Editörler

Suderin Murat
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Yağmur Dolkun
Bülent Irkkan
Elif İnan
Mahmut Özturan
Doğanay Sevindik
Zeynep Şişman
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Sanatın Başkenti : Madrid Zeynep Şişman
Uçağımızı ve kalacak yerimizi ayarladıktan sonra bir ön çalışma yapmadan şehre varmamıza rağmen, Madrid, öylesine gittiğinizde dahi size sunacak çok etkinliği olan bir şehir. İspanyolların milli bir bayramına denk gelmemiz ve tüm otellerin dolu olması nedeniyle ilk iki günü tarihi merkezin biraz dışında bir otelde geçiriyoruz. Otelimiz merkeze beş metro durağı uzaklıkta ancak Madrid, Londra’dan sonra Avrupa’nın en yaygın ve gelişmiş metro ağına sahip olduğu için kent içi ulaşım son derece rahat ve hızlı. Milli bayram nedeniyle şehirde pek çok yerli turist var, tüm restoranlar, kafeler ağzına kadar dolu. İlk gün geç saatteki uçağımız yüzünden ancak otele geçiyoruz, bize fazla vakit kalmıyor, hafif çiseleyen yağmur altında kendimize birer hoş geldik içkisi ısmarlamak üzere otelin bulunduğu çevrede sokakları turluyoruz. İlk sevimli yeri bulmamız beş dakikayı geçmiyor. El Gañan isimli minik bir bar-restorandayız. Genel olarak Madrid’de müessesenin şarabından içiyoruz, fiyatlar ülkemizle karşılaştırıldığında çok ekonomik ve şarap gayet güzel. Zamanla, Madrid’de restoranların çok sıcak bir atmosferi olan büyük bir bar ve etrafında az sayıda oturulacak masalardan oluştuğunu farkediyoruz. Maalesef, uzun süre sırtınızda fotoğraf çantalarıyla yürüyünce bar kısmının tadını pek çıkaramıyorsunuz.



Pazar günü Madrid’de ilk durağımız Avrupa’nın en büyük bit pazarı olduğunu öğrendiğimiz ve bir pazar günü Madrid’deyseniz mutlaka gitmeniz gereken yer: El Rastro. 17-18. yüzyıllarda esasen et pazarı (rastro kelimesi kesilen hayvanlardan akan kanı temsilen leke anlamına geliyormuş) olarak başlayan ancak şimdilerde antika ev eşyaları, eski kitaplar, resimler, giysiler, çin malı döküntüler de dahil her türlü malın tezgahlarda yer aldığı; sokaklar boyunca her türden insanı, genç, yaşlı, hippi, punk, siyah, beyaz, büyük kalabalıklar halinde çeken bir açık hava bit pazarı. Bir türlü bize yüzünü göstermeyen güneşin yokluğunda sokaklar ve binalar kasvetli bir ortaçağ havasını yansıtmakla birlikte herkesin keyfi yerinde görünüyor. Yeni yılın yakın olması nedeniyle tezgahlarda ayrıca Noel ruhuna uygun pek çok satılık malzeme de var.





El Rastro’da bir miktar turlayıp bugün bedava olduğunu öğrendiğimiz Museo del Prado’ya gidiyoruz ancak inanılmaz uzun kuyrukta yağmur altında bekleyen Madridlilerin de aynı fırsatın peşinde olduğunu anlıyoruz. Hakikaten haftasonları Madridliler çoluk-çocuk hiçbir etkinlikten geri kalmıyorlar, çocuklar da bebek arabalarının yağmurlukları altında ebeveynleri ile birlikte müze kuyruğunda bekliyorlar. Biz bu müzeyi şimdilik pas geçip eski bir boğa güreşçisinin işlettiği Taberna el Quitapenas’da ağrıyan ayaklarımızı dinlendiriyoruz. Evin şarabı gayet güzel, yanında ikram olarak İspanyolların milli yemeklerinden tortilla geliyor, yani patates omleti.

Pek çok Avrupa ülkesi gibi İspanyolların da bir kralı var. Saray görmeyi seviyorsanız, gerçi şimdiki kral daha konforlu bir yerde yaşıyormuş, Palacio Real hiç olmadık bahçesinde dolanıp dışarıdan şöyle bir bakmaya değebilir. Felipe V, Avrupadaki tüm sarayları cüce bırakacak bu 2800 odalı sarayın proje işlerini İtalyanlara ihale edince ortaya İtalyan barok tarzı bir saray çıkmış.

