Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Türkiye Barolar Birliği - Metin Feyzioğlu

Gezi Değerlendirme

Kentini ve doğal, tarihi mirasını korumak isteyen, “çevre hakkı” ve “çevre bilinciyle” hareket eden ve küçük bir azınlık olarak varlık gösteren 40-50 aktivistin başlattığı Gezi Parkı direnişi, suya atılan bir taş oldu.

Barışçıl bir “piknik” eylemi, şiddet içerikli müdahaleler nedeniyle büyüyerek, vatandaşlık onuruna sahip çıkma hareketine dönüştü ve nihayetinde küresel bir anlam kazandı.

Daha önce görülmemiş şekilde, spontane, kendi kendine gelişen, hiçbir ideolojik bağlantısı ve örgütsel yapısı olmayan, sadece dayanışma hisleri içerisinde tepkisini ortaya koyan, doğrudan doğruya evinden çıkıp olaylara müdahil olan bir kitlenin ortaya koyduğu Gezi Parkı eylemleri, gerçekleşme biçimi, eylemci sayısı, kompozisyonu, yaygınlığı ile Türkiye yakın tarihinin çok boyutlu etkilere sahip en önemli olaylarından biridir.

Sonuçlarını bir an için bırakıp sebeplere odaklanacak olursak öncelikle şu soruyu sormamız gerekiyor: Sadece Gezi Parkında değil, Ankara, Adana, Hatay, Antalya, İzmir, Isparta, Rize’de… Türkiye’nin her yerine dalga dalga yayılan eylemlerdeki ortak payda neydi? Bir tek cevap verebiliyorum: Özgürlük; herkesin bir özgürlük talebi vardı.

29 Ekim’de meydanlara inenlerin gazlanması, 19 Mayıs ve 23 Nisan bayramlarının yasaklanması, “İki tane ayyaşın yaptığı Kanun” diye insanların geçmişine ve yaşam tarzına müdahale, “Ahlaklı davranın gençler” diye metrodaki anonslar gibi olumsuz örnekler, toplumun hassasiyetlerinin, özel hayatının, yaşam biçiminin dikkate alınmayarak, A’dan Z’ye her şeyi ben yönetirim şeklindeki anlayışın dayatılması, herkesin bir veya birden çok noktada kendini sıkıştırılmış, çaresiz hissetmesine ve bu yönde birikime neden oldu.

Bir başka birikim veya baskı yaratan sebep de, siyasi iktidarın kuvvetler birliğini açıkça istemesiydi. Hemen arkasından başkanlık sistemi olarak takdim edilen, ama Türk tipi padişahlık olan; yani “yasama organını da ben belirleyeyim, yürütme de zaten benim, bakan dediğin de sekreterdir, yargıyı da ben tayin edeyim” şeklinde Türk tipi padişahlık talebi.

Öte yandan, son on yılda çoğulculuk adına hiçbir şey yapılmamış olması, hep çoğunluğun dediğini yapıyor görünmek, ana akım medyayı bir şekilde sansürleyip veya baskı altına alıp, çoğunluğu da belli bir yöne yöneltmek, yani çoğulcu yapıyı giderek törpülemek de baskı yaratan bir diğer unsur olarak ortaya çıktı. Toplum, iki seçim arasında düşüncesini hiçbir şekilde hayata geçiremez olduğunu gördü.

Kadının bedeni üzerinden siyaset yapılması, gündemi değiştirmek için kadının bedeninin ve namusunun bir anda ortaya atılması. “Kürtaj cinayettir” diye bir açıklamayı durup dururken patlatmak, “kürtajı yasaklayacağım” demek, tecavüz mağdurunun çocuk doğuracağını söylemek, “Ucube yıkıla” deyince heykelin yıkılması, “Bu kadar çok öpüşmesin cihan padişahı” deyince, Kanuni’nin aşk hayatına sınırlamalar getirilmesi ve akla gelen her türlü baskılar…

Sokağa çıkan herkesin farklı bir talebi vardı. Kimi ‘twitter’a dokunulacağı düşüncesiyle, kimi “4+4+4’ü getirdiniz, bunu da bizim çocuklarımızı formatlamak için getirdiniz” diye fırlamıştı sokağa. Hepsi de başka başka sebeplerle, “Yeter artık” diyordu.

Elbette hızla tırmanan toplumsal muhalefeti, daha fazla gazla, daha fazla plastik mermiyle, insanları öldürerek, öldürmekten beter coplayarak, döverek çözmenin de imkânı yoktu. Ancak, şiddeti tırmandıran çok vahim açıklamalar ve uygulamalar, halkın bir kesiminin diğer kesim üzerine kışkırtılması ve olayları çözmek adına başvurulan şiddet, yeni şiddetleri doğurdu ve olaylar yaygınlaşarak tüm ülke sathına yayıldı.

Olaylar sırasındaki kitleyi şu veya bu partiden diye tanımlamak da çok yanlış bir teşhis ortaya çıkaracaktır. Elbette birtakım partiler de, sendikalar da katıldı zamanla, ancak Gezi olaylarını bir parti, sendika, öğrenci kolektifi ya da bir dernek hareketi olarak değil, tamamen rastgele, spontane gelişmiş bir hareket olarak tanımlamak gerekiyor.

Toparlayacak olursak; hem Gezi olayları hem de Mısır’daki darbe süreci, demokrasilerde sandığın yeriyle ilgili tartışmaları yeniden alevlendirdi. Şüphe yok ki, sandık, demokrasiye giden yolda ilk adımdır; ancak arkanıza aldığınız oy çokluğu tek güç kaynağı olamaz.

Demokratik parlamenter sistemler için en büyük tehlike, çoğulculukla çoğunlukçuluğun bilinçli olarak uygulamada karıştırılmasıdır. Bugün, savunma hakkı ve adil yargılama hakkı da dahil olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin, sosyal hakların karşı karşıya bulunduğu tehlikenin kaynağında “Ben yaptım, oldu” diyen çoğunlukçu zihniyet vardır.

Demokrasi erkleri dağıtan bir sistemdir. Kurumlar, yalnızca hukukun üstünlüğüne dayalı olarak işlediğinde, demokrasi yönetebilir, yargı da adalet dağıtabilir hale gelir. Güçler ayrılığı yerine, üstünlük savaşı başlatıldığında ise demokrasiden uzaklaşmış oluruz.

Öte yandan, bireylerin kendi iradelerini ortaya koyma becerisini gösterebilmeleri, şeffaflık ve beklentilere karşılık veren siyasi partilerin ve kurumların varlığı da demokrasi için zorunludur. Demokratik hakkını kullanan halka karşı, ceza hukukunu “sopa” olarak kullanmak ya da siyasi iktidarın meşruiyetinin teminatı sivil toplum örgütlerinin yaşam alanlarını daraltmak, elbette ki demokrasiyi güçsüz kılacak, iktidarın ise giderek despotlaşmasına neden olacaktır.

Hukuk devleti, insan haklarına saygı gösteren ve bu hakları korumak üzere adil bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendisini zorunlu sayan ve faaliyetlerinde hukuka ve anayasaya uyan bir devlettir. Bu tanımlamanın içinde özgür insan, hak ve yükümlülüklerle donatılmış yurttaş yer alır. Demokratik hukuk devletinde, üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü egemendir.

Çağdaş demokrasiler, sadece o an için çoğunlukta olan siyasi görüşleri değil, sayıca azınlıkta olan başka görüşleri de kucaklar. Türkiye Cumhuriyeti’nin çoğulcu bir demokrasi modeline dayandığı unutulmamalıdır. Bu durumda milli irade tabiri, çoğunluğun azınlığa tahakküm ettiği, siyasi iktidarın her kurumu ele geçirdiği ve yaşamın her alanını düzenlemeye soyunduğu, insanların yaşam biçimine müdahale ettiği dönemlerdeki içeriğinden elbette ki farklı anlaşılmak zorundadır.

O halde çağdaş bir demokraside “milli irade” tabirini kullanmaya devam etmek isteyenler, bu tabirin içinde siyasi iktidara muhalif düşüncelerin de yer aldığını, hükümetlerin parlamentodaki çoğunluklarına dayanarak her istediklerini yapamayacaklarını ve onlara oy vermeyenlerin de hükümeti olduklarını; insanlığın ortak değerlerini temsil eden hukukun genel ilkelerine, usulüne göre yürürlüğe konulmuş insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelere ve anayasaya uygun davranılmasının zorunlu olduğunu unutmamalıdır.

Anayasamızın değişmez maddelerinde ifadesini bulan Cumhuriyetin temel niteliklerinin siyasi iktidarı sınırladığı ve çoğunluğun azınlığa tahakkümünü engellediği de hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır. Bu sınırlamalarla kastedilen, bazılarının ileri sürdüğünün aksine, azınlığın çoğunluğa tahakkümü asla değildir; kastedilen, demokratik uzlaşma kültürüdür, katılımcı demokrasidir, geçici bir çoğunluğun geçici bir azınlık üzerinde mutlak egemenlik kurmasının önlenmesidir; nasıl yaşayacağını, hangi okula gideceğini, hangi inanca sahip olacağını, nerede ibadet edeceğini, hangi ahlak kuralını benimseyeceğini kişilere dayatmaya kalkışmamasıdır.

İster ülkemizde, ister dünyanın başka bir yerinde olsun; barışçıl gösteri hakkını kullananlara şiddet uygulanması, göstericilerin gerçek mermilerle, hedef gözetilerek sıkılan gaz bombalarıyla, plastik mermilerle veya kimyasal madde karıştırılmış tazyikli sularla öldürülmesi ya da yaralanması ağır bir suçtur. Bu suçları işleyenlerin teşvik edilmeleri veya ödüllendirilmeleri değil, cezalandırılmaları gerekir. Hiçbir siyasi veya ekonomik menfaat en üstün değer olan insan yaşamından daha değerli değildir. Sudan’da, Lazkiye’de, Rojava’da, Mısır’ın Adeviyesi’nde veya Tahrir’inde, Lice’de, Uludere’de, Reyhanlı’da, Akçakale’de, Ceylanpınar’da, Eskişehir’in, Ankara’nın, İstanbul’un ve Hatay’ın sokaklarında, insanların katledilmesinin hiçbir mazereti olamaz.

Demokratik bir devlette, devletin, düşüncenin ve ifadenin önünü açması, şiddet çağrısı yapmayan düşüncelerin istenilen yerlere ulaştırılabilmesi için toplumsal iletişim kanallarını açık tutması, barışçıl toplantı ve gösterileri engellememesi esastır. İfade özgürlüğü ve onun hayata geçirilme yöntemlerinden olan barışçıl toplantı ve gösteriler, özgür ve demokratik bir toplumun varlığının en önemli kanıtıdır.

Demokrasilerde “seçim sandığı” kuşkusuz vazgeçilmezdir. Ancak demokrasi, sandıktan sandığa oy vermekle sınırlı bir rejim değil, bir yaşam biçimidir. Demokratik hukuk devletinde, siyasi iktidar, parlamentodaki çoğunluğu ne olursa olsun hukuk kurallarıyla bağlı olduğunu bilir. Hukuk kurallarını uygulayanlar da daima özgürlükçü pencereden bakarlar. Çünkü demokratik hukuk devletinde özgürlükler esas, özgürlüklerin kısıtlanması ise istisnadır.

Özgürlükler söz konusu olduğunda devlet, kısıtlamak ve yasaklamak yerine engelleri kaldırmakla yükümlüdür.

Bu çerçevede, hiç kimse düşüncelerini açıkladığı için idari veya adli soruşturmalara tabi tutulamaz. Anayasa’ya, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına göre; devletin güvenlik güçleri barışçıl gösterilere hiçbir şekilde güç kullanarak müdahale edemez. Barışçıl gösterilerde “dağılın” uyarısı yapılması, dağılmayan göstericilere güç kullanılmasının mazereti olamaz. Güç kullanılmasının haklı olduğu yerlerde ise gerekenden fazla gücün kullanılması, üzerinde güç kullanılan şahıs etkisiz hale getirildikten sonra da güç kullanarak keyfi ve fiili cezalandırma yoluna gidilmesi hiç kuşkusuz sorumluluk gerektirir. Sokak aralarında, hatta gündüz gözüyle şehir meydanlarında eli sopalı veya palalı kişilerin polis memurlarının desteğiyle, teşvikiyle veya koruması altında yaptığı katliamların ve şiddet eylemlerinin ne kadar ağır bir suç teşkil ettiğini açıklamayı gerekli dahi görmüyorum.

Devletin emniyet güçlerini, kanunu ihlal eden silahlı güçlerden ayırt eden husus, emniyet güçlerinin güç kullanma yetkisinin son derece sıkı kurallarla düzenlenmiş olmasıdır. Bu kuralları yok sayarak uygulama yapan bir emniyet mensubunun, silah taşıyan sıradan bir suçludan farkı yoktur; sadece devletin silahını ve yetkilerini kötüye kullandığı için çok daha ağır bir sorumluluğu vardır. Yetkilerini kötüye kullanan emniyet mensupları korunduğu takdirde, gözbebeğimiz olması gereken emniyet teşkilatının saygınlığına zarar verilir; kolluk görevlileri ile halk arasında nefret duvarları yükselir, görevini yasalara uygun ve fedakârca yerine getiren binlerce kolluk görevlisi toplumda hiç hak etmedikleri suçlamalara maruz kalır.

Çağdaş devlet anlayışında kutsal olan devlet değil, devletin hizmetle yükümlü olduğu insandır. Devleti kutsallaştırmak isteyenler, aslında kendilerini kutsallaştırmak ve dokunulmaz ilan etmek isterler. Bu düşüncede olanlar halka sundukları hizmetleri bir görev olarak değil, bir lütuf olarak görürler. Kendi kendilerini halka hizmet ederken lütufta bulunduklarına inandıranlar, bireylerin muhalif düşünceler açıklamasına, toplulukların toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmasına öfkelenirler ve halkı kadir bilmezlikle suçlarlar.

Siyasi iktidarlar, demokratik kitle örgütlerinin eleştirilerinden elbette haz etmek zorunda değildir; ancak çoğulcu demokrasilerde, siyasi iktidarlar, bu eleştirileri değerlendirmek ve hoşgörüyle karşılamak zorundadır. Çoğulcu demokrasilerde siyasi iktidarlar hoşlarına gitmeyen siyasi düşünceleri hedef almazlar, parlamentodaki çoğunluklarına dayanarak demokratik kitle örgütlerini yok etmeye kalkışmazlar; bunları demokrasinin vazgeçilmezi olarak kabul ederler ve birlikte yaşarlar. Böylece bindikleri demokrasi dalını kendi elleriyle kesmezler.

Esasen çoğulcu demokrasi, gerçek demokrasinin tek modelidir. Çoğunlukçu rejimler kendi kendilerini demokrasi olarak ilan etseler de, o düzenlerde özgürlük yoktur, siyasi iktidarın lütufları vardır.

Demokratik bir hukuk devletinde, düşünme, düşündüğünü ifade etme ve basın özgürlüğü vazgeçilmezdir. Basın özgürlüğüne yönelik en büyük tehdit yalnızca gazetecilere açılan davalar veya gazete sahiplerine yönelik idari-mali uygulamalar ve gazetelerin uygulamak zorunda kaldıkları otosansür değil, tekelleşme ve basın çalışanlarının örgütlenmesinin önüne getirilen kısıtlamalardır. Bu özgürlükler kısıtlandığında muhalefet partilerinin ve demokratik kitle örgütlerinin etkili muhalefet yapma imkânları ellerinden alınır. Bu durumda ne kadar baskı altında tutulursa tutulsun, toplum bir noktada patlar ve toplumsal muhalefet, siyasal muhalefetin önüne geçer. Toplumsal olaylar karşısında siyasi iktidarlar, başkalarını suçlayarak savunmaya geçmek yerine, olayların gerçek sebeplerini bulmaya, toplumun sıkıntısını anlamaya çalışmalıdır. Suçlamak kolay, çözüm bulmak zordur. Ancak demokrasi, zoru başarmayı gerektirir. Bu başarının anahtarı ise hoşgörü, uzlaşma ve ortak akılda gizlidir.

Türkiye’nin demokratikleşme yolculuğunun satır başlarını iyi bilmeliyiz. Örneğin gözaltı sürelerini uzatmak, polise gözaltı yetkisi vermek gibi geçmişin antidemokratik düzenlemelerine öykünmemeli, çözümü daima demokraside aramalıyız. Polis devletini çağrıştıracak her türlü beyanattan, uygulamadan, düzenlemeden uzak durmalıyız. Bazı yurttaşları diğer bazı yurttaşların ihbarcısı yapacak, komşuyu komşunun peşine düşürecek çağrılarda bulunmamalıyız. Toplumsal dayanışmayı yok edecek, muhbirliği özendirecek “sırdaş polis noktası” gibi otoriter ve totaliter rejimlere özgü projeler geliştirmeye son vermeliyiz.

Bilime, sanata, özgür düşünce ortamına ve insan haklarının evrensel ölçütlerine hem yurtta hem dünyada sahip çıkmalıyız. Bu suretle Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş devletler ailesinin lider ülkesi olmasını sağlamalıyız.

Hem ekonomik hem siyasal istikrarın sağlanabilmesi için demokrasiden, insan haklarından ve hukukun üstünlüğünden taviz vermememiz gerektiğini bilmeliyiz. "Üstünlerin hukuku”nun geçerli kılındığı bir düzende, istikrardan söz edilemeyeceğini, çünkü böyle bir düzende herkesin kaderinin siyasi iktidarların keyfine terk edildiğini aklımızdan çıkarmamalıyız.

Elbette, dünyanın neresinde zulüm varsa, Sudan’da, Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da zulmün karşısında, mazlumun yanında samimiyetle durmalı, zulme karşı çıkarken, her türlü siyasi hesaptan kaçınmalıyız. Ancak bunu yaparken hem etkili olabilmek hem de Milletimizi maceralara sürüklememek için dünyayı karşımıza almak yerine, yanımıza almalı, daima uluslararası hukuk çerçevesinde kalmalıyız. Bir devletin, zulüm karşısında dünya devletlerini harekete geçirebilmesi için, öncelikle kendi ülkesinde düşünce, ifade, toplantı ve gösteri ve basın özgürlüklerine ve tüm insan haklarına azami ölçüde saygılı olması gerektiğini asla göz ardı etmemeliyiz.

Avukat Profesör Dr.




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa