Editörler

Suderin Murat
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Yağmur Dolkun
Bülent Irkkan
Elif İnan
Doğanay Sevindik
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Türkiye'de Kadın Fotoğrafçı Olmak Fotoğraf Dergisi Araştırması

Türkiye`de kadın fotoğrafçı olmak
Fotoğraf Dergisi’nin elinizdeki sayısı için "Türkiye’de Kadın Fotoğrafçı Olmak" başlıklı bir dosya hazırladık. Ancak sanmayın ki; bir dahaki sayıda, "Türkiye’de Erkek Fotoğrafçı Olmak" başlıklı bir dosyayla karşınızda olacağız. Çünkü, kadın yazar veya şair antolojileri, kadın ressamları içeren kitaplar vardır, ancak bunların erkekler için olanları tabii ki yoktur. Çünkü onlar doğuştan şanslıdır!

Bir genetik rastlantı yüzünden yüzyıllardan beri hakları sömürülen, kendileri yok sayılan, sorunları görmezlikten gelinen dünya nüfusunun yarısına, kadınlara; tarihte, tüm dünyada ve tabii ki ülkemizde ne kadar önem gösterildiği hepimizin malumu. Peki sanatın ve özellikle fotoğrafın içinde olmak, bir kadın için ne ifade eder? Türkiye'de kadın fotoğrafçı olmanın avantajları ve dezavantajları nelerdir? Kadın bakışının fotoğrafa getirdiği artılar var mıdır?

Türkiye'nin önde gelen kadın fotoğrafçılarına yönelttiğimiz bu sorular, kadına ve sanata bakış konusunda, karşımıza kadınların farklı görüşlerini içeren bir panorama çıkarttı.

Zeynep Oral, Kadın Olmak, İstanbul 1985.

Laleper Aytek
Dünyaya kadınlar ve erkekler olarak doğar, öyle büyü(tülü)r ve yaşarken, böyle bir ayrım, böyle bir durum hayatın kendisinde ve ilk baştan beri zaten varken, bunun yaptığımız işlere (fotoğraflarımıza, yazılarımıza, şarkılarımıza, sözlerimize, duygularımıza) yansımaması mümkün müdür? Hiç sanmıyorum ve hep bu farklılığı tanımlama, açıklama, ifade etme noktasına gelip tıkandığımızı düşünüyorum. Cevapsız sorular ve eksik düşünceler etrafında dolanıp bir karşılık bulamayınca ve sanki hayatta her sorunun net, tam bir cevabı varmış gibi, bakışımızda ve gözümüzde göz ardı edilemeyecek kadınlık pay(dası)ını; bize fotoğraf çektiren şeyleri başka türlü değil de öyle algılatan, duygularımızı, korkularımızı öyle harekete geçiren ayırt edici bir faktör, bir durum olarak görmüyor, yadsıyor ve fotoğrafın cinsiyetsiz (ya da cinsiyetlerüstü) olduğunu ve öyle üretildiğini söyleyebiliyoruz. Oysa bir fotoğrafı yapan fotoğrafçıdır ve yaparken de cinsiyetsiz değil; kadındır, erkektir ya da kendini nasıl hissettiğidir. Fotoğraf eğer ve ancak fotoğrafçının duygularının, kalbindeki ve aklındaki titreşimlerle kesiştiği yerde oluşuyorsa o zaman fotoğraftır. Fotoğrafın fotoğrafçının cinsiyetinden bütünüyle ayrı, ilgisiz, uzak bir şey olması zordur (ki katılırım; fotoğraflar kendi başlarına da dururlar, sözlerini söylerler ve izleyene fotoğrafçısı olmadan da dokunurlar). Bu düşünceden hareketle, kadın olmamızın (ben’lerimizi yapan diğer pek çok şeyle birlikte) çektiğimiz fotoğraflara, yazdıklarımıza olan etkisini sorgulamamanın ya da üzerine düşünmeyi reddetmenin; geç kalmışlığımızın gerçek nedenlerini görmekten bizleri uzaklaştıracağını düşünüyorum.

Kadının yeri yüzyıllardır hep özel alan, yani ev içleri oldu ve ondan beklenen istenen sadece bu küçük, dar(altıcı) dünyanın rutin işlerini eksiksiz yapmasıydı. Bu süreç kadını giderek silikleştirdi, görünmez kıldı ve kimliksizleştirdi. Kadınların ev içlerinde biriktirdikleri şeyler hayatı, sanatı, dış dünyayı karşılamıyor, kucaklamıyordu. Kısaca, kadınlar hayata ve hayatta olan bitene maruz kal(a)mıyorlardı. Hayatın ancak dışarıdaki dünyaya kapalı olan bölümündeydiler ve çok yalnızdılar. Akılları, duyguları ve ruhları adeta kapatılmış, dört duvar arasına hapsedilmiş, hayattan uzaklaştırılmışlardı. Dışarıda olan, aktif olan erkekti, yaratıcı olan(!!!) ve yapan(!!!) oydu. Ve galiba daha çok dışarıda oldukları için bir iç(e) bakış, bir iç-seyri daha zor yaşıyor ve kendiyle karşılaşmayı belki o kadar da fazla önemsemiyordu. Genele bakmaktan, özel olanı, içerde olanı ve ayrıntıları daha az görüyor olabilirdi. Dünyayı önce ve sadece evinde kurarak yaşayan, yaşamak zorunda bırakılan kadınların bazılarınınsa, böylesi bir dezavantajı, kendiyle karşılaşabilmek, bir iç seyre dönüştürebilmek ve onları daha sonra kendini çoğaltarak ortaya dökmek anlamında, bir avantaja dönüştürebileceklerini, farkında bile olmadan kendine ait birçok şey biriktirmiş olabileceklerini düşünebiliriz. Tüm bu iç birikim ve iç seyrin 18.yüzyıldan sonra öncelikle çeviri, şiir ya da yazın alanında ortaya çıkması normaldi. Çünkü bu alanlarda kadınlar tek başlarına ve evlerinde çalışabiliyorlardı. Ama fotoğraf öyle değil; fotoğraf, mutlaka ya da daha çok evin dışında olmayı, dışarıda çalışmayı, insanlarla, hayatla, tüm olan bitenle karşılaşmayı ve hayata bire bir maruz kalmayı gerektiren, zorlayan bir alan ve bir araç. Ve fotoğraf bence kadını yüzyıllardır seyredilen olandan, seyreden olana, içerden dışarıya taşıyacak güçlü bir araç. Kadınların hemen her alanda olduğu gibi fotoğrafta da bu kadar sonradan var ve görünür olmaya başlamalarının, sayılarının azlığının doğru anlaşılabilmesi ve yorumlanabilmesi için bence önce böylesi bir tarihsel sürecin ve fiziki koşulların gözden geçirilmesi, derinlemesine incelenmesi gerekir, diye düşünüyorum.

Kadınlar bence hayata erkeklerden daha örtünmesiz, daha çıplak bir ifadeyle bakabiliyorlar (bu düşüncemi hiçbir zaman kadınların erkeklere bir üstünlüğü şeklinde bir karşılaştırmayla değil, fakat bir ayrı’lık, bir başka’lık noktasından ele alıyorum). Kadınlar için mesele, “ben diyebilmek ve kendini dile getirmek. Bu, başlı başına zor bir şey. Egemen kültür kadına etkin ve özerk bir özne olma hakkını pek az tanıyor. Bu kültürde kadının simgeleyen, temsil eden olması çok zor. Çünkü kendisi bir simge".1

Kendi olma yolculuğunda kadın olmanın payını fark ettikten sonra, kadınlığı fotoğrafçılığımızı ya da yazarlığımızı gölgeleyen, ikincilleştiren bir durum olarak değil, tam tersine onu çoğaltan, zenginleştiren bir durum olarak görebiliyor ve görebildikçe de bizi ‘kendi’lerimizden uzaklaştıran bu dünya sistemine karşı çıkıyoruz. İşte tam da bu noktada kadınlara en çok kadınların karşı çıktıklarını düşünüyorum. Tartışmaların bir yerinde "hepimiz insanız, niye bir de bu açıdan bakmıyorsunuz" diye sorulur sık sık. Oysa "biyolojik olmaktan çok kültürel olarak üretilen kadınlık ya da erkeklik kimliği, kişinin varoluşunu ve bu arada yaratım sürecini tıpkı şu ya da bu sınıftan olması gibi etkiliyor. Cinsiyetin keskin bıçağıyla bölünmüş bu toplumda kadın ya da erkek olarak yaşamak birbirinden çok farklı deneyimler ve farklılık - biz istesek de istemesek de - yaratıyor". 2 Yaratmıyor mu?

1 Fatmagül Berktay, "Kadın Olmak, Yaşamak, Yazmak"
2 A.g.e

İlke Veral
Fotoğrafın yaşantımdaki yeri, bir ifade aracı oluşu. Bu nedenle de fotoğrafı diğer disiplinlerden ayrı tutmak veya karşılaştırmak gibi bir tartışmanın içerisinde hiç olmadım. Hatta; tüm disiplinlerin artık iç içe geçtiği günümüz sanat söylemlerinde fotoğrafın sanat olup olmadığının tartışılması da anlamını yitirdi. Fotoğraf tabanlı çalışmalarımı işlerken dijital manipülasyonlardan faydalanmam nedeniyle, yaptığım işlerin "fotoğraf olup olmadığı" konusundaki polemiklerden de uzak durdum. "Fotoğraf sanat mı?", "Dijital işlenmiş görüntüler fotoğraf mı?" soruları ve yanıtları; biz üretenlerin değil de, bilimin, zamanın ve sanat tüketicilerinin tercih ve değerlendirmeleri ile yerini bulacaktır. Görüntü ve fotoğraf dilini kullanarak üretim halinde olmak, benim için vazgeçilmez bir yaşam biçimi. Bu yöndeki çabalarıma kadın oluşum değil, daha çok yaratım, üretim ve paylaşım ihtiyacını duyan bir insan oluşum sebep olmuştur.

Toplumumuzda bilinç, duyarlılık ve eğitim, dünya ülkelerine nazaran hep alt düzeylerde seyrettiği için her anlamda ilerlemeyi yol seçmiş bir birey olabilmek demek, azınlık olmak demek. Bu da büyük bir dezavantaj. Örneğin fotoğraf konusunda yeterli beslenebilmek, üretim halinde olmak, ürettiklerinizi paylaşabilmek ve anlaşılabilmek büyük çaba ve hatta inatçı olmayı gerektiriyor.

Kadın ve erkeği doğada birbirinin tamamlayıcısı olarak düşünüyorum. Farklılıklarını da doğalarından kaynaklanan yapısal özellikler olarak görüyorum. Kadın, doğurganlığı ile, dolayısıyla üretim ve derin duyarlılık eğilimlidir. Bu da fotoğraf izlerken ve üretirken farklı yaklaşabilmesi konusunda olumlu sonuçlara gebedir.

Güler Ertan
Kimi der ki bir kadın uzun kış gecelerinde yatmak içindir

Kimi der ki kadın yeşil bir harman yerinde dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir

Kimi der ki hayalimdir, boynumda taşıdığım vebalimdir

Kimi der ki hamur yoğuran, kimi der ki çocuk doğuran

Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne hayal, ne vebal

O benim kollarım, bacaklarım, başım, yavrum, annem, karım, kız kardeşim, hayat arkadaşım

Nazım Hikmet

Ben bu konuya önce fotoğrafçı, sonra kadın gözüyle bakmak istiyorum. Önce kadın gözüyle bakmayı çok doğru bulmuyorum.

Belki Cumhuriyet'ten önce ve halen Anadolu'nun ücra köşelerinde kadına bakış daha tutucu olabilir. Fakat bir suçlu aranıyorsa kadının haklarını sömüren taraf kadar, kadının da hataları olduğunu düşünüyorum. Çünkü kadının erkeğe ya da törelere karşı durabilmesi için özverili, çalışkan olması ve hayata bakış açısını azimle geliştirmesi gerekmektedir.

Her mesleğin kendine göre zorlukları vardır. Kadın ve erkek olarak ayırmadan önce, kişi ne kadar isteyip istemediğini sorgulamalı. İnanmak başarmanın yarısıdır. Yola bu mantıkla çıkmak, sonra bazı şeyleri sorgulamak gerekir diye düşünüyorum. Ben bir kadın olarak bunu başardım. Çünkü inandım! Çok çalışmanın, hedefleri belirlemiş ve ona inanmış olmanın, zor da olsa engelleri aşmaya çalışmanın, kişileri mesleği ve cinsi ne olursa olsun, sonunda amaçlarına ulaştıracağına inanıyorum.

Karamsar bir insan olamadığım için bardağa dolu tarafından bakıyorum. Öyle de bakmak gerektiğine inanıyorum. İnsan nasıl düşünürse öyle yaşar.

Eğitimci olarak bu mesleğe başladığım yıllarda, gönül verdiğim grafik ve fotoğrafın bir gün üniversitede bölüm haline gelerek meslek sahibi kişiler yetiştireceğine inanmıştım. 1964 yılında, "Bu seçtiğin meslek mi?" diye sorulurken 30 yıl sonra bu çabamın sonucunu, Marmara Üniversitesi’nde Fotoğraf Bölümü’nün kuruculuğunu yaparak aldım.

Özetle şunu söylemek isterim; iş hayatında cinsiyetin değil, sorumluluğun önemi vardır. Kadın olmuş, erkek olmuş sorumsuzluk her zaman sorumsuzluktur.

İşe saygı, inanç, istek ve güven varsa üstesinden gelinmeyecek şey yoktur diye düşünüyorum.

Firdevs Sayılan
Bilindiği gibi kadın; özellikle geri kalmış toplumlarda, sosyal hayatın tüm alanlarına aktif olarak katılamamak, üretimden eşit pay alamamak gibi sınırlamalar ve engellemeler altında ezilmektedir. Ben de bir kadın ve onlardan biri olarak; içinde bulunduğum toplumun, kültürün, yaşadığım yüzyılın tanığıyım, sorunların farkındayım ve bu farkındalığı paylaşmak, çoğaltmak ve öteki insanların da duyarlılıklarına dokunmak için fotoğraflama uğraşısı içindeyim. Ben kendimi bu yolla ifade edebiliyorum galiba.

Ayrıca almış olduğum sanat tarihi eğitimi nedeniyle olsa gerek; sahip olduğumuz kültür hazinelerimizi, değerlerimizi fotoğrafla belgeleme ve onları bizden sonraki kuşaklara aktarma heyecanını taşıyorum. Fotoğrafın böyle bir anlamı da var benim için.

Kadın; doğası gereği yaratıcı, doğurgan, duyarlı bir yapıya sahiptir. Onun bu kadınca sezgileri, kadınsı duyarlılığı, estetik bakışı fotoğraf sanatçısı kimliğini besliyor ve ona avantaj sağlıyor diye düşünüyorum.

Tülin Dizdaroğlu
Sanatta, kadın erkek diye ayrım yapılmasından fazla yana değilim. Fotoğrafta ise her ikisinin de karşılaştığı zorluklar var, özellikle maddi zorluklar. Erkeklerin her istedikleri yere rahatça gidebilmeleri konusunda, kadınlarınsa iletişim kurmada daha avantajlı olduklarını düşünüyorum.

Bir avuç mutlu azınlık dışında, zaten zor koşullarda yaşayan ve ezilen yurdumuz insanında kadınların, iki kez ezildiğine (bir de eşi tarafından) inanıyorum. Sanatta kadınların erkekler kadar seslerini duyuramayışlarının ve sayılarının erkeklere oranla daha az olmasının nedeni, yeteneksiz olduklarından değil (hatta kadınlar, doğası gereği sanata daha yatkındır) sanata yeterli zamanı ayıramadıkları içindir. Çünkü kadınlar doğdukları günden itibaren iyi bir eş ve iyi bir anne olmak üzere eğitilirler. Onların sanata zaman ayırması diğer "önemli" görevlerini yapamaması anlamına gelir ki, bu da toplum tarafından hoş karşılanmaz. Bir erkeğin hobileri için zaman ve para ayırması hoş görülürken, kadın para kazanıyor olsa bile hoş karşılanmaz. Hatta şartlanma sonucu, kadının kendisi bile, bu hakkı kendinde göremez. Bu durumda ne kadar yetenekli olursa olsun, bu yeteneğini ortaya çıkartamayacaktır.

Diyelim ki olanak yarattı ve yeteneğini ortaya çıkardı, kaç kişi tarafından destek görecek?

Çoğunu erkeklerin oluşturduğu sanat ortamında kabul görmesi için, bir erkek sanatçının gösterdiği performansın iki, üç katını göstermeli ki kendine bir yer edinebilsin! Örnek olarak ilk kadın portre fotoğrafçılarından Julia Margaret Cameron’u (1815- 1879 ) gösterebilirim. Eşi tarafından büyük destek gördüğü için önemli işler başaran Cameron, British Museum’dan madalya almasına, Londra Victoria&Albert Sanat Müzesi tarafından fotoğraflarının satın alınmasına rağmen, zamanın erkek fotoğrafçıları ve eleştirmenleri tarafından küçümsenmiş, hakkında "Takdir edilecek kadar dokunaklı, kuvvetli ancak korkunç şekilde fotoğraf geleneklerine aykırı" gibi ifadeler kullanılmıştır. Ne yazık ki 125 yıl sonra bile günümüz Türkiye’sinde bu durumun değiştiği söylenemez.

Suzan Çınar
"Cinsiyet", insan olarak alemden ayrıldıktan sonra, bizi tanımlayan bir alt katmana yerleşir genellikle. Varoluş, buradan başlayan farklılıklar üzerinde sarmallandığı gibi, aynı sarmalda tersine bir gidişle, bir kuantum taneciği olarak tüm evrenle de birleşir. Bu aralıktan kendimize baktığımızda, bizi diğerlerinden ayıran her farklı durumun, aynı zamanda bizi şekillendirdiğini de görürüz. Kadın, erkek, evli, bekar, doğulu, batılı, ilk çocuk, son çocuk, zengin, fakir, köylü, kentli gibi çok uzayabilecek genel ayrımlar ve tamamen kişiyi bir diğerinden ayıran çok öznel farklılıkların karışımından bir ‘kendim’ yaratırız. Yaşamak, tüm bu durumların, doğum ve ölüm aralığındaki tezahüründen başka bir şey değil sanki.

Bizi işaret eden her farklılık gibi kadın olmak da, hayatımızı öyle ya da böyle etkiler, çok bahtiyar durumları içinde taşıdığı gibi, bol miktarda mağduriyet durumuna da yol açtığı aşikardır. Aynı okumayı ‘erkek olmak’ durumu için de rahatlıkla yapabiliriz. Erkeklerin iktidar alanlarından sürülmüş olmamıza rağmen, çok yaklaşık mağduriyetlere onların da maruz kaldığını düşünmekteyim. Dünyanın monokrom bir karaktersizliğe doğru hızla yol aldığını düşünürsek, bu duruma aymış kadın ya da erkek, birlikte omuz omuza hareket etmek zorundadır.

Ben bir kadın fotoğrafçı olarak sık sık bir erkek kulübünün misafiriymiş gibi hissetmeme rağmen, bunun üzerinde çok durmuyorum, zira sorun çok daha derinlerde. Durum buysa, bunun sebep-sonuç ilişkilendirmesini, hızla ve çok katmanlı yapabiliriz. Yapmış olmalıyız da zaten. Ama ben, ne bunun üstünde zıplamaktan, ne de bunu göz ardı etmekten yanayım. Sadece sanat ortamında değil, tüm alemde kadınların sesi az ve kısık çıkıyorsa bu hepimizin problemi, tüm dünyanın eksikliğidir. Bu durumdan hiç bir cins ya da etmen, tek başına sorumlu değildir. Ama düzeltmeye çalışmak, herkesin yararınadır.

Farklılık, kendi içinde dinamik bir durum olduğundan kadınca bakışın farklılığı da, "aman ne naif"in dışında çok daha kıymetli bir yerdedir. Doğurma yetisi, sadece doğurmayı mümkün kılmaz; başka, derin, sezgisel oldukça da yetkin bir yerden kendini ifade edebilmeyi de sağlar. Bunun kıymetini bilerek, kadınlığımızın üzerine her nasıl şekillenmişsek, bilindik izleklerin güvenilirliğine de bel bağlamayarak, kendimizde ısrar ederek, içimizi dillendirmeliyiz. Daha önce söylediğim gibi, bu okuma erkek için de aynen yapılabilir. Buradaki vurgum da, tamamen eşit bir düzlemde hareket edilebileceğini, hepimizin bunun oluşabileceği olasılığa doğru davranmamız gerektiğini düşündüğümdendir. Bu hepimizin yararınadır.

Hafise Kaynarca
Fotoğraf sanatıyla iç içe olmak ya da fotoğraf camiasında var olmak, benim kişisel gelişimime, yaşam kalitemin artmasına, hayatımın anlam kazanmasına büyük bir katkı sağladı. Hayata daha anlamlı tutunabilmek için fotoğrafla uğraşmak, fotoğrafçılar ve fotoğrafla bir arada bulunmak bana her zaman güç vermiştir. Fotoğraf benim yaşamımda oldukça büyük bir yer tutmaktadır. Ancak, bir kadın olarak fotoğrafla uğraşmanın beni bir erkeğe oranla daha fazla geliştirdiğini düşünüyorum. Çocukluktan itibaren kadınların evin dışında var olma çabaları ve zamanları, bir erkeğe oranla daha az olduğundan, fotoğraf gibi sosyal ve kültürel boyutu olan bir uğraşta, erkeklere oranla daha fazla çaba harcıyor ve daha çok yol kat ediyorlar.

Türkiye gibi, çağdaş ama geleneksel bir ülkede kadın fotoğrafçı olmanın avantajlarını da dezavantajlarını da yaşadım. Özellikle fotoğraf çekerken, daha geleneksel yaşanan bazı bölgelerde kadın olmak kolaylık sağlamakla beraber, kentlerde ve iş dünyasında kadın fotoğrafçı olmaktan dolayı güçlüklerle karşılaştım. Fotoğraf çevrelerinde erkek egemenliğini hep hissettim. Erkek fotoğrafçıların hepsi olmamakla beraber, bazılarının kendi aralarında her konuda birbirlerini desteklediklerini ve kadın fotoğrafçılara yeteneksiz ve beceriksiz gözüyle baktıklarını düşünüyorum. Bu durumdan dolayı kadın fotoğrafçıların daha fazla çaba sarf ederek daha iyi ürünler ortaya çıkarması gerekiyor.

Cinsiyetin kişilik gelişimi üzerinde tabii ki önemli etkileri vardır. Bu da yaptığımız her çalışmaya yansıyacaktır. Fotoğrafta "kadın bakışı" ya da "erkek bakışı" gibi bir anlayış olmadığını düşünüyorum. Bunun insan olmakla ilgisi var. Böyle söylemlerin kadın erkek ayrımcılığını beslediğini düşünüyorum. Bunun için "kadın bakışının" fotoğrafa getirdiği artılar olmadığı kanaatindeyim. En azından benim kadın olmamın, fotoğrafa veya kendi fotoğraflarıma artı bir şeyler katmadığı kanısındayım. Her birey, cinsiyetinin önemi olmadan, fotoğrafa kendi bakışıyla ve çalışmalarıyla farklı katkılar sağlayabilir. Ancak anne olmanın fotoğraflarıma artı katkıları olabilir. Kadınların anne olduktan sonra hayata farklı baktıklarını, yaşama daha farklı tutunduklarını, onun içinde annelik duygularının çalışmalarına etkisinin olduğunu söyleyebilirim.

Nilgün Sim Süldür
Günümüz sanat ortamında sürekli görsel imgeler üretilmekte. Her an gelişen teknoloji, yeni anlatım arayışlarını hızlandırmakta ve yaygınlaştırmakta. Fotoğraf en sık başvurulan teknolojik araçlardan biri. Bu açıdan bakıldığında sevindirici.

Bir birey olduğumun bilincine vardığımda, çevremde, ülkemde, dünyada, sanatta, bilimde olup bitenleri algıladığımda, birbirini bütünleyen, tetikleyen, etkileşim içindeki türlü olayların karmaşık, gizemli ya da apaçık, şaşırtıcı ve sarsıcı yönlerini çözümlemeye çalıştığımda, giderek olgunlaşan duygu-düşünce-davranışlarım ile yönelişlerim, hepsi birlikte "insan" kimliğimi oluşturdu.

Kadın veya erkek, ne olursa, benim için insan olarak değer taşıyor olabilmek önemli. Toplumumuzda da kadın, önce birey olabilmeyi öğrenmeli. Öğrenmeyi öğrenmeli, kendini eğitmeli. Kaderci, edilgen, ikinci sınıf, doğurgan bir varlık olarak kaldığı sürece ne kendine, ne gelecek kuşaklara ne de ülkeye bir yararı olmayacaktır.

Bunca sözden sonra, fotoğrafla kadını ilişkilendirmek nasıl bir anlam oluşturur?

Aslında kadın hep fotoğrafın "içinde" oldu. Diğer sanat dallarında olduğu gibi, giyinik ya da çıplak; model olarak… Kadın vücudu bir sanat nesnesi olarak da yüceltildi, cinsel bir çekim aracı olarak da kullanıldı. Ve bu hep sürecek…

"Fotoğraf"ın içinde olmaksa, yine birey olarak bana kazandırdıkları ile ilişkili… Nesnelere, canlılara, ortama, dünyaya bakışıma ufuk açan, insana, yaşama ilişkin ne varsa hep coşku veren, kendimi tanımama ve diğer her şeyi tanımlamama olanak sağlayan keyifli bir uğraş benim için. Her an yeni bir şey öğrenmemi sağlıyor; sürekli gelişen teknolojisiyle, olağanüstü iletişim gücüyle büyülüyor.

Uzun yıllardır fotoğraf eğitimi ve öğretimi içindeyim. Hem akademik, hem de sanat ortamının içinde bulunmanın ayrıcalığını yaşadım. Üniversitelerimiz ve özellikle sanat fakültelerimiz laik, demokratik ve çağdaş yaşamın öncüleridir. Bireyin bilgi birikiminin, bireysel gelişimin ve niteliğin, erdem ve etik değerlerin ölçüt alındığı kurumlardır. Bu nedenle kendimi oldukça şanslı buluyorum. Fotoğrafı özgürce kendim için üretiyorum, fotoğrafı tasarlayan, yorumlayan, uygulayan genç kuşaklar yetiştirmeye, yön göstermeye çalışıyorum.

Ülkemizde kadına verilen değer ne yazık ki çağdaş, laik ve demokrat bir Türkiye söylemi ile örtüşmüyor. TBMM’deki kadın milletvekillerinin sayısı ne kadar? Partiler neden kota koyarlar? Feodal düzeni aşamadık bir türlü...

Kadın, "fotoğrafçı" olduğunda, kendini yetiştirdiğinde, mesleğini yaparkende yine şiddetten payını alıyor. Sosyal-belgesel konularda, özellikle basında çalışanlarımız sıklıkla sorunlarla karşılaşıyorlar. Dünya yolsuzluk ve yoksullukla sarmalanmışken en büyük darbeyi kadın ve çocuklar alıyor.

Nitelikli insan, nitelikli toplumu yaratır. Bizim toplumumuzda da insana, emeğe ve deneyime değer verilmedikçe daha çok gözyaşı akacaktır.

Bir dönem, kent soylu aileler arasında kız çocuklarına piyano dersi aldırmak modaydı. Arkadaşım onlardan biriydi. Piyano öğretmeninin çok disiplinli bir kadın olduğundan, "Ojeli ve uzun tırnaklarla asla piyano çalınmamalı" dediğinden söz etmişti. Uzun yıllar geçmiş olsa bile, bu söz onun kulaklarında hep çınlamış... Tırnak tuşlara takılır, parlak renk boyası dikkati dağıtır, parmaklar doğru kullanılamaz vb… Fotoğraflada bir benzerliği yok mu?..

Yine yıllar önce, ünlü bir fotoğraf ustamız bir öğrencime demiş ki, "Sen o tırnaklarla mı fotoğraf çekeceksin?" Aşağılandığını düşünerek yakınan öğrencime demiştim ki, "Sen de onun bu yargısını boşa çıkar, yapabileceğini kanıtla, fotoğrafın hakkını ver."

Aldığım fotoğraf kitap ve dergilerinin sayfalarını çevirirken bazıları ilgimi daha çok çeker, onları daha çok incelerim. Çok denedim, bu fotoğrafı kim yapmış diye baktığımda çoğunlukla kadın sanatçıya ait olduğunu gördüm. Benim ilgimi neden çekiyorlar? Julia Margaret Cameron, Imogen Cunningham, Sarah Moon’dan Laurie Robin’e değin yeni yetişen birçok sanatçının yapıtlarında gördüğüm nedir? Onların fotoğraflarını, arayışlarını kendi yaklaşımıma yakın bulduğum için etkileniyorum elbette. Bu örnekler üzerinden giderek şöyle diyebilirim; seçilen nesneler ve modellerle yaratılan yumuşak, duygu yüklü bir atmosfer, yalın ve zarif düzenlemeler, ayrıntılar…

Denilebilir ki, bunları yalnızca kadın sanatçılar mı yapıyor? Kuşkusuz kesin bir ayrım yapamam; estetik duyarlılık, incelik, titizlik, kusursuz teknik ve sabır, tüm sanatçıların ortak noktaları olmalı... Yine de nitelikli fotoğraf üreten kadın sanatçıların sayılarının artmasını diliyorum elbette. Kadın yalnız fotoğrafta değil her alanda varlığını göstermeli. Ülkemiz için özellikle önemli bir değerlendirme yapabilmek için yaşanması gereken bir süreç var. Zaman boşa harcanmamalı, eğitmeyi, öğretmeyi, çalışmayı, paylaşmayı, iletişim kurmayı artan bir hızla sürdürmeliyiz.


Gülnur Sözmen
Şunu baştan söylemekte yarar var ki, fotoğrafçı olmaktan önce bu ülkede "kadın" olmanın pek çok "hazin" tarafı vardır. Dünyada da biraz böyledir ama ülkemizde oldukça ilginç bir durumdur bu. Hele bunun yanında sanat ve fotoğrafla ilgileniyorsanız, mesleğiniz buysa, durumun "kaos"u artar. İnsanların gözünde "fotoğrafçı" olmanın belli bir "klişesi" vardır. Bu klişeye uygun cinsse "erkek"tir. Öyle ya, öncelikle bu "teknik" bir iştir, hem kadına yakışmaz hem de kadın bunu yapamaz. Kadının, daha az beceri gerektiren yemek, çocuk ve ev işleriyle uğraşması daha yakışık alır. Çalışma hayatı ise haindir, kadın narin bir çiçektir ve eve yakışır.

Şimdi hep birlikte dürüst olalım! Kendi yaşadığımız şu çağ içinde bunu inkara uğratacak pek çok görüşe elbette tanık oluyoruz, zaten "kadın fotoğrafçı olarak bizatihi kendi durumumuz" bunu inkara uğratan bir durum olduğu halde, devlet eliyle de sürdürülmesi sağlanan yaygın kanı, yukarıda yazdıklarım mıdır, değil midir?

Bu yüzden pek çok çekimimde, eğer beni "başarılı" bulmuşlarsa hitap değişir "Gülnur Hanım" yerine "Gülnur Bey" olur! Mesleğimin yanı sıra öğretim üyeliği yaptığımı öğrenirlerse iş daha kolaylaşıp "Gülnur Hoca" olur... Yani cinsiyetin önemsenmediği "şerefli" bir durum... Bir de aralarında fısıldaşırlar "bak, ben demiştim!" E tabi ya, bu işleri bir kadın başaracak değil ya! Ya erkek ya da cinsiyetsiz tuhaf bir şey olmak lazım.

Bu durumu kullanmak ister miyiz?

Avantaj ve dezavantaja gelince, tahterevallide dezavantajlar ağır basar. Avantajlar konusunda şunlar söylenebilir,

Türkiye'de erkekler kadınla toplum içinde aleni mücadele etmezler (çünkü zayıfa el kalkmaz!), özel durumlar dışında zor kullanmaz ve küfretmezler… Yapacakları zaman, bunları gizli yapmayı tercih ederler. Çünkü karşılarında yine hemcinslerini "kahraman" olarak bulmaktan çekinirler. Onlara göre; bir kadına zor kullanmak erkek gücünü azaltan bir durumdur. Aslında "sizden taraf çıkan" kahraman erkekler de bunu sizi korumak için değil, sırf erkekliğin şanını korumak ve bu şanı iki paralık eden hemcinslerine gözdağı vermek için yaparlar. Bu yüzden bir kadın fotoğrafçı olarak, "bu durumu kullanmak isterseniz", isteklerinize, erkek fotoğrafçılardan daha çabuk ulaşabilirsiniz.

Bedeli, "Sıcak evinin kadını olmak yerine, zavallı, çaresiz biri olarak(!), sokaklarda çalışmaktan şikayetçi" olup, üstün güçlerden (erkek, polis, görevli) yardım isteyip, barikatları aşmak için uğraşmak yerine, onlara aştırarak, insani ve mesleki onurunuzdan ödün verme tehlikesidir.

Sayılabilecek en büyük dezavantaj, zaten "kadın" olmanın yanında bir de "zeki kadın" olmaktır. Kadın fotoğrafçılar, karşılarına çıkan pek çok çetrefili kısa zamanda çözmek zorunda kaldıklarından değerlendirme ve organizasyon yetenekleri güçlenir, bu da "erkek" egemen toplumda hiç "hoş" karşılanmaz ve doğal sonuç olarak dışlanırız. Bu dışlanma "mesleki hayat" sınırlarını aşar ve özel yaşamımıza da bulaşır.

"Kadın bakışının fotoğrafa getirdiği artılar" sanılanın aksine yoktur. Kadın ve erkek, sanatçı veya fotoğrafçı olsun olmasın, farklı bakış açılarına sahiptirler. Bunların birbirlerinden daha üstün durumları yoktur. Sadece değişiklikleri vardır. Beraberce ele alınabilirse çok büyük zenginlik içerirler. Her proje taslağımda, kendi düşündüklerimi, erkek ve kadın asistanlarımla birlikte değerlendirir, daha içerikli sonuçlara ulaşırım. Kadınların incelikli ve hayli detaycı bakış açıları bir zenginlik olduğu kadar, bazen amaçtan saptırıcı ve yorucu bir tehlike haline dönüşebilir, "kreatif" düşünebilenler, sadece kadınlar olmadığı için erkek ve kadın bakış açıları toplamı, yalnızca birininkinden daha zengindir.

Günümüz sanat ortamında, hala sanat olup olmadığı tartışılan "fotoğraf"ın içinde olmanın, bir kadın, yani benim için ifade ettiklerine gelince... Önce "Sanat ve Türkiye", "Kadın ve Türkiye", "Fotoğraf ve Türkiye" gerçeklerinin tartışılması gerekiyor. Bir kadın fotoğrafçının erkeklerden farklı ve fazla olarak önce bunu yapması gerekir. Eğer yapmaz ya da yapamazsa, fotoğraf çekme imkan ve ihtimali neredeyse hiç "yok"tur. Bu analiz tartışmaları, biz kadın fotoğrafçıları şimdilik bir sonuca götürmese de yaşarken birtakım "altın anahtarları" görmemizi, edinmemizi sağlayabilir. Ne yazık ki bu "altın anahtarlara" kadın olduğumuz için ihtiyacımız vardır. Erkeklerin bu "anahtarlara" hiç ihtiyacı yoktur ve kapılar onlar için zaten hep açıktır."Sanat ve Fotoğraf", çok ama çok akademik bir tartışma, biz kadın fotoğrafçılar için. Daha oraya çok var yani... Bu konuda doktora tezimiz olsa bile pratik yaşamda hiçbir şeyi çözmüyor. Çünkü bizler dışarıdayız, sokaktayız ve ilişkide olmak zorunda olduğumuz kişilere bunlardan bahsedemeyiz bile. Diğer sanatçılar bizlerden biraz daha şanslılar, hiç olmazsa sanatlarını icra ederlerken kendileri gibi donanmış insanlarla beraber olabiliyor veya istemedikleriyle görüşmeyebiliyorlar. Ya biz? Keşke tek işimiz "fotoğraf çekmek" olabilseydi. Oraya gelinceye kadar çözmemiz ve güvenlik altına almamız gereken yığınla konu başlığı, bir hard disk gibi süratle kafamızdan geçmek zorundadır, çok süratli olmalıyızdır, çünkü fotoğraf andır, ışıktır ve daha çekilecektir.

Sanıyorum ki; bir kadın ve fotoğrafçı olarak yapmamız gereken şey, sanata gelinceye kadar dışarıdan nasıl göründüğümüzün iktisadi, siyasal, tarihsel, toplumsal bir analizini yapabilmektir. İşte bir "kadın fotoğrafçı"nın, fotoğraf çekmekten önce, sırtına yüklenen problem budur ve biz kadınlar bunları anlayabildiğimiz ve çözebildiğimiz ölçüde işimizi yapabiliriz.

Emine Denizer
Bu konuyla ilgili görüşlerim sorulana dek fotoğrafı çekenin cinsiyetini sorgulamak hiç aklıma gelmemişti. Beğendiğim fotoğrafları kimin çektiğini merak etmişimdir.

Erkek veya kadın fotoğrafçıların fotoğraflarında cinsiyetleriyle ilgili belirgin bir ortak nokta saptamak da çok zordur. Erkek fotoğrafçılar için erkekçe fotoğraflar ya da kadın fotoğrafçılar için kadınca fotoğraflar çekiyorlar denebilir mi?

İyi bir fotoğraf çekmek, kişinin yetenek ve içgüdüsüyle ilgilidir. Çekilen bir fotoğraf, fotoğrafçının ne gördüğü, fotoğrafı çekerken neler hissettiğidir. Fotoğrafçının bakış açısıdır. Bu fotoğrafı çekenin, yetenekleri ölçüsünde, aktarabildiği bireyselliğidir. Bu nedenle fotoğrafta "kadın bakışı" ve "kadın bakışının fotoğrafa getirdiği artılar" olup olmadığı sorusundan çok, kadının fotoğraf sanatıyla ilgili sorunlarından bahsedilebilir.

Fotoğraf daha çok evin dışında olmayı, dışarıda çalışmayı, insanlarla iletişim kurmayı gerektirdiğinden ve çok fazla emek istediğinden, fotoğrafa zaman ayırabilmek çoğu kadın fotoğrafçı için zordur. Ailevi sorumlulukları (evlilik, çocuk vs.) nedeniyle, fotoğrafa ayıracağı zaman da kısıtlıdır. Ayrıca erkeklerin rahatlıkla, tek başına girebilecekleri yerlere, kadınlar giremezler. Bazı konuları (savaş gibi…) tek başlarına işleyemezler.

Ülkemizde kadın fotoğrafçı olmanın bir avantajı yoktur, ciddiye alınmamak gibi bir dezavantajı da vardır.

Bu araştırma Fotoğraf Dergisi’nden alınmıştır. Fotoğraf Dergisi’nin izniyle yayınlanmıştır. (www.fotografdergisi.com)
Teşekkür ederiz.




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa