Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 27     DOSYA: Şiddet    Gökçe Avenoğlu
Gökçe Avenoğlu

VİCDAN PUSULASI

İnsan bazen kendini çok yalnız hissediyor. Hayır, bu bir ‘kentli yalnızlığı’ değil. Bu, gerçek bir dünyalı yalnızlığı. Bir köyde, kasabada ya da insanların birbirini görmeden yaşayıp durduğu kocaman bir kentte olmanız fark etmiyor. O duygu gelip içinize yerleştiğinde artık bundan kaçamayacağınızı fark ediyorsunuz. Kalabalıkların içinde bir anda çırılçıplak kaldığımızı gördüğümüz rüyalar gibi çaresiz ve ürkütücü. 

Bu hissi ilk kez tattığımda koca bir sınıfa karşı tek başıma bir fikri savunmaya çalışıyordum. Henüz sosyal paylaşım siteleri çıkmamış, dersin ortasında aniden delirip ambulansla okuldan götürülen öğretmenlerimizi cep telefonlarımızla videoya kaydedip internete yükleyecek teknoloji bizlere uğramamıştı. Öğretmenimiz her hafta bir dersi tartışmaya ayırıyordu. Sınıfa geliyor, bir kaç konu öneriyor ve sınıfın bu konulardan birini seçmesini ve üzerinde tartışmasını istiyordu. Genellikle üzerinde kolayca uzlaşacağımız mevzuları oy birliği ile seçip arada sivri fikirler çıksa da bizi çok yormayacak konular üzerinde tartışıyorduk. O gün de buna benzer bir konu seçmiştik ve konuşuyorduk. Ancak ben ‘çıkıntılık’ yapmış ve sınıfımdaki herkesin görüş birliğine vardığı bir konu üzerinde aykırı bir fikir önermiştim. Fikrim bana göre o kadar doğruydu ki, koca bir sınıfın buna karşı çıkması beni müthiş öfkelendirmiş ve ateşlemişti. “Size inanamıyorum, bunu nasıl olur da göremezsiniz?!” Tüm arkadaşlarım –hatta bana en yakın olanlar bile- fikrimi çürütmek için canla başla mücadele ediyor, ben kendimi savundukça eleştirileri acımasızlaşıyordu. Ders bittiğinde ben de ilk kez gerçek yalnızlığın ne olduğunu tatmıştım. 

Ama fikirlerin çatışması her zaman iyidir. Fikirler çatıştığında ortaya uzaydaki parçacıkların çarpışması gibi yeni kütleler çıkarır. Milyar yıl önce dünyaya çarpan o koca cismin dünyadan büyük bir parça koparması ve o parçaların birleşerek uydumuzu oluşturması gibi, fikirlerin çarpışması da hep yaratıcıdır. Derste yaşadığımız bu fikir çarpışması da tıpkı böyle bir duruma işaret ediyordu. Bana gerçek bir yalnızlık hissi tattırmış ancak dersten sonra ara boyunca da bu konu üzerinde bir grup ergen gencin yapabileceği en güzel tartışmaya devam ettiğimiz, sonrasında da gülümseyerek ve farklılıklarımızı kabullenerek ayrıldığımız için ‘dünyanın en tatlı yalnızlığı’ olarak aklımda kalmıştı. İnsan böyle yalnızlaşınca her yalnızlığında içine dönüp kendine bakması, diğerlerine tahammül etmesi ve yeni fikirlere alışması için bir fırsat olduğunu düşünüyor. Fakat, hayat ne yazık ki her zaman bu kadar teşvik edici olmuyor.

Büyüdükçe keskinleşiyoruz. Çok değil bir kaç kez bizim savunduğumuzun aksini savunan birilerinin haksız çıktığına şahit olalım hemen “Tamam işte, en doğrusunu ben biliyorum” demeye meyilliyiz. O küçük, sinsi, etrafında köpek balıklarının dans ettiğinden adı gibi emin egomuz biz büyüdükçe daha çok yerleşiyor hayatımıza. Uğursuz bir melek gibi omzumuzun birine oturup hayatımız boyunca her eleştirildiğimizde “Bunlar senden iyi mi biliyor yani? Haksız olduklarını biliyorlar ama seni küçük düşürmek için fikirlerinde ısrar ediyorlar.” diyip duruyor. Ah ego ah... Başımıza ne geliyorsa senin yüzünden geliyor. Evet, işe yaradığın da olmuyor değil ama sen sinsi bir çocuksun ve hiç büyümüyorsun. 

Ne diyorduk? İşte benim hayatta tattığım bu ilk ‘gerçek yalnızlık’ harika bir şekilde son bulduğundan olsa gerek yalnızlığın aslında o kadar da kötü bir şey olmadığını düşünüyordum. Egom semirtilmeye alışmış apalak bir çocuk gibi yanıbaşımda, büyüyüp gidiyorduk. Okulları bitirip ‘gerçek hayat’ ile yüzleştiğimde durumun o kadar da sevimli olmayabileceğini anlayacaktım. Bendeki o tombul, pembe yanaklarıyla küstahça etrafa gülümseyen egodan herkeste vardı. Ve evet, herkes benim gibi o pembe yanaklı velede dur diyemeyebiliyordu. Bazıları dizginleri o kadar onun eline vermişti ki, egoları omuzlarında oturuyor ve kırbacını sırtlarında şaklatıp duruyordu. Galiba insanlar ayrılıyor. Irkları, cinsiyetleri, ekonomik durumları ile değil ama egoları ile olan ilişkileri ile ayrılıyorlar. Bazıları dizginlerini ellerinde tutmaya devam ediyor ve omuzlarında oturan o şımarık çocuğa etrafı gösteriyor bazıları ise onun, binek hayvanı olarak yaşamaya devam ediyor. 

Bu bilgi ile yaşamak insana çok şey katıyor ama zaman zaman canını da acıtıyor. Çünkü insan zayıflıkları ile harekete geçen bir varlık ve kendinden başka beslemesi gereken bir de kocaman egosu var. O ilk ‘gerçek yalnızlık’ hissini bana yaşatan tartışmanın üzerinden yıllar geçtikten sonra bir gün anladım ki bu his, bir insanı delirtebilir, öldürebilir, tüm dünyaya küstürebilir. Çünkü çarpışan her zaman fikirler olmaz. Bedenler, silahlar, kimlikler ve aslında egolar çarpışabilir. Omzunda oturan o çocuğa sözünü geçiremeyenlerle dolu bir dünyada yaşıyoruz ve akıp giden yaşam da dizginleri elimize almak için pek yardımcı olmuyor. Daha güzel, daha zengin, daha çok sevilen, daha iyi giyinen, daha iyi bir evde oturan, daha daha daha daha... Olduğumuzdan ‘daha daha daha’ iyi şeylere ulaşma isteği o kadar güçlüdür ki, ulaşamadığımızda -ve aslında bunun için çok da çabalamadığımız ve bunun da farkında olduğumuzda- incinir ve yıkıcı olmaya başlarız. Kariyerinin zirvesinde birine yapabileceğiniz en büyük kötülük bütün itibarını zedelemektir. Malına mülküne güvenen birine yapabileceğiniz en acıtıcı şey onu tüm maddi varlıklarından yoksun bırakmaktır. Yalnızca güzelliğine güvenen birine yapabileceğiniz en kötü şey yüzüne bir şişe kezzap fırlatmaktır. Şiddet. Egoların birbiri ile çatışması, birbirini yaralaması ve öldürmesi. Dünyada gerçek yalnızlık ise bunlara şahit olduğunuzda, yanlış giden birşeyler olduğu hissine kapıldığınızda ve “Durun!” dediğinizde kimsenin sizi dinlememesidir. 

Birinin mutluluğunu ve yaşamını karartmak o kadar kolaydır ki, bunun için doğrudan fiziksel şiddet, ulaşabildiğimiz ilk rafta durup ihtiyaç anında uzanabileceğimiz bir şekilde bizi bekler. Elimizi uzatır, onu alır ve egomuzu zedeleyen o ‘büyük düşman’ın kafasına geçiriveririz. Bu, o kadar kolay, o kadar erişilebilir ve o kadar teşvik edicidir ki, size katılmaları için insanları ikna etmeniz çok fazla zaman almaz. Şiddet sıtmaya tutulmuş bir beden gibi titreyip tüm hücrelerinizi harekete geçirebilir. Bir de bakmışsınız önce bir eliniz tokat atıyor sonra diğer eliniz kaçmasın diye tokatladığınız kişiyi tutuyor. Ardından ayaklarınız çalışmaya başlıyor, ısırıyor, tükürüyor ve parçalıyorsunuz. Bir trafik kazasına ağır çekimde şahit olmak gibi. Hep “Bir noktada duracak” diye beklerken aslında her şey o kadar hızlı gerçekleşir ki, arabanın viraja hızla girip toparlayamadığını gördüğünüz an ile polisin ve ambulansın gelmesini bekleyen kazazedelerin haklılık mücadelesine düştüğünü görmeniz bir olur. Ve fakat şiddet bir ‘kaza’ değildir. Şiddet, planlı ve yönlendirilebilir bir eylemdir ve karşı durmak için iyi bir pratiğe ihtiyaç duyarsınız. 

İnsanlığın en başında “Daha iyi yerler olabilir” diyerek basıp giden o ilk grup. Daha iyi kaynaklar için henüz gidecek bir sürü yer varken çekip giden, elindekiyle yetinmeyen ve medeniyeti yükselten o bir avuç insan atası. Başımıza tüm bunları siz açmış olabilir misiniz? Şimdi sizi ‘ilerici’, ‘araştırmacı’ ve ‘yenilikçi’ olduğunuz için yüceltiyoruz. Bugün yaşadığımız dünyada gidilecek daha iyi bir yer kalmadığının farkında olsak da bunu görmezden geliyor ve “O düzlükten çıkıp tüm dünyayı fetheden üstün canlılar” olduğumuz fikrine sıkıca sarılıyoruz. E ne yapalım? Tutunabileceğimiz tek dal olarak sizler kaldınız. Sizden sonra her şeyi o kadar yanlış yaptık ki, her yenildiğimizde “Ama biz o düzlükten çıkmayı akıl edebilmiştik” diye kendimizi avutup duruyoruz. Oysa birlikte hareket ettiğimiz topluluğumuzu korumak için etrafımıza çaktığımız ilk kazık, omzumuza oturan arsız egonun da doğumunu getirdi. “Bu topraklar işte o kazıktan bu kazığa kadar bizim...” Bizim olduğunu dosta düşmana ilan ettiğimiz o toprağa bizden izinsiz giren yabancıya attığımız ilk tokat da şiddetin doğum günüydü. Bugün John Lennon’un ‘Imagine’ şarkısını dalga geçmek için kullanıyoruz sık sık. Biri “İnsanlar kardeştir, neden savaşlar var” dediğinde birimiz Imagine’ı mırıldanırken diğeri de “Oğlum sen saf mısın?” diye dalgasını geçiyor. Şiddet arsız bir çocuğun en sevdiği oyuncağıdır. Şiddet her an ona saldıran hayali düşmanlarla savaşıp duran o şımarık çocuğun ulaşabileceği en yakın rafta durur. 

1
Tarih Vakfı Yurt Yayınları "6-7 Eylül Olayları Fotoğraflar - Belgeler FAHRİ ÇOKER ARŞİVİ" s.174, fotoğraf 96a 'Karaköy Necatibey Caddesi'

Tüm bunları bana söyleten fotoğrafa şimdi yakından bakalım. Şehvetle açılıp kalmış o gözlere, başıboşluğun verdiği hazla titrerken donmuş o dudaklara bakalım. Arkada keyifle yağmalanan bir dükkan. Bir ‘yabancının’ dükkanı. Yabancı, yani bizden değil. Yani kazıklarla etrafını çevirdiğimiz bu topraklarda bizimle aynı isimlere sahip olmayan, bizimle aynı tanrıya ama farklı peygamberlere inanan/ya da hiçbirine inanmayan, evlenirken bizimle aynı ritüelleri takip etmeyen ‘yabancılar’. Filmi biraz geriye saralım, ama çok değil a bu fotoğraftan bir kaç yıl öncesine. Bitişik evde oturup bizim kutladığımız bayramda en güzel giysileriyle sevincimize katılan ve bizim de onların inandığı tanrının kutsandığı bayramlarda mutluluklarına ortak olduğumuz komşularımıza bakalım. Çoğu zaman birbiri ile karışmış geleneklerimiz, mutfağımız ve müziğimizi hatırlayalım. Hayır, hayır romantizme kapılmadan bakalım. “Nerede o eski bayramlar, nerede o eski komşuluklar ahhh ah” romantizmi biraz daha sonraya denk geliyor çünkü. Zaten zaman da tatlı bir romantizmle geçmişe ağıt yakma zamanı değil. Şiddetin saf bir portresini görmek istediğimde açıp bu fotoğrafa bakarım. O birlikte yaşayan insanların aklının ermediği egolar yüzünden harekete geçen şiddet dalgasının vesikasına. Bu insanlar aklını oynatmadı, bu insanlar egolarının esiri oldu ama bu insanlar ‘kurban’ değildi. Şiddeti kabul edilebilir bir kılıfa oturtmaya çalışırken sık sık dillendirilen ve benim de her şeye rağmen safiyane bir çaba olarak değerlendirdiğim “Ama onlar da aslında birilerinin kurbanı oldu. Yoksa yapmazlardı.” önerisinin ardına sığınmayalım. Bahanelerin ardına o kadar sığındık ki, artık her kaçmak istediğimizde köşeden başını uzatıp el sallayan o ‘AMA!’ya sırtımızı yaslamak kolay geliyor. 

Devletin ve polisin vicdanı olmaz, olması da gerekmez çünkü, yasalar her şeyin çerçevesini net bir şekilde belirler. Ancak insanların vicdanı vardır. Terazinin dengesinin bozulduğunu bize haber veren vicdan, adalet ve hukuğun sarsıldığı zamanlardaki pusulamızdır. Adaletsizliğin uğursuz bir el gibi aramıza girdiğini hissettiğimizde biz insanlar buna ‘Dur’ deriz. Çünkü birlikte yaşamayı sürdürmek için yapılacak tek şey budur. Birlikte yaşayabilmek için yapabileceğimiz tek şey öfke dalgasının içimizden yükseldiğini hissettiğimiz an vicdanımızın sesine kulak kabartmak ve bu şaşmaz terazinin bize gösterdiği doğrunun peşinden gitmektir. Şiddet her zaman elimizi uzattığımız ilk rafta duracaktır, ona uzanıp uzanmamak ise sadece tercih meselesidir.. 




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa