Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 27     DOSYA: Şiddet    Timur F. Oğuz
Timur F. Oğuz

“ÖNCE SÖZ VARDI”

YA SONRA?..


Şiddet meselesi karmaşık bir meseledir. İnsan ruhunun karmaşıklığını şiddet meselesinin karmaşıklığı kadar iyi anlatan bir karmaşıklık da zor bulunur. Bir psikiyatr eğer insanlık durumlarını gözlemek konusunda mesleki olarak avantajlı konumundan yararlanarak şiddet meselesine biraz olsun merakla yaklaşmış ise şiddet denen şeyin çok farklı yüzlerini zaman zaman hayret ederek gözlemiş olacaktır.

Şiddet insanların duygu, düşünce ve davranış repertuarının demirbaşıdır. Demirbaştır demirbaş olmasına ama, aynı zamanda en fazla yok sayılan ve inkâr edilenlerindendir. İnsanın kendisinin başkasına uyguladığının veya kendisine başkalarının uygulandığının bilincine varmakta zaman zaman bu kadar zorlandığı bir durum pek fazla olmasa gerekir.

Şiddet ile ilgili garip durumlardan biri de kötücüllük ve iyicillik; vicdan ve vicdansızlık; ahlak ve ahlaksızlık; onur ve onursuzluk ile bağlantılı zorlu ve çapraşık bir ilişkisinin olmasıdır. Bu ilişkiler o kadar çapraşık ilişkilerdir ki insanın hayat yolculuğunun paradokslarla yüklü doğasını çok çarpıcı bir biçimde temsil ederler.

Fiziksel şiddetin meşruluk sınırları toplumsal olarak sürekli yeniden çizilir. Birkaç yüzyıl -hatta birkaç yıl önce- meşru görülen bir şiddet türü ya da şiddet miktarı günümüzde meşru olarak görülmek şöyle dursun canavarca olarak bile tanımlanabilir. Bu durumun çok somut örnekleri olarak infaz hukuku alanında ölüm cezasına bakıştaki; özel hayat ele alındığında ise çocuklara ve kadınlara uygulanan fiziksel şiddete bakıştaki belirgin dönüşüm sayılabilir. Bir zamanlar sık sık uygulanan idam cezaları adaletin ve caydırıcılığın bir timsali sayılır ve hatta halka açık yerlerde uygulanır; ahali idamları en iyi yerden seyredebilmek için önceden yer tutarmış. Çocukları cezalandırma yöntemi olarak dayak, benim yaştakilerin bile hatırladığı zamanlarda gayet meşru bir yöntem olarak değerlendirilirdi. Öğretmenler dayağı rutin bir disiplin yöntemi olarak kullanırlardı.

Zaman içinde yaklaşımlar ve algılar belirgin bir biçimde değişiyor olsa da devletin, resmi otoritenin şiddet kullanma hakkı; onun tanımlayan, otoritesini ayrıksı kılan bir durumdur. Devlet iktidarının resmi şiddetinin bu bağlamda mutlaka vicdani haklılıkla desteklenmesi kaçınılmazdır. Devletin şiddet kullanımı mutlaka vicdani bir meşruiyete dayandırılmaya muhtaçtır. Eğer öyle olmazsa devletin gösterdiği şiddet psikopatça (yeni terminoloji ile söylersek antisosyal) bir nitelik kazanır ki bu toplumsal olarak katlanılması neredeyse imkânsız bir durumdur.

İşte tam bu noktada insan psikolojisi ile ilgili genellikle gözden kaçan önemli bir saptamayı yapmak yerinde olacaktır. Mevcut devlet iktidarının belli bir akıl sağlığı çerçevesi sınırları içinde davrandığı; şiddeti bu çerçevede uyguladığı duygusu bireyin ruh sağlığı açısından çok elzem bir duygudur. En radikal düzeyde muhalif olan bireyler, gruplar bile, mevcut iktidardan nefret dahi etseler onun belli bir tutarlılık, belli bir rasyonalite içinde hareket ettiğine inanmak isterler. Esasen bunu kendileri bile farkında olmadan varsayarlar. Böyle bir varsayımın artık yaşatılamaz olduğu durumlarda; yani iktidarın kendi içinde tutarlı, belli bir rasyonel içinde davranmadığı hallerde iktidarın gösterdiği şiddet de bu özellikleri gösterecektir. Böyle bir şiddet karşısında bireylerin yaşadığı anksiyete ve çaresizlik duyguları bambaşka özellikler taşıyacaktır.

Kısaca ifade etmek gerekirse insan düşmanının bile mantıklı olmasını arzu eder. Bir atasözü bunu çok iyi anlatır: Allah düşmanımın bile akıllısını nasip etsin.

Otoritenin uyguladığı şiddetle ilgili fazla formüle edilmeyen önemli bir özellik de otoritenin bu şiddetten haz alıp almadığı ile ilgilidir. Otorite ile nefret ilişkisi olan bir birey ya da grup bile otoritenin kendisine uyguladığı şiddetten bir haz alıyor olması durumundan olumsuz etkilenir. Böyle bir durum otoritenin şiddetine maruz kalan bireyleri koyu bir yalnızlık ve çaresizlik duygularına sürükleyecektir. Türkiye’de eskiden idam cezası mevcut iken yargıçlar idam cezası verdiklerinde genellikle kalemlerini kırarlardı. Bu sembolik hareket onların bu cezayı veriyor olmaktan hoşnut olmadıkları anlamına gelirdi. Okuyucu bu hareketin tersini hayal eder; yani idam cezası veren yargıcın kalemini kırmak yerine bu cezayı vermekten memnun olduğunu, hatta bundan haz duyduğunu ifade ettiğini zihninde canlandırır ise ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır.

Otoritenin hiddeti ve şiddeti mitolojinin ve tektanrılı dinlerin önde gelen temalarından biridir. Tektanrılı dinlere göre insanlık tarihi Âdem ve Havva’nın kendisinin koyduğu yasağı çiğnemelerine hiddetlenen Tanrı’nın onları Cennet’ten kovması ile başlar. Yani bir yanı ile insanlık tarihi bir hiddet ve şiddet hareketi ile başlar. Bu noktada sormak gerekir: Hiddet ve şiddet otoritenin esas unsurları mıdır?

Tektanrılı dinlerin inanışına göre Tanrı zaman zaman insanların yaptıkları yanlışlar, işledikleri günahlar nedeniyle büyük bir hiddet duyarak insanları cezalandırmak üzere onlara şiddet uygular. Bunlardan en bilineni Nuh Tufanı’dır. Nuh Tufanı insanlığın işlediği günahlara karşı hiddetlenen Tanrı’nın –Nuh ve ailesi istisna olmak üzere- onları bütünüyle ortadan kaldırarak yeniden bir hayat kurma girişimidir. Bu öykü insanları çok etkileyen öyküler arasında başlarda gelir. Psikanalitik kuram içerisinden bakıldığında bu öykünün insanları bu kadar çok etkiliyor olması şaşırtıcı bir durum değildir.

Bu öykü insan ruhu için büyük önem arz eden bazı durumları apaçık içinde taşır. Bunlardan bir tanesi işlenen günahlar, suçlar ve kabahatler karşılığında üstbenin (süperegonun) göstereceği düşünülen asıl ve katıksız tepkinin bizi yok etmek olduğuna dair arkaik bir inançtır. Arkaik bir üstben için verilebilecek bir tek ceza bulunmaktadır; o da yasakları çiğneyen kişiyi yok etmek. Hem de duyulan öfkeyi yeterince ifade edebilecek bir şiddet uygulayarak yok etmek.

Bununla birlikte bu arkaik fantezi burada bitmez. Şiddetle yok edilen kişinin mucizevi bir biçimde yeniden canlanması da beklenir. Ortadan kaldırılan her zaman yeniden hayata getirilebilmelidir. Eğer bu mümkün değilse gösterilen şiddet bir acizliğe dönüşecektir. Yalnızca yok edişin olduğu yerde zayıflık ve ölümsellik vardır. Şiddeti uygulayarak yok eden unsurun var etme yeteneği bulunmuyorsa o eksikli bir güçtür. Tümgüçlülüğü (omnipotans)  olmayan bir gücün uyguladığı şiddet son çözümlemede güçsüzlüğün resmini çizer. Nuh tufanının ardından hayatın yeniden doğuyor olması bu arkaik fantezinin gereklerini tamamlamış olacaktır.

Gelelim Nuh Tufanı öyküsünün benlik algımızla ilgili bölümüne… Bu noktada okuyucuyu Nuh Tufanı öyküsünü ilk duyduğu zamana geri gitmeye davet ediyorum. Okuyucularımız arasında bu öyküde anlatılan Nuh ve ailesinin dışındaki diğer insanlarla; tufan tarafından cezalandırılarak helak edilen insanlarla kendini özdeş hisseden olmuş mudur acaba? Bunu düşük bir olasılık olarak görüyorum. Kanımca çok daha büyük olasılık bu öyküyü ilk olarak duyan kişinin kendini Nuh ile özdeş hissetmesi olasılığıdır. Eğer öyle değil ise; kişi o helak edilen günahkarlar güruhu ile kendini özdeş hissediyorsa büyük ihtimalle akla gelecek şey bu kişinin ruh sağlığında belli bazı sorunların olduğu ya da tam tersine bir çeşit olgunluğa sahip olduğu yönünde olacaktır. Bazen olgunluk ile ruhsal hastalık arasındaki fark yalnızca bir duygulanım farkıdır.

Tercih edilmek insanın en fazla arzuladığı durumlardan biri olduğu gibi; tercih edilmemek de insanın en büyük kâbuslarından biridir. Nuh Tufanı öyküsü özünde bir tercih edilme öyküsüdür. Bu bağlamda da insanın çok küçük yaşlardan beri yaşadığı temel bir arzuya ve korkuya denk düşer. Annemiz bizi mi tercih etti yoksa babamızı mı? Babamız bizi mi tercih etti yoksa annemizi mi? Anne ve babamız bizi mi tercih etti kardeşlerimizi mi? Öğretmenin gözdesi biz miyiz yoksa başka bir öğrenci mi?

Nuh Tufanı’nda olan şey mecazi olarak söylenen ve tercih edilmenin son noktasını ifade eden deyimin somutlaşmış halidir: Dünya bir yana, sen bir yana!

İnsanın bilinçdışı ruhsal hayatının derinlerinde bir yerde -ki bazı psikanalistler buna psikotik çekirdek adını verirler- zaten ‘dünya bir yana, kişi bir yanadır’. Sorun bu algı ve fikrin gerçek hayat ile örtüşmemesi sorunudur. Bu bizim ruhsal gerçekliğimizdir ve ruhsal gerçekliğimizi nesnel gerçeklik ile uyumlu hale getirme çabası insanın en trajik çabalarından biridir.

Otorite ve şiddet birbirini hatırlatır. Şiddet otoritenin dilidir. Bir otoritenin şiddetini nasıl organize ettiği onun kimliği, parmak izi, imzasıdır. Otoritenin şiddeti karşısında insan kişisinin bütün bir ruhsallığı da sahneye çıkmak durumunda kalır.

Eski Ahit müthiş bir cümle ile başlar: “Başlangıçta söz vardı”. Peki ya sonra? Sonrasında söz şiddete, şiddet söze karışmak zorundaydı.

Dr. Timur F. Oğuz
Psikiyatri Uzmanı



 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa