Editör

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Atila Köksal
Aysel Altun
Ayşe Saray
Berrin Cerrahoğlu
Dora Günel
Mehmet N.Savcı
Meltem Çolak
Necla Can Güler
Nilüfer Zengin






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 25     DOSYA: Direniş    Özcan Yurdalan
Özcan Yurdalan
“Gezi Direnişinden Sonra Hiçbir Şey Aynı Olmayacak” 
Peki Ya Fotoğraf?

Bu seferki öyle bildiğimiz gibi bir şey değil.
 
İsyanın başladığı yerde, zamanın başka türlü akışına şahit olmak kısmetimizin açılacağına alamet belli ki.
 
Kısmetimizle birlikte zihnimiz de açılmış durumda. Olmaz denilen şeyler olurken, kıpırdanmaz denilen dev gerinirken, bir alay soru gündemimize girdi:
 
Gezi’de ne oldu?
 
Neden oldu?
 
Nasıl bir hayat tasavvurunun göstergeleri sergilendi?
 
Gezi’nin kaç yüzü, kaç görünümü vardı?
Hangi Gezi kimindi?
 
Kimi kimsesi, sahibi yoksa, topyekûn bir itiraz kendi kendini mi örgütledi?
...

Eğer ki ortaya bir “Karaman’ın koyunu” çıkmazsa, muktedirler bitip tükenmez oyunlarından birini daha tezgahlayıp âlemi kündeye getirmezlerse, ezilenler, hakları gasp edilenler, halklar kazanacak. Kalıcı, adil ve onurlu bir barışın yolu daha güvenli hale gelecek.

Bir ay kadar süren ve sadece bir şehrin değil ülkenin gündemini aşıp küresel isyanın parçası olan, “occupied” hareketini “chapulling” ile besleyen Gezi’nin aktif bileşenleri de dahil olmak üzere herkes ne olup bittiğini anlama sürecini yaşıyor şimdilik.
 
İsyan hakkında ucundan köşesinden yapılan değerlendirmeler henüz mevzi kalırken gelecek projeksiyonları da niyete bağlı tahminler şeklinde seyrediyor hâlâ.
 
Lakin aklı başında, fikri açık, kalbi temiz herkesin bildiği ve birleştiği makam belli:

“Gezi direnişinden sonra hiçbir şey aynı olmayacak.”

Nedir bu “hiçbir şey?”
 
İçine her şeyi alır mı bilemem.
 
Bildiğim odur ki:

“Toplumsal değişim zihinlerde başlar. Zihinler eylem içinde dönüşür.
 
Zihniyet devrimi denilen şey toplumsal değişimi başlatır,” diyenlere hak veririm.

Fotoğrafların Toplumsal İşlevi

Fotoğrafın toplumsal işleviyle yakından ilgilenen benim gibilerin geçmişe bakarak referans aldıkları birkaç olay var. Fotoğrafçıların gösterdikleri sayesinde toplumsal hareketlenmenin devreye girdiği irili ufaklı örnekler bunlar.
 
Biri, çocuk emeği sömürüsünün had safhada olduğu 19. yüzyıl ABD’sinde Jacob Riis’in “Children of Poor” kitabında gösterdiği ağır sanayide çalışan çocuklar ve “Öteki Yarı Nasıl Yaşıyor” kitabında gösterdiği yeni sınıfın yaşam koşulları.
 
Diğeri, Lewis Hine’ın çalışmalarındaki işçi mahalleleri ve kapitalizmin ağır sömürüsü altındaki işçi sınıfının yaşamaya mahkum edildiği şartlar.

Bir başkası Nazi kamplarının ve Yahudi soykırımının sergilendiği fotoğraflar.
 
Bir başkası, ABD’deki büyük kriz döneminde Çiftçi Güvenlik İdaresi’nin Roy Stryker koordinatörlüğündeki fotoğrafçılarla yaptığı alan çalışması.
 
Bir başkası, Vietnam savaşı sırasında fotoğrafçıların cesaretle savaşın iç yüzünü sergilediği görüntüler.
 
Birkaç olay daha sayabiliriz elbette, ancak günümüze yaklaştıkça fotoğrafın toplumsal olaylarda oynadığı role dair etkili örnekler seyreliyor ve küçülerek görünmez hale geliyor.
 
Bu nedenle zaten, benim gibi fotoğrafla 70’lerin ortalarında ilişkilenen ve fotoğraf fikriyatına dair ilk derin soluğu 1978’de düzenlenen “Türkiye’de Fotoğraf Sanatının Toplumsal İşlevi” başlıklı sempozyumda alanlar, bu temayı hayat boyu bir soru olarak fotoğraf çantasında gezdirdiğimizden ötürü Taksim Direnişi sürecinde çarpıcı bir deneyim yaşadık.
 
Bu deneyimin her toplumsal kesim, her ideoloji, her siyasi yapılanma, her sanat disiplini, her sınıf, her katman, her örgüt, oluşum, yapı tarafından değerlendirilmesi gerektiği gibi fotoğrafçılar açısından da meseleyi anlamaya çalışmakta fayda olduğunu düşünüyorum.
 
Ne yazık ki benim bu yazıda söyleyeceklerim İstanbul’da Taksim Meydanı’ndaki izlenimlerle ve birkaç günlük İzmir Gündoğdu Meydanı’ndaki gözlemlerle sınırlı kalacak. Memleketin diğer yerlerindeki fotoğrafçı “profillerini” ve “performanslarını” arkadaşlarımın değerlendirmelerinden okuyacağım.

Park ve Fotoğrafçılar

Taksim Gezi Parkı memleketin orta yerinde duran, yerel yönetim tarafından ihmal edildiği için harap görünen, unutulması umulan bir alandı.
 
“İmar etmeyi” “inşaat yapmak” şeklinde anlayan muktedirlerin maksadı aşikârdı:
 
Kamunun gözünde Gezi Parkı’nı değersizleştirerek kendi bildikleri gibi “değerlendirmeye” karar vermişlerdi. Bu karara karşı çıkan ve Park'ın yeşil alan olarak kalmasını, iktisadi akıldan, rant beklentilerinden uzak tutulmasını isteyen yurttaşlar ise harekete geçmekte gecikmemişlerdi. Parkta ve metro girişinde meseleye dikkat çekmek için eylemler, gösteriler, açıklamalar yapılıyordu. Mesele henüz ne Türkiye’nin ne de dünyanın gündemindeydi.

Park’a ve ağaçlara sahip çıkmak üzere meseleye el koyan yurttaş inisiyatifi ile birlikte bir grup fotoğrafçı da sürece baştan itibaren dahil oldu; Gezi’nin talan edilmesini önlemek için aktif destek verdi. Öncelikle Galata Fotoğrafhanesi olmak üzere Red Fotoğraf çevresi ile Nar Fotoğraf Kolektifi bu gruplar arasındaydı. Gezi’nin yapılaşmaya açılmasına karşı hep birlikte güçlü bir itiraz örgütlemeye çalışıyorlardı. Sokak sergileri yaparak, elde taşınan gezici sergiler hazırlayarak Meydan’da dolaşıyorlardı. Fotoaktivistler gelişen süreçte “kartpostal bildiri” türünden yaratıcı yöntemlerle mücadeleyi zenginleştirdiler.
 
“Gezi Parkı İşgali ve Taksim Direnişi”, en fazla fotoğrafçı katılımıyla gerçekleşen ve en fazla görüntülenen eylem olarak tarihe düştü. Fotoğrafçı sayısı kimi yerlerde eylemci sayısını zorluyordu. Buraya gelinceye kadar olabildiğince ciddiyetle sürdürmeye çalıştığım kelama iki anekdot düşerek açıklık kazandırmaya çalışayım. Bunlardan biri barikatlar tarafında yaşanmış, diğeri polis tarafında.
 
Anlatılan o ki, Taksim’deki barikatların birinde, muhtemelen Cihangir tarafındaki bir barikatta, tahkimat faaliyetinin hummalı biçimde sürdüğü sırada polisin gazlı, TOMA’lı, su bombalı alışıldık müdahalesi başlar. Ortalık toz duman içindeyken barikattaki birkaç eylemci canını dişine takmış direnmektedir. Havada gazlar, taşlar uçuşurken eylemcilerden biri, en çarpıcı sahneyi yakalayabilmek için didinip duran fotoğrafçılarla kuşatılmış olduklarını fark edince,

“Arkadaşlar fotoğraf çekerken arada bir direnişe el atın, iki şişe talcid, birkaç da taş getirin” diye isyan eder.

Bir başka yerde, bir başka sahne karşı tarafta yaşanır. Direnişçilere gaz bombası atmak üzere vaziyet almış duran bir polis, namludan çıkacak alevle birlikte gaz fişeğinin ateşlenme anını en yakından fotoğraflamak için gayret gösteren çok sayıdaki fotoğrafçıya pek de alışılmadık bir tepki gösterir:

“Gelin bari kıçıma girin.”

Kategoriler

Bugüne kadar yapılan yasal eylemlerin, meşru işgallerin ve fiili durumların tamamı hesaba katıldığında en kalabalık fotoğrafçı katılımı Taksim Direnişi ve Gezi İşgali sırasında gerçekleşti. Bu sabit.
 
Her model cep telefonuyla anında görüntü oluşturup bir anda binlerce kişiye ulaşabilen yurttaş fotoğrafçıları bir başka yazının konusu yapmak üzere bir tarafa ayırırsak, süreci izleyen fotoğrafçıları servis verdikleri mecralar bakımından dört grupta değerlendirebiliriz:

1. Dünya medyası için çalışan fotoğrafçılar,
2. Ana akım memleket medyası için çalışan fotoğrafçılar,
3. Alternatif medya, bağımsız ajanslar ve haber/görsel hikaye üreten fotoğraf kolektifleri için çalışan fotoğrafçılar,
4. Bireysel fotoğrafçılar ve fotoaktivistler.

Ana Akım Medya ve Alternatifi

Gezi’ye ilk müdahale sırasında çekilen fotoğraflar ana akım medyada ilk günlerde eser miktarda görünmesine rağmen dünya basınının yakın ilgisini çekti. Dünya gündeminde o sıralarda yaşanan düşük yoğunluklu seyir sayesinde sonraki günlerde de devam eden bu ilgi, üç pengueni oynayan ana akım medyanın haber politikasını değiştirmedi. Ortalık toz duman içindeyken, yeşil alanın park olarak kalmasını isteyen insanlara ağır şiddet uygulanırken, ana akım medyada bir haber mecrası olarak fotoğrafın ahaliyi olan bitenden haberdar etme işlevi hiç oldu.

Güvenilir bir kaynak olmak, doğru haber vermek yerine, bu işi yapmaya çalışan gazetecileri işten kovarak haber olmayı tercih eden ana akım medya, gerçekleri göstermedi. Onun yerine sosyal medya gerçekleri göstermek için olağanüstü bir performans sergiledi ve şaşırtıcı sonuçlar aldı.
 
Twitter gibi ağlar yaygın olarak kullanıldı. Yeterli teknik özelliklere sahip görüntü üretebilen ve piyasada akıllı telefon olarak satılan hibrit cihazlar olağanüstü işlevler gördü.
 
Çekilen fotoğraf ve videolar anında paylaşılarak geniş kesimlere ulaştı. On binlerce insan, bulundukları yerden bakarak tanık oldukları olayları, kendi bakışlarıyla başkalarına ilettiler.
 
Görsel muhabirler belki ilk defa, daha doğrusu gayet yaygın biçimde ilk defa, her daim kullandıkları klasik makinaların yanısıra cep telefonlarıyla da görüntü çekip hemen paylaştılar.
 
Ana akım medyanın, anlı şanlı habercilerin, parlak gazetecilerin karizmayı çizdirdiği bu ortamda yurttaş haberciliği zirve yaptı.
 
Sosyal medyanın güvenilir bir kaynak olup olmadığına dair tartışmalar bugün de devam ediyor ancak kendi iç denetimiyle haber doğrulama işleyişine sahip olduğuna dair önemli bir deneyim yaşandı. Yanlış bir haber ivedilikle bir başka kullanıcı tarafından düzeltildi, teyit edilmeyen haberlerin ‘retwit’lenmemesi konusunda uyarılar yapıldı. Otantik olmayan fotoğraf kullanımına karşı google’ın kaynak tarama ve köken bulma programı etkili biçimde devreye girdi.
 
Biri konvansiyonel mecraları, diğeri sanal ortamları kullanan bu iki uç haber kaynağı, iki uç işlev gerçekleştirirken sol tandanslı gazeteler Birgün ve Evrensel ile yine aynı frekanstan İMC TV ve Hayat TV güvenilir haberler verdiler, bağımsız fotoğrafçılar ile videografçıların tanıklıklarına yer verdiler, yayınlarında kullandılar.
 
Fotoğraf, hareketli görüntünün yanında haber medyumu olarak sorumluluk sahibi fotoğrafçılar ve güvenilir mecralar sayesinde itibarını korudu.
 
Başta fotoğrafçılar olmak üzere herkesin teslim ettiği gerçeklerden biri de, yurttaş fotomuhabirlerinin üstün performansıydı.
 
Yazımızın çerçevesini fotoğrafla ve fotoğrafçılarla sınırlı tuttuğum için videoların ve videografların sanal alemde dolaşıma soktukları tanıklıklara değinmiyorum ancak gidişatta çok önemli rol oynadıklarını özellikle belirtmeliyim. Videografların işlevi ayrıca irdelenmesi gereken bir alandır diye düşünüyorum.

İkonik Fotoğraflar ve Sanatların İşbirliği

Direniş sürecinde fotoğrafın sadece yaygın olarak kullanıldığı, zaman zaman kolektif örgütlenme dinamiklerini harekete geçirdiği değerlendirmesini yapmak doğrudur ancak eksik kalır. Aynı zamanda bu tür süreçlerde ortaya çıkması beklenen ikonik fotoğrafların bu kez layıkıyla kendini gösterdiğini de belirtmek gerekir. Bu kadar yılda, bunca eylemde çekilen fotoğrafların arasında çok güçlü görüntüler olmasına rağmen ikonik vasıflarda bir imaj şimdiye kadar ortaya çıkmamıştı.

Gezi Direnişi’nde ise eylemlerin daha ilk gününde Osman Örsal’ın çektiği “Kırmızılı Kadın” fotoğrafından başlayarak Yücel Tunca’nın “Kalkanlara Direnen Adam” fotoğrafını, Kemal Arslan’ın “Toma’ya Karşı Gitar” fotoğrafını, İsmet Örs’ün “Barikatı Aşan Nişantaşlı Kadın” fotoğrafını, Adem Altan’ın “Duvar Dibinde Beş Eylemci” fotoğrafını sayabiliriz.
 
Uygar Taylan’ın çektiği “Duran Adam” fotoğrafı ise aktif direnişin son ikonik imajı, yeni direniş modellerinin ise habercisi oldu.

Bu fotoğrafları çeken ve hemen hepsini tanıdığım, işleri hakkında görüştüğüm fotoğrafçılar, ürettikleri görüntülerin ikonik gücünün ve direniş üstündeki etkisinin farkındalardı.
 
Bu farkındalığa sahip oldukları kadar, işlerini layıkıyla yapmış insanların olgunluğu içindeydiler.
 
İlk kez bir toplumsal olayda bu kadar çok fotoğraf çekildiği gibi ilk kez bu kadar çok sayıda ikonik görüntü dolaşıma girmişti. Bu görüntüler aynı zamanda on binlerce kişinin gördüğü ve olan biten hakkında esaslı kanaatlar edindiği fotoğraflar oldu.
 
Bu güne kadar memleketin en namlı fotoğrafçısının en bilinen fotoğrafı bile bunca yıllık dolaşımda belki ancak bu fotoğrafların yakaladığı tiraja yaklaşabilmişti.
 
Öte yandan bu ikonik görüntüler gibi daha birçokları otantik halleriyle kalmadı; diğer sanat disiplinleri tarafından kullanıldı. Bu fotoğrafların hemen hepsi stensil, tuval resmi, performans sanatı ve söz sanatları tarafından yeniden üretildi.
 
Türkiye’de kendi içine kapalı halde mutlu mesut yaşayan popüler fotoğraf camiası ilk kez böylesine bir dışa açılma ve diğer sanatlarla organik ilişkilenme fırsatı buldu.
 
Haber fotoğrafı ve belgesel fotoğrafla ilgilenen bağımsız fotoğrafçılar ise yaşadıkları bu önemli pratik sayesinde yabancı ajanslarla ve dünya medyasıyla ilişkilenebilecekleri değerli bir zemin kazandılar. Ancak bu zeminde nasıl bir performans gösterdiklerini, ne türden açılımlar yaptıklarını, hangi bağlantıları kurduklarını ve işlerini dünyada nasıl dolaşıma sokacaklarını kısa zaman içinde görme fırsatı bulacağız.

Belgeselciler/Röportajcılar/Hikayeciler

Gezi işgali ve direnişi, haber fotoğrafçılığı açısından başarılı örnekler ortaya çıkarırken belgesel fotoğraf/fotoröportaj/fotohikaye adlarıyla andığımız türden çalışmaların yok denecek kadar az olduğunu düşünüyorum. Genç fotoğrafçılara sınırlı da olsa riskli ortamlarda, adrenalin pompalayan şartlarda fotoğraf çekmek, haliyle cazip geldi, daha çok rağbet gördü.
 
Belgeselci/röportajcı/hikayeci kim varsa herkes sıcak haber fotoğrafçısı motivasyonuyla çalıştı.
 
Sıcak haberin en kısa zamanda editoryal sürece girerek değerlendirilmesi gerektiği ihmal edilerek ön saflardan görüntü almak için riske girildi. Bu fotoğrafların birkaç gün içinde sıradan birer kayıt haline dönüşeceği gerçeği ihmal edilerek kelebek ömürlü çok sayıda fotoğraf çekildi.
 
Aradan birkaç ay geçtiği halde elindeki görüntülerden hâlâ ilk seçkiyi yapmayan, değerlendirmeyi bitirmeyen, sınıflama ve arşivleme işini tamamlamayan çok sayıda fotoğrafçı olduğunu biliyorum.
 
Çekildikten sonra terk edilmiş bu sıcak çatışma görüntülerinin “ben bunu gördüm”ü belgelemekten öte ne işe yarayacağını bulmaya çalışıyorum.

İkinci Dünya Savaşı, Vietnam, Bosna, Afganistan savaşlarında, Latin Amerika devrimleri ve karşı devrimlerinde çalışan fotoğrafçıların film, roman ve biyografi halinde yayınlanan hikayeleriyle rol modeli oldukları için, Gezi’de çalışan birçok fotoğrafçıya önemli bir motivasyon sağladıklarını düşünüyorum.

Sıcak haber kovalayan profesyonel fotoğrafçıların dışında kalan bağımsız fotoğrafçıların çektikleriyle hakikati daha etkili biçimde görünür kıldıklarını inkar etmiyorum ancak, olan bitenlere derinlemesine bakabilen hikayeler üretilmemiş olmasının büyük bir eksiklik olduğunu da biliyorum.
 
Gezi direnişi belgeselci/röportajcı/hikayeciler açısından hakkıyla değerlendirilmemiş bir süreç oldu. Şimdiye kadar ortaya çıkan işlere bakınca, bir hikaye üstüne derinlemesine yapılmış bir çalışmaya rastlamadım.

İşgal alanındaki yaşamın analizini yapan, direnişçi gruplardan birinin portresini çıkaran, bir eylemcinin yaşantısını anlatan, futbol taraftarlarının süreçteki yerini irdeleyen, sanatın/sanatçıların üretim ve katılımlarını araştıran fotoröportajlarla karşılaşmadığımız gibi bundan sonra da karşılaşma ihtimalimizin olmamasından kaygı duyuyorum.

Belgesel/fotoröportaj/fotohikaye disipliniyle üretilmiş çalışmaların yapılmamasının büyük bir eksiklik yarattığını düşünerek fotoğrafçıların haber vermekten öte, daha derin anlatılara yönelik bu imkanı harcadığını düşünüyorum.
 
Üstelik ilk kez değil. Ankara’daki Tekel Direnişi sırasında da fotoğrafçıların haberci gibi çalıştıkları için direnişin derinliklerine bakmayı ihmal ettiklerini görmüştüm. Evrensel Kültür Dergisi’nde o tarihlerde yayınlanan yazımda işgal ve direnişlerin haber fotoğraflarının gösterdiğinden daha farklı katmanlarıyla birlikte yansıtacak çalışmaların yapılması gerektiğini tartışmıştım. O nedenle fikri takip mahiyetinde aynı argümanları tekrarlamak istiyorum.
 
Bir toplumsal olayın, çatışmalı ya da stresli ortamlarda gelişen sürecin haber fotoğrafıyla değerlendirilmesi yanında mutlaka belgesel/fotoröportaj/fotohikaye metoduyla da ele alınması gerekir, bunu yapacak sakinlikte, hem panoramayı hem ayrıntıyı görebilen, analitik bakışa sahip yaratıcı hikayeler ortaya çıkarabilen fotoğrafçıların emeklerini bu alandan esirgememesi gerektiğini düşünüyorum.

Riskli Ortamlar Yaralanmalar

Polisin göstericilerle birlikte fotoğrafçılara nasıl davrandığı malum.
 
Ana akım medyanın sıkı denetim altına alındığı ortamda fotoğrafların yepyeni mecralarda özgürce dolaşması, haber vermesi, tanıklık paylaşması direnişin daha ilk günlerinden itibaren iktidarın da dikkatini çekti.
 
Eylem alanlarındaki profesyonel haberci görünümlü fotoğrafçıların yanısıra cep telefonlu yurttaş fotomuhabirleri de Gezi Direnişi’nin önemli figürleri arasında sayıldığı için kolluk tarafından hedef alınmaları beklenen bir durumdu.
Önce kadrolu ve bağımsız çalışan görsel habercilere yönelik sıkı bir kimlik denetimi başladı. Ardından zor, giderek şiddet devreye girdi. Polis görsel haberci avına başladı. Hedef gözeterek atılan gaz fişekleri ve plastik mermilerle çok sayıda arkadaşımız yaralandı.
 
Fotoğraf Vakfı bu süreçte iki bildiriyle duruma dikkat çekerek yaralanan görsel habercilerin isimlerini yayınladı ve alanda çalışan fotoğrafçı ve kameramanların hedef alınmaması gerektiğini vurguladı.
 
Hobi fotoğrafçılığı alanında örgütlenmiş derneklerin üst kuruluşu olan Fotoğraf Federasyonu ile AFSAD ve İFSAK da birer bildiriyle duruma müdahil oldular. Ayrıca Foto Muhabirleri Derneği de bildiri yayınladı.
 
Buraya kadarı madalyonun bir yüzü. Madalyonun diğer yüzünde ise risk altındaki ortamlarda çalışan görsel habercilerin sahip olması gereken vasıflar var.
 
Güvenlik donanımları ve çalışırken almaları gereken emniyet tedbirleri konusunda son derece yetersiz kaldıkları ortada. Kurumsal güvenceden ve meslek örgütlerinin halinden hiç söz etmiyorum.

Görsel habercilerin çalıştıkları kurumların ve meslek örgütlerinin riskli ortamlardaki çalışma ilkeleri, davranışlar ve tedbirler hakkında düzenli bir meslek içi eğitim vermediklerini zaten biliyoruz.
 
Olaylara yakın olması, içinde bulunması gereken görsel haberciler tamamen kişisel imkanlarıyla güvenlik ekipmanı sağlamaya çalışıyorlar, ayrıca şahsi deneyimleriyle nitelik kazanmaktan başka bir seçenekleri yok.

Olası Sonuçlar

Gezi Direnişi’nin Türkiye’de yaygın olan fotoğraf anlayışının yeniden gözden geçirilmesine fırsat vereceği kanısındayım. Bu sayede fotoğrafın toplumsal işlevinin yeniden ve tarihi örneklerden çok farklı biçimlerde değerlendirileceğini tahmin ve umut ediyorum.
 
Fotoğrafçılık deyince göze güzel gelen klişe görüntülerin tekrarından ibaret, boş vakitlerde yapılan sanatımsı şeyleri anlayan genel algının sorgulanmaya başlaması için koşullar doğdu.

Bunun yanısıra yeni oluşumların ortaya çıkabilmesi için elverişli bir ortam yaratıldı. Bir süredir ilk örneklerini görmekte olduğumuz haber ve belgesel fotoğraf kolektiflerinin yeni denemelerle çoğalması için güçlü bir motivasyon kazanıldı.
 
Görsel haberciliğin saygın bir medya olarak yeniden doğabilmesi ve dürüst habercilik ilkelerinin hakkıyla değerlendirilmeye başlaması için fotoğrafçıların ve fotoğraf mecralarının eline güçlü bir fırsat geçti.
 
Türkiyeli görsel habercilerin ürünleriyle dünyada dolaşıma girebilecekleri güçlü mecralar yaratılması için gerekli koşulların küçük düzenlemelerle mümkün olabileceği fark edildi.
 
Hızlı dolaşımın ve özenli editin önemi uygulamayla anlaşıldı. Güvenilir mecraları kullanabilen sorumluluk sahibi dürüst fotoğrafçılığın görsel habercilik alanında önemli bir boşluğu doldurabileceği görüldü.
 
Fotoğrafçılarla birlikte videografçılar önemli ürünler ortaya çıkardı. Yeni bir görsel iletişim mecrası olarak multimedya denemeleri dikkat çekti. Yakın gelecekte fotoğrafçılar ve videografçılarla birlikte multimedyacıların da daha fazla ürünle dolaşıma girebilmeleri için teknik imkanların ve gerekli becerinin var olduğu görüldü.

Bu değerlendirmeler çerçevesinde memleket fotoğrafında taze bir solukla birlikte yeni bir dönemin işaretlerini görmek için yeterli verinin mevcut olduğunu düşünüyorum.
 
Ancak hep bildiğimiz gibi Türkiyeli fotoğrafçılar olarak bu koşulları ne kadar isabetle kullanılabilirsek, nasıl yapar ne kadar becerebilirsek o kadar olacağı da aşikar.

Olur Mu Bilmem Ama Polemik Olsun Diye:
İkinci Ambulans Vakası

Sırrı Süreyya’nın “ambulans arkasından giden uyanık şoförler” benzetmesinin cuk oturduğu bir hadise de fotoğraf aleminde gerçekleşti.
 
Bugüne kadar hayatında tek bir eyleme değil katılıp fotoğraf çekmek, uzaktan bile bakmamış fotoğrafçılardan bazıları kendilerini tutamayıp önlerinde açık buldukları alana daldılar. Bunca yıl eylemlere fotoaktivist olarak katılan, çatışmaları, mücadeleleri tanık olarak takip eden, toplumsal gerçeklerle yakından ilgilenen fotoğrafçıların gerisinden alana duhul ettiler.
 
Etmekle kalmayıp, şıpın işi çektikleri fotoğraflarla alelacele sergilerini patlattılar ki cümle aleme sanatlarının ışığını saçabilsinler.
 
Kendilerine minnettarız.

Lakin benden söylemesi, bu iş başka şeye benzemez, lafımızı tam da virgülü attığımız yerde söyledik,
 
“Bu daha başlangıç, mücadeleye devam,” dedik.
 
Bu işin arkası var ve sürecin nasıl cereyan edeceğini kimse bilemez. Yine bekleriz, öyle “ce” deyip kaçmak olmaz, nasıl olsa bir kere mimlendiler artık, geri durmak fayda etmez. Gerçi aralarından birkaçı Gezi dolaylarında görüldüğü ve sergiye davet edildiği halde katılmaktan imtina edip uyanıklık göstermiş ama bu devletin gözleri fotoğrafçılarınkinden daha keskindir, artık cümlesinin adı bizim yıllarca adımızın yazılı olduğu kara kaplıya kaydedilmiştir.
 
Ne yapsalar nafile, silinmez. Bu devlet, dinini, kavmini değiştirip dönmek zorunda bıraktıklarını bile bir mimledi mi yedi sülalesiyle birlikte numaralı kütüğe kaydeder ki sittin sene unutulmasın.

Benim kendilerine tavsiyem şudur:
 
12 Eylül döneminde “aydınlar dilekçesi”ndeki imzalarını inkar etmek için “kooperatif senedi sanıp imza bastık,” diyenlerden örnek alabilirler.
 
Yani uygun bir kıvırtmayı tez vakitte icat etmeliler. Aksi takdirde bugün değilse yarın enselerinde bir şaplak hissedebilirler ki o zaman gönül hicran şarabından yudum yudum... diye içlenebilecekleri fırsatı kalmayabilir ellerinde. Bizim enseler nasır bağladığı için katlanırız, ancak kendileri mustarip olabilirler.
 
Her şeye rağmen gün bugün. Memleket güzellemeleriyle, yurdum şirinlikleriyle dolu portfolyalarında var olanların arasına biraz da politik yeşil taleplerin, eşcinsellerin, trans bireylerin, marksistlerin, vicdani retçilerin, feministlerin, antimilitaristlerin, anarşistlerin, varoş eylemcilerinin, antikapitalist Müslümanların, barikatların, çatışmaların, HES eylemcilerinin, toplumsal dinamiklerin, sosyal problemlerin, ayrımcılığın, adaletsizliğin, yasaklanmış anadillerin, haksızlıkların, 30 yıllık savaşın, cumartesi annelerinin, isyanların, hak mücadelelerinin, yeni emekçi katmanların, yeni kent hareketlerinin velhasıl sokaktaki hakikatlerin görüntüleri bir girdi mi kadraja ilahi denge bozuldu, altın oran tarumar oldu demektir. Ama değer.

Ne huzur bulunur artık, ne de bunca yıl hakikatleri klişe yapıp şeker şerbet imajlar sunmanın tadı kalır. Hepsi kaçar. Bize de geçmiş olsun demek düşer, kendi işimize bakarız diyeceğim ama...

Olmaz.
 
Bu işler öyle görünüp kaçmakla olmaz.
 
Şairin dediği başka türlü bir şeydi,
ben derim ki:

“Ya içindesindir çemberin, ya da havanı alırsın, dikkat enseyi kolla.”



 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa