen görüntüler karşısında özür üstüne özür dilemek zorunda kalmıştı...

Savaşları çıkaranlar, cephedeki fotoğrafçılardan her zaman çekindiler. Gerçi 1855 yılında Kırım Savaşını fotoğraflayan ve ilk savaş fotoğrafçısı diye bilinen Roger Fenton, ünlü 'Vadideki Ölümün Gölgesi' fotoğrafını bir tiyatro sahnesi düzenler gibi kurgulayarak çekmişti. Vietnam Savaşına kadar çekilen fotoğraflar da olabildiğince kontrolde tutulabilmiş ama 60’lardan itibaren foto muhabirlerinin büyük bir çoğunluğu savaşların gerçek yüzünü göstermeyi görev saydığından beri, ordular istenmeyen görüntülere karşı da cephe açmış, taktikler geliştirmişlerdi. ABD ve müttefiklerinin Irak’a saldırısından önce Türkçeye “iliştirilmiş” diye çevrilen habercilik yöntemi, adı konulmuş son örnekti. İstenmeyen görüntülerin üretilmesini engelleyecek, dağıtımını durduracak bu yöntem amacına az çok ulaştı ama hiç beklenmeyen bir yerden de deliniverdi. Ebu Guraip Hapishanesi’nin duvarlarını aşan fotoğraflarla.

Son sistem yenilmez ordunun, Bağdat’taki Ebu Guraip Hapishanesi’nden gelen görüntülerle aldığı darbe ağırdı. Üstelik bu darbe, foto muhabirlerinden değil, herkesin kullanabileceği kadar basit fotoğraf makinelerinden, orduda bu makineleri kullanan sıradan askerlerin çektikleri “hatıra fotoğraflarından” gelmişti.

Fotoğraf makineleri ve fotoğraf endüstrisindeki gelişmeler aslında savaş teknolojisindeki gelişmelerle doğrudan ilişkilidir malum. Kendinden netlik yapan, ışık ölçen, sayısal makineler, hedefi kolayca bulabilen silahların teknolojisiyle örtüşür. Hatta herkes bilir ki, tetik çekmekle deklanşöre basmak, İngilizcede aynı kelimeyle ifade edilir: “Shooting.”

Ebu Guraip Hapishanesi’ndeki işgalci askerler, tetik çekmek yerine deklanşöre basıvermişlerdi bu kez. Tetiği çeken de hedef olan da kendileriydi üstelik. Ortaya çıkan “masum hatıra fotoğrafları,” o bildik görüntüler, başlangıçta ordunun koordinasyonu için tasarlanmış internet ortamı da dahil olmak üzere dünyaya yayılıverdi. İster iliştirilmiş olsun, ister bağımsız, gazetecilerin çektikleri savaş fotoğraflarından farklı olarak ne çekeni belliydi ne dağıtıma sokan ajansı. Halbuki örneğin Vietnam Savaşında, foto muhabiri Larry Burrows’un çektiği işkenceye uğramış köylülerin fotoğrafları, 1962’den itibaren Life Dergisi’nde yayınlanmaya başladıktan sonra ABD kamuoyunda büyük yankı yaratarak, savaş karşıtı hareketlerin yükselmesinde etkili olunca, bu işi durdurmak için iyi saatte olsunlar harekete geçmişti. Burrows ve üç fotoğrafçı arkadaşı 1971’de ABD helikopterinden açılan ateşle öldürülmüştü. Ertesi yıl Life Dergisi de yayın hayatına son vermişti  ama savaşın vahşeti fotoğrafçıların objektifinden dünyaya yayılmayı sürdürmüştü. Gerçi bölgesel savaşlar yaygın medyanın gündemine girdiği kadar fotoğraflanıyordu, hele Birinci Körfez Savaşından hafızalarda kalacak görüntü hiç yayınlanmamıştı. Bağımsız gazeteci John Ross, Amerika’nın saldırısından önce Bağdat’a doğru yaptığımız uzun yolculukta anlatmıştı. Körfez Savaşı denilen ilk büyük saldırı sırasında Basra’da tanık olduğu düşük uranyumlu misket bombalarıyla yapılan katliamı sözle ve yazıyla çoğaltabilmiş ancak bu tanıklığın fotoğrafları dolaşıma girememişti. Bu kez savaşın içyüzünü Ebu Guraip zindanından, bu kadar içerden anlatan işkence pozları gerçekten sarsıcı oldu.

Fotoğrafın anlamını belirleyen sadece fotoğrafçının niyeti değildir bilindiği gibi. Fotoğraflar, ulaştığı kanala göre anlam değişikliğine de uğrar, altyazılarına, üst başlıklarına, içinde kullanıldıkları metne bağlı olarak bir açıklama, doğrulama ya da çarpıtmaya maruz kalırlar. Öyle sanıldığı gibi, kendileri oldukları için gerçeğin kanıtı değillerdir. Hele günün teknolojisi, fotoğraf karesinde her türlü manipülasyonu bir tuşa indirgeyeli beri fotoğrafların inandırıcılığı bir hayli azaldı.

Bağdat’taki hapishaneden gelen fotoğraflar, çekildiği yeri belirten açıklama dışında hiçbir bilgi eklenmeden kendilerini anlatıyordu. Çünkü yaratılmalarının nedeni belliydi: Bağdat’tan askerlik hatıraları... Ebu Guraip Hapishanesinde, cebindeki fotoğraf makinesini çıkarıp arkadaşının fotoğrafını çeken asker için sadece o fotoğrafta gülümseyen arkadaşının görüntüsü değerliydi. Geri kalan şeyler ise, üstüne çıkıp oturmakta hiçbir beis olmayan çıplak vahşiler ya da yerde sürünmekte olan yaratıkların boynuna takılmış tasmalar, vazife icabı, emir gereği bir insanın ötekine yaptığı işler...

Fotoğraf, modern hayatların ayrılmaz parçası. Hiçbir an yok ki fotoğraflanmasın ya da fotoğraflanmak için yaratılmasın. Doğduğu gün çekilmiş fotoğrafı, yaş günü fotoğrafı, mezuniyet fotoğrafı, evlilik töreni fotoğrafı... Yaşamın dönüm noktaları fotoğrafla saptanmazsa eğer yaşanmış sayılmıyor. İşkence fotoğrafları da onların yanında yerini alacaktı.

Fotoğraflardaki askerler, kendi yoksulluklarını hafifletebilmek, ezilmişliklerinden kurtulabilmek için gittikleri Irak’taki yaşantılarının tek kanıtı olarak o fotoğrafları götüreceklerdi geriye, bir de tarumar olmuş ruhlarını. O fotoğraflar da, oradaki görevleri neyse onun kanıtı olacaktı başka bir şey değil. İşkenceyse işkence, katliamsa katliam. Burada şaşırtıcı olan, masum hatıra fotoğraflarının hiç de masum olmayan halleri ortaya döküvermesiydi.

Ekranlarda uçuşan mavi lekeler ve karanlıkta parlayan alevler şeklinde dünyaya aktarılan temiz-teknolojik savaş, birinci yılında çıkagelen görüntülerle içyüzünü gösterdi. Kamboçya’daki gizli bir hapishanede ölüm mahkumlarının son anda çekilen altı bin fotoğrafı Kızıl Kmerlerin resmî arşivindeki çarpıcı görüntüler olarak tarihteki yerini alalı çok olmamıştı. ABD ve Britanya askerlerinin şimdilik binlerle ifade edilen fotoğrafları da bu arşivle boy ölçüşecek değerde vahşet belgeleri olmaya adaydı. Nazilerin toplama kamplarındaki kıyım fotoğrafları bugün insanlığın ortak hafızasında ahlaki birer referans olarak duruyor, Ebu Guraip Hapishanesi fotoğrafları da onların yanında yerlerini alacaktı.

Peki biz o fotoğraflara nasıl bakıyoruz? İbretle mi? Artık sıradanlaşmış şiddet görüntüleri olarak mı? Başkasının acısını dikizleyerek mi? Acıları kendi acılarımıza şükretmenin, razı olmanın aracı kılarak mı? Şiddeti sorgulayarak mı? Acıları dindirmenin, şiddeti bir kültür olarak ortadan kaldırmanın çaresine bakarak mı?

Fotoğrafçı, tanık olduğu şiddeti nereden gelirse gelsin kaydetmekten kaçınmamalı. Şiddet yaşandığı sürece fotografik teşhiri de gündemde kalmalı. Şiddeti yeniden üretmemek, kanıksanmasına yol açmamak, bağışıklık yaratmamak, kamu vicdanında nasırlaşmaya sebep olmamak için fotoğraflamaktan geri durmamalı. Başkasının acısına bakarken marazi bir haz alan tüketim toplumu kültürünü beslememek için şiddeti teşhir etmekten vazgeçmemeli. Ancak fotoğrafta temsil edilen şiddet ona bakan üstünde her şeyden önce sorgulatan bir etki yaratmalı. Nefret, korku, iğrenme, dehşet duygularından önce sorgulama hissi uyandırmalı.

- II -

    
Her yıl öyle mi oluyordu yoksa o yıl mı çok üst üste geldi bilmiyorum ama Afrika’da akan kana bu kadar yakından tanık olmak sarsıcıydı doğrusu. Yanlış anlaşılmasın, Afrika’nın farklı köşelerinde siyahların birbirine uyguladığı zulmü kendi gözlerimle görmemiştim, sadece doğrudan tanık olan fotoğrafçıların çektiklerine maruz kalmıştım.

Kafası koparılan bir insanın fotoğrafını herhangi bir yerde, sergide, gazetede, dergide görmekle, fotoğrafçısıyla birlikteyken onunla birlikte görmek aynı şey değil. Ben de fotoğrafçı olduğum için mi öyle geliyor bilmiyorum. Etkisi ve gerçekliği daha da artmış gibi hissediyorum o fotoğrafı. Acaba fotoğraf olayın kanıtı olurken fotoğrafçı da fotoğrafının kanıtı mı oluyor bu durumda bilmiyorum. Ama bir şiddet fotoğrafını fotoğrafçısıyla birlikte izlemenin görüntünün etkisini artırıcı bir unsur olduğunu söylemeliyim.

Pek çok foto muhabiriyle birlikte Amsterdam’da World Press Photo’nun yıllık değerlendirme, ödüllendirme, bir arada eğlenme, master class sonuçlarını açıklama, üçüncü dünya fotoğrafçılarıyla birincileri buluşturma, sergiler açma, gibi çeşitli etkinliklerini kapsayan yıllık buluşması çok hareketli başlamıştı. Toplantılar, tanışmalar derken yıllık ödüllerin açıklanacağı gün, toplu bir gösteri mahiyetinde geçen yıl dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan olaylar, salondaki ekrana gelmişti. Korkunç bir yıl geçirmiştik belli ki, her yıl bir öncekinden daha mı feciydi yoksa bu kadar çok görüntü mü bu hissi uyandırmıştı üstümde?

Yeryüzünün bütün vahşetleri oralarda mı yaşanıyordu? Yani bizim oralarda. Afrika’da, Asya’da, kan gövdeyi götürüyor ve kimi zaman, gelişmiş zenginlere iş bırakmadan birbirlerinin işini görüyordu siyahlar, çekik gözlüler, sarı benizliler, yoksullar, açlar… Ne kadar vahşi ve insanlık dışıydılar. Gazeteciler nasıl da büyük bir cesaret ve beceriyle çekmişlerdi birbirine acımasızca saldıran insanların fotoğraflarını. Çoğu sırım gibi, sarışın, soğukkanlı, sportmen, sağlıklı, genç ve cesur fotoğrafçılardı. Cesur ne kelime, gözü kara civanlardı. Orada, salonun kolay terk edilebilir köşelerinde öyle duruyorlardı. Liberya o yıl hepsinin gözdesi olmuştu. Mesleklerinin en önemli ödüllerinden birini almalarını sağlayan fotoğrafları oralardan çekmişlerdi. Hele bir tanesi, simsiyah bir gövdeden kıvırcık saçlı bir kafayı ayıran palalı adamı gösteren fotoğraf… O fotoğrafın fotoğrafçısı ödülünü kabul ettikten sonra, sevimli dizi filmlerin sonuna eklenen kamera arkası görüntüleri gibi bir kurguyla, söz konusu fotoğrafın çekildiği anın öncesini ve sonrasını gösterdi. Peş peşe, birbirini izleyen karelerle adeta bir sinema sunumuyla bir araya getirilen fotoğraflar, kurbanla maktulün karşılaşmasından, havada parlayan palaya ve kelleyi koparan darbeye kadar her şeyi hızlı bir kurguyla canlandırdı. İnsanın insana ettiklerinin korkunç görüntüleriydi seyrettiklerimiz. Fotoğrafçı, meslektaşlarının ve izleyicilerin takdirini topladı, ödül almayı hak etmişti.

Toplantının yapıldığı tarihi binadan çıktım. Akşam olmuştu. Kanal boyunca uzun bir yürüyüşe başladım. Çiçekçilerin, kitapevlerinin, ‘cafe shop’ların önünden geçerken insanlara baktım. Birbirlerine saygılıydılar, bisikletlerini kanal korkuluklarına yaslayıp kilitlemeden, öylesine bırakıp giden kibar insanlardı. Sonra elmas dükkanları gözüme ilişti. Daha doğrusu önceden de fark etmiştim ama ilk kez bu kadar çok olduklarını görüyordum. Belki de bir süredir yürüdüğüm yerler onların muhitiydi. Müthiş soğuk yüzleri, mesafeli davetkârlıklarıyla oraya buraya serpiştirilmiş elmas satan mağazalar. Beyaz, nazik ve bir süredir birbirinin kafasını koparmayan insanlar için siyah Afrika’dan çıkarılan elmaslar burada satılıyordu.

“Görsel haber üreten batılı merkezlere dünyanın dört tarafından aralıksız akan şiddet görüntüleri neye hizmet ediyor? Ajans editörleri bu fotoğrafları neye göre seçiyor? Ajans editörlerince servis edilen fotoları okurlara ulaştıran yayın editörleri nasıl bir değerlendirme süreci yaşıyor? Hangi mekanizmalar işletilerek bağlam kuruluyor?” diye sormak herkesin hakkıdır kuşkusuz. Tıpkı o fotoğrafların bize şiddetin nedenlerini sorgulatmasını istemek, öncelikle de şiddeti teşhir etmesini beklemek gibi. Bu yanıyla şiddeti fotoğraflamak üzere makinesini doğrultan fotoğrafçının çözmesi gereken ilk problem, karşısındaki gerçekliği teşhir eder ve sorgulatır mahiyette nasıl göstereceği olmalı.

İnce iş belki ama örneklerini gördüğümüz için rahatça söyleyebilirim ki, fotoğrafçı şiddetin kaynağını sorgulamak ve teşhir etmek gibi bir maharete sahip olabilir.

Fotoğraftaki şiddet sadece bize göründüğü kadarıyla kendini tamamlamıyorsa eğer, kadrajdaki temsillerin dışında neden sonuç ilişkilerine gönderme yapabiliyorsa, bu yoldaki ilk önemli adım atılmış olur. Bu sayede bir fotoğraf, gösterdiği şiddetin derecesiyle değil izleyici üstünde yarattığı etkinin yoğunluğuyla değerlendirilebilir. Bitmiş olan görüntüler değil izleyicinin zihninde fotoğrafçının açtığı yolda ilerleyen görüntüler bu amaca daha yakın durur kanısındayım. Bu fotoğraflar mağdura ya da müsebbibe nefret duymamıza yol açacak bir yapı taşımazlar. Bizim bu tür bir şiddet fotoğrafına bakışımız da fotoğrafçının neyi gösterdiğiyle ve nasıl gösterdiğiyle değil neyi sorguladığı ve nasıl sorguladığıyla ilgili olmaya başlar.

Kolay beğeni toplayan, şok etkisi yaratan görüntülerin hakim olduğu kitle kültürünün pornografi sınırlarını zorladığını ve pazarda önemli bir yer tuttuğunu hepimiz biliyoruz. Bunun alternatifi olan, şiddeti gösteren, göstermekle yetinmeyip teşhir eden, teşhir ederken sorgulatan ve sebeplerini aratan fotoğrafların nasıl üretileceği kadar nasıl çoğaltılarak dağıtılacağı da temel problemlerden biri gibi görünüyor. Nasıl yapılabilir? Galiba her şeyden önce çatışmalar, savaşlar gibi her an bizim de içine düşebileceğimiz halde şimdilik kıyısında gezindiğimiz zamanlarda fotoğrafçıların şiddet görüntülerini sorgulayan bir zihinsel faaliyet içinde olması önemsenmeli. Bu meseleyi tartışmak sadece olağanüstü hallerde çalışan görsel haberciler için değil “sıradan şiddet”le her an karşı karşıya gelebilecek bizim gibi toplumsallıklar için de, fotoğraf çeken herkes için de hayatidir diye düşünüyorum.
            
- III -

2013 yılının ortalarında başlayan Gezi Parkı İşgali, fotoğrafların önemli rol oynadığı toplumsal hareketlerden biri oldu. Direnişin temel özelliklerinden biri polisin uyguladığı yoğun şiddete sahne olması ve bu şiddeti gösteren fotoğrafların çok sayıda insana sosyal medya üstünden ulaşarak harekete geçmelerinde rol oynamasıydı.

İlk örnek Reuters’ten Osman Örsal’ın “Kırmızılı Kadın” fotoğrafı oldu. Bu yazının çatılmasından yaklaşık bir yıl önce çekilen bu fotoğrafın toplumsal etkileri üstünde derinlemesine bir değerlendirme yapmak için henüz erken olmasına rağmen, şiddeti teşhir etme vasfına sahip olduğu rahatça söylenebilir. Etkisi ve gücü biraz da buradan gelen, kadrajın sağında fotoğrafçıya çarpacakmış kadar yakın duran öndeki kadının çatık kaşlarıyla izleyiciyi karşı karşıya bırakan bu fotoğraf, hikâyenin merkezindeki 'Kırmızılı Kadın'ın duruşuyla birlikte gaz saldırısının şiddetini açıkça teşhir ediyor. Fotoğraf, “mağdurları” ezik-çaresiz-zavallı göstermiyor. Tam tersine fotoğraftaki üç kadın saldırıdan etkilendikleri halde sakin bir şekilde uzaklaşmaya çalışırken saldıranlar daha gergin görünüyor. Bu haliyle izlediğimiz fotoğraf şiddete tanıklık eden ve tanıklığını mağdurlardan yana ifade eden bir yapıya sahip. Daha sonraki günlerde Yücel Tunca’nın çektiği “kalkanlara karşı sırtını dönerek direnen adam” fotoğrafı da aynı yapıyı taşımakla birlikte hiciv özelliğine sahip şiddet fotoğraflarından biri olarak ortaya çıkıyor.

Gezi sürecinde sayısız şiddet fotoğrafı çekildi. Polislerin becerdiklerinin yanı sıra göstericilerin zaman zaman başvurduğu “karşı şiddet” de fotoğraflara konu oldu. Çok sayıda fotoğraf pornografi sınırlarını zorlayan kanlı görüntülerle dolaşıma girdi. Öte yandan bir grup fotoğrafçı zımni bir tutum olarak bu tür görüntüler üretmekten ve servis etmekten kaçındı. “Şiddeti görünür kılınmak”, “şiddeti teşhir etmek”, “şiddetin kaynağını sorgulatmak” birçok fotoğrafçı tarafından fotoetik bir tutum olarak benimsendi. Dolaşıma soktukları fotoğraflarda kan ve acı göstererek kolay beğeni toplamaktan uzak durmaya çalıştılar.

- IV -

“Fotoğraflarda şiddetin hangi haliyle olursa olsun gösterilmesi, ister pornografik yaklaşımla isterse şiddeti teşhir edip kaynaklarına işaret edecek biçimde sorgulatarak sunulması acaba hiç gösterilmemesinden daha mı iyidir?” diye geliyor insanın aklına.
 
Genç ölüler vesikalık fotoğraflarıyla değil de hiçbirimizin ikinci kez bakmaya cesaret edemeyeceğimiz o son halleriyle gösterilseydi nasıl bir toplumsal etki yaratırdı acaba? diye sormadan edemiyorum. Sorunun aklıma gelen ilk cevapları ürkütücü oluyor. Ancak hatta şeytan diyor ki acaba memlekette otuz bin kişinin öldüğü onlarca yıldır süren çatışmalardan görüntüler gelmiş olsaydı, o şiddetin acıları fotoğraflarla temsil edilerek paylaşılsaydı ne olurdu? Fotoğrafçılar kendi topraklarında yaşanan bu dehşet verici şiddeti anlatabilselerdi eğer barışa ihtiyaç hakikati, adalet ve eşitlik fikri, hakkaniyet sorgulaması ve vicdan sorgulaması köklü bir şekilde toplumsal arenada kendine bir yer açabilir miydi? Belki de şiddetin fotografik varoluşu bu bağlam içinde yeniden anlamlandırılabilir diye düşünüyorum...



 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa