Editörler

Suderin Murat
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Yağmur Dolkun
Bülent Irkkan
Elif İnan
Doğanay Sevindik
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Bromo'nun Ateş Tanrısı Faruk Budak

CEHENNEME GİDEN MERDİVENLER

Tenggerizlerin “Kum Denizi” adını verdikleri çöl arazide, kötü sürprizlerle dolu uzun yürüyüşün sonunda nihayet hedefime çok yaklaşıyorum. Son etapta, düzlükteki hindu tapınağından sonraki Bromo’nun cehennemine giden merdivenlere ulaşan dik patikada yürürken, volkanın tek bir yeşilliğin bile olmadığı, koyu gri renkli gövdesini uzun uzun inceliyorum. Volkan konisinin dik eğimine yaslanarak yükselen, en az ikiyüzelli basamaklık beton merdiven, o anda gözlerime beni bilmediğim bir gezegene götürecek sonsuz bir merdiven gibi görünüyor. Arkamdan esen sert rüzgarın etkisiyle Kum Denizi’nden gelen kum tanelerinin gözlerime dolmasını engellemeye çalışarak ve de biraz sonra neler göreceğimin heyecanıyla, artan tırmanış tempomun beni nefes nefese bıraktığı bir anda koninin en üst noktasına ulaşıyorum. 7-8 metre uzunluğunda ve 1,5 metre genişliğindeki alanda bekleşen 4-5 Tenggeriz’in soğuk bakışları, onların Ateş Tanrılarının mekanında bir beyaz adam olarak bulunmamın getirdiği hoşnutsuzluğu yansıtırcasına sevimsiz bir “hoşgeldin” diyor. Üzerinde ingilizce “dikkatli ol” yazan beton parmaklığın kenarından volkanın içini rahatça görebiliyorum. Volkan konisinin içinde, aşağılarda, küçük bembeyaz bir gölün hemen yanındaki büyükçe bir oyuktan sürekli dumanlar yükseliyor. Dumanlar bir an yön değiştirince, gölün diğer tarafındaki derin bir yarıktan da duman çıktığını görüyorum





Endonezya’nın en aktif volkanlarından biri olan Bromo’yu görebilmek için geldiğim, Java Adasının doğu bölgesindeki Tengger Dağlarında’yım. Bu dağlar, emniyetli bir yer olması nedeniyle 15nci yüzyıldaki müslüman saldırıları sırasında buralara yerleşen, günümüzde sayıları 50,000 civarında olan Tenggerizlerin anayurdu.

Efsaneye göre Tenggerizler, çok zaman önce kral Jaka Seger ve kraliçe Rara Anteng’in yönetiminde sakin ve huzurlu bir hayat sürüyorlarmış. Ancak kral ve kraliçe, çocuk sahibi olamadıkları için son derece mutsuzmuş. Bu yüzden, bir çocuk vermesi için Bromo’nun tepesine tırmanıp tanrılara yalvarmaya karar vermişler. Bromo Dağı’nın tanrısı, dileklerini bir şartla kabul edeceğini bildirmiş. Bu şart, en genç çocuklarının volkanın kraterine kurban edilmesiymiş. 25 çocuk sahibi olduktan sonra kral için sözünü tutma zamanı gelmiş. Sonunda kral, 25’inci çocuğu olan Kesuma’yı kratere atmış. Çocuk kurban edilirken kraterin duvarlarında yankılanan bir ses duyulmuş. Ses, “Benim sevgili kardeşlerim, ben annem babam tarafından kurban edildim. Barış ve huzur içinde olun, tanrılara ibadet etmeyi asla unutmayın. Sizden bu olayı hatırlamanız için her yıl Kesada ayının 14’ünde burada bir tören düzenlemenizi istiyorum” demiş.

Düzlüklerdeki Probolinggo şehrinin sıcak havasından sonra, dağ havasının serinliği oldukça rahatlatıcı. Kaldığım küçük, basit ve tek katlı otel, “sonsuz barış” ve “yüksek ahlak” anlamına gelen Tengger Volkanı’nın dış çanağının bittiği noktada yer alıyor. Ön taraftaki oturma terası, tüm mazarayı gören en uç noktada. Terasın yan tarafında başlayan patika, çanağın tabanına inmek için en yakın alternatif.

Bromo’nun oluşması ile ilgili jeolojik hipoteze göre; Java adasının en yüksek dağı olan Tengger Dağı, bir volkanik patlama sonucunda duvarları 200 ila 700 metre yüksekliğinde, çapı da 8 ila 10 kilometre arasında değişen bir krater çanağı meydana getirir. Bu çanak, şu anda görünen duvarlardan oluşmakta. Bundan sonraki dönemde de volkanik patlamalar devam eder ve Kum Denizi olarak adlandırılan çanağın içinde nispeten daha küçük zirveler oluşur. Bu zirveler Bromo, Batok ve Widodoren’dir. 

Bromo’nun Ateş Tanrısının huzuruna gitme zamanı. İçecek suyumu küçük sırt çantama yerleştirdikten sonra yürümeye başlıyorum. İnişe başladığım andan itibaren enteresan bir şeyle karşılaşıyorum. Dik yamaçtaki volkanik toprak, un zerrecikleri gibi darmadağın olmuş. Her adım atışımda ayakkabılarım bu toz yığınının içinde kayboluyor. Neredeyse belime kadar yükselen bir toz bulutu ile birlikte inmek zorundayım. Adım attıkça “pof pof” sesleri etrafa yayılıyordu. Yürüyüş ayakkabılarım ve pantolonum toza batmış durumda. Çıkan tozun garipliği ile karşımdaki manzara birleştiğinde, sanki uzay boşluğunun apayrı bir noktasındaki ıssız bir gezegen yüzeyine inecekmişim gibi hissediyorum. Garip bir dünyanın ürpertici ıssızlığının ortasındaki ben, kazasız belasız aşağıdaki düzlüğe varmaya çalışıyorum. 

Düzlükteki patika, sanki bir dere yatağındaymışım izlenimini veren geniş bir kumlukta devam ederken, kuvvetli bir hortum ortalığı toz duman içerisinde bırakıp bir-iki dakika sonra yok oluyor. Yüz metre kadar ilerimde yine büyükçe bir hortum oluşuveriyor. Hortumun hızla dönen gövdesinde, girdabın akıntısına kapılarak komik spiraller çizen naylon torbalar görüyorum. Hortumun oluşturduğu toz bulutu, kurumuş bitki saplarını, kağıt parçalarını ve daha bir sürü ıvır zıvırı adeta gökyüzünün sonsuzluğuna göndermek istermiş gibi havalandırarak yükseklerde genişliyor. Tüm bunları heyecanla izlerken, hortumun bana doğru yaklaştığını hissediyorum. İçerisine hapsolmuş olmayı düşünemiyordum bile. Sanki, Ateş Tanrısının hindu olmayan bir yabancıya “buralara yaklaşma” diyen bir ikazı. Bu üstünlük karşısındaki acizliğimin dağa duyduğum saygıyla harmanlanarak korkuya dönüştüğü anda hortumun yönü değişiveriyor. 

Kum Denizi’nin sol tarafı tamamen sisle kaplı. Uzayın derinliklerindeki küçük gezegenin yüzeyinde kendimle birlikte yaptığım ıssız yürüyüşü, sislerin içinden çıkıp gelen bir Tenggeriz atlısı bozuveriyor. Selam bile vermeden yoluna devam eden yarı siyah adam, sabahtan beri yerkürenin bu çok farklı noktasında yaşadığım şaşkınlığı bir kez daha arttırıyordu. Atlı, üzerindeki bembeyaz dumanı ile Ateş Tanrısına ev sahipliği yapan Bromo’ya doğru yoluna devam ederken, bense kutsal tapınağı görecek olmamın heyecanıyla, yavaş yavaş hedefime doğru yürüyordum.

Bromo, geleneksel Java hinduizminin kutsal bir merkezidir. Bölgede yaşayan Tenggerizlerin inanışları, Hindistan ve Bali Hinduizminden bazı noktalarda ayrılır. Bu ülkelerdeki tapınak bolluğuna karşılık, Tenggerizler ayinlerini Punden, Danyang ve Poten diye adlandırılan üç özel tapınakta yaparlar.

Poten, Bromo’nun Kum Denizi’nde yer alan kutsal bir tapınaktır ve özellikle yılda bir kez düzenlenen Kasada Töreni sırasında önem kazanır. Görünüşü yeni bir yapı gibi duruyorsa da aslında çok eski, son dönemlerde yenilenip büyütülmüş. Hemen arkasında yükselen Bromo Volkanı, Java ve Bali’de yaşayan Hindularca kutsal bir yer. İnançlarına göre Hinduizmin üç önemli tanrısından biri olan Brahma burada doğmuş. Brahma’nın en belirgin simgesi olan ateş, Bromo’nun lavları ile özleştirilmiş. Poten de Tanrı Brahma adına yapılmış.
Tenggerizler, Kesuma’nın kurban edilişinin yıldönümü olan Kasada ayının 14’üncü gününde Bromo’nun aktif kraterinde toplanarak özel bir tören yaparlar. Bu tören sırasında, hinduizm ve mahayana budizminden çeşitli unsurları bir araya getiren inanışlarına göre Dağ Tanrısı’na pirinç, meyve, sebze, çiçek, hayvan ve diğer bölgesel ürünleri sunarlar. Tanrıya şükran duygularını iletirler. Kasada töreni, toplumun önemli üye ve şeflerinin katıldığı bir açılış töreni ile başlar. Hemen ardından da kral Anteng ve kraliçe Seger efsanesinin canlandırıldığı klasik dans gösterisi ile devam eder. Herkesin katıldığı kutsal tören, gece yarısı Poten'de yapılır.  
Tapınağın giriş kapısına vardığımda hindu olmadığım için giremeyeceğimi öğrenince büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Oysa ki Asya’daki bütün hindu tapınaklarına girebilmiştim.

Tapınağın girişindeki merdiven basamaklarının üzerine tanrılar adına bir sürü yiyecek bırakılmış. Etraf hindu tapınaklarının gözüme aşina kirliliğiyle dolu. Yüksek dış duvarın dibine çömelmiş bekleşen atlı Tenggerizler, cehenneme giden merdivenlere atla taşımayı teklif ederlerken benim niyetim ise kutsallık içeren bu yolculuğu yürüyerek yapmak.



Tenggerizler genellikle yabancılara karşı mesafeli duran ve konuşmayı sevmeyen bir topluluk. Neyse ki; tapınaktan sonra çölden ayrılıp volkana doğru yükselen toprak patikada yürürken gerilerden yetişip benle yürümeye başlayan atlı Agung açık fikirli biriydi. Agung, 40 yaşlarında gösteren, kara kuru ama güler yüzlü bir Tenggeriz. 15-20 dakikalık yürüyüş mesafesini atıyla taşımak isteyince fiyatını sordum. 15 dolar civarında. Bu, neredeyse Endonezya’daki bir günlük bütçeme eşitti. Yürümenin daha çok hoşuma gideceğini söyleyerek kibarca reddettim.

Agung, ben sordukça, bölgede en iyi geçim kaynağının atla turist taşımak olduğunu, 450 kadar atlının bu işte çalıştığını, en verimsiz geçen bir ayda her gün birer müşteri bulduğu taktirde 450 dolar kazanabileceğini anlatıyordu. Bu miktar, bu ülkede çok önemli bir gelir.

Yol boyunca su satan kadınların ısrarları ile karşılaştım. Onlar “Mister mister, water” diye seslenirlerken bense, otelden çıkarken aldığım suyun verdiği aldırmazlıkla hepsine “Terima Makasih” (çok teşekkür) diyerek yürüyüşüme devam ediyordum. Su taleplerine kayıtsız kaldığım Tenggeriz kadınlarını yan gözle süzmekten de geri kalmıyordum. Sert doğa koşullarının getirdiği bir özellik mi bilemiyorum ama pek de güzel ve çekici oldukları söylenemez. Oysa Tibetli kadınlar böyle miydi ya? Çekik gözleriyle çok güzel ve çok sempatiktiler.    

Bromo cehennemine giden merdivenleri çıkışım da, inişim de sert rüzgarın savurduğu kum taneleri yağmuru altında devam etti. Bromo’nun volkanını görebilmiş olmanın huzuru ile Cemara Lawang köyündeki otelime döndüm.

Otele vardığımda hemen bir duş alıp ön taraftaki seyir terasına çıkıyorum. Hava tamamen açık. Etrafın sessizliğinde dağların üzerine yaklaşmış tatlı bir güneş içimi ısıtıyor. Harika bir duygu. Bir an için kendimi oldukça huzurlu ve dingin hissettim. Yükseklerde olmanın verdiği farklı ruh halini derin derin nefeslerle yaşamaya çalışıyordum. Hiçbir şey düşünmediğim, tamamen arınmışlığın ve saflığın zirvelerinde dolaştığım çok müstesna bir an. Altı aydır Asya yollarında garip bir gezgin olarak dolaşmanın verdiği tatlı yorgunluktan sonra, Ateş Tanrısının dağı Bromo’yu ziyaretin verdiği mutluluk ve huzur duygusu tüm benliğimi kaplıyordu. Yaşadığım tüm zorluklara karşı başıma kötü bir şey gelmeden, Asya’daki son durağımın kapısında olmanın verdiği keyif duygusunun yoğunluğunda Tanrıma şükran duygularımı sunuyorum.

Akşam üzerinin melankolik ortamında memleketimi özlediğimi, aylardır içemediğim safkan Türk kahvesini özlediğimi hissediyordum tekrar. O kadar çok şey görmüş ve yaşamıştım ki şu anki arınmışlık duygusu tüm bu çilelere, yalnızlıklara değecek kadar güzel.    

Güneşin yavaş yavaş alçalıp çanağın arkasına geçmesinden sonra, volkanların üstünde yarattığı enteresan ışık oyunları ile harika bir günbatımını seyrediyorum. Oldukça farklı ve olağanüstü bir manzaraydı. Kırmızı bulutların önünde muhteşem görünen Batok’un konisinin siluetini bol bol fotoğraflıyorum. Diğer yabancılarla da sürekli fotograf çekiyordu. Ama buraya gelen yabancılardan çok azının burada gecelediğini öğrendiğimde pek de şaşırmıyordum. Geceleme oranı, sadece kişi başına 0.8 geceymiş. Asya’da on ülkeyi neredeyse karış karış dolaştım ama sanırım Tenggerizler kadar soğuk, karşısındaki insanı küçümseyen bir grup görmedim. Belki de bunu iyi bilen yabancılar, burada hiç kalmadan volkanı görüp Probolinggo’ya dönüyorlar. Tenggerizlerin buraya gelen ziyaretçilerle aralarında çok az bir etkileşim var. Kapalı bir toplum olmalarının ve dış dünyadan gelen olumsuz etkilere direnebilmelerinin ardında, daha aşağıdaki ovalarda yaşayan müslüman topluluklardan soyutlanmış olmaları ve farklı bir kültür ve dinsel inanca sahip olmaları yatıyor. Kızılderililer de beyaz adamla ilişki kurmuyorlar ama bunun nedeni belli. Tenggerizler’in de yabancılarla ilişki kurmamak için nedenleri var. Onları iyice köşeye sıkıştırmış, yerli müslüman halkı ve yıllarca Java’yı sömürmüş Hollandalılardan kaynaklanan “beyaz adam”a olan güvensizlikleri. 

Gece yatağımda oldukça üşüdüm. Defalarca uyandığım bölük pörçük bir uykunun arasında saatimin alarmı 03:15’te çalmaya başladı. Yataktan kalkıp havayı kontrol etmek için dışarı çıktığımda ilk gördüğüm şey, yüzlerce yıldızın arasında gökyüzünde asılı duran muhteşem dolunaydı. Bu güzel havayı kaçırmadan gündoğumunda Patnalatan Dağında olmalı, gündoğumunu oradan seyretmeliydim.

Yürüyüşe başladığım ilk anda, gecenin son saatlerinin serin havası yüzüme çarparak kendini hissettirdi. Ellerimi ceplerime sokup yola devam ettim. Ortalık neredeyse gündüz gibi aydınlıktı. Solumda, ay ışığının aydınlattığı inanılmaz güzellikte bir doğa olayı vardı. Böylesini ilk kez görüyordum. Bir gün önce yürüdüğüm, Kum Denizi denen düzlük tamamen sisler içindeydi. Sis, ana çanağın tabanına çökmüş ve her yeri kaplamış. Bromo ve Botak’ın zirveleri, sis bulutunun üzerinde muhteşem görünüyorlardı.

Evimden binlerce kilometre uzakta, karanlığın içinde, ıssız bir orman patikasında aceleyle yürürken kendi kendimle bir iç hesaplaşmaya girdim. Neyin peşindeydim? Neydi beni kendisine çeken bu inanılmaz tılsım? Sadece insanın genlerine hapsolmuş bir keşfetme ve heyecan duygusu muydu? Yoksa yüksek dozdaki adrenalinin pompaladığı bir keşif dürtüsü ya da hayatı limitlerine yakın yaşama arzusunun kamçıladığı bir merak ve heyecan duygusu muydu bu? Bilemiyorum...

Patika bir süre sonra geniş bir düzlüğe çıktığında, tüm hesaplaşmam yerini tek bir soruya bırakıyor. Bundan sonra yol nasıl devam ediyordu acaba? Karanlıkta görebildiğim kadarıyla düzlüğün sonunda dik bir çıkış vardı. Ellerimle çevredeki ağaç dallarına tutunarak çıktım ama on metre kadar ileride patika bitiverdi. Çok dik bir eğimde tehlikeli bir yan geçiş var. Patika bu olamaz, çok tehlikeli. Geriye dönme zamanı. Tekrar geniş düzlüğe indim. Mutlaka bir yerlerden çıkış olmalı. Etrafı tekrar dikkatle araştırdığımda, ağaç gölgelerinden dolayı karanlıkta kalmış, uzun çalılar nedeniyle de görüş açısından çıkmış bir noktada küçük merdiven basamaklarını buluyordum. Tamam, dün akşamüstü konuştuğum yaşlı Hollandalı çiftin söylediği merdivenleri buldum. Çok sevinçliyim.

Ortalık kızıllaşmaya başlarken bir an evvel tepeye varmam gerekiyordu. Nefes nefeseyim ve kalbim çok kötü atıyordu ama mola da veremezdim. Nihayet iki oturma bankının olduğu terasa varınca aceleyle tripodumu kuruyorum.

Güneş doğmadan önceki son dakikalar. Doğu tarafındaki harika kızıllığın her iki volkanın üzerine bıraktığı pembe tonlar, gri ile mavi arasındaki sis bulutu, bembeyaz dumanları havaya yükselen Bromo volkanının sessiz ve sakin güzelliği, çanağın içindeki mavi sisin yavaş yavaş incelenerek kayboluşu, ortaya çıkan Kum Denizi’nin kıpkırmızı renkleri, muhteşem bir manzaranın müthiş görsellikteki zenginlikleriydi. Yalnızlığım ve bu güzelim manzaranın karşısında olmak harika bir duyguydu. Dünyanın upuzak bir köşesinde, onca zorluğu yaşamaya değecek çok özel bir anı kendimle paylaşırken içimdeki o keşif dürtüsüne bana bunca güzellikleri yaşattığı için teşekkür etmeyi de ihmal etmiyorum.

Faruk Budak




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa