Editörler

Suderin Murat
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Yağmur Dolkun
Bülent Irkkan
Elif İnan
Doğanay Sevindik
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 22    Ecinne'den Ecinni'ye
Ecinne'den Ecinni'ye Enis Batur
Acaibat:


Doğu’nun ve Batı'nın "Acaib-ül-Mahlilkat"ına baktım yılların içinden geçerken. O uçsuz bucaksız katalogun içinde gerçek, gerçekçi, gerçekdışı - gözün gördüğü, imgelemin kurduğu bin bir yaratıkla karşılaştım. Kimilerinin bakışları onların üzerinde daha sık konaklıyordu. Albrecht Dürer geliyor onların başında. Karmaşık her türlü form'a, ister doğadan gelsin, ister doğaüstünün bir ürünü olsun, dikkat kesilmiştir. Kendi çıplak gözüyle görmediği gergedanı bile, ona aktarılanların büyüsüne kapılarak, bir gravüre kazmadan edememişti. Bir doğa hilkatinin, yapışık gövdeli doğmuş çocukların içinde yarattığı anafora karşı durmasını kim bekleyebilirdi? Yapışık ikizleri görmüş müydü, bilmiyorum. İki bitişik melek. Ortadan yarılmış, ayrılmaya davranmış masumiyet. Dürer'in o resmi, çocuk evreninin benim gözümde en tutarlı "tercüme"sidir: Saf, el değmemiş, kötülüğün dünyasına henüz ayak basmamış, dokunulmaz bir dünya okunur ya çocuklarda, çocuğun bir insan olduğu gerçeğini tersyüz eden bir bakıştır bu. Gövdelerden, ruhlardan, zihinlerden biri an uca yönelirken, öbürü kem uca hareket eder: Dairnon'un kronometresi aynı anda işlemeye koyulacaktır.


Albert Dürer, Siyam İkizleri, 1512, desen, 15.8x20.8cm., Ashmolean Müzesi, Oxford


Balthus :


Balthus, Yataktan Kalkarken, 1975-78, tuval üzerine yağlıboya, 166.3x157cm, Pierre Mtisse Galerisi, New York


Kurcalanan, didiklenen çocuk, büyüklerin dünyasını karartmıştır: Erişkinlerin çoğu, çocukluklarını gömmüş, kendilerini yaralayabilecek anılan sise boğarak bir uzak cennet mitosuna bağlanmışlardır. Balthus'ün, gencelme çağını önceleyen çocuğu bir erotik nesne katında işlemesinin çalkantılar doğurmasının ana nedeni, okur-yazarların bile Freud'un ışık tuttuğu bir alanı görmezlikten gelmelerinde, çocuğu cinsellikten yalıtmayı yeğlemelerinde aranabilir sanırım. Rilke'nin çocuk ressam kimliğinde selamladığı Balthus, kedilerden kadın-çocuklara geçtiğinde püskürtülmüş. Tehlikeli bölge. Kentli töresinin, aktöresinin gözünü kırpmadan patolojinin (ya da: Suçun) bağlamına devrettiği bu sapkıda ressamın direndiğini biliyoruz. Eros'un, henüz yasaklarla kilitlenmemiş, çiçek gibi kendiliğinden açmaya hazırlanan körpe kimliğini kirletmek değildir ressamın tutkusu: Orada, kemikleşmeye yüz tutmuş, kasılıp kalmış bir bilinci önceleyen, oyna(ş)ma evresini tamamlayıp terk etmemiş bir erden dişi figürü yaratmış, kıvancın dikenli tellerle delik deşik edilmediği bir çağa kendini kapatmıştır. Katia'nın, Rosie'nin tenine yürüyen renkleri en iyisi dalındaki meyveler ile karşılaştırmak.



Cüce


Diego Velazquez, Prenses Marguerita'nın Portresi, 1654, tuval üzerine yağlıboya, 70x58cm., Louvre Müzesi, Paris


Par Lagerkvist'in dilimize de çevrilen muhteşem romanı Cüce'yle Velazquez'in cüce Portrelerini buluşturduğum bir metnimde dokunup geçmiştim: Çocuk ile Erişkin'in arasındaki mesafenin belirsizli~i kanıtlayan varlığıyla cüce tedirgin eder. Ona bakışımızı kısıtlayan, sınırlayan bir gerçeklik söz konusudur 'biçim'inde: Çocuk kadardır, oysa değildir. Kendimizde bir merak, denetimimizden çıkacağından çekindiğimiz bir alay, fark edileceğinden ürktüğümüz bir acıma duygusu yakaladığımız için ona bizden biriymişçesine bakamayız: Cüce, ötekidir. Büyüğün rolüyle çocuğun rolünü cem ettiği, ikisini alışılmadık bir ortalamaya yerleştirdiği için ondan çekiniriz de. Velazquez, cüceye, yalnızca Saray'ın doğal üyesi olduğu için yaklaşmış olabilir mi? Bu sorunun yanıtına, ressamın çocuk portrelerinden geçerek ulaşmaya çalışmak daha kestirme bir yol olur. "lnfante"lere bakalım: Lacan'cı ruh çözümün "fente" (yank) ile kurduğu bağlantılar bir yana, o küçük prensesler, çoktan bir kadına bürünmüş, kendilerine biçilmiş toplumsal rol gereği birdenbire büyümüş, giderek birer cüce görünümü kazanmış trajikomik çocuklar olarak görülemezler mi?



Children's Corner:


Caude Debussy ce kızı Chouhou

Geç baba olur Claude Debussy, kızı Chouchou'ya düşkünlüğü içine düştüğü bir yaratıcılık bunalımını atlatmasını sağlamıştır: 1906-1908 arası bestelediği, Mussorgski'nin Çocuksulukları’ndan bir ölçüde tadını devşirdiği söylenen Children's Comer- dipsiz lirizmi, çocuğun dünyasına sokulurken notalara yüklediği kırılgan, sakınımlı anlam katsayılarıyla kanatlanan bu ezgiler, iki peri arası bir söyleşi gerçekleştirirler. Debussy'nin girişimini, musiki tarihinin doğrudan çocuklara yönelmiş parçalarından ayırmak gerekir: Çocuk çalabilsin diye değil, çocuğa varabilsin diye atılmış kadife adımlar.

Yıllar sonra, yakın dostu Ravel de, bambaşka gerekçelerle (kıvılcımın kaynağı Colette'in Kızım için Bale önerisini, yazan sevmediği için, "iyi de, kızım yok ki benim" diye tersyüz etmiştir) çocuga bakar: Çocuk ve Büyücülükler (1925), bestecinin, onu kuşatan amansız dünyaya bakarak karamsar bir çerçevesini çizdiği yaralı, neredeyse kurtuluşsuz bir çocuk portresi çizmesiyle tamamlanır. Ravel'in gözünde, insafsız ve ütopyası kalmamış erişkinlerin içine çekip yutacağı cılız bir başkaldırıyı simgeler çocuk - çaresiz, büyüyecektir.



Dahhâk:


Gilles de Rais'nin şatosu


Doğu efsaneleri arasında, beslenmek için her gün iki çocuğun beynini yiyen bu amansız hükümdarın öyküsü kadar karanlık bir örneğe rastlanmaz dense yeridir. Çocuğun etinden, teninden yararlanma güdüsü, bize ne denli çizgi dışı gözükürse gözüksün, kimi ünlü örnekler anımsanacak olursa, yalnızca karabasanların düzlemine aitmişçesine ele alınacak konu değildir: XVI. Yüzyıla damgasını vurmuş Gilles de Rais olayı, yaklaşık dört yüzyıl sonra ışığa çıkanları belgeler eşliğinde, Dahhâk efsanesinin Batılı bir versiyonuyla karşı karşıya olmadığımızı, düz gerçeğin inanılması güç duvarına çarptığımızı kanıtlamıştı: Gilles de Rais, simsiyah bir sisin içinden fırlayan o beysoylu, şatosunun çevresindeki köylerden kaçırttığı çocukları her bakımdan tükettn, sapkınııgın doruguna taht kurmuş bir "çocukobur"du. "Ogre"
imgesi, belki bundan, Cheissex'den Tournier'ye pek çok Avrupalı yazarın imgelemini tırmalamış, özellikle Tournier'ye en tehlikeli sayfalarını yazdırmıştır. Bir de, aynı bağlamda, Pasolinfnin Gilles de Rais ile Sade'ı faşizm bağlamında yeniden okumayı denediği filmi Salo ya da Sodome'nin 120 Günü'nü unutmamak gerekiyor - ötesi için, bakınız: Satürn.



Eros:


Agnolo Bronzino, Aşkın ve Zamanın Alegorisi, 1545-46, tuval üzerine yağlıboya, 146x116.2 cm., National Gallery, Londra


Yunan mitologyasında onun, Latinlerde Cupido'tlun bir çocuk olarak imgelenmesi büsbütün nedensiz miydi? Şairlerin, sanatçıların oklarıyla yaralamasının ötesinde bir kötücüllük yüklemekten kaçındıkları çocuğun, kimi neden hedef seçtiği anlaşılmazmış.

Erotizm çerçevesinde, çağımızın en önemli düşünürü saymakta bir sakınca görmediğim, Aşk ile Ölüm arasına bir sırat köprüsü çeken Bataille, Ugultulu Tepeler'le ilgili benzersiz okuma denemesinde dikkat çekmiştir: Catherine Eamshaw ile Heathclifrin som tutkuları çocukluklarında hiçbir toplumsal yaptırımın gölgesinin henüz duygulanın biçimlendirmediği bir dönemde başladığı için, der Bataille, kül olasıya sürmüştür. Yazıldığı tarihten bu yana marazı aşk statüsünün en üst katına yerleştirile gelmiş bu yapıt, çocuktaki duygu yatırımının mutlak cephesini aydınlatır. Büyüklerin dünyasına geçildiği anda, biçilen yeni roller gereği çözülen düğümün iplerinden bir tek düğüm daha yapılabilir: Geri dönmeyen, döndürülemeyen zaman tekerleği hızla rotundan fırlayacaktır.



Fakir :


Neşet Günal, Divardibi, 1972-73, tuval üzerine yağlıboya, 245x152 cm.


Çocuğun ekonomi-politikası herkesin zayıf noktası: Fakir doğmak, erişkini şöyle ya da böyle etkileyen, biçimleyen bir ana etmen. Eşitliğe diklenen Ford bile, doğarken fakirliğe yazgılı olunmasını içine sindiremiyor. Çocuk imgeleri arasında, dolayısıyla, en ürperticisi, çaresizi ve çaresiz bırakanı: Sefaletin içindeki, eşiğindeki masumiyet."Türk edebiyatında, çocuk edebiyatında enikonu geniş yer tutar fakir çocuk - yazarımız, sık sık onu ayırıp ayrıca işlemiştir. Türk resminde aynı imge, çocuğu tuvaline en çok taşıyan Turgut Zaim'de değil de Neşet Günal’ın kırsal kesim panoramalarında ağırlığını duyurur. Bozkırın ortasında, tarladaki korkuluğun dibinde, evinin önünde, yapayalnız ya da bir kalabalığın içinde yalnız: Gamlı, ürkek, kırılgandır Neşet Günal’ın seçtiği çocuklar. Pırtık giysilerinin içinde çoktan kaybolmuşlardır. Yüzlerinden, bakışlarından analarından babalarından devraldıkları karşılıksız sorular eksik olmaz. O çocuklara henüz Daimon dokunmamıştır: Yaşamlarını unufak eden Deccalı tanımazlar bile.



Gebe :


Gustav Klimt, Umut 1, 1903, tuval üzerine yağlıboya, 181x67 cm., Ottawa Ulusal Sanat Müzesi, Ottawa


Cim karnında nokta, çocuk, dogmadan, yeryüzünü görmeden önce var olur - bilim dünyasının kat ettiği mesafeler bize son yıllarda iyiden iyiye kesin veriler sunar oldu: Ceninin büyüme, gelişme süreci üzerine. Çok iyi bilemiyoruz hala: Rahimde yaşadıklarımız, doğduktan sonraki yaşamımızın ne oranda belirleyicisi?

Gene de, nereden bakılsa, "doğum" kelimesi tökezletiyor beni: Neden, rahimden çıkmadıkça doğmuş sayılmıyor insanoğlu? Neden, Hayat, iki tılsımlı gecenin içine sıkıştırılmak, gömülmek istenmiş?

Gustave Klimt'in gebesi, benim durumun estetiğine ilişkin duygu ve düşüncelerimi temsil eden bir yapıt: O görünümden derin haz alıyor olmamda herhangi bir sapkınlık belirtisi okumuyorum kesinkes; tam tersine, İnsan'ın Doğa’yla pek az koşulda örtüştüğü oranda burada örtüşebildiğine duyduğum inanç tam.

Karanlıkta son günler. Rahmin açılmaya hazırlandığı, içindeki canı kendi canından söküp atmaya durduğu zaman kesiti. Bir erkeğin en büyük olamazı bu - dişi yanı hafifsenemeyecek şairin de:

"Erkeğim ben, bir daha doğuramam seni."

.

.

.



Hadım :


Girodet, Endymion'un Uykusu, 1973, tuval üzerine yağlıboya, 198x261 cm., Louvre Müzesi, Paris


Çocuğun sesini erişkine ertelemek: Bu tehlikeli düş, Avrupa sahnelerine yürüyen kanın gerekçesi olmuş, "castrat" sesi birkaç yüzyıl boyunca kristali çatlatan kimliğiyle bestecilerin imgelemini süslemiştir.

Neredeyse bir pop-opera niteliğiyle öne çıkan Farinelli, geçtiğimiz yıllarda, hadım edilmiş şarkıcıların trajedisini geniş kitlelere anımsattı. Balzac'ın yetkin uzun öyküsü Sarrasine çoktan unutulmuş, Barthes'ın dev çözümlemesi S/Z bir avuç meraklıya ancak ulaşabilmişti. Hadımlar dünyasının, o özel ve ayrıksı altın kafes kuşlarının dramatik örgüsü bütün derinliğiyle bu yapıtlarda kuşatılmıştı oysa.

Sesin özelliklerini koruma uğruna husyelerin ezilmesi, hayaların burulması, çocuk dünyasına yapılmış vandal müdahalelerin başında geliyor. Hadım etme operasyonunun rizikoları yüksek düzeydeydi o dönemde; 'kuş'ların çoğu ölüyor, kalanlarsa yaşayan ölü statüsüne hak kazanıyorlardı.

O sesler kayboldular.
Gökyüzünde billur zerreler.



Islahevi :


Jean Genet'nin gençliği


Normal/Anormal, Sosyal/Asosyal ayrımı, XVIII, yüzyıldan başlayarak, tıbbın ve hukukun el ele vererek tanımladıkları bir "çizgi" tanımı yarattı: Patolojiyi, suçu, ehlileştirmeyi gerektiren sapmaları belirleyen toplumsal mekanizma, 'çizgi dışı'na çıkan çocuğu, genci de mengeneye almakta gecikmedi.

Islahevinin dizginlediği, erittiği, sildiği milyonlarca bireyin ardından bize eksiksiz bir sessizlik kalmıştır. Sonra, Jean Genet çıktı ortaya: Sığıntı, ıslahevinin ıslah olmaz çocuğu, hırsız, mahpus, eşcinsel, dörtdörtlük bir yazı adamı: 'Bölge'nin ahlakını, etiğini öylecene tanıma, öğrenme olanağımız oldu. Yaşadığı evde, mutfaktan almak varken reçel çalmak durumunda olmanın içnedenleri aydınlandı, Bir çağ, çocuğun suçlu doğabileceğine inanmıştır. Aynı çağ, suçlunun suçlu kalmaya yazgılı olduğundan da şüphe duymamıştır.

Erişkinlerin istediği çocuk kimdi, aslında? Hangi efendi-köle denklemine uyması beklenmişti? Sartre'ın dediği gibi, yaşamayı başarsalar bile, onların her birinde bir "şehit"mi okumalıydık?



İsa :


Giotto, Maesta Madonna'sı, 1310, 325x204 cm., Uffizi, Floransa

Yeryüzü tarihinin, en çok resmedilmiş 'yüz'ü: Bez, tahta, kağıt, taş, mermer, altın ya da sim-üzerine geçirilmediği madde olmasa gerek.
Gene de yüzünü tanımıyoruz. En çok hangisidir: Grünewald'ınki mi, Giotto'nun ya da Robert Combas'nınki mi?

Yeryüzü tarihinin, sanırım, en çok imgelenmiş çocuk yüzü de İsa'nınkidir: Dürer'in çalışmalarından Meksika manastırlarının anonim ressamlarına uzanan dipsiz bir katalog. Gene de yüzünü tanımıyoruz. Şurası gerçek: Her yeni doğanın yüzünde, o ilk, ön yüzde, bir yalvaç el değmemişliği bekliyor.

Kendi, kişisel, daracık İsa resimleri antologyamı yapacak olsaydım (ki neden yapayım, diyor bir içses, neden olmasın, diyor öbürü), erişkin İsa'yı Grünewald'dan, Colmar'da sisli bir gün kapısına dayandığım kiliseden seçer alırdım.

Çocuk İsa? Avrupa resminden herhalde Giotto'nunkini: Yaşlı, görmüş geçirmiş, bütün yaşayacaklarını şimdiden körpe yüzüne toplamış bir çocuk.
Onda, seçilmiş olmaktan yılmış bir ifade öne çıkmaz mı?



Kurban :


Rembrandt van Rijn, İbrahim'in Kurbanı, 1635, tuval üzerine yağlıboya, 193.5x133cm., Hermitage Müzesi, St. Petersburg


"Ve Tanrı İbrahim'i denedi ve ona dedi, İshak'ı, biricik ve sevgili oğlunu al ve onu Moria diyarına götür ve onu orada, sana göstereceğim dağda, yakılan kurban olarak sun."

Her yetişkinde, her 'ata'da çocuk katli gizilgücü (bkz. Vice versa: Uçurtma) olduğunun bir kanıtı mıdır, iki bin yıldır ademoğlunun bilincinden eksik olmayan bu gergin sınav? İşte, Kierkegaard'ın Korku ve Titreme'de kurduğu etik estetik denklemlerine iliştirilebilecek kaygılı bir soru.

Tektanrılı dinlere çoktanrılı inanışlardan miras kalmış kurban sorunu, yeryüzünden gökyüzüne (ya da yeryüzünden yeraltına) gönderilmiş bir esirgenme ünlemidir. Aztek ayinlerine, Okyanusya ritüellerine, Asya ve Afrika'nın sungu seçimlerine bakınca, çocuğun seçkin bir armağan olduğunu görüyoruz.

Kendini armağan etme gözü peklik olmadıkça, canına en yakın parçayı gözden çıkarma eşiği.

Her İbrahim'in içinde taşa yatırabileceği bir İshak yaşıyorsa, her İshak'ın bir İbrahim karabasanı taşımasından doğal ne olur?



Lewis Carroll :


Ralph Steadman, Uzun Boylu Alice, 1967


"Ben çok kız çocuğuna aşık oldum, onlarda hem çocuk hem de hanım tadı var. Çünkü onlar her şeyin yabancısı. Hiçbir şeyi yorumlayamıyorlar. Asıl aşk onlarda. Bir kız çocuğu gördüm, memelerini duvara sürtmekten haz duyuyordu. Badanalı duvara! Hem de çırılçıplak!"

Bu sözleri, XIX. yüzyılın sonunda Lewis Carroll söylemek, söyleyebilmek isterdi sanırım- XX. yüzyılın sonunda Fazıl Hüsnü Dağlarca söylüyor, söyleyebiliyor (nasıl olsa kimsenin ne dediğini dinlemediğini bildiği için).

Lewis'in Alice'e yaklaşımını yorumlamak önce narin bir optik istiyor: Eros çocuksa, çocukla öyle oynanır. Ardından yılgı verici optik denenebilir: Bir ölçüde Ralph Steadman'ın, neredeyse ölçüsüzlükle Hans Bellmer'in yaptığı gibi. Onların Alice'leri, daimon'u görünmeyen bir küçük kızın arka yüzüne geçişini simgeler-hele Bellmer'de, kasırganın tam çekirdeğindeyizdir.

Lewis Carroll'ın Alice'ini, özgün Alice'i yeğlerim kendi payıma: İkisinin birlikte oynadıkları oyun daha cüretkar, yakıcı değil midir?



Melek :


Nicolas Poussin, Venus, Kır Tanrısı ve Melekler, tuval üzerine yağlıboya, 72x56 cm., Hermitage Müzesi, St. Petersburg


Bütün can alıcı işlevleri erişkin yaşın melekleri mi üstlenir? Denilebilir ki, meleğin yaşı yoktur, saat onun için çalışmaz – bu sav, meleklerin birçoğunun çocuk biçiminde, yaşında olmasıyla çelişiyor apaçık.

Bir kez daha arı, saf, temiz olanın figürüyle karşı karşıyayız: çocuğun bozulmamışlığı meleği biçimler. Batı resminde, hemen hep gökyüzüne, gökyüzüne geçiş sürecine eklemli olarak devreye giriyor çocuk-melekler: Kirlenmiş, kirletilmiş bir dünyadan öteye, arınacağı öteki dünyaya geçişin kılavuzlan. Avuç içi kadar birer kanat, ayaklan yeryüzüne değmeyen, boşlukta süzülen ışık kaynaklan.

Benim görebildiğim, rastlayabildiğim kadarıyla, Nicolas Poussin 'in resimlerinde kimlikleri enikonu başkalaşmıştır oysa: Işığın ve gölgenin büyük ustası, tablolarına sık konuk ettiği "put-ti"lerini yeryüzüne indirmekle yetinmez, bu çocuk-melekleri insanlık durumundan soyutlamamayı da yeğler: Tarafgir, kavgacı, hak koruyucu meleklerin ayaklan yere basmıştır onda.

Meleklere nicedir yeniden dönülür oldu: Wenders'in sinemasından, Orhan Pamuk'tan, kimi şairlerden kanat sesleri geliyor gene.

Bir de, Angelique var sahi-meleksi çok-genç kız: Ingres’ın o tablosunu gördünüz mü?



Ninni :


Jean-Honore Fragonard, Uyanan Duygular, 1767-1771, tuval üzerine yağlıboya, 38x45 cm., Louvre Müzesi, Paris


Uyku: çocuğun diyarı. İçinden çıkıp geldiği karanlığı mı aramaktadır, bilmiyoruz. Bütün bildiğimiz: Uykusu azalan erişkinden, uykusu hepten azalan yaşlıdan çok daha fazla düş Alemine çekildiği.

"Dandini"nin çocuklan güldüren bir maskara türü olduğunu çok geç öğrendim ben: Meğer ninni, çocuğu güleceği bir dünyaya çağırırmış. Ninni depoları dolu bir kültürden geliyoruz. Çocuğa seslenen tekerlemeli şiir, büyüğe uzanan şiir karşısında mağrur olmalı: Uyutmak, uyanık tutmaya çalışmaktan anlamlı. Mallanrıe'nin Nıırse'Y Ryhmes'ını düşünüyorum da, ne alıştırmadır!

Uykuya geçince, orada, tam ne oluyor? Bunu da bilmiyoruz. Bir dönem 'uyku' üzerinde çalıştım ben; hipnoza, anesteziye varasıya eşeledim; beyhude: Kendi uykumu biraz daha anlamayı başaramadım.

Çocuk, bundan, erişkinden akıllı: Bir de uykuyu anlamak mı, ona gidiyor, onda yitip gidiyor, belki bir tek orada kendisinden esirgeneni buluyor.

İçim çekiliyor, diyoruz.

Nereye?



Oyun :


Alexander Calder, Sirk, 1926-31, karışık teknik, 137.2x239.4 cm., Whitney Müzesi, New York


Çocuklar ve deliler: Yalnız onlar safkan oyuncular. Ötekilerin oyunbozanlığı koydukları oyun kurallarına kilitli biraz da: Bu kadar, öyle oynanmaz. Gerçek oyun, sınırların öcüsü.

Erişkinler tanıyoruz, içlerindeki çocukluğu korumuşlar bereket. Biri, Alexander Calder. Onu, dehşet ciddi bir ifadeyle, Guggenheim'de Sirk'ini yeniden kurduğunda, fotoğrafından tanıyorum: O sirk-yapıt, benim gözümde, çağımızın en derin işlerinin başında geliyor.

Öbürü, Bruno Munari. Ölümsüz çocuk. İşe Yaramaz Makinalar'ından Okunaksız Kitaplar’ına, değdiği her maddeye tılsımlı bir neşe bulaştırmış bir başka çağdışımız.
Oyun, çocuğun ciddiyetinin ölçüsüzleştiği bir alandır. Büyüklerin çarptığı gülünçlükten eser yoktur orada. Başlar başladıklarını bırakır, sıkılır, yeniden kapılırlar. Bu seremoniyi yasaklayacak bir yaşam bekler onları: Erişkinler aslında oyundan bir bok anlamamışlardır.

Oynamak, insanoğlunun tek etkinliği olamaz, kalamaz mıydı?

Sen ve sen: İlkinizden biri kalasıya, Rus ruleti oynayabilir miydiniz? Bunu engelleyecek kadar önemli olan ne?



Ölüm :


Egon Schiele, Ölü Anne, 1910, ahşap panel üzerine yağlıboya ve karakalem, 32.4x25.8 cm., Özel koleksiyon


Musiki tarihinin düğüm-sorularından biri: Nasıl olmuştur da, kızının ölümünden iki yıl önce, Çocuk Ölümü Şarkıları'nı bestelemiştir Mahler?

Çocuğun ölümü izleği şairleri de çelmiştir: Mallarme'nin Anatdie'un Mezarı'ndan Sezai Karakoç'un Balkon'una:

"Çocuk düşerse ölür çünkü balkon
Ölümün cesur körfezidir evlerde."

Daha amansızı, sanırım, çocuğun doğarken ölüme yol açması. Ana adayı iki korkuya kenetlenir: Çocuğunu ölü doğurmak, can verirken can vermek.
Egon Schiele, bir dizi tablosunda, ölümü bu boyutuyla çerçevelemişti. Ölümle doğumun içiçeliğinin yarattığı paradoks duygusu, o tablolarda gene de yerli yerine oturur: Geliniyorsa, gidilecektir.

Her iki gövde de kendi özgül karanlıklarına tutukludur Schiele'nin resimlerinde: Onlarda, bir bakıma, yüzerler. Biri, doğal olarak, farkında bile değildir ölü bir gövdede korunduğunu. Öbürünü, sanki doğaötesinden gelen bir ışık uyanır: Sonsuz bir yılgıyla Hayat'a bakar, açılmamış sesiyle seslenir.

Doğum: Ölüme açılmış, kapanacak bir parantez.



Peri :


Jean Auguste Dominique Ingres, Angelique, 1859, tuval üzerine yağlıboya, 97x75 cm., Sqo Poulo Müzesi, Sao Poulo


Bruno Bettelheim, bize peri masallarını sarmalayan dünyanın alt tabakalarını gösterdiğinden bu yana, imgelem depomuzda perilerimizi gizlediğimiz, örttüğümüz bölgelere dikkatle bakabiliyoruz.

Kimdir perilerim? Çocuk mu, çocuk-kadın mı, kadın-çocuk mu tutuyor ışığını bana, karanlığımda büzüştüğüm an?

Dokunuyor ve dağıtıyor içimi dallayan siyah ateşi. Dokunuyor ve açıyor yolu, kara duygu sisini yok ederek.

İn mi, cin mi, peki? Hüsrev Hatemi, İslamın "iyi cin"lerini gösterir bir kitabında, onlarla tanışmamızı sağlar, şakacılıklarını aydınlatır. Lorca, öteki cine eğilmiştir: Ele avuca sığmaz, gerekçesi ve nedenleri belirsiz, açıklaması olanaksız bir yaratıcılık cini: Sizde "duende" var mı?

Kimse başkasının cinini, perisini tanıyamaz gerçekte. Bir seferinde kendimizinkine rastlarsak, onu her durumunda ayırt edebiliriz. Benim perim bir "şey"dir, demiştim: Yüzünü gördüğüm olur, pek ender. Arkamdan çıkagelsin, beklerim. Sesini duyarsam, dönüp bakmam. Neyin, kimin, hangi notanın biçimini almıştır bilemem, bilmek istemem.



Romulus :


Dişi Kurt, Romulus ve Remus, İ.Ö. 500 (ikizler, 16. yy'da eklenmiş), Bronz, yükseklik: 83 cm., Palazzo dei Conservatori, Roma

Dünya tarihinin kilit-önem taşıyan çocuklarının önünde gelir. İkizi Remus'un ölümüne göz yuman, kendisini besleyen dişi kurttan koparak büyük bir imparatorluğu, bulunduğu ırmağın kıyısına kuran Romulus.


Tiber'e bir köprüden, aşağı inip kıyısından bakın. Sesi belli belirsiz duyulur. Herkes gibi doğmadığı için, herkes gibi ölmemiştir: Onu, efsane bu ya, ince hafif bir bulut çekip almıştır yeryüzünden.


Bu ilk-çocuk imgesi, soy kütüğünün dibini göremeyen her kavim, her insan topluluğu için vazgeçilmesi güç bir kaynaktır. Georges Dumezil, Hind-Avrupa kültürlerinin beşiğine gittikçe, aynı temanın çeşitlemeleriyle karşılaşmıştır ya, ikizler de bunlardan biri.


Tek bir gövdenin, gerçekligin yan/ması mı - bir kez daha?


Yeniden, Dürer'in resmine mi gönderiyor bizi, çiftin tekleri?


Romulus, yenmiş. Bir şeyi yıkarak başka şeyi kurmuş. Ağzında kan var.


Remus, istememiş. İstememek ne kadar zordur. Başlayabilse, her şey oradan başlayabilirdi. Oysa Remus, kendini doruktan aşağıya bırakmayı yeğlemiş.


İnsan: "İki oğuldan biri benim."



Satürn :


Francisco de Goya, Çocuklarını Yiyen Satürn, 1821-23, tuval üzerine yağlıboya, 146x 83 cm., Prado Müzesi, Madrid


Gökyüzündeki 'siyah güneş', yeryüzündeki insanların en eski, en köklü korkusu. Onu, önce, Zeus'un babası Kronos olarak tanıyoruz: Zaman. Sonra, Araplar bakıyor yüzüne: Zühal, bizi kendimizdeki gamlı canavardan koru. Sonra sonra Ortaçağ, çocuklarını yiyerek dinen bu en-uzak tanrıyı orağıyla iğdiş eden bir dönem.

Klibansky/Panofsky/Saxl, bana kalırsa Sanat Tarihi'nin opus magnumu niteliğini taşıyan Satürn ve Melankoli'de, Doğu ve Batı'nın bütün temel metinlerini, ikonografisini kazmışlardır: Çekirdeğimizde durduğu için gökyüzünün en dibinde simgelediğimiz bir ana korkunun tarihi.

O gün bugün bir eğretilemenin tarihi de yatıyor çocuklarını yiyen Satürn'de: Yorumcular, hangi kolektif cinnete eğilseler, bu imgeye başvuruyorlar. Demek bir efsane değil Satürn.

Melankoli, başka. Öfkenin, taşkınlığın bir adım berisinde duruyor kara safralı. Dürer'in yorumlarla delik deşik edilmekten yorgun düşmeyen Melencolia I'ine dikkat: O uzağa bakan, sen ama havai kara duygulu, "buraya geometri bilmeyen giremez" demiyor mu?

Ya yanı başındaki melek-çocuk: O ne yazıyor olabilir ki?



Şeytan :


Mia Farrow, Roman Polanski'nin Rosemary'nin Bebeği Filminde, 1968


Kuzey efsanelerinin hayli yaygın olanlarından biri, Şeytan'ın yeni doğan çocuklan kendi yavrulanıla değiştirdiği, kötülüğü yeryüzüne böylece yaydığı inancına dayanıyor. Son çeyrek yüzyılın yalnızca ticari sinemasına dadanmış bir fikir değildir bu: Roman Polanski, gerilimli anlatımındaki ustalık bir yana, tarikat ilişkilerinden beslenen bir ciddiyetle Rosemary's Baby'yi gerçekleştirmemiş miydi?

Şeytanın çocuğa girmesi, çocuğu alması kadar Şeytan'a çocuğun sunulması, dünyanın pek çok folkloruna yuva kurmuş bir saplantı.

Ademoğlu, yeryüzünden eksik olmayan kötülüğün kaynağının dışında bulunmadığını anlayalı beri, kazısına çocuktan başlıyor: Kötü doğuluyor olabilir mi? Yoksa "toplum etobur çiçektir" misali, kötü olunuyor mu?

Çocuklara bakmayı gerektiren bir sorgulama alanı.

Genetik süreç ne oranda bağlayıcı, bu sorunun yanıtına ramak kaldı.

Şeytan, insanın ta kendisiyse, çocuk ya da erişkin kılığında görünmesi ne değiştirecek.

Ben şeytan doğdum, demiş midir kimse?

Ben şeytandan doğdum?



Tu Quoque, Fili :


Gustave Moreau, Oedipus ve Sfenks, 1864, tuval üzerine yağlıboya, 206.4x104.8 cm., Metropolitan Müzesi, New York


Oğul oğulu (Habil ve Kabil), baba oğulu (İbrahim ve İshak) öldürebiliyorsa oğul babayı neden öldürmesin? Kutsal yazılar bütün denklemleri doğruluyor.

"Sen de mi, oğlum?" —Senatonun basamaklananda duyulan bu son sözü insanlık iki bin yıldır unutmaya yanaşmıyorsa, hatırlanası bir yanı olmalı.

Freud, Dostoyevski’de Baba Katli sorununu deşerken, korku-nefret kutuplarına bağlar iki ucu, en eski hikayeye döner oradan: Oedipus'a.

Ruh çözümün mantığı bize uygun düşsün düşmesin, çocuk ile ebeveynin kızgın alanını Hayat durmadan önümüze sürer. Çocuk, çoğu kez akıllı uslu bir ortalama ilişkinin konusu ve öznesi olmakla kalmaz, aşırılığın bir cephesine ya da diğerine yürür ya da çağrılır.

Yaşamımıza yön veren tutkuların genellikle sınırlarına gitmeye yanaşmayız.
Sınırlardan birine yaklaşmak, öbürlerinin kişiyi kıskıvrak tutmasına da yol açabilir.

Bir çocukta kurban, ötekinde cellat.



Uçurtma :


İkaros ve Daidolos, Ashmolean Müzesi, Oxford


Baba Daidalos'un oğul İkaros'a gerçekten doğru söylediği kesin mi? Kendi payıma., usta öğrencisini kıskandığı için öldürmeyi göze alan Daidalos'a, o konuda da kesin bir güven duygusuyla yaklaşamıyorum.

Denir ki, babasının bütün uyarılarına karşın, kanatlan gövdesine yapıştıran balmumunun yükseldikçe, güneşe yaklaştıkça eriyeceği gerçeğini hiçe saymayı yeğlemiştir oğul.

Bir şairin dediği gibi, dünya tarihinin "en yakışıklı ölümü" müdür İkaros'unki?
Öteki şairin dediği gibi, yoksa aslolan "tunç karar"da uçmayı başarmak mıdır?
Bruegel'in, resmediliş açısı nedeniyle apayrı bir yorum gerektiren ünlü İkaros'un Düşüşü tablosu akla geliyor hemen.

Oysa kapsamlı ikonografisi olan bir mitologya kesiti bu - özelikle de Daidalos'un çalkantılı yaşamöyküsü nedeniyle.

Oğulun kararının yakışıklılığı tartışılmaz, bir noktadan sonra: İkaros, o karardan ibarettir.

En hülyalı uçurtma, ipini koparıp gökyüzünün dibine giden değil midir?

Gökyüzünün sonunu isteyen, düştüğü denizin sonunu, oradaki aynayı gören İkaros da öyledir.



Üvey :


Thomas Barnes ve Rodrick Johnstone, Dr. Barnardo'nun Yetimler Evi'nde kalan bir çocuğun kayıt fişi, 1874-1883, Barnardo Arşivi, Londra


Gündelik yaşamda sık rastladığımız, yadırgamayı aklımızdan geçirmediğimiz bir kelime, bir durum.

Üveyin ne olmadığına bakana kadar: Asıl, sahici, tam, katıksız, katışıksız olmayan, aidiyet açısından bir yabancılık katmanı içeren bu kavram kendiliğinden mesafe doğurur, getirir. Gizleyenleri, gizlenenleri görürüz: Yaralamasa bile, incittiği göze çarpar. Bir boşluğun, eksiğin, eksikliğin işaretidir.

Basmakalıp, düpedüz şematik algılanışında, "üvey" kötü değilse bile iğreti davranışların odağıdır: Ne yazık ki, genel geçer olduğu ölçüde doğru bir gerçekliktir bu. Gene de, özel durumların yüzdesi de düşük sayılamaz: Üvey çocuğunu, anasını babasını, sahicisine yeğleyenlere rastlanır.

Üvey kategorisine yapıtında geniş yer açan bir yazar, Mario Vargas Llosa, hayli sapkın bir gizilgüç okur açtığı alanda: Yunan tragedyalarına pes ettirebilecek kıvılcımlar doğurur üvey ilişkilerden.

Ne olursa olsun, bir kazanım gibi görünen üveylik koşulu, özünde bir kayıba dayanır. İçerdiği boşluk öteki-dolguyla kapanamayacaktır.



Vaftiz :


Bernice Sims, Vaftiz Töreni, tuval üzerine akrilik, 40x50 cm.


Bizler için derinlemesine bir anlam taşımayan bir tören biçimi, bütün Batı uygarlığının bilinçaltına kaskatı yerleşmiştir: Vaftiz edilen çocuk, kutsanışının izlerini vicdanının üst ya da alt tabakalarından kovmayı hiçbir vakit başaramaz: En koyu tanrıtanımazların bile, ironiyle de olsa, hayatlarını bir bakıma mühürleyen o anı yadetmeden yapamadıkları bilinen gerçek.

Vaftiz töreni, Batı resim sanatının gözde konulan arasında yer alır: 'Özellikle, Kilise ile Devlet'in buluşmasına önayak olan özel törenler, bir yandan da tarihsel belge niteliği taşırlar.

Soylu sınıfın, yönetici hanedanların yeni doğanları iki büyük gücü şatafatlı bir atmosferin ortasında yan yana getiren, anlaşmayı pekiştiren birer aracı olduklarının henüz farkında değildirler.

Mumlar yakılır, koro yerini alır, beysoylular sıralara yerleşir, Kutsal Aile adına töreni götürecek ruhban sınıfının önde gelenleri görkemli giysileriyle yerlerini alırlar -  ressam, arkada bir yerde, sehpasının önünde gözlerini kısar, çocuk Tanrı'sına sunulmuştur.



Yaban-Çocuk :


François Truffaut'nun Yaban Çocuk Filminden, 1970


Truffaut'nun L'Enfant Sauvage'ı, bilinçaltında bir piçin muhasebesine dayanıyordu şüphesiz; gelgelelim, bir yandan da, belgesel yanı ağır basan bir perspektiften besleniyordu filmin öyküsü.

Kasper Hauser vakasından başlayarak, Avrupa'nın bilim ve felsefe dünyasını uğraştıran epey örnekle karşılaşılmıştı: Doğaya terk edilen, tansıksı biçimde hayatta ve belli bir yaşa gelesiye toplumun bütünüyle dışında yaşamak zorunda kalan insanın evrimi gizlerini koruyordu.

"Yaban-çocuk" bir mitosu büyütebilir, tam tersine Rousseau'dan bu yana yüceltildiği görülen doğaya dönüş ütopyasını zedeleyebilirdi.

Truffaut'nun filmi, sorunu düğüm halinde sunar, çözümü askıda tutarak finaline ulaşır: Hemcinslerini tanımayan insan, başka bir kategoriye ait mi sayılmalıdır, bu noktada bile kesin bir yanıt sunmaz yönetmen.

Yaban dünya, yabanıl yaşam ola ki bir seçenek olarak görülemeyecektir.

Ya toplumsal yaşam: Bunca özürlü bir hayat insanının geri dönüşsüz koşulu mudur?



Zazie :


Macan, yumurcak, kopil, piç, fırlama... İlle de bir 'model çocuk' seçilecekse, ben Zazie'yi göstermek isterim: İşi gücü başkalarının kafasını ütülemek olan o piç kurusu, değil mi ki astronot olmayı sırf Merihlilerin canını sıkmak için aklından geçirmektedir. Günbatımı, dolunay, kelebek, gelincik kadar geçici bir şey çocuk - ne olduğunu anlayacak ölçüde vakit bulamadan sona eren bir çağ.

George Crumb'un, Lorca'nın şiirlerinden çıkarak yaptığı Andenı Voices of Children'ını dinliyorum şimdi. Garip, ürpertici, uzak ezgiler.

Çocuğun en kötü yanı, Hayat'ın bizimle birlikte bitmeyeceğini göstermesi.

.

.

.


* Bu yazı "Sanat Dünyamız" dergisinin 1999 yılı - 71. sayısında yayımlanmıştır. Sanat Dünyamız dergisine ve Enis Batur'a katkılarından dolayı teşekkür ederiz.



 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa