Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 25     DOSYA: Direniş    Fatih Polat
Fatih Polat
Gezi Deneyimi ve Gelecek

2013 yılının Mayıs ayı sonlarında başlayan ve Haziran ayına damgasını vuran, etkilerini Temmuz ayında da sürdüren Gezi direnişinin, Türkiye’nin en önemli toplumsal deneyimlerinden biri olarak daha şimdiden tarihe yazıldığını söylersek sanırım abartmış olmayız.

Türkiye daha önce de siyasal hayata damgasını vuran ve kendinden sonraki dönemleri de etkileyen tarihsel süreçler yaşadı. Örneğin ’68 dalgası böyleydi. Dünyadaki devrimci gençlik eylemlerinin etkilerinin bizdeki yansıması olarak başlayan ve siyasal hayatımızda önemli etkiler bırakan bu hareketi bugün de saygıyla anıyoruz. Bu hareket, Türkiye’de sistemi ve devleti karşısına alan devrimci siyasetin, örgütlü mücadelenin gelişimi bakımından tarihsel bir basamak noktası olurken, Deniz Gezmiş’in idam sehpasını tekmelerken, Marksizm ve Leninizm ile birlikte Kürt ve Türk halklarının ortak mücadelesine yaptığı vurgu da, çok değerli bir tarihsel miras olma özelliğini koruyor. Burada Deniz’i anarken, onun şahsında dönemin bütün devrimci önderlerine de vurgu yapmış oluyoruz.

1970’li yıllarda da Türkiye’nin devrimci siyasetlerinin devletle, sermayeyle ve emperyalizmle mücadeleleri ve bu süreçte ödenen bedeller, 15-16 Haziran İşçi Direnişi, Büyük Zonguldak Grevi ve maden işçilerinin Ankara yürüyüşü gibi çeşitli tarihsel dönemler, yarattıkları toplumsal etkilerle hafızalardadır.

Ancak bu hareketlerin ortak paydası; önderlerin, politikleşmiş kesimlerin, ya da uyanış içindeki işçilerin belli talepler etrafındaki eylemleri olmalarıdır. Gezi direnişi ise, Cumhuriyet tarihi boyunca küçük burjuva ve içerdiği çeşitli emekçi kesimler, siyasi parti ve yapılar, çevre hareketleri, LGBT örgütleri, feministler, taraftar grupları gibi çok geniş bir kesimin dahil olduğu bir süreci ifade etmektedir. Bu yönüyle Cumhuriyet tarihinde bir ilktir. Bu vurgu elbette yukarıda sözünü ettiğim hareketlerle bir ‘değer’ kıyaslaması açısından değil, toplumsal etkileri üzerinden yapılmış bir saptama olarak anlaşılmalıdır.

Gezi direnişini değerlendiren analizlerde dikkat çekilen temel noktalardan birisi ‘modern yaşam biçimi’ savunusudur. Gezi direnişi temel gerekçesi olarak kuşkusuz sadece ‘yaşam biçimi’ savunusuna indirgenemez ama bu direniş Cumhuriyet tarihi boyunca laikliğin ilk kez bu kadar kitlesel bir biçimde ve yaşam biçiminin savunusu olarak gündeme gelmiş halidir. ‘Laiklik’ bugüne kadar ağırlıklı olarak ‘din ve devlet işlerinin ayrışması’ biçiminde tartışılıp savunulurken, bu kez iktidarın kürtajdan, kadınların kaç çocuk yapacağına, eğitimden, içki düzenlemesine kadar uzanan geniş bir alandaki dayatmalarına bir isyan olarak sokaklarda kitlesel bir biçimde savunulmuştur.

Bu yön Gezi Parkı’nın savunulması amacıyla başlayan İstanbul’daki eylemlere katılan kitlenin niteliğine de belirgin bir biçimde yansımıştır. 31 Mayıs’ın hemen ardından Ankara, Antakya, İzmir, Eskişehir gibi kentlerdeki eylemlerde kitle tabanının daha farklı kesimleri de içerecek biçimde genişlediği görülmüş ancak, yine de AKP Hükümeti’nin toplumun tüm yaşam alanlarını aşama aşama muhafazakârlaştırma adımlarına karşı ‘laik yaşam biçiminin savunulması’ bu eylemlerin temel kalkış noktalarından biridir ve bu kitle yapısına da yansımıştır.

Gezi direnişinin motivasyon noktaları arasında kentin merkezindeki bir parkta yer alan ağaçların kesilmesine tepki gösterme, Gezi Parkı’nın Topçu Kışlası ve AVM’ye dönüştürülmesi ve Taksim alanının rantsal kaygıların merkezinde olduğu ‘kentsel dönüşüm’ politikalarının hedefi haline getirilmesi bilindiği gibi önemli bir yer tuttu.

Daha sonra “mesele üç beş ağaç meselesi değil” gibi ifadeler, toplam olarak, AKP iktidarının yaşamın her alanındaki dayatmalarına bir isyana gönderme yapması bakımından kuşkusuz anlamlıydı, ancak bu algının Gezi direnişini dünyadaki diğer isyanlar ve halk eylemlerinden kopararak sadece içerideki bir ‘rejim krizi’ne indirgenmesine vardırılması da, bizi, ağaca bakarken ormanı görememe haline düşürecektir.

Bilindiği gibi bütün dünya son yıllarda isyanlarla çalkalanıyor. Gezi direnişi Yunanistan’da, Tunus’ta, Mısır’da, İspanya’da, Amerika’da, son olarak Brezilya’da olup bitenden ayrı düşünülemez.

Her ülkenin yerel dinamikleri, iç gündemleri kendi isyanlarının ortaya çıkış koşullarında önemli olmuştur; ancak hepsinin ortak arka planında, her şeyi metalaştırıp, piyasalaştıran liberal politikaların sınırlarına ulaşmış olması da etkilidir.

Küresel ve Bölgesel Bağlam

15 gün boyunca direnişçiler tarafından özgürleştirilmiş olan Gezi Parkı’nda, o dönem en dikkat çeken pankartların arasında Karl Marks’ın “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” sözünün yazılı olması da bu ilişkiyi özlü bir biçimde tarif etmekteydi. İnsanların yaşadıkları kentin onların rızası alınmadan sadece rantsal kaygılarla yerle bir edilip başkalaştırılması liberal piyasa anlayışının doğal bir sonucu olarak gündeme gelmiştir ve Türkiye bunun gerçekleştiği ilk ve tek ülke de değildir.

Kentsel dönüşümle birlikte son beş yıl içinde dünyada kapitalizmin yaşadığı kriz ve 2008 mali çöküşü de Gezi’ye gelinen süreçte pek çok ülke ekonomisini ve buna bağlı olarak o ülkelerin emekçilerini etkilemiştir. Bu çöküşe yönelik olarak Yunanistan’da ortaya çıkan toplumsal patlamayı dünyanın başka coğrafyalarındaki halk ayaklanmaları izlemiştir. 2010 yılının sonlarında Tunus halkının kendi diktatörüne karşı isyanı çok önemli bir süreci ortaya çıkarmıştır. Tunus diktatörü Bin Ali, bu eylemlerin ardından 23 yıl süren diktatörlüğü ile vedalaşmak zorunda kaldı. Onu, işçi direnişi ve sendikal örgütlenmelerle de dikkati çeken Mısır’ın kendi diktatörüne karşı başkaldırısı izledi. Bu eylemleri zincirleme olarak diğer Arap ülkelerindeki eylemler izledi. Ancak Libya örneğinde de görüldüğü gibi, emperyalist güçler, uzun yıllardır sömürdükleri Ortadoğu ve Afrika coğrafyasında kendilerine karşı olan yönetimlerin oluşmasını engellemek için sürece çeşitli araçlarla ve biçimlerde müdahil oldular. Bugün gelinen aşama; Arap halklarının devrimlerini çalmak için türlü oyunlarla sahnede olan emperyalist güçler ve onlara karşı kazanımlarını korumak ve ilerletme çabasında olan bir coğrafya Arap coğrafyası.

Türkiye’de, Latin Amerika’da yaprak kımıldasa heyecan duyan bazı sol çevrelerin, isyanı ve devrimi Arap halklarına çok görmesi ve Arap coğrafyasında tüm olup bitenleri, başını ABD’nin çektiği emperyalist güçlerin planıyla açıklamaları büyük bir körlük olmuştur.

Buradan Gezi’ye dönerek söyleyebiliriz ki, Gezi direnişinin yelkenini dolduran rüzgarda hemen yanı başında Tunus ve Mısır halklarının isyanıyla başlayan ayaklanmaların da rolü olmuştur. Arap halklarına oryantalist klişelerin etkisiyle bakan ve bunun doğal sonucu olarak onların devrim yapma yeteneğinden yoksun olduğunu düşünenlerin, Gezi direnişini ‘modern bir eylem’ olarak ayrı tutmak istemesi şaşırtıcı değildir. Ancak nasıl ki Gezi direnişi, kendisinden sonra patlayan Brezilya halkının eylemlerinde selamlanmış ve onları etkilemişse, Gezi de hem batısındaki hem de doğusundaki emekçi direnişleri ve halk isyanlarından etkilenmiştir.

Öte yandan kavramların doğru kullanımı da, tarihsel olayların okunması bakımından büyük önem taşıyor. Buradan hareketle, diktatörlerini indiren Tunus ve Mısır halkının eylemini, ‘halk isyanı’, ‘halk ayaklanması’ gibi kavramlarla nitelemek doğru olurken, Gezi’nin ilk ortaya çıkış haline ‘toplumsal patlama’ ve devamını da ‘direniş’ olarak nitelendirmek yerinde olacaktır.

Gezi direnişini Türkiye’de ve dünyada daha önce gerçekleşen eylemlerle kıyaslarken saptayabileceğim özelliklerden birisi de, örneğin, 1789’un, 1917’nin, 1968’in dünyayı değiştirmeyi esas alırken, 2013 Gezi direnişinin elde kalmış olanı ‘korumaya’ odaklanmış olmasıdır. Kapitalist dünya geçmişin devrimci mücadeleleriyle kazanılmış olan, ancak özellikle sosyalizmin varlığı ile belirlenen iki kutuplu dünyanın son bulmasının da sağladığı avantajla kapitalist sistem tarafından aşama aşama gasp edilen haklarının elinde kalanını koruma eylemidir bir yönüyle de. ‘Duran adam’ da, bu saldırıları durdurma eylemini simgelemiştir âdeta. Daha sonra ‘duran insan’ olarak yayılan ‘duran adam’ figürü, elbette özünde mücadele eden insandır, duruşu devrimci bir duruştur.

"Faiz Lobisi" Demagojisi

Başbakan’ın Gezi muhalefetini yıpratmaya yönelik olarak kullandığı “faiz lobisi” söyleminin arkasında iki temel hesabın yattığını da vurgulamalıyız. Bunlardan biri, AKP iktidarını destekleyen kitleler içindeki İslami tabanda “faiz” konusunda onlarca yıldır yeniden üretilen hassasiyetlere seslenerek onları mobilize etmek, ikincisi de, repo faizlerinin yüzde yüzün üzerine çıktığı dönemlerde bunun doğrudan işçi ve emekçilerin ücretlerinin ödenmesine yansıdığı dönemleri hatırlatarak kendi iktidarını mutlaklaştırmak.

Başbakan’ın Gezi eylemlerinin arkasında “faiz lobisi” olduğu iddiasının gerçeği yansıtmadığını ekonomik verilerle de göstermek mümkündür. Ekonomiye dönük olumsuz algı Gezi eylemleri sırasında değil, öncesinde oluşmuştur. BIST 100 endeksi 22 Mayıs tarihinde 93,398 ile zirvesine ulaşmış, ancak bu tarihten sonra düşüşünü sürdürerek 31 Mayıs günü , olayların patladığı gecenin öncesinde 85.000 seviyesinin altına kadar gerilemiştir. Yani olaylar patlamadan önceki 10 günlük dönemde borsada yüzde 9’luk bir gerileme yaşanmıştır.

Diğer yandan “faiz lobisi”nin AKP döneminde mutlu, mesut bir dönem yaşadığı da hatırlanmalıdır. “Kaldı ki, bankaların iktidar partisini doğrudan hedef almaları için herhangi bir neden bulmak da zor. Aksine, AKP iktidarı süresince ülkemizdeki bankaların kârları ve piyasa değerleri katlanarak artmıştır. Şöyle bir örnek verelim. 2001 yılı sonunda halka açık sekiz bankanın toplam zararı o dönemki para birimiyle 1.1 katrilyonu (bugünkü milyar TL) buluyordu. Aynı yıl 226 trilyon (milyon) zarar açıklayan Garanti Bankası’nın 2012 yılı kârı ise 3.3 milyar TL olarak açıklandı. Yine 2001 yılında İMKB’nin en değerli üç şirketi arasında sadece bir, on şirket arasında ise üç banka bulunurken; 2013 yılı itibariyle en değerli üç şirketin tümü, on şirketin ise beşi bankalardan oluşuyor. Kısacası, AKP iktidarından en fazla nemalanan kesim ‘faiz lobisi’ olmuştur.” (Murat Birdal, Ekonomide istikrarsızlığın sorumlusu ‘faiz lobisi’ mi?, Özgürlük Dünyası)

Gezi ve Seçim Strajileri

Gezi Parkı’nın boşaltılmasından sonra da, çeşitli illerde park forumları biçiminde devam eden Gezi süreci, Başbakan Erdoğan’ın kâbusuna dönüştü. Erdoğan’ın, çeşitli illerde, Mısır’daki cuntaya yüklenip, Müslüman Kardeşler ile simgeleşen Rabia işaretini yaptığı eylemlerde Gezi direnişini de cunta eylemine indirgeyip, Mursi gibi kendisine de ‘diktatör’ denilmesine vurgu yapması bunun bir göstergesiydi. Birçok konuşmasında kullandığı bu söylem, Başbakan Erdoğan’ın seçim stratejisinin de bir ürünüydü aynı zamanda. Erdoğan, kendisine karşı düzenlenen Cumhuriyet mitingleri döneminin ardından girdiği seçimlerde ‘mağduriyet’ görüntüsünün meyvelerini toplamış olan bir lider olarak, Gezi sürecini de benzer bir biçimde kullanmaya girişti.

Gezi sürecinin Hükümet açısından böyle bir etkisi olurken, Gezi’ye katılanlar ve AKP’nin karşısındaki örgütlü emek, demokrasi güçleri açısından da seçimlere Gezi’nin ortaya çıkardığı imkânlar üzerinden hazırlanma sorumluluğunu gündeme getirdi.

Başbakan Erdoğan ve partisi Gezi’ye kadar kendisini eski düzene karşı yeni düzenin ve ‘değişimin’ simgesi olarak gösterebiliyordu. Küresel güçler açısından Türkiye’de neoliberal dönüşümü sağlama yönünde ciddi adımlar atan siyasi aktör olması ve içeride ‘Ergenekon’ davası ile giriştiği siyasal alandaki yeniden yapılanma adımları Gezi’ye kadar AKP’nin dışarıdan bakan güçler açısından da ‘değişimin temel aktörü’ olarak algılanmasında rol oynadı. Gezi direnişi Başbakan Erdoğan’ı alanları dolduran geniş kitleler nezdinde tıpkı Ortadoğu’daki diğer diktatörler gibi bir diktatöre dönüştürürken, alanı dolduran yığınları da ‘değişimin’ merkezi durumuna getirdi. Erdoğan’ın bu eyleme katılanları ‘darbecilikle’ suçlayıp, kendisini halkın sandıkta verdiği destekle gelmiş bir lider olarak sunması da bu gerçeğin ortaya koyduğu zeminde ortaya çıkan telaşlı bir ruh halinin sonucudur. Başbakan Erdoğan’ın, yeni anayasa hazırlık sürecinde ‘başkanlık’ seçeneğinin kendileri açısından olmazsa olmaz bir koşul olmadığını dile getirmesinde belirleyici etken de yine Gezi süreci olmuştur.

Bu tablo, Türkiye’nin ilerici güçlerine hem düne göre daha elverişli bir seçim iklimi sunarken, hem de bugüne kadarki sınırlarını aşmak, kabuklarını kırmak için elverişli bir zemin de sunmuştur.

Gezi deneyiminin gösterdiği önemli bir gerçek de, küçük burjuvazinin rolüne dairdir. Küçük burjuvazi, orta sınıflar, Türkiye’nin emek ve demokrasi güçleri açısından genellikle tali görülen, küçümsenen kesimleri olmuştur. Gezi süreci bu kesimlerin kazanılmasının değişim ve demokrasi mücadelesinin kazanılması açısından önemini açığa çıkartan bir deneyimdir aynı zamanda. İşçi sınıfı demokrasi mücadelesini başarıyla sonuçlandırabilmek için orta sınıfları da arkasına alabilmelidir.

Evrensel Gazetesi Yazarı






 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa