Editörler

Suderin Murat
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Yağmur Dolkun
Bülent Irkkan
Elif İnan
Doğanay Sevindik
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Çığlığın Çatlayan Sesi : Durmayan Bir Tik Tak! Şükrü Keleş, Ali Öz

Fotoğraf: Ali ÖZ

Haydi yaklaş… Yaklaş da düş ağzıma! Bak neler diyeceğim sana…

Gövdeme bakışlar üşüştü... Onun nerede olduğunu sorduğum adamların bakışları uyutmaz kâbuslarımın yüzleri oldu. Hepsini gövdemde topladım. Hepsinin bakışını aklımda tuttum. Nicedir bitmek bilmez bir arayıştayım; kaskatı!  Yaklaş biraz daha… Bir bilsen… Bir bilsen, nasıl da tepeden tırnağa kendimim oysa!

‘ bir ikiyüz bilmem kaç hafta içimde içimde bilmediğim kadar bir ses bir ses var bana onlar verdi onlar dedi söyledi orada dediler baktım burada dediler baktım hah! her yere baktım her yere yürüdüm yürüdüm üstlerine söyle nerede o kuyu nerede yolu yolu yol durma zamanı mı saçları bırakma zamanı mı zamanı sarsınlar o güne o gün evden gönderir miydim ki ben onu salıversinler versinler adımı bir aşk gibi söylesinler bir aşka verir gibi versinler geri ben bir ana ki bilsinler kalabalıklarda göz göz açılmış yaralarımın sızısında bir sarılır acıya bir yer açarım acıya arar ararım yakalanırım bir kaybolanım sarılır bana bir yitenim sarılır ki biz biz diye bir şey var ki hiç ayrılmayan bir biz var biz bir ikiyüz bilmem kaçıncı haftadır ayrı hah! bir şey lazım bana bir şey bir ses bir bilmem bir avuntu bir rahat uyku bir parça ekmek hatta bayat da olsa hayat da olsa yazacaksa yazsınlar verecekse versinler ya diri ya ölü o yok ki hah! bizi desinler biz de desinler görecekse görsünler bulacaklarsa bulsunlar sakladıklarını bir en çok kaçak çayı demli sevenimi en çok ensemden öpenimi ki ben bu enseye dokundurtmadım kimseyi şimdi çıkmış şişko biri boynuma asılıyor yere yüzümü gösteriyor ben ki toprağı solumuşum hah! Yeri solumuşum hah! beni tıknaz olan tık tıkıyor ayırıyor yerden bir minübüs ayakları yerden mi kopacağım ki sözden mi kopacağım ki ayaklarım göğe değer yeter keser deli mi deli kırçıllı bir nefese vardım hah! bir nefesin yetmediği yerde bir el aradım bir el lazım parmakları olan dokunmak için hissetmek için uzanmak için bir şey lazım yazacaklarsa yazsınlar geleceklerse gelsinler bir çift ayağım var sapasağlam hepsi için bu ayaklarla gidecek bu ellerle sarılacak bu gerdana bir yirmi sene önce sütü çekilmiş bu göhse yaslayacağım başını o en çok karanlıktan korkanımı salsınlar olmadı beni de alsınlar hah!  ’


*


İlk gün,
Güneşli bir gündü. Böylesine güneşli bir gün… Hani işe okula giderken otobüs camından sağa sola bakılacak bir gündü.

Akşama kardeşinin doğum gününü kutlayacaktık. Mutfakta fısıldaştık: Saçlarımı okşayıp  ‘pasta yapma’, dedi. ‘Üstünde adı yazılı o çukulatalı pastalardan alacağım. Sus, sakın söyleme ama! Sürpriz yapacağım.’

Elleri ceplerinde ıslık çalarak çıktı evden.

Aynı günün akşamı,
Balık yaptım. Tavada çıtır çıtır kızaran balık… Sonra, sonra salata yaptım. Domatesi bol çoban salatası... İri iri limonları doğrayıp salatanın yanına dizdim.

Sonra araba sesleri gittikçe seyreldi sokağımızdan. Biraz gecikti sandık. Kardeşi unuttu sandı. İlkin pasta getireceğini söylemeyip sustum. 

Bir yirmi dakika, bir kırk dakika, bir iki saat, bir üç saat gecikti. Sustum.

Aynı günün gecesi,
Sonra bir beş saat daha gecikti. Evdeki herkesi sakinleştirip yatırdım. O gece gözümü bile kırpmayıp bekledim. Aklımdan kötü şeyleri kovmaya çalışarak bekledim. Mutfağın küçük penceresini açıp bekledim. Mutfakta küçük bir sandalye üzerinde bekledim. Sokaktan geçen her bir ayak sesine kulak kabartıp bekledim. O gece uyumadığı yatağının başucuna gidip gele gele… Gidip gele gele bekledim. 

Ve sonrası, daha sonrası,
Sonrası ‘yok’!

*

Adın Soyadın yazıldığı o iki kelime beyaz bir dosya kâğıdına düşürülür. O dosya kâğıdı başka bir kâğıtta temize çekilir. O kâğıtlar binadan binaya artarak başka dosya kâğıtlarıyla birlikte dolanır. O kâğıtlar tel zımbalı bir dosyaya kaldırılır, sonra o dosyalar bir rafa... O rafların bulunduğu odaların kapısında anahtarlar, kilitler…

Bir isim bir beyaz kâğıdın üstünde öylece durur. Günlerce haftalarca durur. Her gün o anahtarlar bir çekmeceye kaldırılır. O anahtarlar her gün o çekmeceden alınır. O çekmeceler bir masanın her gün açılıp kapanan gözleridir. O anahtarlar çekmeceden alındıkça o demir kapı açılır. Bir başka şişmiş dosya raftaki yerini alır. O çok gözlü arşiv dolapları kalın duvarlı binaların ardında… O hiç bir tik tak’ın olmadığı yerde… Unutuldukça durur, durdukça unutulur. 

Şükrü Keleş
Mayıs 2009




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa