Editörler

Suderin Murat
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Yağmur Dolkun
Bülent Irkkan
Elif İnan
Doğanay Sevindik
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Ötesi Sır Olan Bir Hikaye : YILDIZ MORAN Emine Çaykara

Şiirselliği olan her şey fotoğraf konusudur” demişti. 21 yaşında Cambridge’te ilk sergisini açmıştı. 1962’de, on iki yıllık meslek yaşamının zirvesindeyken fotoğrafa sırtını döndüğünde, geride şaşkın bakışlar, gerçeği masala dönüştüren anıtsal fotoğraflar bıraktı. Bundan böyle sadece şair Özdemir Asaf’ın eşiydi.

Yaşamı, bir tutkunun bir başkasıyla yer değiştirmesinin hikâyesi sanki. Aşkı tercih etmenin ve onu vazgeçilmez görmenin... Evet, kadınca bir tutku bu, bir erkeğin aşkı için mesleğini bıraktığı pek görülmemiştir. Yetişme tarzı mı, bilinçaltının oyunu mu, analık içgüdüsü mü, yoksa yıllardır aradığı aşkın içinde yitip gitme isteği mi? Cevabı onda saklı…

Cumhuriyet döneminin ilk kadın fotoğrafçısı Yıldız Moran’ın 1950’de başladığı fotoğraf serüveni on iki yıl sürdü. Kendi çabasıyla çıktığı basamaklardan yine kendi isteğiyle indi. Bildiğimiz, işini severek, kendini vererek, ruhunu katarak işini yaptığı... Ötesi “sessizlik ve sır”.

Moran, yüzünü yalnızca gerçeğe çevirerek, olanca çıplaklığıyla, süsleyip püslemeden ama büyülü bir şekilde aktardı gördüklerini. Tekniğin öneminin bilincindeydi ama tekniği hep bir vasıta olarak gördü. Taa o yıllarda, bir başına Anadolu’yu karış karış gezdi. “Neden Anadolu?” diye sorduklarında, “Türkiye’nin %99’unu Anadolu halkı teşkil ediyor” demişti. Kadın başına insanların ve olayların içine daldı. Tutkuyla. Ta ki, bir başka tutkuyla karşılaşıp kendini seçim yapmak zorunda hissedene dek.

Seçilen uğraşın sevilmesi önemlidir. Bu sevginin giderek tutku haline dönüşmesi ise bir şans. Yaşamında bunu aşan, bir başka tutkusu olan ise, şanslıdan da ötedir” demiş bir röportajında. Demek ki kendini şanslıdan da öte hissetti, “bir başka tutkusu” karşısındayken. Ne yaptığının farkında ve gönüllü olarak bıraktı kendini o akıntıya… Evlendi, dört yıl içinde üç çocuk sahibi oldu, yüreğinin derinliklerine iyice, iyice itti eski tutkusunu. Çok iyi biliyordu ki fotoğraf tutkusu ikinci planda olmayı kaldıramazdı!

1932 yılında İstanbul’da doğmuş, sanat ortamında büyümüştü. Robert College’in son sınıfında, resme karşı ilgisinden “yeteneksizim” diyerek vazgeçtiğinde, dayısı sanat tarihi profesörü Mazhar Şevket İpşiroğlu’nun önerisine kulak vererek fotoğraf okumak için İngiltere’ye gitti. Dışardan okulunu bitirip önce Bloomsbury Technical College’de, ardından da  Ealving Broadway Technical College’de fotoğrafın arka planını öğrendi. Olde Vie Tiyatrosu’nun portre fotoğraf sanatçısı John Vickers’ın yanında, ki burası Vivian Leigh, Laurence Olivier gibi meşhur sanatçıların geldiği bir stüdyoydu, iki ay staj yaptı. Dört yıl kaldığı İngiltere’de tam altı sergi açtı. Evet tam altı sergi…

Cambridge’te bir gün süren ilk sergisini açtığında henüz 21 yaşındaydı. Doğudan gelmiş Türk kızının 25 fotoğrafı bir gün içinde satılıverdi. İki yıl sonra İstanbul’da açtığı sergide hiç fotoğrafı satılmadığında çok şaşıracaktı.

Elinde makinesi İtalya, İspanya, Avusturya, Fransa, Monako ve Yunanistan’a gitti; onu çağıran o anların önünde deklanşöre bastı, inanılmaz fotoğraflar çekti. Çektiği karelerde, anlar yaşamaya devam ediyor, siz orada oluyorsunuz, sanki o anı yaşıyor ve bununla da kalmayıp hikâyeyi devam ettiriyordunuz. Bir balıkçı, bir gondolcu, bir terzi, bir balerin olup yaşıyordunuz. Venedik’te, İspanya ve Portekiz’i kapsayan fotoğraflarından oluşan bir fotoğraf albümü hazırladı. 1954 Temmuz’unda Türkiye’ye döndü; değişmiş, ustalaşmış, mesleğini seçmişti artık…

Dönemin sanatçılarının buluşma yeri olan Beyoğlu’nda, Kallavi Sokak’taki ünlü Maya Sanat Galerisi’nin üstünde bir stüdyo kiraladı. Burasını aynı zamanda kendi fotoğraflarının sürekli sergilendiği bir salona dönüştürdü. Ressam Nurullah Berk, bu stüdyoya girip fotoğrafların büyüsüne kapıldığında, Fransızca yazdığı bir yazıda onun sanatını şöyle anlatıyordu: “Yıldız Moran’ın fotoğraflarını kesin biçimde tanımlayacak bir sözcük bulmak gerekseydi, bu fotoğrafların her şeyden önce acımasız, hatır gönül tanımayan fotoğraflar olduğunu söylerdim. (...) Tüm bir Anadolu dünyası geçiyor gözlerinizin önünden bu büyük fotoğraflara baktığınızda ve bu yapıtların anıtsallığı, dışavurum güçlerini bir kat daha artırıyor.”

1950’lerin sonları... Yıldız Moran, değil kadınların, erkeklerin bile rahat dolaşamadığı yerlere gitti; kasabaları köyleri gezdi, hayata dair ne varsa görüntüledi. Ruhunu kattığı  fotoğraflarında şiirsellik ve estetik mükemmelliğin sırrı belki şu sözlerinde gizli: “Şair hangi vezinle, hangi kalıpla şiir yazmayı seçip, içeriği dolduracaksa, fotoğrafçı da kendine en uygun fotoğraf makinesini bulmakla yükümlüdür. Her iki dalda da sonuçta şiirsellik, estetik yoksa başarısızdır.” Kuşkusuz bu mükemmellikte ilk merakı resime olan ilgisi de etkiliydi.

Bir Türkiye albümü hazırlama fikri kafasında şekillenmeye başladı. 1955’te önce İstanbul’da, arkasından da Ankara’da açtığı sergiler, dönemin sanat camiasında olay oldu. Işık gölge oyunlarının mükemmelliği, “bizden olanı” olduğu gibi yansıtması herkesi etkiledi.

Fotoğrafa bakış açısını yansıtan şu cümleler ne kadar da dikkat çekici; “Fotoğraf, tıp fotoğrafıdır, endüstri fotoğrafıdır, röportajdır, hatıra fotoğrafıdır. Şiirselliği olduğu sürece. Ama örneğin kedi resmi çekilmekteyse o, benim kedim, şunun kedisi değil de, tüm kedilerin kediliğini içermeli o mesajı vermesi için. İçindeki mana yeterli değilse, ışık ve kompozisyon ne kadar mükemmel olsa da çekmem. 24 saat düşünülen, yaşanılan, ikinci plana atılamayacak bir konudur fotoğrafçılık. İnsan ve hayata özgün bir aşamanın yerini kavramsal olarak dolu, yoğun, ağırlıklı olarak verebilen kişidir fotoğrafçı. Makine ile yola çıkıyorsunuz. O denli varlığınızın bir parçası haline getirmelisiniz ki makineyi, konu ile aranızda bir engel oluşturmasın. Bunu gerçekleştirdikten sonra, seçtiğiniz konunun her zaman ve herkes için bir anlam taşıyacak yönlerini, estetik biçimde yansıtmalısınız. Mesajınız olmalı kısacası.”

Tarih 4 Kasım 1954, saat 11:00. Yıldız Moran, bir iş için şair Özdemir Asaf’ın matbaasına gider. Şairle ilk karşılaşmasını şöyle anlatacaktır daha sonra: “Kelimelerle dile getirmek zor. Duygulu, kibar, hiç görülmemiş ve bir daha göremeyeceğim bir insandı. Pırıl pırıl bir zekâ, renkli, yepyeni, bambaşka bir dünyaydı o. Olağanüstü bir insandı kısaca...”

Tam sekiz yıl sonra “o bambaşka dünya”yla yaşamayı tercih edecektir Yıldız Moran. 1962 yılında evlenir, fotoğraf sanatçılığını bırakır: “Birden yirmidört saatimi bu konuya mı vereceğim, yoksa daha önemli konular var mı benim için diye düşündüm. Daha önemli şeyler olduğuna karar verdim ve oniki yıl sonra bıraktım bu işi.”

Son sergisini açtığında yıl 1970’tir ve o artık sadece Özdemir Asaf’ın eşi olarak anılmaktadır. Bebek’te Dereboyu Caddesi’nde bir apartmanın bodrum katında üç çocuğunu yetiştirirken hazırladığı sözlükler, yaptığı çevirilerle yazın alanında önemli çalışmalar yapar. Her yaptığı işe tutkuyla sarılır. 1981 yılında bambaşka dünyasını, eşini kaybeder, bir yıl sonra yeniden hatırlanır; İDGSA Fotoğraf Enstitüsü onu onur üyesi seçmiştir. 1982 yılında onur üyesi olduğunda neler hissetti acaba? 15 Nisan 1995’te hayata gözlerini yumar, ondan size geçen ışığa hayran kalacağınız fotoğraflarına her baktığınızda aklınıza takılan, “ama neden” sorusunun cevabı belki şu dizelerde gizlidir:

Bensiz seni/benden başkası anlamaz,
Sensiz beni/senden başkası anlamaz,
Senden, benden/bize olanca varmadan
Bizsiz bizi/bizden başkası anlamaz
Özdemir Asaf




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa