|
BİR HENRİ CARTİER BRESSON- EUGENE SMİTH KARŞILAŞTIRMASI: SOKAK FOTOGRAFÇILIĞI YA DA FOTOGRAFİK PROJELER HENRİ CARTİER BRESSON Sokak fotoğrafçılığının en çok bilinen hatta yaratıcısı olduğu kabul edilen ismi tereddütsüz Henri Cartier Bresson’dur. (1908-2004) Bresson kendini şöyle tarif etmektedir;
“Edward Weston, Paul Strand ya da Ansel Adams gibi büyük, yetenekli sanatçılar daha çok doğal, jeolojik elementlere, manzaralara, anıtlara yakınlık duydular. Buna karşılık ben ise neredeyse sadece insanla ilgileniyorum. Benim çok acelem var. Manzaranın ise zamanı hayli boldur” Bresson’un bu cümlesinin içinde bulunan “Benim acelem var” sözü, fotoğraf literatüründe “Karar anı” diye isimlendirilmiş bir duruma işaret eder. O “İnsanla ilgileniyorum” diye ifade ettiği davranış biçimini, insanlarla bir anlık ilişkisine, onların hareket veya ruh halinin zirveye çıktığı bir anlık zamana indirger. 
Kamerasını ve ruhunu insana çevirmiş olduğunu iddia etmekle birlikte, onların yaşantısının bütünüyle değil, sadece bir anıyla ilgilidir. O andan öncesi veya sonrası onu hiç ilgilendirmez. Suyu zıplayarak geçen adamla ilgisi, adamın ayağı yere temas ettiğinde bitmiştir.

Sokakta dolaşırken gördüğü çocuğun, şişe taşırken büyük bir şey yapıyormuş izlenimini veren yüz ifadesini yakalamaktır, onun amacı. Ama o çocuğun taşıdığı şişenin içindeki nedir, nereye gidiyor, gittiği yerde kendini bekleyen nedir bunu kendine dert etmez. Ekonomik durumun kötülüğü, aile ilişkileri, çalışan çocuğun zorlukları gibi bir arayışı yoktur. Belki de o sokağa bir daha hiç gitmeyecektir. Onun kahramanları sokakta karşılaştığı tanımadığı, tesadüfen karşılaştığı kişilerdir. Fotograf çekilince ilişkisi de bitmiştir. Gerisi yoktur.

Sokak ile insan arasındaki ilişkiyi, fotografik boşlukların doldurulmasına kadar indirgediği olur. Yukarıdaki örnekte olduğu gibi, bisikletin tam boşluktan geçerken deklanşöre yakalanması en önemli çabalarından biridir. Bisiklet tam orada olmazsa onun için sokağın önemi azalır. Bisikletlinin de önemi kalmamıştır.
Bu aynı bir cambazın ip üzerinde yürümesi gibi bir beceri bence…Tam o anda deklanşöre basmanın ustalığı ile, ip cambazının hiçbir yere tutunmadan karşıya geçmesindeki ustalığı birbirine benzetirim hep.
Bresson’un 1970 yılında “Life fotoğrafçıları nasıl çalışıyor?” isimli dosya için belirttiği; “Çekilen bir fotoğraf, hiçbir şekilde karanlık odada düzeltilemez. An fotoğrafının, iyi ya da kötü olması, fotoğraf makinesinin içinde belirlenir” şeklindeki görüşü ise, onun insan yaşamını yorumlaması ile teknik ustalık arasında kurduğu köprüyü gösterir. Fotoğraflarını bastırırken, karanlık odada hiç oynanmadığını gösterebilmek için, kontak baskılarda filmlerin kenarındaki tırtıkları da göstermeye çalışması; fotoğrafı hiç değiştirmeden, şaşılası böyle bir anı yakaladığını gösteren bir ustalık övüncesidir bence. Ona göre fotoğrafın deklanşör sesiyle bitmesi gerekir, sonraki müdahaleler (buna kesme, biçme bile dahil) fotografın sihirini bozar. Fotografçı hile yapan bir sihirbaza döner.

Ona göre fotoğraf, konusuyla beraber yaşandığı anda bitmiştir. Sonraki müdahaleler, insani gerçekliğe zarar verir. Cartier- Bresson, gözün gördüğü gerçekliği bozabilecek şeylere karşı çıkarken, teknik yeterliliğini de bu karşı çıkışa göre yükseltmiştir.
Eminim ki eğer Bresson digital teknoloji ve photoshop günlerine kadar yaşasaydı, fotoğrafı bırakırdı. (gerçi yaşamının son 15 yılında, dijital dönem henüz uzaktayken bile fotoğrafı bırakmış, resme yönelmiştir). Daha da dramatik olanı ise, günümüzde yapay zekanın istediğiniz kritik anı yaratarak görüntü oluşturma kabiliyeti ile sokak fotoğrafçılığı arasındaki ilişki olmalı. O bir anlamda avcıdır, kafasında hedeflediği anlık görüntüleri sokakta bulmak uğruna sokak sokak dolaşır. Zaman ve mekân kavramını, kritik bir anın içine sığdırarak ve bazen konuya hafifçe bir espri katarak anlatır. Katabildiyse kattığı bu espriler fotoğraflarının beğenilmesi için önemli bir faktördür.
 Beyaz elbiseli iki kız çocuğunun, kara giysili iki rahibeyle zıtlığının imgesel anlatımı bahsettiğim ironiyi oluşturur. Ama üzgünüm ki bu ironinin olmadığı, sadece hareket cambazlığına dayanan o kadar çok fotoğrafı vardır ki… 


Fotograf bir öykü anlatımıdır sözünü onunla birlikte kullanmaya kalkarsak, bir öykü anlattığını göz ardı edemeyiz, ancak kendi yazdığı öyküyü değil, gezdiği yerlerde bulduğu öyküleri bize aktardığını da görmeliyiz.
W. EUGENE SMİTH DAHA FARKLI Halbuki ona çağdaş, hatta yakın arkadaş Eugene Smith (1918-1978) kendi yazdığı öykülerin peşindedir. Onlar için fotoğraf düşünmeye başladıktan sonra başlar ve deklanşör sesiyle asla bitmez, devam eder gider. Bu süreç izleyeni kendi düşüncesi çizgisinde etkileyip, dünyayı kendince değiştirmek çabasını içerir. Smith, Henri Cartier Bresson’dan farklı olarak, fotoğrafı her biri tek tek değerlendirilen bir iletişim aracından öte, birbirini tamamlayan bir seri öykü anlatıcı olarak görmüş; daha sonraları “fotoröportaj” diye isimlendirilecek olan tarzın öncüsü olmuştur. Fotograflarında hem o anın öyküleri, hem de kendi kişiliğini hissedebilirsiniz.
 Kritik an bir hareket cambazlığından öte, gerçekliğin içinden çıkmıştır. Bresson gibi fotoğrafı çektikten sonra kahramanını sokağın içinde bırakıp gitmez, o gerçekliğin her yönünü inceleyerek seriler oluşturur. Yani hem o anı hem de o anın içinden çıktığı öyküyü anlatır. Smith için bombanın patladığı anı çekmek yeterli değildir, bu olayın nedenini ve devamında sonucun ne olacağını da anlatması gerekir. Bunu (Bresson’dan farklı olarak) bir fotografik ustalık göstergesi olarak değil, insani bir görev olarak yapar. Fotografının yayınlanma başarısından çok, yayınlanan fotografın dünyayı değiştirme etkisiyle ilgilidir. 


Smith, haberi sadece bir atımlık bir yaklaşımla değerlendirmez, yaşamın içerisine bizzat girerek ve insanlarla birlikte yaşayarak, önce o toplumu tanır ve oradan kendi haberini çıkarır.
Haberin arkasından gitmez, haberi yaşar ve öyküye dönüştürür. Bu klasik foto muhabirliğinden farklı bir şeydir.

Örneğin Smith; “Kasaba Doktoru” isimli çalışmasında, haftalarca Dr. Ernest Ceriani ile yaşamış ve kasabada yaşayan bir pratisyen hekimin zorluklarını, insanlarla ilişkisini, başarılarını ortaya koyarak, aslında o an için haber olmayan bir yaşamı, bazı ülkelerin sağlık sistemini bile etkileyebilecek, bir habere dönüştürmüştür. Zaten onun tüm serilerinde, böyle bir toplumsal kaygı görülür.
Henri Cartier Bresson’un kritik anı; çocukların ellerindeki iki çemberin aynı anda dönmesidir.
Smith’in kritik anı; doktorun soğuğa rağmen hasta ziyaretine giderken ki ruh halidir. 

Bir hekimin yaşamını haber yapmak, bir günde çekilen fotoğraflarla da anlatılabilirdi. Ancak Smith küçük formatlı, dikkat çekmeyecek fotoğraf makinesi ile bizzat hekimin yaşantısı içine girip, birlikte hasta ziyaret edip, hatta onun küçük ölçekli ameliyatlarına katılarak, öyküsünü yaratmıştır.

“Kasaba Doktoru” çalışmasını incelerseniz gerek doktorun gerekse hasta ve hasta sahiplerinin (en kritik zamanlarında bile), onun varlığını yadırgamadan, olağan yaşantılarını sürdürdüklerini görebilirsiniz. O hiçbir zaman fotoğrafı çekip, mekânı terk etmemiştir. Fotografı mekândakileri anlatmak için kullandığını düşünürseniz, onun insana yönelmesiyle, Bresson’un insana yönelmesi arasındaki farkı hissedersiniz.
 Eugene Smith’in eşi Aileen, onun haber peşindeyken bir “fare” gibi olduğundan bahsederken, olayın içinde kendini hissettirmemesini kastediyor zaten. Aileen ayrıca, onun haberi oluştururken, bir hedef ortaya koyduğundan, kendisi ve izleyiciyi gördüklerinin duyusal merkezine koyarak, olayı dışarıdan incelediğinden bahsediyor. Bu bir anlamda bilimsel bir yöntemdir; Bir hipotez ortaya atıp, bu hipotezin doğru olup olmadığını, fotoğrafın şahitliğinde, tarafsız sosyal bir deneye tabi tutmak... Aileen’in, Smith hakkında söylediği önemli bir görüş de onun özünde dürüstlük olduğunu söylemesidir. Aileen’in bahsettiği bu dürüstlüğü diğer bir savaş muhabiri Robert Capa’da bulamayız.
Henri Cartier Bresson da bu konuda Aileen ile aynı görüştedir; “Bana öyle geliyor ki, Gene’in (Eugene Smith) fotoğrafları büyük bir derdi yansıtırlar. (...) Kamerası tutkulu bir dürüstlükle hareket eder.” Bresson da aynı dürüstlükle çalışmakla birlikte, büyük dertlerin peşinde değildir. Nitekim Smith ise böyle bir derdini anlatmaya çalışırken dayak yemiş ve ölümü bu yüzden olmuştur. GÜNÜMÜZDE SOKAK FOTOGRAFÇILIĞI Hep düşünürüm Henri Cartier Bresson günümüzde yaşasaydı, “sokak fotoğrafçılığı” diye isimlendirilen tarza yönelir miydi?
Artık görüntünün gerçekliğinin kalmadığını, sadece kritik anın gösterilmesinin fotografik bir ustalık olmaktan çıktığını düşünerek bu soruyu kendime soruyorum.
Ayrıca kritik anı yakalamak uğruna kişinin haberi olmadan görüntüsünü alıp yayınlamanın, ne kadar ahlaklı olduğunu da düşünüyorum. Henri Cartier Bresson’un yaşadığı dönemde etiğin hukuka yansıması farklıydı. Unutulmaması gereken bir şey var ki artık hukuki süreçler de faklı işliyor. Yani artık sokak fotoğrafçılığında ödenmesi gereken bir bedel de var.
İletişimin çok hızlandığı ve yaygınlaştığı dönemimizde çektiğimiz izinsiz fotografın (ki sokak fotoğrafçılığında izin alma şansı çok zayıftır) sosyal sonucunu da düşünmek zorundayız. Örneğin uzaktan çektiğiniz, öpüşen iki kişinin fotoğrafı önemli bir yerde yayınlanırsa, bunun sonucunun bazen boşanmaya hatta cinayete kadar gidebileceği ihtimalini göze alabilen kaç kişi var?
Benim için sokak fotoğrafçılığı ölmüştür artık. Ölmüş olmasına da hiç üzülmüyorum. Haluk Uygur
Mart 2026
|