Sarayı arkamızda bırakıp, pazar günü ziyaret etmeye daha çok değecek Nuestra Señora de la Almudena Katedraline geçiyoruz. Mimari olarak çok etkileyici olmasa da ortamda herhalde pazar ayininden kalan titreyerek yanan mumlar, devasa tavanın altında ahşap sıralar, fısıldaşan insanlar, bizim gibi fotoğraf çekenlerle daha canlı ve dünyanın ne kadar küçük olduğuna dair bir yer. Özcan, fotoğraf çekenlerden birisini Afsad’dan sevgili Zafer Bey’e benzetiyor. Katedralin ilahi atmosferinde yavaşça “Zafer Bey” diye fısıldıyorum. Zafer Bey ve eşi de Madrid’i geziyorlar, kendi aramızda bayramlaşıp bir süre sohbet ediyoruz.





Kış günü erken inen akşam ile kendimizi Madrid sokaklarına, özellikle de tapas yiyebileceğimiz bir yerlere doğru bırakıyoruz. Calle de la Cava Baja sadece yemek yemeğe adanmış bir sokak, üzerinde pek çok lokanta ve taverna var. İspanyolların “tapas” dediği, bizim meze kültürümüzü oldukça andıran, ufak tabaklardaki lezzetli minik yemekler, mutlaka tadılması gerekenlerden. Ortaçağlarda seyahat ederken konakladığınız hanlarda, aç karına içki içip problem çıkarmanızı önlemek için şarap veya bira bardağı üzerine konan ufak atıştırmalık yiyeceklerle başlayan bu gelenek halen (belki de aynı amaca hizmet ederek) devam ediyor. Sokaktaki her yer tepeleme milli tatilin tadını çıkaran İspanyollarla dolu. Nihayet La Peonza Taberna isimli lokantada kendimize bir yer buluyoruz. İçeride müzik çalmıyor ama ses düzeyi kalıcı duyma hasarı yapabilir. Tüm İspanyollar inanılmaz şekilde bağırarak konuşuyor ve gülüyorlar. Çok geleneksel bir tapas yemek için, azıcık paranıza kıyarak, jamon Iberico dedikleri domuz bacağından yapılan jambondan tatmanız gerekiyor. Domuzların bacakları tuzlanıp iki hafta süreyle kurumaya bırakılıyor, yıkanıp durulanıp tekrar altı haftalık bir bekleme süresini takiben en az 12, bazen 36 aya kadar varan bir salamura süreci sonunda masanıza geliyor.





Pazartesi sabahı Madrid’e gelen yerli turistler evlerine geri dönmek için, biz ise daha merkezi otelimize yerleşmek için metroda bavullarımızı çekiştirerek seyahat ediyoruz. Yeni kalacağımız yer Madrid’de pek az örneği olan oda+kahvaltı şeklinde, 18. yüzyıldan kalma bir apartmanın birinci katındaki dairenin içini dekore ederek misafirleri kabule hazır hale getiren Arjantinli bir çift tarafından işletiliyor. Sabah bavulumuzu eve atıyor ve Centro de Arte Reina Sofia müzesine doğru hevesle yola çıkıyoruz.





Görmeyi merakla beklediğim başyapıtlar, boyutlarıyla her zaman beni şaşırtmışlardır (genellikle hayal ettiğimden pek küçük olurlar), Picasso’nun Guernica’sı da kuralı bozmuyor, büyükçe birşey olduğunu biliyorum ama dev bir salonda sergilenen bu başyapıtın büyüklüğü ile çenem düşüyor. Madrid’de istisnasız tüm müzelerde çantalarınızı emanete bırakmak zorundasınız, bizim fotoğraf makinaları da emanete gidiyor, ama zaten fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Ben Türklük kontenjanımı kullanıp Özcan’ın cep telefonuyla fotoğrafını çekiveriyorum (flaşsız), eserin iki yanında bekleyen görevliler hep birlikte üstüme doğru yürüyorlar.

Boğa, at, kadın... Picasso’nun savaş karşıtı evrensel bir ikon haline gelen bu kübist eserinde İspanya iç savaşı sırasında Alman savaş uçakları tarafından bombalanan Guernica’da yaşanan trajedinin kurbanları, kaybedilen masumiyetin metaforları. Eseri çevreleyen salonlarda Guernica ile ilgili değişik sanatçılar tarafından üretilen diğer sanat eserleri yer alıyor. Salondan salona geçerken arada bir durup hayranlıkla değişik açılardan görünen Guernica’nın ayrıntılarına tekrar tekrar takılıyor gözüm.

Yakın salonlardan birinde mimar/şehirci Le Corbusier’nin eserlerini görmek hoşuma gidiyor. Aynı şekilde iç savaş zamanında çektiği fotoğraflarla Robert Capa, daha izole bir odada sergileniyor. Capa’nın çok iyi bildiğimiz ve daha önce hiç görmediğimiz fotoğraflarını zevkle izliyoruz.

1931 yılında Madrid’de yapılan yerel seçimler cumhuriyetçileri ve sosyalistleri iktidara getirir ancak 1933 yılına kadar sağ koalisyonlar iktidarda kalır. 1936 yılında solcu Halkçı Cephe az bir farkla sağcı Milliyetçi cepheyi yener ve iktidara gelir. General Francisco Franco Kanarya Adalarına sürgüne yollanır ama, ordu sağ partileri desteklerken Temmuz 1936’da Kuzey Afrika’daki garnizonlar ayaklanır ve ayaklanma kısa zamanda İspanya’ya yayılır; İspanya iç savaşı başlar.

Milliyetçi güçlerin kuzeye ilerlemesini durduran Madrid, “Madrid’i alırsam, İspanya benimdir” diye düşünen Franco karşısında zor durumdadır. Cumhuriyetçi hükümet Valencia’ya kaçar. Şehri savunan eğitimsiz ama uluslararası ünlüleri de barındıran (Ernest Hemingway, Willy Brandt) geniş bir kitle vardır. Franco şehri havadan bombalar ve teslim olmalarını bekler ancak Madrid teslim olmaz.

Savaş tarihinde bir ilk olarak, Alman savaş uçakları Franco taraftarı olan Salamanca mahallesi hariç Madrid’i bombalarlar. Franco’nun “Madrid’i Marksistlere bırakacağıma yok ederim daha iyi” yaklaşımı ile on binlerce sivil Madrid Savaşında ölür.

Şehrin kıtlık sınırlarında yaşadığı 1938 yılında Madrid’in cumhuriyetçi savunucuları teslim olmak ya da savunmaya devam etmek konusunda bölünmüş iken, Mart 1939 yılında şehir teslim olur.

Müzenin koleksiyonunda İspanya iç savaşında üretilmiş eserlerin yanı sıra 20. yüzyılın ilk yarısına tarihlenen ve modern İspanyol sanatının gelişimini gösteren yapıtlar da ağırlıkta. Modern sanat akımlarının gelişiminde büyük rol oynayan, örneğin kübizm için Picasso ve Gris, sürrealizm için Miro ve Dali olmak üzere 20. yüzyıl sanatında iz bırakan İspanyol sanatçılara ait eserler de burada sergilenmekte. Ayrıca yine sürrealist fotoğraf sanatçılarına ayrılmış bölümlerde Man Ray’in (Objeto indestructible) tahrip edilemez objesi, aralarında Cartier-Bresson ve Dora Maar’ın da bulunduğu pek çok fotoğrafçının eserleri de bulunmakta.

Başyapıtları beynimize kazıyıp kendimizi eski Madrid sokaklarına bırakıyoruz, tarihi merkezin sokaklarında dolaşıp kırmızı tuğla cepheli binaların, aniden beliren meydancıkların keyfini çıkarıyoruz. Çok üşüdüğümüz zamanlarda nefis kokulu bir kahvenin yanında üzerine toz şeker dökülüp yenen churros ile minik molalar veriyoruz. Sokaklarda dolaşırken, bir dönem El Rastro bit pazarında ikinci el mallar satarak hayatını kazanmaya çalışan Oskarlı yönetmen Pedro Almodovar’ın filmlerinden ya da kısa süre önce seyrettiğimiz Javier Bardem’in başrolünde olduğu Goya’nın Hayaleti filminden bir sahneye denk geleceğimizi hayal ediyoruz.

Eski Madrid’in en keyifli mekanlarından birisi de şüphesi Plaza Mayor. Son derece güzel bir mimariye sahip binalarla çevrili ve ortasında meydanı inşa ettiren III. Felipe’nin heykelinin bulunduğu bu meydan haftanın her günü, adeta 24 saat canlı. Burası da tüm Madrid gibi Noel ruhuna uygun olarak süslenmiş ve yan yana minik tezgahlarda envai çeşit ıvır zıvır satılıyor. İnşa edildiği 1619 tarihinden bu yana meydan, pek çok boğa güreşleri, kraliyet düğün-doğum kutlamaları, İspanyol Engizisyonu sırasında topluca yakılanları, idamları görmüş, geçirmiş. Meydanı çevreleyen binaların bir kısmının cepheleri Carlos Franco isimli sanatçı tarafından burçlar ve tanrı imgeleriyle rengarenk boyanmış.





Plaza Mayor’a çok yakın bir konumda dünya üzerindeki en eski (1725) restoranı da ziyaret edebilirsiniz. Botin isimli bu restoran Hemingway’in en beğendiği restoranmış, hatta Goya’nın orada bulaşıkçılık yaptığı rivayet ediliyor. Biz ise akşam Miau isimli restoranda İberya usulü işkembe güveç ile hamsili tapas deniyoruz, hepsi çok lezzetli. Otele döndüğümüzde sevimli Arjantinli çift ile sohbet ediyor, onların Madrid’e geliş hikayelerini dinliyoruz.





Ertesi sabah hala dinmeyen yağmur sonunda bize de bir Çin malı şemsiye aldırıyor ve buraya geldiğimizden beri sürekli gördüğümüz etrafa atılmış şemsiyelerin nedenini anlıyoruz; şemsiye beş dakika dahi dayanmıyor ve ilk rüzgarda ters dönüp kırılıyor. Şemsiyeyi dağılmaması için ikimiz birden kenarlarından tutarak bu sefer de Prado müzesi kuyruğunda bekliyoruz. İçeri girerken bir adam şemsiyesini yanımızda çöpe atıyor.





Las Meninas nihayet karşımda. Afsad’da Elif Vargı’nın da katıldığı sanat tarihi derslerinden beri çok merak ettiğim Velazquez’in bu tablosunu hayranlıkla izliyorum. Foucault, Kelimeler ve Şeyler kitabında, Velazquez’in bir tablo yaptığını, bu tabloda kendini kendi atölyesinin içinde veya Escurial sarayının bir salonunda, kralın çocuklarından Margarita’nın dadılarıyla, hizmetçileriyle, saraylılarla ve cücelerle çevrelenmiş olarak seyrettiği halde, iki kişinin resmini yaparken temsil ettiğini, ressama modellik yapan iki kişinin, en azından doğrudan doğruya görünür durumda olmadıklarını; ama onları bir aynadan görmenin mümkün olduğunu, bunların hiç kuşkuya yer bırakmayacak şekilde, Kral IV. Felipe ve karısı Marianna olduklarını belirtmekte. Tablonun dışında kaldığı için ulaşılmaz olan, ama bu tablonun komposizyonunun bütün çizgileri tarafından zorunlu kılınan bu yerde ne vardır? Aynanın yansıttığı çehre, aynı zamanda onu seyretmektedir; tablonun bütün kişilerine bakanlar, aynı zamanda seyirlik bir sahne olarak sunulmuşlardır. Tablo bütün olarak, onun için bir sahne olduğu sahneye bakmaktadır. Belki de Velazquez’in bu tablosunda, klasik temsilin temsili gibi birşey ve açtığı mekanın tanımı vardır. Nitekim, bu mekanın tüm unsurları, imgeleri, kendini sunduğu bakışlar, görünür kıldığı çehreler, onu doğuran hareketleri bu tabloda temsil etmeye girişmektedir. (Foucault, Kelimeler ve Şeyler, 1966)

Picasso bu tablodan çok etkilenmiş olsa gerek ki Barselonadaki Picasso müzesinde konuyla ilgili pek çok eseri bulunmakta ancak bunu Barselona için ele almak üzere şimdilik bırakıyorum.

Müze ayrıca yüzden fazla tablosuyla oldukça geniş bir Goya koleksiyonuna sahip.

Madrid’e gelip de bir flamenko gösterisi izlemeden gitmek olmaz diye genelde Madridlilerin de gittiği, fazla turistik olmayan bir flamenko barına akşam için rezervasyon yaptırıyoruz. Bu tip gösteriler biraz fazla turistik ve yemeği de işin içine katarsanız epey pahalı olabiliyormuş, bu yüzden yemeğimizi La Tia Cebolla (soğan teyze) isimli bir yerde yiyoruz. İspanyollar futbol konusunda bize çok benziyorlar, yemek yediğimiz yerde herkes televizyondaki maçı seyrediyor. Ben nihayet bir paella yiyorum, Özcan midye alerjisi yüzünden beni yutkunarak seyrediyor.

Madrid güne erken başlayan bir şehir değil. Belki bu nedenle akşam da çok geç başlıyor, akşam yemeği geç yeniyor, gece etkinlikleri gündüze kadar uzayabiliyor. Flamenko müzik için hala vaktimiz var, gece Madrid sokaklarında öylesine dolaşıyoruz, ısınmak için bir Irish pub gözümüze kestiriyoruz. Benim için Irish cafe güzel ve ısıtıcı bir tercih oluyor, çift ekranda verilen ve herhalde aynı anda oynanan futbol maçlarına kilitlenmiş kalabalığı seyrediyorum.

Cardamomo isimli flamenko barında erken yaptırdığımız rezervasyon sayesinde sahnenin en önündeki masalardan birisindeyiz, tek-tük turistler olmasına rağmen mekanı genellikle Madridliler dolduruyor. Sahneye önce gitarlar geliyor, bir adam pek acıklı olduğunu düşündüğüm bir şarkıya başlıyor, genç kadın ve erkekler alkışlayarak tempoya katılıyorlar, müzik son derece hüzünlü olmasına rağmen tempo insanlara adrenalin yüklüyor. Müziğin temposunun tırmandığı bir noktada aniden gençlerden biri ahşap sahne üstünde topuklarını vurarak sanki doğaçlama bir şekilde dans etmeğe başlıyor. Yaklaşık iki saatlik gösteri boyunca müzik ve danslar çok etkileyici bir şekilde devam ediyor, gitar ve ahşap kutu gibi bir aletle solo gösteriler yapılıyor. Genç müzisyen ve dansçılar ustalarına saygıyla eşlik ediyorlar. Satın aldığınız bilet karşılığında bir bardak içki hakkınız oluyor.





Ertesi gün hava soğuk ama nihayet pırıl pırıl bir güneş var ve biz Madrid’e yarım saatlik bir tren yolculuğu mesafesindeki tarihi bir yerleşim olan Toledo’ya gitmek üzere tren garındayız. Çoğu Avrupa kentinde olduğu gibi şehir merkezine kadar inen trenler şehirlerarası seyahat için son derece uygun ve konforlu araçlar ancak Madrid tren garı adeta bir havaalanı gibi, elektronik tabelalardan treninizin saatini takip ederken kahvenizi yudumlayabilir ya da kitapçıda son çıkan kitapların sayfalarını karıştırabilirsiniz. Yürüyen merdivenlerle trenlerin olduğu platforma inip de uzaya gidecekmiş gibi bir aerodinamik tasarıma sahip trenleri yan yana sıralanmış görünce bizim “hızlı tren” deneyimimiz aklıma geliyor, içim sızlıyor. Bugün bineceğimiz tren en hızlısı değil (Madrid’ten Barselona’ya geçerken en hızlısına binip saatte 301 km. hızla seyahat edeceğiz), daha düşük hızda sehayat eden bir banliyö treni ama diğerinden pek aşağı kalır tarafı yok, sadece çok daha ucuz.





11 Mart 2004 tarihinde, Atocha’daki bu büyük tren garına yönelmiş banliyö trenlerine yerleştirilmiş on adet eş zamanlı bombalama ile toplam 191 kişi hayatını kaybetmiş, 1755 kişi ise yaralanmıştı. Bombalamadan 36 saat sonra üç milyondan fazla Madridli terörü lanetlemek üzere sokaklara dökülmüş ve şehir tarihinin en büyük gösterisini gerçekleştirmişlerdi.

Toledo’da zaman adeta ortaçağda durmuş gibi. Dar sokak aralarında antika ve turistik eşyalar satan dükkanların içindeki şövalye zırhları bu havayı kuvvetlendiriyor. Kargacık-burgacık sokaklar, gotik katedraller, camiler, sinagoglar ile bir ortadoğu havası var. Toledo Müslüman kontrolündeyken, bir arada barış içinde yaşayan müslüman, yahudil ve hristiyan nüfusuyla önemli bir kültür kentiymiş.

İstasyonda indikten sonra 15 dakikalık bir yokuş yürüme ile eski kentin sokaklarına dalıyoruz. Eski kenti oldukça dik yamaçlar çevreliyor. Roma, Arap ve hristiyan geçmişi olan Alcazar Kalesi kentin silutini şekillendiren öğelerden biri.





Toledo, Girit doğumlu ünlü ressam El Greco’nun hayranlarının mutlaka görmesi gereken bir yerleşim. El Greco 1577 yılında Toledo’ya göç eder ancak II. Felipe’ye kendini kabul ettiremez. Katedral yönetiminin himayesinden mahrum kalan El Greco lüks içinde yaşamayı sevmesine rağmen Toledo’nun gözden düşmesiyle birlikte kirasını dahi ödeyemeyecek koşullarda hayata gözlerini kapar. Toledo manzaralı tablosu bugün New York Metropolitan Müzesinde sergilenmekle birlikte, aralarında El Entierro del Conte de Orgaz (Kont Orgaz’ın cenazesi) gibi çok tanınan eserlerinin de bulunduğu Museo de El Greco Toledo’da ziyaret edilmesi gereken yerlerden biri.

Sokakların bir kısmı öylesine dar ki, deniyorum, kollarımı açınca iki taraftaki binalara dokunabiliyorum. Elimizdeki sokak haritası da yeterli olmayınca kaybolup rastgele rahatça dolaşıyoruz. Ancak tren vakti yaklaşınca panikleyip koşturmaya başlıyoruz, şans eseri daracık bir aralıktan bir taksi görüyorum, hemen atlıyoruz.

Dönüşte Madrid’in biraz daha yeni bölümlerini şöyle bir turlamaya karar veriyoruz. Madrid şehir merkezini kuzeyden sınırlayan Gran Via, modern mağazalar ile Madrid’in imparatorluk geçmişinin birbirine karıştığı anıtsal bir cadde. 1911 yılında Madrid’in labirent gibi eski sokaklarının üzerinden hatta Goya’nın bir zaman oturduğu bir ev de dahil olmak üzere eski mahalleleri yok ederek, buldozerle açılan bu büyük bulvar yine de başarılı şehircilik uygulamalarından biri olarak kabul edilmekte. Bu büyük bulvar üzerindeki Plaza de España, Franco dönemine ait anıtsal binalarla çevrelenmiş olmasına rağmen yine de hoş bir mekan. Meydanın ortasındaki yeşil alanda yer alan ve herhalde vandallara karşı sürekli devriye gezen bir polis otosuyla korunan Cervantes’in iki ölümsüz karakterinin, Don Kişot ile Sanço Panza’nın heykelini özellikle görmek istiyorum.





Cervantes’in çabuk yoldan bir-iki peseta kazanmak için kısa hikaye olarak yazmaya başladığı Don Quijote, edebiyat dünyasında tüm zamanların ilk ve en önemli romanı olarak değerlendiriliyor. Madrid’in Barrio de las Letras mahallesinde ikamet eden Miguel de Cervantes Seavedra 1616 yılında hayata gözlerini yumduğunda Convento de San Ildefonso de las Trinitarias manastırına gömülmüş. Ancak halen inzivaya çekilmiş rahibelerin yaşadığı manastır ziyarete kapalı olduğu için, bu büyük ustanın kemiklerinin tam olarak nerede olduğunu kimse bilmiyor.

Madrid’de son akşam canlı müzik dinlemek niyetindeyiz ama Madridlilerin gece hayatı o kadar geç başlıyor ki bizim pilimiz yetmiyor. Onun yerine kaldığımız yere yakın rastgele bir bara giriyoruz, şaraplarımızı yudumlarken kitaplarla dolu güzel ortamın keyfini çıkarıp, genç bir sanatçının Retratos Ignorantes isimli resim sergisini seyrediyoruz.

Ertesi sabah erkenden istasyona gidip bu güzel ve etkileyici şehirden ayrılmak üzere trene atlayıp Barselona’ya doğru yola çıkıyoruz. Dudak uçuklatan emlak fiyatlarını görmüş olmakla birlikte kalbimizde yer edinen bu şehir ile ilgili hala hayaller kuruyoruz, nasıl olsa hayal kurmak bedava....




duvarlardan ayrıntılar...



 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa