Editörler

Suderin Murat
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Yağmur Dolkun
Bülent Irkkan
Elif İnan
Doğanay Sevindik
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Röportaj : Şükran Moral ile Sanatı Üzerine Söyleşi Leyla Yücel - Saliha Uzun

Hazırlayan: Leyla Yücel
Söyleşi Fotoğrafları: Saliha Kasap Uzun



“Sanatçı / Artist”


Bir sanatçının oto portresidir bu. Dünya çağdaş sanatında ilk kez bir kadın kendini İsa’nın yerine koydu. Sanat tarihinde bunun bu şekilde önemi var. İkincisi ilk kez bir kadın Müslüman sanatçı kendisini İsa’nın yerine koydu. Bu sanat tarihinde çok işlenen ikonografik bir iş ama üçüncü olarak, bu kez sanatçı kendisini İsa'nın yerine koydu.



1 Bir kadın olarak da yaratıcı bir varlığız biz.

Evet, iki defa yaratıcı kadın. Natura olarak, kendini tanrının yerine koyma olarak…


“Hay Sizin Barış Denen Masalınıza / Peace… Fucking Fairy Tale!”

2 Ateist misiniz? Tanrıyla veya dinle ilişkiniz nasıl bir ilişki?

Benim din konusunda birçok işim oldu ama bunun nedenini ben bilmiyorum. İçgüdüsel gittiğim bir yoldu. Yani düşünerek bulduğum bir yol değil.

3 Daha sonra Hz. Muhammet ile Hz. İsa’yı öpüştürüp, barıştırdığınız bir işiniz var. Ama insanları o işi görmeleri için diz çökmek zorunda bıraktınız. İnsanların ancak aşağıdaki bir gözetleme deliğinden görebilecekleri bir yere yerleştirmişsiniz heykelleri. Bu düzenlemenin nedeni neydi? 

Bakın, dünyayı ikiye böldüler: Müslümanlar ve Hıristiyanlar diye. Özellikle Batıda Müslüman olmak suç gibi.

4 Siz de bunu yaşıyor musunuz son yıllarda?

Hissettiriyorlar.

5 Bizim burada son 10 yılda kadın olduğumuzu daha çok hissettiğimiz gibi...

Orada yabancı olmak, özellikle Müslüman olmak çok zorlaştı. Fanatik Müslümanların yaptığı yanlış davranışlar, normal, laik, demokrat, bizim gibi Müslümanların da üzerine yüklendi. Yani genelleştirildi. Bir zamanlar siyah-beyaz, zengin-fakir ayrımı gibi bir ayrım oldu yabancı olmak. İstemiyorlar artık yabancıları. Bazı konularda haklılar, bazı konularda ise haklı değiller.

Batı her zaman kendisine bir düşman buldu. Eskiden Yahudileri öne sürüyordu Batı. Bu sefer de Müslümanları gösterdi düşmanı olarak. Müslümanlar da buna karşılık aynı şekilde cevap veriyorlar. Yani onlar da Hıristiyanları düşman görüyor. Aslında bütün bunlar yanlış. Ben de bu işimde peygamberleri kucaklaştırdım olumlu bir mesaj vermek için: bütün suç insanlarda, tanrının bir suçu yok, peygamberlerin bir suçu yok. Suç bizde. Onlar adına kendi kendimize karar verip, davranmamız...

Seyirciye de, “Ancak bu iki güzelin karşısında diz çökebilirsiniz, diz çök ey seyirci! Sen, diz çök ey seyirci, aptal olma!” anlamında diz çöktürdüm.

6 Bir had bildirme var orada. Onlara yani peygamberler veya Tanrı adına eyleyen, düşünen, kendi yalan yanlış doğrularını onlara atfedenlere…

“Jinekoloji masası/ Speculum”



Ben bu jinekoloji masasını ilk kez 1996 yılında kullandım. Kimse bunu bu şekilde bilinçli kullanmadı. O yıllarda daha yeni yeni kadınların doğumu filme çekiliyordu. Ama sadece kadın doğumu çekiliyordu. Ama bu bir iş haline getirilmemişti, ön plana çıkarılmamıştı.

7 Bırakın bunu bir iş olarak başkalarına ekspoze etmeyi, kadının kendine ait, çok mahrem bulduğu bir şeydir. Kendi deneyimlerimizden biliyoruz. O yüzden çok çarpıcı.

Genelde benim işlerimin çoğu kendi deneyimlerimden yola çıkar zaten. Jinekoloji muayenesine gittiğimde de nefret ettiğim için orada aklıma geldi. Ayrıca, doğumu anlatmak ve orada vajinayı konuşturmak: orada konuşan, bir vajina.

8 Konuşan, gösteren…

Gösteren ve kurgulayan bir vajina... Burada monitör, sanat tarihini inceleyen ve ona küfredendir!

9 Monitörde gördüğümüz sanat tarihinde idealize edilen bir kadın figürü ve...

Benim ayaklarımın altında ezilen...

10 O kadar cesur ve çarpıcı performanslar ki: sonuçta seyirciyi de dürten, rahatsız eden, içine katan, seyirciye de aktif rol verdiğiniz performanslar yapıyorsunuz.



Bu seyirciyi önemsediğim anlamına gelir. Ben seyirciyi çok önemsiyorum, ona saygı duyuyorum ama onun sırtını okşamaya niyetli değilim.


“Hamam”

11 Bütün bu işlerde çok acayip tepkiler aldığınızdan da eminim. Hamam performansında kameramanınız ortamın gerilimine dayanamayıp bayılmış. Merak ediyorum, siz nasıl kaldırabildiniz bu gerilimi?

1997’de henüz bu kadar ileri değildi çağdaş sanat Türkiye’de. O nedenle oradaki tavrım önemliydi. Hamamın içinde tellaklar vardı…

12 Önceden bir görüşme yapıp da mı girdiniz?

Hayır, hiç bir ön görüşme olmadı.

13 Sizi orada gördüklerinde ilk tepkileri ne oldu?

Ben sana sanatı gösteririm diye düşündüler. Bu Türk kızı olamaz, orospudur bunlar dediler. (gülüşmeler)

14 Saldırganca bir tutumla karşılaştınız mı, psikolojik veya fiziksel?

Hiç! Sadece büyük bir soğukluk vardı.



15 Herhalde donup kaldılar, ne yapacaklarını bilemediler. Onlar için de sarsıcı bir deneyim. (gülüşmeler)

Aslında bu işin aktüalite yanı ama bu işin sanatsal yanı o değil. Bu işin sanatsal yanı değişik şekerim. O ana kadar dünya çağdaş sanatında hiç bir çağdaş sanatçı, gerçek anlamda kimse bunun aslını göstermedi. Videoyu alıp içeriye girip orada nihayet ne olduğunu bütün dünyaya gösterdim. O ilk oldu. Zaten ondan sonra bir sürü beni taklit eden kişi oldu. Genelde benim işlerim taklit edilir. Benim özelliğim budur.

Hani eskiden Türk sanatçıları Batıyı taklit ederdi ya, şimdi artık Batı sanatçıları Türk sanatçılarını takip ediyor. Çünkü Batı artık hep aynı kısır döngüde, kendini tekrar ediyor. Hâlbuki biz yeniyiz, her şeyimiz yeni. Yalnız bizim meselemiz, yeniliklerimizi kurumlaştıramamak. Onlar bizden alıyorlar, sanki kendileri yapmış gibi kurumlaştırıyorlar. Bütün mesele bu! İşte bizim geri kalmışlığımız da burada başlıyor. Ama şimdi bizde de değişiklikler var. Küratörlerimiz, sanat tarihçilerimiz, “Hayır, efendim” diyorlar. Mesela çoğu yazdı, “Kusura bakmayın Şükran Moral bunu sizden önce yaptı” diye ve ayrıca savunuyorlar. Eskiden o savunma bilinci de, gücü de yoktu.

Şimdi bizim kolleksiyonerlerimiz, zenginlerimiz var. Yani sponsorla çalışılıyor. Başka yolu da yok zaten. Şimdi bizim zenginler de yeni yeni bunu anladılar. Onlar da bize sponsor oluyorlar, sonuna kadar savunuyorlar, bizden eser alıyorlar. Projelerimize para yatırıyorlar. Şimdi onlarda da bunun bir bayrak yarışı olduğu bilinci gelişti. Yani asıl milliyetçilik budur. Milliyetçilik gidip orada burda salak salak şeyler yüzünden kavga etmek değil de çağdaş Türk sanatını savunmaktır. Sen çağdaş Türk sanatını savunuyorsan milliyetçisin, savunmuyorsan hödüksün, cahilsin.

16 Zenginlik salt bir parasal varlık meselesi değil, zenginlik, kültürel üst yapının da gereğini yapmak. Bizim burjuvazimiz de bunu yeni yeni keşfediyor?

Bundan önce eskiye, tarihi şeylere, Osmanlıya takılmışlardı. Şimdi artık anladılar ki, ölüleri bıraktılar ve yaşayanlara bakıyorlar.

17 Çünkü beslemezsen sanatçı nasıl sanatını yapacak? Sanatçı maddi kaygılardan arî olmak zorunda. Batı eskiden aristokrasinin himayesi vasıtasıyla yapıyordu bunu, şimdi zenginler, burjuvalar vasıtasıyla yapıyor. Türkiye’de şimdi yeni yenigelişiyor bu mantık. Bu bilinci de oluşturmak gerekiyor zaten. Bundan siz de faydalanıyor musunuz?



Valla benim tanıdığım tek kişi var, onun da adını şimdi söylemek istemem. Ben şu ana kadar Batıdan yararlanıyordum. Bundan sonra devreye Türk sponsorlar da girdi. Nihayet destek vermeye başladılar. Bu sponsorluk olayı bir sanatçının işini almak demek değil sadece, müzeler açmak, müzayedelere Türk sanatçılarını katmak, orada onları yükseltmek. Nasıl birden bire bilmem nelerin  -Japonların filan-  sanatçıları mantar gibi ortaya çıktılar? İşte bizim sanatçılarımız geride kalıyor o zaman. Aslında bütün dünya bunu yapıyor. Yani gidip sanatçıların projelerine para yatırmak lazım. Onların en önemlilerini desteklemek lazım. Bu şekilde bir yarış bu, çağdaş kültürel bir yarış bayrağı. Aslında bu bir olimpiyat: çağdaş sanat olimpiyatı. Nasıl biz olimpiyatlarda yokuz, burada da yokuz!

18 Performans sanatlarında bu işler nasıl oluyor?

Bir performans sanatının alınıp satılabilmesi için bir sponsorun çok yüksek düzeyde bilgisinin olması gerekiyor. Yani, bundan anlaması gerekiyor. Düşün daha çağdaş sanatın ne olduğunu bilmiyorlar, kaldı ki performans sanatı! Performans sanatında bu işler şöyle yapılıyor. Ben diyorum ki benim bu performans projemin maliyeti şu kadar. Onlar da projeyi okeyliyorlar. Performanstan sonra fotoğrafını satıyorum bazen. O performansı proje olarak satın alabilir bir müze veya bir iş adamı. Aslında bunların hepsi satılık. Ama belki bunun satılık olduğunu da bilmiyor olabilirler.

19 Ben de bu yüzden biraz sizi bu konuda konuşturmak istiyorum: bilgilendirmek için. Bir proje, soyut bir şey gibi. Nasıl buna sahip olunabiliyor? Ya da seri veya yeniden üretimleri gerçekleşiyor mu bunların?

Satılıyor, yapılan anlaşmaya bağlı. Yeniden sergileyebilirim, ama bir kez daha satamam. Birisi bu projeyi satın almışsa, bir daha satılamaz. Benim de olamaz.

20 Biz dergi olarak her sayı için bir tema belirliyoruz. Bundan önceki sayımız cinsellik üzerineydi. Bu sayı kadın ve çocuk üzerine, bir sonraki sayımız “yersiz yurtsuzluk”. Öyle diyelim çünkü “göç”ü aştı artık mesele, dünyadaki bütün o nüfus hareketlerindeki olağanüstü artış... Hatta bazen ait olduğunuz yerde bile kendinizi köksüz, yabancı hissedebiliyorsunuz... Ondan sonraki sayımız “delilik-dahilik” meselelerine kafa yoracak.

Hep benim işlerimin konuları bunlar! Benden mi çaldınız (kahkahalar)

21 Çok enteresan, şimdi onu söyleyeceğim. Biz sizi incelerken bu sayıya almaya karar verip sizi araştırmaya başladığımızda şaşkınlıkla onu gördük, bir şekilde sizin izleklerinizin arkasından gidiyoruz. G. Jung’un teorisine göre ortak evrensel bir bilinç var -bilinçdışı diye adlandırdığı kavram-. Bizim bununla bir irtibatımız vardır diyor—unutmuş olsak da. Kimisi bu kanalları açık tutuyor. Bu ortak bilinçle irtibatları seviyesinde özellikle sanatçılarda bunu görüyoruz. Siz, bu sorunsalları, henüz herkesçe çok önemsenmeden, farkına varılmadan önce, bir tür vahiy yoluyla tespit edip, 90’ların başından itibaren izleklerinizde kullandınız. Örneğin, göç. Şu aralar kafanızı kurcalayan sorunsallar neler veya tasarladığınız yeni projelerinizden konuşmak ister misiniz?

Gelecekteki projelerimden artık kimseye bahsetmiyorum. Kafamı kurcalayan sorunların çoğu hepimizin düşündüğü şeyler. Bunlardan biri, çevre ve insanlığın durumu.

22 İnsanlığın şu andaki durumunu nasıl tanımlıyorsunuz?

İnsanlığın şu anki urumu bir “Ara Durum”. 500-1000 yıl sonraki toplumlar, 2009 yılında korkunç ilkel şekilde yaşıyorlardı diyecekler. Saçma sapan konular onlar için problemmiş diyecekler. Bence zengin sınıf her zaman fakir sınıfın kurdudur. Önemli sorunsallar bunlar ve zengin ülkeler ile fakir ülkeler asındaki büyük farklar… İnternet kullanıp, teknolojinin en üst seviyelerini kullanıp, hala ortaçağ ahlakında kalıp, davranmaları…



Benim İstanbul’da, Türkiye’de en çok dikkat ettiğim şeylerden biri insanların pis oluşu. Neden Türkiye’de insanlarımız bu kadar pis? Hani temizlik imandan gelirdi? Bence önce bunları düzeltsinler. İnsanlığın sorunlarından bir tanesi de temizlik olacak herhalde ilerde. Pislik ve Temizlik. 

23 Bir yandan da su iyice kıt bir kaynak haline geliyor.

Yine çevre olayına dönüyoruz. Zaten bizde çevre olayı yok biliyorsun. Bizde çevre yok. Çevre kavramı yok. Adam apartman yapıyor, çevresi diye bir şey yok. Etrafındaki çevresi önemli değil. Uyum da aramıyor.

24 O yüzden beş benzemez bir arada, absürt bir yapılaşma ortaya çıkıyor.

Sokağa çıkınca ayağını nereye basacağını düşünemiyor insanlar ve umurlarında değil. Yani biz toplu yaşmayı bilmeyen henüz çok ilkel davranışları olan, teknolojiyi kullanan ama davranışları ortaçağda kalmış bir toplumuz.

-Tehlikeli değil mi bu durum: Bilginin bu kadar arttığı, erişimin bu kadar kolaylaştığı bir çağda bilincin bu kadar geride kalmasının yarattığı bu dengesizlik?

Çok geriden geliyor çünkü kültürü ve davranışları etkileyen başka faktörler var. Ortaçağ kafası! Ama ben bu konuların üzerinde durmak istemiyorum. Ben bir sosyolog değilim. Bir sanatçıyım. Eninde sonunda beni yarama sorunları ilgilendiriyor. Ne yazık ki veya ne güzel ki, bir sosyolog veya bir pedagog benim sanatımla ilgili konuşabilir, açık böyle yorumlara.

Zaten ben her sene Roma Üniversitesi’nde bir iki ay ders veriyorum. Orada, sanatla, pedagoji, sosyoloji arasındaki bu bağlantılar kuruluyor. Ama burada bu konulara girmek istemem. Benim için yorucu.

25 Bir kadın ve Türkiye’de yaşayan bir insan olarak bu kadar cesur olmayı nasıl başarıyorsunuz? Bu cesaret sizde doğal olarak mı var, yoksa kendi sınırınıza geldiğinizde onu da zorlayıp aşmaya mı çalışıyorsunuz? Yoksa bunu kendiliğinden, aslında ne kadar cesaret gerektiren bir şey olduğunu fark etmeden mi yapıyorsunuz?



Yok fark etmiyorum dersem sahte olur. Bunun nedenlerin ben bilemem. Sen cesursun diyorsun ama ben o kadar da cesur olduğumun farkında değilim. Benim için normal. Ben projelerime aşık oluyorum. O projeye aşık olduktan sonra bütün iş onu gerçekleştirmeye kalıyor. Bu cesaret problemi de benim problemim değil, başkalarının sorunu.

Cesur olduğumu biliyorum ama bu beni o kadar ilgilendirmiyor. Benim için önemli olan projemi gerçekleştirme. Cesur veya korkak olmamın bir önemi kalmıyor. Tabi ki korkak olmadığım belli. O kadar saf değilim. Sınırlarımı zorladığım zamanlar da kesinlikle oldu.

26 O sınırı zorlayıp aştığınız zaman ne hissediyorsunuz?

Çok yorgun hissediyorum kendimi her bakımdan.

27 Yıpratıcı demek ki?

Sanatçının, özellikle de benim yaşadığım hayat çok yıpratıcı.

28 Bir bedeli var yani?

Bunun bedeli birçok şeyden özveride bulunmak. Öteki insanlar gibi yaşayamıyoruz.



29 En büyük özveriniz, keşke olmasaydı dediğiniz ama vazgeçtiğiniz şey nedir? Var mı?

Var; annemle olamamak. Çünkü annemi kaybettim. Sanat yüzünden anneme gidemedim. Hastayken yanında bulunamamak en büyük özverim oldu.

30 En son yaptığınız iş, Kazım Taşkent’te sergilenen: müthiş bir şey görmüşsünüz orada.  Ben kız çocuklarının doğduğu andan itibaren yetiştirilme biçiminin bizzat şiddetin ta kendi olduğuna inanıyorum. Baskılanmaları, zihinsel ve fiziksel anlamda iğdiş edilmeleri vs. Siz bunu klitoral sünnetle sembolize ettiniz. Ki bizim sembolizasyonuna bile katlanamadığımız kadın sünneti her yıl 130 milyon kız çocuğuna gerçekten yapılıyor dünyada. Çok acı bir şey. Erkeğin kadına uyguladığı veya kadının sokakta yaşadığı şiddeti konuşuyoruz ama bizzat kadının kadına uyguladığı ve kendi öz çocuğuna uyguladığı şiddeti konuşmuyoruz. Çocuğu o topluma yetiştirirken o toplumda yaşayabilecek hale getiren, o topluma tahammül edebilmesi için çocuğunu zihinsel olarak iğdiş etmek zorunda olduğunu anne biliyor ve bu bizzat anne eliyle yapılıyor.   

Anne de ataerkil toplumun bir parçası. Erkek çocuk da anne tarafından yetiştiriliyor. Klan kararıyla öldürülen kız çocukları vakalarında annenin de rolü var. Eskiden erkek şiddetini konuşurduk ama şimdi anladık ki annenin de yani kadınların da kabahati var. Kadınlar istemezse bu iş olmaz. Kadınlar da aydınlanmalı. Bu toplumun yarısını onlar oluşturuyor. Kadınlar çoğu zaman kurban ama biz bu kurban olayını fazla abarttık. Yani erkeklerin kaba kuvvetini fazla abarttık, onların kaba kuvvetini uygulama sürecinde biz de varız. Aslında bu sembolik bir şey. Kızını döven anne aynı zamanda çaresiz bir anne, kurban bir anne…

31 Aslında burada herkes kurban değil mi?

Tabi. Ben performansın en sonunda kendimi bayağı kırbaçlıyorum. Orada gerçekten vurdum. O kadar ki akşam bacaklarım şişti ve ancak ilaçlar alarak yatabildim. Bir hafta acıdı. O gerçek bir dövme oldu, lastiklerle bütün vücudumu dövdüm.

32 Bilerek mi yaptınız yoksa o anda öyle mi geldi? Yani o derece oto şiddet uygulamayı önceden hesaplamış mıydınız?

Bilerek yaptım ama o kadarını hesaplamamıştım. Bazen performansta kontrol dışı şeyler oluyor. Zaten performans da bu yüzden güzel.

33 Genelev işini biraz konuşalım. Onu da mı hiçbir ön hazırlık olmadan yaptınız? Nasıl yaptınız, yani fotoğrafçınızla öyle dalıp girdiniz mi içeriye?

1997’de uyguladım. İstanbul Bienaline çağrıldım. Oraya girmek için İçişleri Bakanlığından, Kültür Bakanlığından filan izin gerekiyor.

34 Ama erkekler girebiliyor değil mi? Oysa siz girebilmek için bir sürü bürokrasiyi aşmak zorunda kaldınız.

Bir kâğıt veriyorlar elinize. Şimdi sen bu kâğıtla git bakalım geneleve! Yani adam “ Ne lan bu?” diyor. Mesele kâğıt filan değil, kafada! Benden önce giden bir sanatçı yok oraya.

35 Sanat için giden bir kadın yok yani!

Bu şekilde giren kadın yok. Çalışmak için girebilir ama. Ben de oranın komiserine gittim. Adamcağız beni vazgeçirmek için çok yalvardı. Sizi koruyamayız, oranın kendi kanunları var diyordu. Sorumluluğu almadı.

36 Siz buna rağmen…

...gittim.

37 Fotoğrafçınız da kadındı. Cahil cesareti mi? Yani o ortama hiç gitmemiştiniz.

Yok, ama tahmin edebiliyordum. O kadar saf değilim. Ama iyi niyetliyim. Yani iyimserim. İnsanlara güveniyorum. Gözüme baktıklarında iyi niyetli olduğumu anlarlar ve onları ikna edebilirim diye düşünüyorum. Kendime güvenmek.

Ben projelerime aşık biriyim. Benim için sanat: über alles! İşte bunu destur yaptığım için önümde hiçbir şey duramıyor. Orada adamlar, kadınlar, pezevenkler, bağırış, çağırış… Yaptım ama nasıl yaptım! Biraz da bana kalsın anlatmayayım…

38 İlginç bir anekdot?

Orada çalışan bir kadın tanıdım. Kimse fotoğraf çektirmiyordu bir tek o izin verdi. Başı bağlı, kara çarşaflı bir kadındı. Bir tek donu görünüyordu. Neden izin verdiğini sordum. “benim hiç kimsem yok ki, korkacağım demişti. Çok içim acımıştı. Bir anım daha var. Orda iki göğsü de kanser yüzünden alınmış bir kadın vardı. Onun da özellikle ona gelen müşterileri varmış…

39 Belki de bunları biz çok dert ediyoruz! Kadın kadındır belki de her durumda.



Delilik


40 Burada anladığım kadarıyla diğer işlerinize oranla kendinizi daha fazla soyutlamışsınız. Neden? Soyutlamayı bilinçli mi yaptınız? Kendi içinizdeki delilikle- ki herkeste özellikle de sanatçılarda daha çok olduğuna inandığımız iç delilikle- yüzleşmekten mi korktuğunuzdan yaptınız bu soyutlamayı? Yani bir geneleve fahişe gibi gidebilmek, bir erkekler hamamına, en mahrem, kadına yasak yerlere girebilmek ama akıl hastanesinde kendinizi soyutlamak! Benim için çok ilginç.

Aslında bunun ismi, “İç Yolculuk”. Ben sık sık yaparım. Bir de sanat aracılığıyla yapmak istedim. Delilik kavramı bizim için önemli biliyorsun. Ben mitleşmiş korkularımızdan yola çıkıyorum. “Nedir bu genelev?”, “ Nedir bu tımarhane?” Örneğin, travesti ve transseksüalite üzerine işler de yaptım.

41 Daha sonra kendiniz de bir transseksüele dönüşüp, bir kadın olarak, kadına dönüşen bir erkeği canlandırandırdığınız işler yaptınız..



Benim biliyorsun mutasyon, transformasyon yeteneğim var. Ele aldığım her konunun içine girerim. Türk toplumunda özellikle travestiler, transseksüeller, gayleri çok itelenmiştir. Ama kadın erkek ilişkisinin yasaklardan dolayı rahat yaşanamaması yüzünden erkek-erkek ilişkisi çok yaygındır. Sandığımızdan daha da çok yaygındır. Bu nedenle özellikle Avrupa gayleri Türkiye’de daha rahat ilişki kurma imkanı olduğu için buraya gelirler. Türkiye bu konuda Avrupa’da çok meşhurdur. Türkiye’nin özellikle Doğusu, Batı gaylerinin rahat ilişki imkânı bulduğu bir yerdir. Ama kadın-erkek ilişkisini bu kadar zorlaştırırsan olacağı budur. Adam zaten eşekle de ilişkiye giriyor.

Bence translar, gayler müthiş insanlar. Çok zekiler, çok yaratıcılar, onlara bayılıyorum.

42 Ben de. Bir kere katiyen sıkıcı değiller.

Korkunç eğlenceliler. Normal bir şeyi bile konuşsan, mesela bulgur pilavı bile anlatsa başka türlü anlatıyor. Her şeyin fantezisini yapabiliyorlar.

43 Üç kişilik evlilikte kocalarınızdan biri kadınmış!

Evet, dedim ki, bir tanesi erkek kılığına girmiş kadın olacak. Daha çok tansvest olsun diye. Benim bütün işlerim transvesttir. Transversiyonun sonu yok! Eğer normal bir insan olsaydım memurluk yapardım değil mi, sanatçı olmazdım.

44 Zaten sanatçılar memurluk yapamaz yaparsa delirirler herhalde! Son kataloğunuzu poşete sokular. Ayıp işler, çocuklara zarar veren işler yapıyorsunuz! Onları sizden koruyorlar!

Evet, hâlbuki gerçekten korumaları gereken insanlar aramızda dolaşıyor. Gerçekten korunması gereken insanlar çocukları okula göndermeyenler, başına vura vura dövenler, dayak atanlar, o şekilde eğitenler, çocuklara saygı duymayanlar, onlara okul yapmayanlar, onlara tecavüz edenler, çok yaygın olan pedofililer. Ben sadece bir sanatçıyım ne yapabilirim ki?



45 İşin trajikomik yani şu: siz özellikle son performansınızda kız çocuklarına uygulanan fiziksel ve psikolojik şiddeti, onların hayatının, hangi araçlarla, nasıl yollarla, kimler tarafından nasıl mahvedildiğini bir büyük duyarlılıkla, sevgi ve anlayışla irdeleyip yansıtırken, sizi çocuklara zarar verdiğiniz için poşete sokuyorlar.

Çok zeki bir kadınsın. Gerçekten bu sorularını da yaz, senin bulguların da çok özel. Küçük yaşta evlendirmek yazık değil mi, canice değil mi, bu töre evliliği denilen saçma sapan şey zarar vermiyor mu? Sevmedikleri, kendilerinden çok büyük erkeklerle evlendirilmeleri, bir hayvan gibi satılmaları zarar vermiyor mu?

46 Gerçekten onlara zarar veren şeylere müsamaha gösteriliyor, birileri onların bu haklarını savunmaya kalktığında veya sorunlarını dile getirdiğinde orada bir anda koruyucu hale geliyorlar. Sizin poşet girmeniz…

“Şey” fotoğrafı” var ya? O, am fotoğrafı…

47 Bunu aynen böyle yazıyorum, ha! (gülüşmeler)

-Yaz! O am fotoğrafından kaynaklanıyor.

48 Biliyorum ama sonuçta am da bu çocukların çıktığı yer değil mi? Bunların yarısında var bu organ, çocuk aşağı eğilse zaten kendindekini görecek!

Çocuklar bizden daha iyi biliyor onu. İnternet var!  Bütün mesele bunun çevresinde dönüyor! Oranı kapat buranı kapat, mini etek giyme, evlenmeden önce bir erkekle cinsel ilişkiye girme, şu, bu… Her şey kadının cinselliğiyle ilgili. Bu fotoğrafta, şiddet, cinsellik ve erotizm var.

49 İşte suçlu da o’

İşte suçlu da o!

-O olmasaydı daha mı az suçlu görülecekti kadın! Anne figürü mesela, nasıl da idealize ediliyor, cinselliğinden soyutlanıyor.

Anne nedir ki, hizmetçi. Bir insanın cinsel oranını kesmek ne demek ya, korkunç bir şey! Yani evet erkekleri de sünnet ediyorlar ama sadece derisini alıyorlar, kadınların klitorisini. O zaman erkeğinkinin de ucunu kessinler bakalım ne olacak? Ben kadına karşı kullanılan bu çok sert şiddeti sembolik olarak kullandım. Benim suçum yok ki. Bu, toplumun suçu. Ben bunları gösteriyorum diye niye suçlu olayım, ben masumum.



-Bu tür bir savunma yaptınız mı muzır kuruluna, kataloğun poşetlenmesi gündeme geldiğinde? Yoksa hiç uğraşmadınız mı?

Hiç ama hiç uğraşmadım.

-Çünkü bunun böyle olması bile başlı başına bir performans yani?

Evet, ama hiç değilse bu poşetin renklerini ben seçtim.

-Dizaynını size mi bıraktılar? (gülüşmeler)

Evet, ben seçtim, bu yuvarlak olanı seçtim. Bir de kare şeklinde olan vardı. (gülüşmeler)

-Kendi sansür poşetinizi de kendiniz tasarladınız!

24 Nisan 2009, Ara Kafe, İstanbul.

BİYOGRAFİ

18 yaşına dek, doğduğu küçük Karadeniz kasabası olan Terme’de yaşadı. A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümünden ve Roma Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun oldu. 1994’ten beri performans/video ve enstalasyon çalışmalarıyla pek çok kişisel sergi gerçekleştirdi, önemli grup sergilerine davet edildi. 2005’te İtalyan Gangemi Yayınevi sanatçı üzerine “Apocalypse” (Kıyamet) başlıklı kitabı yayımladı. Halen İstanbul ve Roma’da yaşıyor ve çalışıyor.


İŞLERİ

Jinekoloji Masası, 1996-2007, video/performans



Şükran Moral, jinekolojik muayene masasına uzanmıştır. Bacaklarının asında bir monitör vardır. Geleneksel temsili sanat örneklerindeki gibi oturma pozisyonunda değildir. Sanatçı bu duruşuyla bir yandan dişiliğini, diğer yandan en mahrem, korunaksız ve erotik yanını yansıtmaktadır.

Bacaklarının arasına yerleştirdiği monitörde gösterilen videoda, sanat tarihinde idealize edilen kadın temsili, Şükran Moral’in ayakları altında çiğnenmektedir. Bu yolla bizimle konuşan vajina, kadının dışlandığı sanat tarihini deşifre etmekte ve ona küfretmektedir.


Terni/ Bir Türk Kızının Gerçek Hikâyesi, 2007, performans

Kocasından kaçarak babasının evine dönen genç bir kadın, pek çok Türkiyeli kadın gibi 25 Temmuz 2006’da kocası tarafından öldürülür. Suçu kocasını terk etmektir. Şükran Moral bu kadının hikâyesini yeniden okurken, toplumun pek çok sapkın davranış kodlarını da ele alıp çözümler.


Zina, 2000-2007, performans

Bu performansında Moral, kökten dinci Müslüman ülkelerde şeriat kanunlarına göre zina yapanların taşlanarak öldürülmesi cezasını ele alır. Şükran Moral, yarı beline kadar açılan bir çukura diri diri kendini gömdürür. Başına büyük beyaz bir örtü örtülür. Yoksa gözlerinin ta içine baktığımızda kendi günahlarımızı gördüğümüz birine ilk taşı kimse atamayacak mıdır?

.

.
Genelev, 1997, video, performans, fotoğraf


Şükran Moral, İstanbul’un Yüksek Kaldırım’da bulunan genelevinde gerçekleştirdiği bu performansta, bir genelev kadınına dönüşür. Genelevin kapısına “Çağdaş Sanat Müzesi” yazılı bir levha asmıştır. Elinde tuttuğu kâğıtta ise “For Sale / Satılık” yazmaktadır. Bu performansında Moral, salt kadının alınıp satılan bir metaya dönüştürülmesini değil, sanatın ve sanatçının da bir tüketim nesnesine dönüşmesini ironik şekilde eleştirir.

Hamam, 1997, video performans

Şükran Moral, göğüslerini açıkta bırakan peştamalı ve yanında kadın kameramanıyla –yoksa kamerawoman mı demeliyiz- Galatasaray Erkekler Hamamına dalıverir! Gösterdiği gerçek hamam görüntüleriyle Batılının yüzyıllardır fantezilerini süsleyen sahte hamam imgesini alt üst ederken, bir yandan da Doğunun erkek egemenliğinin en katı şekilde yaşandığı yerde, en büyük tabusunu yıkar: erkekler hamamında bir kadın! Bu performansıyla Moral, cinsiyet rollerini ters yüz eder ve sanat tarihinin belki de en kışkırtıcı performansını gerçekleştirir. Ortaya çıkan sessiz gerilim öylesine şiddetlidir ki, (giyinik) kadın kameraman çekim sırasında dayanamayıp bayılır.

Sanatçı, 1994, fotoğraf, 1.80*2.00 m.


Batı ikonografisinin en çok işlediği konu: “Bizim günahlarımızın bedelini ödemek için çarmıha gerilmiş bir peygamber, Hz. İsa”. Ancak bu kez bir kadın!  Üstelik bir sanatçı! Üstelik bir Müslüman! Ve dolayısıyla bu üç anlamda da sanat tarihinde bir ilk. Gözleri seyirciye cesurca dimdik bakmaktadır. Ve o gözlerindeki bakışla bize şunu söyler: “Benim burada olmamın tek suçlusu, sensin!”

Üç kişi ile evlilik, 1994, video/performans


Aptalca bürokratik detaylar yüzünden İtalya’da kalması imkânsız hale gelince, en kolay yol olarak bir İtalyan ile evlenmesi salık verilir. Şükran Moral ise, bir değil tam üç kişi ile birden evlenir. Üstelik bunlardan biri erkek kılığında bir kadındır! Eğer Müslüman bir erkek olarak dünyaya gelecek kadar şanslı olsaydı, 4 kişiyle bile evlenebilirdi! Bütün toplumsal cinsiyet rollerini tersine çevirdiği bu sembolik ve temsili poligamik evlilik töreniyle toplumun, yasaların ve tüm o diğer saçmalıkların alaycı bir gösterisini sunar bize.


Leyla ile Mecnun, 2005, video, fotoğraf


Kadim masalın Palermoda bir hamamda gerçekleştirilen çağdaş yorumunda, iki sevgili artık  aşk acısından değil kokain yüzünden yavaş yavaş ölüler.


Transistanbul, Mercan, fotoğraf, 1998

Her tür dönüşüm, tansvest ile yakından ilgilidir Şükran Moral. Kendi deyimiyle bu yeteneğe kendisi de sahiptir. Kelebeklerin acı çekmeyeceği bir dünyayı ister.

Kıyamet, 2004, performans/video




Bu düzenlemede siyaset, din ve ırk ekseninde nefret teması işlenmektedir. Roma Üniversitesi Çağdaş Sanat Araştırma Müze ve Laboratuar Merkezi’ne bir performans ve üç enstalasyon gerçekleştirmiştir. Kefene satılı mankenler, çarmıha gerili çıplak bir hamile kadının duvarda asılı fotoğrafından oluşan yerleştirme ile Balkanlarda gerçekleşen şiddetin deneyimlenmesi amaçlanmaktadır


Aşk ve Şiddet, 2009, video/performans





Masada küçük kız çocuğunu temsilen bir bez bebek oturmaktadır. Kara çarşafa bürünmüş kadın –Şükran Moral- arkadan yaklaşır, elinde bir sopa vardır. Kızını masanın üzerine oturtur. Eteğini kaldırır ve elindeki jiletle klitorisini keserek onu sünnet eder. Küçük kızın vajinasından ve gözlerinden kızıl kanlar akar… Anne hadım edilmiş kızına kara çarşaf giydirir, üzerine ak duvak takar. Kız çocuğunun önünde okul kitabı ve kalemleri vardır. Anne elindeki kırbaçla kızını ve kendini döver, döver…

Bu toplumda yaşayabilmesi için küçük kızlara ne yapılması gerektiğini en iyi anneleri bilir! Önce klitoral sünnetle sembolize edilen cinselliğin yok edilmesi, arkasından, eğitim haklarının gaspı, o da yetmez daha bir çocukken yaşlı ve sevmediği adamlara satılmak… Annelere de kendilerini öldüresiye kırbaçlayarak kızlarına çektirdikleri acının bedelini ödemek düşüyor, kadının sonsuz acı kısırdöngüsü…



Ve bu masal da böyle sürer gider…


Karanlık Aile, 2009, Düzenleme



Karşımızda yine en bildik kodlarımızdan birinin tersyüz edilmesi duruyor. Şık, zarif yemek takımları, kırmızı mumlar ve çiçeklerle bezeli, romantik, sevgi dolu aile ortamların olmazsa olmazı, bir yemek masası. Ve –Munch’un çığlığına atfen- cinnetin eşiğinde, kafasını tutmuş, ağzı bir çığlık için açılmış iskelet kadın/ölükadın…  Masaya dikkatle baktığımızda şiddet araçlarıyla –satır, bıçak, tabanca vs.- dolu olduğunu farkederiz.

Şiddet en çok aile içinde yaşanıyor.
Bu ne yaman bir çelişki!

İşte suçlu, 1.20* 95.5 m, fotoğraf



Yatar durumda bacaklarını ayırmış bir kadının vajinasını görüyoruz. Siyah kıllarının üzerinde ve yerdeki beyaz çarşafta kıpkırmızı kandamlaları var. Görüntü kesinlikle erotik değil. Bir kadının cinsel organı nasıl bu kadar yalın ve gerçekken bu kadar erotizmden, tahrikkarlıktan uzak olabilir? Hiç bir erkek organı bu vajinaya girmek istemeyecektir. İşte her şeyin, -dinin, yasaların, devletin, ailenin, cinnetin, şiddetin, varoluşun ve yok oluşun- SUÇLUSU BU!

Bu kocaman, kanlı ve kıllı amın önünde saygıyla eğilin…

(Orijinal fotoğrafı, fotoğraf elimizde olmadığından  Saliha Kasap Uzun’un çektiği, harika ve zekice bir kadrajlamayla kataloğun “O” sayfasını gösteren bu Şükran Moral portre fotoğrafını kullandık. En azından görmeyenlerin bir fikri olsun istedik)




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa