Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 27     DOSYA: Şiddet    Burhanettin Kaya
Burhanettin Kaya

Ş İ D D E T
Nedenleri, Dinamikleri, Sonuçları

Şiddet Dünya Sağlık Örgütü tarafından; gücün, yaralanma ve kayıpla sonlanan veya sonlanma olasılığı yüksek bir biçimde bir başka insana, kendine, bir gruba veya bir topluma karşı tehdit yoluyla ya da bizzat uygulanması olarak tanımlanmaktadır. Şiddet; kendine, bir başkasına, grup ya da topluluğa yönelik olarak yaralama, ölüm, ruhsal zedelenme ya da sakatlık oluşturacak biçimde fiziksel zorlama, güç kullanımı, tehdit amaçlı edimleri içerir. Şiddet özellikle kişinin bedensel ve/veya ruhsal bütünlüğüne zarar veren bir davranışın varlığına vurgu yapar. Fakat ortaya çıkan zararın nesnel veya öznel ölçütlerini tanımlamak zordur. Zaman içinde şiddet tanımı fiziksel zarardan simgesel zarara doğru genişleyen bir evrim geçirmektedir. Michaux şiddeti; "bir ilişki ortamında taraflardan bir veya birkaçının doğrudan veya dolaylı, toplu veya dağınık olarak, diğerlerinin bir veya birkaçının bedensel veya ruhsal bütünlüğüne, mallarına, simgesel ve kültürel değerlerine oranı ne olursa olsun zarar verecek şekilde davranması" olarak tanımlar. Burada bireyin kültürel değerleri, onu temsil eden simgelerinde de şiddetin nesnesi olması yeni bir durum olarak göze çarpar. Şiddetin fiziksel ve ruhsal edimin ötesinde, bireyin ya da grubun değerlerine yönelen niteliği öne çıkar. Mekansal ve zamansal değişiklikler şiddetin kuramsal olarak değerlendirilmesi çabalarını daha karmaşık ve daha sıkıntılı hale getirmektedir. Örneğin, Galtung’un şiddet tanımı günümüzün fiziksel edimden sıyrılan ve görünmezleşen şiddetini anlamak açısından son derece önemlidir. John Galtung; insanın potansiyel düzeyde dahi sahip olduğu zihinsel ve bedensel yeteneklerini, kendisine yöneltilen çeşitli olumsuz etkiler, yaratılamayan olanaklar nedeniyle gerçekleştirememesini, insanın kendini çoğaltamamasını da şiddet olarak tanımlamıştır. Özellikle günümüzün burjuva demokratik toplumunda egemen sınıfın siyasal temsilcilerinin ileri demokrasi tanımıyla gizledikleri şiddeti anlamamızı kolaylaştıran bir tanımdır.

Şiddet (violence), genellikle insan saldırganlığı için kullanılan bir kavram olmasıyla saldırganlıktan (agression) farklılık gösterir. Saldırganlık; korunma, yaşama ve üreme gibi canlılık eylemlerinin tehdit altında kalması durumunda ortaya çıkan fizyolojik değişiklik iken, şiddet, kendine özgü yeni biçimler edinen, giderek daha rafine yöntemler kazanan bir egemen olma biçimidir. Örneğin kuşların kendi yaşam alanlarına başka bir kuş girdiğinde ötüşlerinin değişmesi, aç bir aslanın yavru ceylanı parçalaması, iki erkek geyiğin dişi geyik için birbirini boynuzlaması saldırganlık davranışlarına örnektir. Hayvanlar dünyasında aynı türün üyeleri arasında ciddi yaralanma ve ölümle sonuçlanan saldırganlık son derece enderdir. Hayvan davranışları üzerine yapılan araştırmalar hayvanlarda her an boşalmaya hazır bir saldırganlık içgüdüsü olmadığını, belirli durumlar ve uyaranlar karşısında saldırganlığın ortaya çıktığını göstermiştir. Saldırganlık için iki görüşün varlığından söz edebiliriz. İlki saldırganlığın doğuştan gelen bir özellik olduğu, ikinci görüş ise bireyin yaşadığı, narsisistik yaralanmaya yol açan engellemelere karşı bir tepki olduğudur. Bu tepkinin biçimlenmesinde bireye ait özellikler dışında toplumsal ve kültürel etkenlerinde büyük rolü vardır.

Saldırganlık; amaca yönelik, sözel ya da fiziksel olabilen, zorlayıcı, güçlü eylem içeren, öfke, kızgınlık ve düşmanca duyguların davranışsal karşılığı olarak görülebilir. Bir diğer deyişle, başkasının davranışını engellemek amacıyla ona yönelik zarar verme amaçlı davranışları içerir. Bu çerçevede bir canlının yada insanın kendini korumak ve hayatta kalmak, varlığını sürdürmek için sergilediği zarar verme amaçlı davranışlardır. Saldırganlık ve şiddet arasında dolaysız bir ilişki yoktur. Unutmamak gerekir ki, her saldırgan davranış şiddet içermeyebilir. Her şiddet eylemi de içinde ya da öncesinde saldırgan ögesini barındırmayabilir. Örneğin; boğaya kılıcı saplayan matadorun bu davranışı şiddet içerirken, çalışanının özgürlük alanını kısıtlayan amirin tutumunda saldırganlık yoktur. Aynı şekilde devlet ya da iktidarın, yurttaşının konuşma özgürlüğünü engellemesi, bir yurttaşın sağlıklı olmasını veya sağlık sistemine ulaşmasını engellemesi saldırganlık ögesini içermese de şiddettir.  

Şiddet ve saldırganlığın temel farkı öncelikle bir amaç farklılığıdır. Saldırganlık bir hayatta kalma ve sürdürme eylemi iken; şiddet iktidarın sürdürülmesi, ele geçirilmesi ve yıkılması için kullanılan bir araç niteliğindedir. Son derece insani bir süreçtir. Saldırganlık insanileştikçe, yani şiddete dönüştükçe karmaşıklaşır ve anlaşılması giderek zorlaşır.

Şiddet, beden üzerinde egemenlik kurmayı hedefler. Nietzsche özünde her bedenin bulunduğu mekânın tamamına egemen olmaya ve gücünü geliştirmeye, uzamına direnen her şeyi uzaklaştırmaya çaba gösterdiğini söyler. Bu çaba sürekli olarak öbür bedenlerin benzer çabalarıyla karşı karşıya gelecektir. Beden üzerindeki bu egemenlik uğraşısı bedenin arzusu üzerinde bir otorite kurmaya doğru gider. Beden politikaları bu arzunun denetlenmesiyle ilgilidir. Çünkü arzu sürekli eylem halindeki insanın üretkenliğidir. İktidar, manipüle edilecek, yönlendirilecek, biçimlendirilerek ehlileştirilecek bir nesne olarak bedene odaklanır. Batı’da 17. yy öncesinde arzunun sınırlanması, ketlenmesi, bedenin acımasız fiziksel denetimi aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. 17. yy’dan sonra ise arzunun denetimi daha incelmiş beden teknolojileriyle olmuştur. 19. yy öncesine bakıldığında iktidarın temel aracı DİSİPLİN’dir. Disiplin hayatın her alanında “uysal” ve “üretken” bedenler üretme eylemidir. Bu disiplin sonuç olarak sistemi yeniden üreten bireyler üretir. Gözlenen, denetlenen ve cezalandırılan bedenler bu süreçte gözleyen, denetleyen ve cezalandıran bedenlere dönüşecektir. 19. yy sonrasında ise iktidarın temel aracı KONTROL-DENETİM olmuştur. İktidar, arzuyu çeşitli etkinlikler yoluyla görünmeden kontrol eder. Burada denetlenen bedenler artık uysal ve üreten değil, tüketen, tüketmekten zevk alan bedenlere dönüşmüştür. Öyle ki bu tüketim sürecinde iktidar şiddetini gizledikçe var olur, hoş görülür ve başarılı olur.

Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet

Tüm dünyada şiddet ve saldırının en sık görüldüğü meslek grubu sağlık çalışanlarıdır. Sadece hekimler değil, başta hemşireler olmak üzere tüm sağlık çalışanları, bu süreçte örselenmenin mağduru olurlar. Şiddet yalnızca hastalar tarafında üretilen bir süreç değil iş yerinde yaşanan çeşitli şiddet biçimlerine değin geniş bir yelpazede ele alınmalıdır. Çalışma ortamının özellikleri, kurulan iş ilişkisinin niteliği, bürokrasi, uygulanan sağlık politikaları bu şiddet üretme sürecindeki en önemli değişkenlerdir.

Yıldırma (Mobbing)

Bir eylem biçimi olarak mobbing psikolojik şiddet, kuşatma, topluca saldırma, rahatsız etme veya sıkıntı verme anlamına gelir. 1984 yılında İsveç’te “İş Hayatında Güvenlik ve Sağlık” konulu rapor kapsamında “Heinz Leymann” tarafından tanımlanmıştır. 1993’te İsveç’te çıkarılan ‘İşyerinde Kişilerin Mağdur Edilmesi’ adlı Kanunla da ilk kez yasal bir nitelik kazanmıştır. "Hiyerarşik yapılanmış gruplarda, kontrolün zayıf olduğu örgütlerde, gücü elinde bulunduran kişinin ya da grubun, diğerlerine ruhsal yollar kullanılarak, uzun süreli sistemli baskı uygulaması, duygusal saldırı ve yıpratma yaratması" olarak tanılanır. Örgüt içinde çatışmalı iklime yol açan tüm ruhsal etkenlerin bileşimi sonucunda ortaya çıkan, çalışma barışını bozan örgütsel bir sorundur. Yıldırma, haksız yere suçlama, dedikodu yoluyla saygınlığını zedeleme, küçük düşürme, doğrudan veya dolaylı şiddet uygulayarak, bir kişiyi işi bırakmaya zorlama amaçlı kötü niyetli girişimleri içerir. Sosyoloji ve hukuk başta olmak üzere birçok disiplinin üzerine çalıştığı bir konudur. Ülkemizde son yıllarda giderek daha iyi tanınan ve bilinen bir olgudur.

Mobbing ile ruhsal yapı arasındaki ilişki yeterince araştırılmış değildir. Salt bireysel bir sorun ya da işyerinde kişilere odaklı, sınırlı bir sorunun ele alınma eğilimi olarak dikkat çekmektedir. 1970’lerden sonra yaşanan ekonomik değişimin işyerlerindeki çalışma ortamının niteliğinde yarattığı değişikliklerin, kapitalist kâr anlayışının ve rekabetin, “post-fordist” olarak tanımlanan esnek üretimin yarattığı güvencesiz istihdam biçiminin geliştirdiği, perçinlediği bir durum olarak görmek gereklidir. Bu ekonomi politik değişimin yol açtığı krizler, yarattığı işsizlik, aşırı çalışma, çalışanlar üzerinde yıldırma davranışlarının ve baskının artmasına zemin hazırlamaktadır. Araştırmalar yüksek işsizlik oranlarının, çalışanların değersiz görülmesinin yıldırmanın artmasına neden olduğunu göstermektedir.

Yıldırma, aşırı iş yükünden kaynaklanan doyumsuzluk, çalışma ortamının demokratik olmayan niteliği, var olan liderlik biçimi, çoğul roller ile ortaya çıkan rol belirsizliği ve rol çatışması ile bağlantılıdır. Kapitalist kültürün egemen kıldığı toplumsal değerler yıldırmayı tetiklemekte, giderek artan oranda fiziksel ve duygusal tahribat yaratmaktadır. Bakıldığında yıldırmanın sınıfsal bir karakteri olduğunu, ırksal, sınıfsal ve cinsiyete dayalı eşitsizlikleri içeren bir süreç, neoliberal politikaların biçimlediği iş ortamının bir ürünü olduğunu söyleyebiliriz. Rol tanımlarının iyi yapılmadığı, işbirliği ve dayanışmanın kurulamadığı ortamlar yatkınlık yaratır…

Mobbing, ABD ve Avrupa’da sıradışı bir durum değil. ABD’de yaklaşık altı çalışandan birinin (yüzde 16,8) işyerinde mobbing mağduru olduğu saptanmıştır. ABD’de kamu çalışanlarını kapsayan bir araştırmada, kadın çalışanların % 42’si, erkek çalışanların ise % 15’i son iki yılda işyerinde tacize ve zorbalığa maruz kalmıştır. İsveç’te ise intiharların % 15’inin mobbing kaynaklı olduğu, ayrıca erken emeklilik nedeni olduğu belirtiliyor.

Bazı meslek gruplarında mobbing daha sık görülüyor. Tayvan’da sağlık çalışanları üzerinde yapılan bir çalışmada mobbing yaygınlığı 1 yıl için % 50.9, Bosna’da sağlık çalışanlarında yıldırma davranışına maruz kalma oranı % 76, ülkemizde hemşirelerle yapılan  bir çalışmada son bir yıl içinde yıldırma davranışına maruz kalma oranı % 86.5 olduğu belirtilmiştir.

Şiddeti önlemek için ne yapmalı?

Şiddeti ortaya çıkaran, onu bir egemenlik aracına dönüştüren, bir eğlence nesnesi yapan, kolaylaştıran, oluşmasına uygun bir zemin hazırlayan kültürel, toplumsal, teknolojik, siyasal, hukuksal ve ekonomik yapıyı değiştirmek… Sosyal ve ekonomik düzeyin yükseltilmesi, demokratikleşme, toplumsallaşma olanaklarının geliştirilmesi, toplumsal dayanışma, adaleti sağlama en önemli ve ilk yapılması gerekenler. Şiddeti önlemeye ilişkin politikalar geliştirme, kamusal sağlık sistemini geliştirme, koruyucu sağlık uygulamalarını hayata geçirme, risk gruplarına ve halka yönelik eğitim ve şiddete karşı sendikal ve mesleki örgütlenme diğer önemli mücadele yolları. Bunun dışında bireye yönelik yapılması gerekenler de var. Bireyin günlük yaşama uyumunu desteklemek, yitirilen güven duygularının ve insan ilişkilerinin geliştirilmesi, eğitilmiş kişilerce destek tedavisi ve krize müdahale, gereğinde profesyonel psikiyatrik yardım verlemesi bireysel anlamda yapılması gerekenlerin başında gelir. Bunun yamnında çalışma ortamının düzenlenmesi, ast üst ilişkisinin ezen ezilen ilişkisine dönüştürülmemesi, ekip çalışmasının ana çalışma yaklaşımı olmasının sağlanması, demokratik ve dayanışmayı temel alan bir iş bölümünün sağlanması, rollerin ve sınırların belirginleştirilmesi; role uygun kişilerin yetkilendirilmesi, iş ortamında yaşanan her türlü şiddetin ve yıldırmanın ortadan kaldırılması için gereklidir. Ayrıca bireylerin rahatlamasını sağlayan bir çalışma ortamının yaratılması, aşırı çalışmaya son verilmesi, güvenli ve sağlıklı bir fiziksel ortam yaratılması, çalışanların özlük hakları sağlanması önemlidir. Çalışanların iletişim becerileri geliştirilmeli, problem çözme yeteneği kazandırılmalı, işyeri sağlık birimleri aracılığıyla koruyucu ruh sağlığı uygulamaları yapılmalı, hukuksal girişimler engellenmemelidir. 


Doç. Dr. Burhanettin Kaya
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi
Psikiyatri Anabilim Dalı





 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa