Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 26    İMece - İlker Maga
İMece - İlker Maga
DOĞU, BATI VE FOTOGRAF


Doğu, Batı, Güney ve Kuzey, yönleri belirlemekle sınırlı kalmadılar. Tersi olduğu bile öne sürülebilir: Yönler gökyüzünü tayin etmekten öte daha çok birer politik ifade olarak ortaya çıktılar, öyle kullanıldılar ve bu durum günümüzde de değişmiş değil. Çarpıcı bir örnek verilebilir: Soğuk Savaş yıllarında Çekoslovakya, yaygın ifadeyle "Doğu Bloku" ülkelerinden biri sayılıyordu, "Doğu" ülkelerinden biri olarak kabül görüyordu. Buna karşılık Avusturya ve Viyana Batılı bir ülke ve başkenti sayılıyordu. Harita incelendiğinde açık bir şekilde görülecektir ki Doğu'da olduğu sanılan Prag, Viyana'dan çok daha Batı'dadır. Ancak fizikî konumuna bakılmaksızın Soğuk Savaş yıllarında Prag Doğu'da, Viyana ise Batı'da  var sayılmıştır. Yani, bu politik tavır insanların bilincine öylesine yerleştirilmiştir ki yanlış bu bilgi birer doğru olarak kabul edilmiştir. Bu yanlış bugün de varlığını sürdürmektedir.

Biraz daha geriye gidelim. Bugün kullanılan Doğu ve Batı kavramlarının arkasında Roma İmparatorluğu yatmaktadır. Çok büyüyen ve yönetim zorluğu çeken Roma İmparatorluğu'nda, yönetim kolaylığı için imparatorluk Batı ve Doğu olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Günümüzün Hırvatistan'ı sınır kabul edilmiş, aşağısı Doğu, yukarısı ise Batı sayılmıştır. Roma İmparatorluğu ve buna paralel kiliseler de ikiye bölündükten sonra bu ayrım iyice derinleşmiştir. Katolik dünya Batı, Ortodoks kilise ise Doğu sayılmıştır. 90'ların başlarında Yugoslavya'nın parçalanmasına Batılı sayılan Katolik Hırvatistan'ın öncülük etmesi ve bu ülkenin bağımsızlığını ilk tanıyanların yine Batılı ülkeler olması, Doğu-Batı ayrımına günümüzde verilebilecek çarpıcı bir örnektir.

"Orient"… Dünyaya "oryantasyonu" sağlayan bir merkezdi. Orient, Batı dilleri başta dünyanın pek çok diline, merkezin kendisinin olduğuna işaret ederek oryantasyon kelimesini haklı olarak hediye etti. Matematik, astroloji başta bilimin ilk adımları burada atıldı. Bilime öncülük eden mutfağın da temelleri burada. Şarabın, biranın da. Batı'nın bir yön olmaktan çıkıp bir kavram ve bir sistem olabilmesinde önemli rol oynayan ve bir Ortaçağ ürünü olan üniversitenin ilk temel eserlerinin hayat bulduğu ve yayıldığı yer de "orient"ten başka bir yer değil. Batı, "orient"e ışık saçan bir merkez olarak baktı. Güneş buradan doğuyordu, bilim buradan yayılıyordu, zenginlik de buradaydı. Orient, ışık, güneş ve altın demekti.

Orient olmazsa Batı olamazdı. Batı, bilim ve felsefesinin temellerini orient üzerinden öğrendi. Yine Batı orinet üzerinden zenginleşti. Batı (şimdiki Katolik ve Protestan Avrupa ülkeleri) nüfusunun 1200-1400 arasında ikiye katlanmasını ve zenginleşmesini sağlayan asıl özne orientten başkası değildi. Doğu'ya bin yıl başkentlik yapmış İstanbul'un, Konstantinapolis, 1200 başlarında yağmalanması Batı'nın zenginleşmesini sağladı. Batı'yı batı yapan rönesansa böyle geçildi. Batı, kendisini tanımlayabilmek, var edebilmek için "orient"ten çaldı, yağmaladı, öğrendi, yeniden, yeniden keşfetti.

Bütün bu tarihsel avantajlarına rağmen "orient", bir sistem oluşturamadı. Bir sistem oluşturmuş Batı'nın takipçisi oldu, yüzyılları aşan bu takip ve taklitçilik hayatın bütün hücrelerinde olduğu gibi yaratı alanlarında da varlığı gösteriyor. Fotografta da durum farklı değil:

"Orient"le karşılaştırılamayacak kadar kısa bir zamana yayılan Sovyetler sinema, edebiyat, gibi Rodçenko'dan Vladimir Filonof, Varvara Rodçenko, İrina Presnetsova ya da Boris Mikhaylivof'a kadar kendine has bir fotograf da yaratabildi. Bir Çek, bir Macar, hattâ bugün Türkiye'nin bir büyük şehri kadar nüfusu olan Litvanya fotografından bile söz edebiliriz. Ancak bunca fotografçı, bunca amatör fotograf derneklerine rağmen kendine has stil yaratmış bir Türk fotografından ne yazık ki söz edemeyiz. Kendine has bir stil geliştirmek belki büyük bir beklenti, bugün Türk ya da Türkiye fotografı denildiğinde hafızalara iz düşürme görevini üstlenecek derli toplu bir kitaptan bile söz edemiyoruz.

Kendine has bir Türk fotografından neden söz edemiyoruz? Buna karşılık çok daha küçük ve cumhuriyet denemeleri çok kısa süreye yayılmış olmalarına rağmen diğer ülke fotograflarından neden söz edebiliyoruz? Bence bunun altında yatan ana neden bir programa sahip olmak ya da olamamak.

Ancak bağımsızlık ve özgürlüğü ilke edinmiş ve tamamıyla kendine özgü bir programı olan bir ülkede kendine has insan ve onun ürünü olarak kendine has sanat çıkabiliyor. İnsan gibi, sanat da ancak bu durumda o ülkede kök salabiliyor, gelenekselleşebiliyor. Bu program yoksa, ülke ikinci sınıf kapitalist ülke olarak birinci sınıf bir kapitalist ülke ya da ülkelerin peşine takılmayı hedef edinmişse, ortaya sağlam bir temeli olmayan ve sürekli değişen ülke politikası ortaya çıkıyor ve böyle olunca herşey, ama herşey tesadüfe ve kişisel çabalara kalıyor. Ama her durumda kendine has insan gibi kendine has bir sanat çıkamıyor. Bağımsızlık ve özgürlüğü temel ilke saymış bir programdan mahrumiyet Doğu'nun temel sorunlarından biridir, Türkiye dahil.






 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa