Editörler

Suderin Murat
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Yağmur Dolkun
Bülent Irkkan
Elif İnan
Doğanay Sevindik
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 22    Fotoğrafın Yaşamı
Fotoğrafın Yaşamı François-Marie Banier

Fotoğrafçı kimdir? İpi olmayan bir ip cambazı, orkestrası olmayan bir orkestra şefi, duygulu ve yürekli olan, az ya da çok dik kafalı gerçekçi bir hayalcidir, işaret parmağının hafif bir eylemi, evreni durdurmaya yeter. Fotoğrafçı evreni kıpırdayamaz hale getirir, birden bire durduruverir ortaya serer. Onu sağlamlaştırır. Sanat yapıtı bu noktada başlar: bittiği anda. Çekildikten, basıldıktan, seçildikten sonra. Satıldıktan sonra da diyebilirdim.

Fotoğraf, kaçmak için.
Fotoğraf, hiç şüphesiz, çünkü çok gençken yaşanan yanılmaların, uzlaşmaların, “böyle olmalı” buyruğuna yanıt verme alışkanlığından başka bir temeli olmayan yerleşik yaşamın sistemleri, felce benzeyen tavırlar, refleksler doğurur. Tüm bu saçma, bitmek bilmeyen, ölümcül saatler. Bu aldatmaca başkaldırmama neden oluyordu. Bu işin içinden sıyrılmak tek düşüncemdi, ben yaşamı arıyordum. Fotoğraf makinesi işte bu pencereydi. Kaynaklarımı; her zaman izleyemediğim, dinleyemediğim, yeniden göremediğim ama bir şekilde sevdiğim, içgüdüsel olarak sevdiğim, ilk bakışta sevdiğim tüm bu insanları, sokaktaki bu adamları, bu kadınları kağıt üzerine fışkırtabileceğim bir ekip biçme, görünür kılma makinesi. Bunlar, çocukken ilk adımlarımı attığım bu süslü püslü Paris kaldırımları arasında birdenbire beliriveren dağ gibi yaşam yığınları.

Bu yüzleri yakalamak, bu yaşam örgüsünü yeniden ele geçirmek. Romanlar, bu gönüllü, sinsi, incelikli, kararlı yürüyüş biçimleri. Derin siluetler. Bir yere, bir şeye dayanan, kambur ya da sadece kendi gölgelerine doğru eğilmiş olan siluetler, düşüncesizce ağızdan çıkan, inandırıcılıktan yoksun cümleleri tekrarlayıp duran tumturaklı, pudralanmış, makyaj suretlerden çok daha güçlüdürler.

Bu, bir tartışmanın, bir ailenin, bir ülkenin tam ortasına dalgınlıkla giren ve bakışıyla her şeyi yeniden dengeli bir biçimde kuran yayanın sanatıdır. Sanılanın aksine, hiçbir şey bir fotoğraf makinesinden daha kör olamaz: aslında her şey, tüm bu insanlar, tam karşısında, onun gözünün içine bakmaktadırlar.

Fotoğraf her şeyden önce, derinlik, kesinlik ve özellikle de sezgi gerektiren ruhsal bir çalışmadır. Bu sezgi, bir şeyden şüphelendiği anda parmakların çalışmasını sağlar. Evet, onun kaçış ve varoluş yollarının her biri birer çığlıktır.

Onları uçurumun kenarından yakalıyorum. Dalgınlıkları sayesinde, kendilerini gösterdikleri bu kısacık anda. İster göçebe olsunlar ister yerleşik, o suretlerinin, siluetlerinin düşüncelerine ulaşan yola işaret ettiği o an çok değerli.

Charles de Noailles, elinde manolya çiçeği, kaygılı: fotoğrafınızı çeken birine teslim olmamak elde midir ya da bu, kişiliğinize gereğinden fazla bir değer yüklemek midir? Çiçeği elinden alıp gözlüklerini çıkarmalı mıyım? Aynı anda eşi bulunmaz bir mektup yazarı ve örnek bir bahçıvan olmasına izin veren aşırı duyarlılığı ona yeterliydi. Niye olduğundan daha fazlasıymış gibi görünsün ki?

Fotoğraf makinesinin klik sesiyle uyandıklarında, başka türlü görünme arzusuna kapılmalarından şüpheleniyorum, daha da kötüsü suç ortaklığını hissettiğimde, duruyorum veya makineyi unutturana dek devam ediyorum.

Biz fotoğrafçılar, sadece bir ifadeye yöneliriz. Binlerce gülümseme, binlerce bakış sapa yollar olarak kendilerini gösterirken, fotoğrafçının yakalamak zorunda olduğu işte bu surettir. Her birinin kendilerini özetleyen ve başkalarına anlatıldıklarında "tamam şimdi tanıdım” dedirtecek olan tepkilerine ve iştahlıyı, eli sıkıyı, alaycıyı, kayıtsızı, külfetliyi birbirinden ayıran cümlelerine benzeyen ve de içinde kendi yaşamlarını korudukları bu benzersiz suretin çizimini, karmaşıklığını, yoğunluğunu, şifresini bulgulamak.

Bu değerli özetin fotoğrafını çekmek: bir gülümseme, gevşek veya kararlı bir hava, her insanın istesin istemesin kendisini bir kuklaya dönüştüren mottosu olan bir mimiği, bir çalımı.

Pembe ya da mavi döneme, kübizme, orfizme, Jacqueline Picasso'nun dediği gibi “ilk kadınımız” olan Olga'ya, Dora Maar dönemine, Guernica'ya ve yıkımın silahşörlerine rağmen, Picasso'nun da, tıpkı Callas ya da “bu saatte" kapı anahtarınızı size teslim etmek istemeyen kapıcı gibi, aslında tek bir bakışı, tek bir yüzü vardır. İfadesini elinden kaçıran kişilerin maskesi olur. Fotoğrafçıya da tersinden görmek düşer. Yaşlılar söz konusu olduğunda bile, yüzlerin sayısını ancak ikiye kadar yükseltirim ki bu sayı, portreci için bir zirvedir.

Kadın, Cannes'da, yüzünün yarısından fazlasını gizleyen erzak filesiyle, tüm bir Antibes sokağını kat ederek aşağı doğru inerken, eksiksiz bir yürekliliğe sahip. Bana Van Gogh'un kesik kulaklı dönemini anımsatıyor. Bu dokunaklı yabancının içindeki dahiyane deliyi bağışlamak çok kolaydır ama kendisi de, bu fotoğrafla, bu izle, bu kopuşla birlikte, bu potinleri bir yapıt olarak arkasında bırakmıyor mu?

Şu “yüz” dediğimiz şeyin korkunç gücü. Milyarlarca kez ve zorunlu olarak her seferinde sanatçının kendi yöntemiyle betimlenmiş olan İsa, tüm bu “yaklaşıklıklar”a, “yüz anlatımının değişimleri”ne rağmen, hep aynı iyi bakışa, güçlü burna, hafifçe dolgun ve sonra incelip uzayan dudaklarını çerçeveleyen aynı saçlara sahip olacaktır. Hatta yuvarlak bir çeneyle, ya da alaycı bir biçimde alabros saçlarla veya bir peruğun altına gizlenmiş olarak resimlendirildiğinde bile, bir ayrıntı, tek bir şey size yine O'nu anımsatır ve vandallara rağmen, yüzyıllar boyunca O'na atfettiğimizin aynısı olan "gerçek yüz", birdenbire yeniden beliriverir.

Evet, fotoğraf, çünkü hiçbir şey şimdi olduğu gibi olmayacak.

Fotoğrafa geri dönüldüğü her anda, durdurulması olanaksız olan yaşam ve geçmiş duygusu yeniden doğuyor; belleğin ve düşün verdiği güçle donanmış olarak, tüm yassılıklarıyla, perspektifleriyle, unutuluşlarıyla geri dönüyor.

Bir istisna dışında, hiçbir zaman kimseye poz verdirmedim, zaten ondan da pişman değilim. İnsanlar bana bir şeyi vermekte ya da kendine saklamakta özgür olmalı. Tıpkı aşkta olduğu gibi, karşılıklı ilişki olmadan iyi bir fotoğrafın ortaya çıkması çok enderdir. Madeleine Castaing bunu “modelle işbirliği” olarak adlandırıyor. Fotoğraflarımın çoğu rastlantıyla çekilmiştir. Benden de kaynaklanan bir rastlantıyla.

Ne bu simsiyah gözleri, ne bu kolların açılışını,  -uygun bir dilin sınırları içinde kalalım- ne bu edebi, ne de bu açıyı bekliyordum. Bir fotoğrafı yönetemezsiniz. Ama şunu açıklıkla ifade etmek isterim: sanki sahneleme, çerçeveleme, ışık, bulanıklık, açıklık, rastlantı da seçilemezmiş gibi. Sanki bütün bunlar, aslında her şeyin başında gelen sabrın -kültür işte biraz da budur-, bazen şeytansı olan reflekslerin ve dile getirilemeyen göndermelerin meyvesi değillermişçesine, o “anı” öve öve bitiremiyormuş gibi görünürüm.

Estetik. Yerinde sayıp duran karşılıklı konuşma savaşının sinir ucu. Burjuva konuşması: “Bu hoşuma gidiyor... Ben sevmiyorum... Şunu daha çok seviyorum...” Sanki fotoğraf, resim, yazı, bir kazağın renginin ten rengine, duvar rengine uygun olup olmadığına karar verme sorunuymuş gibi. Canın cehenneme, evet!

İçine kolayca girilen dünya ve kargaşaları arasında, fotoğraf da soluduğumuz hava gibi unutuluyor. Gerçek ile düş, an ile anın ruhu arasındaki aklın, elbirliğinin ta kendisi olmasına rağmen sayfayı, affedersiniz, fotoğrafı çeviriyoruz. Fotoğraf bir görüntü değildir. Tiyatrodur, happeningdir, düşünce, acı, hüzün ya da üzümdür, dünyadır, parmak şıklatmadır; değilse, hiçbir şey değildir. Avın güzelliği her ne olursa olsun, erdemleri sadece kamerada ortaya çıkar.

Fotoğraf bir sanat mıdır?

Her şey, tetiğe bastığımız ana ve bunun nedenine bağlıdır. Aksi takdirde, her tıkırdayan diş ya da her patlama müzik, her basılı kağıt edebiyat, her biçim bozumu da fotoğraftır. Hayır. Bir mucize dışında hayır! Ve insanoğlu olarak aradığımız da budur aslında.

Fotoğraf, güç demektir. Tarih yazmak için gereken en büyük güçlerden biri. Dürüst insan için tehlike büyüktür. Ve burada hiçbir zaman kullanmamayı tercih edeceğim biz sözcük dile gelir: sorumluluk. Bu kez, tanıklık bir yargıdır. Acı ağır: fotoğraf zamana meydan okur, trajedinin içinde olanların ötesine geçer, bize ve çocuklarımızın çocuklarına dokunur.

Neyi gösterdim? Yabancı bir ülkedeki büyük bir otel odasında, boş bir sandalyenin yanı başında, başında örtüsüyle, sıram geldiğinde benim de bir "portre" çekmeme izin veren bir pastel ressamı için diz çökmüş olarak poz veren bu çok güzel efsanevi kadın, tam o gün, yazgısına boyun eğen hüzünlü kadın değil miydi? On yıl önce kaybolan oğlunun, Federico'nun ölümünden çok uzaktık. Bunu düşündükçe...

Sahne bir kez daha geri geldiğinde ve Silvana Mangano'yu Raphael otelindeki bu odada yeniden gördüğümde, ortada sadece neşe vardı. Saçlarının üstünde uçuşan mavi başörtüsüyle alay ediyordu. Madonna'yı resmetmek için, boyaları tuhaf hasır bir sepetten çıkarıp alan sabırlı ve gizemli Lila de Nobili'nin arkasına bir tiyatrodaymışçasına yerleşmiş olan gürültücü İtalyan arkadaşlarıyla da alay ediyordu. Hayaletinin bazılarının kafasını kurcalamaya başladığı Visconti'nin kahramanından etrafa yayılan büyülü sümbülteber parfümüyle dolu odada, tatlı mırıltılarıyla Leica'm, dramı yakalamaya, yeniden yakalamaya hazırlanıyordu. Silvana'ya başını eğmesini ya da sandalyeye dayanmasını söylememiştim, hiçbir şey söylememiştim, hiçbir şey yapmamıştım, poz verdirmemiştim. Bu boş sandalyenin farkında mıydım? Hayır. Onu kendine doğru bastırdığının? Daha bile az. Sandalyeye, uzun bir hıçkırık gibi, sadece bir kez tutundu.

Ressama sunduğu huzurdan memnun olarak, ışıltılı bir fotoğraf çekmeye hazırlanıyordum ama o, kendime rağmen hissettiğim, yakaladığım, sabitlediğim, kopardığım, yeniden bulduğum, acının doruğundaki anneydi. Ne oldu? Başörtüsü hafifçe kaydı. Onu yeniden başının üzerine örtmeye çalışırken dengesini yitirdi. Sandalye elinin erişebileceği uzaklıkta. Ona tutunuyor, yeniden kalkıyor ve pozunu yeniden takınıyor. Çok geç! Bu zaman aralığında, bir tetik sesi yeterli, makine her şeyi kaydetti, hayal kırıklığı içinde boş kalan sandalyenin kenarında kasılmış elin uzun parmaklarından, on yıl önce, korkunç kaderin önünde boyun eğmek zorunda kalan kadının derinlikli yüzüne varıncaya dek her şeyi. Bu beden sürçmesi, bu kopukluk sayesinde, bu apansız ama kısa zayıflık yüzünden, oğulun olanaksız yitimi yeniden belirdi. Fotoğraf, yalan söyleyerek, gerçeği söyledi. O gün fotoğrafçının aradığı, bu hançerlenmiş bakire değildi, ama yine de bu gerçeklik her şeyin ötesine geçti. Sonradan, Silvana'nın bu fotoğrafı tüm diğerlerine tercih etmesi de, bu yüzden, o kadar şaşırtıcı değildi.

Fotoğraf, basit bir şekilde, fotoğrafçı ile modeli, sanat ve gerçeklik arasındaki yanılsamacaya işaret etmiş oldu.

İstese de istemese de fotoğrafçı, özetleme yaparak özünü ortaya çıkardığı için insanoğlunu zorlar. Bu özetleme zorunluluğu, dönüşümün ve hiçe saymanın bu biçimi hakkında düşünmek gerekir. Bu yüzden, fotoğrafları süslemek ya da onlara soyluluğun harflerini iade etmek için değil ama fotoğrafları da, tıpkı onları izleme süremiz gibi, uzatmak için, bazen bu fotoğrafların üstüne yazı gelir.

Fotoğraflarım, doğaçlama olarak yazdığım öyküleri doğurur -tabii onlar kendi kendilerini yazmıyorlarsa...

Akıp giden zamanı sıkıştırmak. Acılarımıza, arzularımıza duyarsız zamanın, zamanın ellerimizin arasından kayıp gidişine duyarsız zamanın boğazını sıkmak. Kalabalık içinde yürüyen, tutunamayan, anımsanamayan profilleri, gölgeleri, çürüyen zamana karşı bu direnişi, bu ağaçları, yaşlı ama hala güçlü, dokunaklı, artık hiçbir zaman yalnız olmayacak ve her zaman ayakta kalacak olan bu alev yalazlarını ele geçirmek, avlamak.

Fotoğraflamak ve fotoğraf çekmek arasındaki fark.

Fotoğrafçı, gerçeklikten de geriye bir kanıt getirmek şartıyla, tıpkı düşlerinin sinemasından çıkar gibi çıkan nostaljik bir adam, bir hikayeci, bir ölüm yanılsamacısıdır.

Fotoğrafçılar, anıları incelemekten ve yeniden yaşamaktan başka bir şey düşünmeyen kişilerdir.

Ellerden akıp giden su gibi belleğin üzerinden de akıp giden yanlış kaydedilmiş tatil anılarında olduğu gibi, görmeyenlere yardımcı olmaya çalışan fotoğraflar çekmemeli. Bu bilinçsiz izler, ama ne bozgun!

Bu izler, zaman zaman ziyaretine gittiğim çok genç bir fotoğrafçıya sürüklüyor beni. Tuhaf bir biçimde, makinesi hiçbir zaman görülmeyende, bilincin delirmemek için engel koyduğu şeyde duraksıyor sadece. Örneğin: bir okul avlusuna bakan penceresinin önündeki genç kız. Alttaki avluyu, omzunun eğrisini, hizasız dizilmiş üç ölü ağacı, bir iris buketini tutuyormuş gibi gözüken elini çekmek yerine, duraksadığı ve yakaladığı yer pencerenin kenarı oluyor. Kağıdın üstünde kalacak olan yalnızca duvarın açısıdır. Her seferinde, sanki objektif, “objektif” olarak fotoğrafı çekilebilecek olandan sapıyor. Bir seçmecilik mi bu? Hayır. Yanlış
bir zamandı. Bir zamanlar bunun bir dil olduğu söylenirdi. Sakarlığı övmek, ona bir övgü düzmek istediğim söylenebilir mi? Evet ama eğer yalnızca bir miyopun sakarlığı söz konusuysa! (O zamandan bu yana, bu genç adam bir ressam oldu -hem de oldukça ilginç bir ressam. Ve on iki yıl sonra, tam da bu satırları yeniden okuduğum anda, o artık bir fotoğrafçı, hem şimdi neyi göstermek istediğini de çok iyi biliyor.)

Bırakın konunuz patlasın, taşsın, elinizden kaçsın, kupa 7'lisinin beklendiği anda sihirbazın fularından çıkan beyaz tavşan gibi zıplayıversin.

Her şeyden önemli olan, yoğunluktur. Örneğin hüznün yoğunluğu. Hayranlık da denebilirdi. Yoğunluk da duygunun kendisi kadar önemlidir. Değerli taşlar söz konusu olduğunda onların su'larından bahsedilir. Fotoğrafa geri dönelim: bazı fotoğraflar güzel taşlar gibi titrerler. Roland Barthes buna balkıma diyecektir.

Modellerimle, görünen o ki, bir iktidar ilişkim yok. Tüm yumuşaklığımı oraya akıtırım. Çaba, çalışma daha önce gelir. Durmaksızın aynı kişinin fotoğrafını çekerek, bir karşılık için on beş sene beklediğim oldu. Binlerce “biraz daha, az daha...”, ve sonunda orada! Fotoğraf, kişinin kendisi.

İmgeler makineye hükmeder, sözcüklerin cümleye hükmetmesi, çizginin portreye rehberlik etmesi gibi. Gelip geçen mayısböceği ve Tanger plajındaki dev örümcek Beckett, kendi yaşamımın ortasında beliriverdiler. İmler gibi ilerliyorlardı, bana yazdırılmış sözcükler gibi.

Benim “gelip geçenlerim” yüreklidirler. Aşkın, her tür savaşın, her tür yalnızlığın ardından sağ kalarak ilerliyorlar. Bu kitapta çok yürünüyor. Her yere yürünüyor. Bir ayak diğerinin önüne atılıyor ve yeniden başlanıyor. Yüzlere meraklı olan, gerçeklikte bir süreklilik arayan, ona bakma, onu izleme utanmazlığı ya da cesareti olan için sokağın benzersiz bir yönü var. İlerleye ilerleye, maske bozuluyor. Uyurgezer olarak, ya da gözleri tamamen açık ya da yarı kapalı olarak, ganimetlerini, bakmayı bilene teslim ediyorlar.

Gülüşünüze, sonsuza dek yok olmuş aşkınıza, temiz kalbinize, başarısız intiharınıza, ödenmemiş faturalarınıza, sefilliğe, kendi sefilliklerine kayıtsız yürüyorlar.

En büyük zorluk objektiften hoşlandıklarında başlıyor. Saniyenin altmışta birinde bile Aragon'a objektifi unutturamadım. Çekiciydi, gözü pekti ve benim için fotoğrafı çekilemez biriydi. Ama belki de ben onu çok geç tanıdım. Onun için çok önemli olan Elsa'sı yokken. Onun sadece yarısını görüyordum. Hiç kuşkusuz başkaları, şairin çok güzel fotoğraflarını çekmeyi başarmıştır. Ama (Mart 2002 tarihine ait) güzel fotoğraflardan birini kontak baskıda buldum, EIsa'dan sonra dünyaya böyle bakıyordu: kuşkulu. Yemek odasındaki masaya yan yana dizdiği kravatlarının önünde, her şeye ve hiçbir şeye karşı bir tür takıntının içine düşmüş olduğunu yeniden gördüm. Bu fotoğrafta, bu uygulamada, yazarken, sözcükleri kullanırken ya da Paris'te yüksek sesle konuşmalarla geçen şu uzun gece gezilerimizde Breton, Picasso ve Apollinaire'in gölgelerini, farklılıklarının altını çizerek yeniden keşfederken ustaca kullandığı bir taşkınlık halinden bir şeyler vardı.

Ona ait bir başka fotoğraf daha var, ama çok daha, çok daha fazla hüzünlü. Bulanık. Neredeyse tanınamıyor. Beyaz bir kasketi var ve gri bir bulutun içinde başını başka yöne çeviriyor. Bu fotoğraf, Degas'nın Eugene Carriere'in bej rengi tablolarına dair sözlerini hatırlatıyor: “İşte, çocuk odasında sigara içilmiş.” Aragon çok güçlüydü, bu görüntüyü güdük bırakmamak için kendinden çok şey verdi. Ve onun ismi olmaksızın bu fotoğraf tam bir başarısızlık olurdu.

Gizli dünyaları açmak, ikizleri takip etmemin tek anlamı budur. Onları, birbirlerine kenetlenmiş olarak gördüğümde, beni büyüleyen bu ikiliyi anlatmaktan başka bir şey düşünmüyordum. Objektifin önünde, onlar üzerindeki bakışıma engel olmak için kendi eksenleri etrafında dönüyorlardı. Rivoli sokağı ikizleri de aynı tepkiyi veriyordu. Bu çiftlerin, rekabet duygusuyla kendilerini alt üst ettiği için aynalardan kaçtıklarını düşünebiliriz.

Ayakta kalmak. Ufak bir gerçekliği ayakta tutmak. Dali, tüm çılgınlıklarının, deliliklerinin, sesinin, Gala'sının, saray yaşamının ardından, fotoğrafta, koltuğunda sessiz sakin otururken gözüküyor. Leibniz'den, Ledoux'dan bahsediyor... yani her zaman o panayır ve o meşhur çay partileri yoktu.

Jacqueline Picasso, her ayın 18'inde, bir önceki ziyaretinden beri neler olduğunu anlatmak üzere, Vauvenargues'a, eşinin mezarına gidiyordu: Rene Char'ın gelişi, kızının aramaları, gündemdeki sergiler. Notre-Dame-de-Vie'den onu görmeye gelen şairlerden haberler veriyordu. O gün, yontuya şükranlarını sunmak için dolgu toprağa inmeden önce, bir camın arkasında, meşaleli adamın yükseldiği mezara uzanan merdivenin yanındaki ilk odada, Jacqueline kilitlenmiş dudaklarıyla, “beni yaratana”, Picasso'ya, bir haftasını anlatıyor. Ona, resimlerini çok sevdiğinden bahsediyor, kendi adına bu akşam birkaç tuval daha çalıp çalamayacağını soruyor. Tabii sonra geri vermek üzere. O anda, tetiği çektiğim için özür diliyorum: Neden? O günü hatırlamasını istiyordum. Sanki fotoğrafı kendi çekmiş gibiydi. Daha sonra yaptığı şey, ne yazık ki, burada çoktan görünüyor.

Hep ölenlerin son sözlerinden bahsedilir, yaşayanların son sözlerinden daha ziyade; aslında nasıl ele alındığına bağlı. Jean Cocteau, haklı olarak gözleriyle ün salmıştır, ama hayatı boyunca kendi çıkış yolu üzerine düşündü. Alaycı bir biçimde şöyle demek istiyordu: “Paramı geri verin, hiçbir şey anlamadım!” ama söylediği şu oldu: “Anne!”

Varoluşumuzun en önemli anlarında -ayrılık, evlilik, sevdiğiniz insanın dudaklarına biraz geç
yansıyan gülümsemesi-, dünya çöktüğünde ya da birdenbire yeniden doğduğumuzda, öncelikli olarak bizi çarpan, duraksatan, sözcükler değildir, ama genellikle gülünç veya saçma, her koşulda tuhaf ve hemen her zaman sabit olan bir imgedir: bir çalışma odasında masanın ayağı, tanımadığımız bir kadının çan biçimli şapkası, ağaçlı bir yolda sürüklenen bir çanta kayışı.

Belki de sadece nesnelerin fotoğrafını çekmeliydim, ama önüme çıkanlar yüzler oldu. Önce kendi yüzüm. Victor-Hugo caddesindeki tek tük pasajlardan birindeki makineye attığım bir frank karşılığında, yüzümün dört fotoğrafını elde edecektim. Her biri de olabildiğince aptal. Buruşturulmuş. Yarım kalmış. Fotoğrafın bir değeri olabilmesi için, sokaktan geçenlerden kabinde yanımda oturmalarını istedim. Böylelikle tüm sınıf arkadaşlarımın ve çok fazla sayıda kişinin fotoğrafını çektim: yuvarlak gözleriyle kilisenin başpapazı, ipi olmayan bir ip cambazı, mahalledeki oyuncak satıcısı (kötü bir biçimde gülen bir adam, kötülüğü fotoğrafta görülüyor) ve annemin, hareketli ve kısa pantolonlu açıkgöz küçük oğlanları çok seven bir arkadaşı.

Bir fotoğraf makinesi edindiğim anda fotoğrafın içinden çıktım ve böylesi çok daha iyi oldu.

Daha sonra bakmak, sorgulamak ve bir varoluş nedeni edinmek için fotoğraf çekmek.

Elde edilmiş yıkım ya da coşku, o anın elde edilmesi, belirli bir günü tamamen başka bir güne geri gönderdiği ve onu yeniden görmeyi sağladığı için çoktan bir yapıt haline gelmiştir.

Her bakış, o anda sadece sizin görme biçiminiz önem taşıdığı için, sizi yeni baştan ya da sıranız gelince fotoğrafçı yapabiliyor.

Bir fotoğrafa baktığınızda keşfettiğiniz her şey sadece size aittir. Zaman durmuştur, betimlenmiştir, olaylar oradadır ve hafif bir dalgalanmayla, fotoğraf birdenbire dışarı taşar. Kişiliğimiz ve kendimizle ilgili tüm yadsıdıklarımız ya da bilmediklerimiz oraya yansır: bu ara zamanda daha çok şey yaşarız. Fotoğraf yaşar, bize esinlediği ve bizim ona dayattığımız bu ek yaşantıdan beslenir.

Paul Morand, Marcel Proust'un ölüm döşeğinde çektiği fotoğrafının banyosunu yapıyor. “Negatif yandı. Proust'un gözleri tamamen siyahtı.” Söylemeye çalıştığı “gözlerinin açık olduğu değil mi?

Fotoğrafın nesnelere de söz hakkı verdiğini bilir miydiniz? Dokunduğu her şeye olduğu kadar, nesnelere de edilgenlikleriyle uyumlu bir tür yaşam kazandırır.

Enayilerin pazarlığı -tarlasını belleyen Sommieres köylüsü kadın bana meydan okuyor, eli kalçasında, bana hala meydan okuyor. Haklı: kazanan kimdi? O. Ve bunu biliyordu. Biraz fazla açıkgözlü bir biçimde arabamdan indiğimi gördüğü andan itibaren biliyordu. Fotoğraf makinemle ne istediğimi hemen anladı. Eski bir deyişle, onun “biçimler”ini. Bana her şeyi verdi. Ve her şeyi benden geri aldı.

O kadar da başıboş olmayan otuz yıllık bir başıboşluk. Otuz yıllık bir fırsat kollama. Neyi gözettim, izledim, bekledim? Aynı şeyleri. Kusurlar düzeltilemez.

Oksijen tüpünün yanında oturan John Houston’dan, Moulin-Rouge kızlarına kadar ünlü ya da ünsüz tüm gelip geçenleri baştan sona düşünüyorum da, tetiği çekmemiş olsaydım ne büyük bir iç sıkıntısı duyardım. Beni daha ne kadar görüntü bekliyor, hangilerine karşı bir sorumluluk hissediyorum?

İki üç şey daha söylemeli. İç dünyalardan söz etmeli. Onlara nasıl yaklaşmalı? Eğer onlar gözlerime apaçık görünmezlerse, iki dünya arasında suçüstü yakaladığımı sandığım bu alınyazılarının gölgelerini sabitlemek istediğim sirk perdesini yeniden paketler ve katlayıp kaldırırım.

Eğer yazı bir sesin, bir kahkahanın sınır çizgilerini çizebiliyorsa, tanımlanamaz ve akıl almaz biçimde insani ve bazen çok sade olan bir şey, en gerçekçi fırçadan olduğu gibi, tüy kalemin elinden de kaçar. Tuhaf bir biçimde fotoğrafçı, betimlenemez olanı yeniden yakalar.

Diriliklerinden, kendilerine ve başkalarına nanik çekmelerinden dolayı hepsini sevmiş olduğumu burada itiraf etmeliyim. Binlerce nedenden ama öncelikle edindikleri şu alışkanlıktan dolayı sevdim onları: Ölmeme alışkanlığı. İçsel bir iklim olarak bir fantezileri, bir delilikleri vardı, var. Fotoğrafın mıknatıs etkisiyle, makinenin içine girmekten ve bana bahşettikleri fotoğrafları canlı kılmaktan başka çareleri yoktu.

Fotoğraf kişilerden beslenir, roman da onları besler. Fotoğraf bize, edebiyattan talep ettiğimiz şeyi verir.

Burada yazıdan bahsetmeli mi? Yazı da fotoğraf kadar ahlaksızdır. Üslubun arkasından, bizim arkamızdan, sadece her şey bittiğinde ortaya çıkar. Beyaz kağıdın önünde, tıpkı makinenin arkasındaymış gibi, olup bitenin dışında kaldığımızı sanırız. Ama sirk içeridedir. Sirk sunucusu da. Her şeyi anlamak ve gerçekliğin gösterisini, sonsuzluk anını çözmek isteyen içimizdeki hayvanla her zaman iyi geçinmez. Ve kavga çekişmeli bir hal alır: her şey yüreğin yanı başında olup biter.

Tutum, tavır, varlığın duyarlı hafif dokunuşu, onun yoğunluğu, gizemleri kadar önemlidir. Yokluğunda onu tanımlayan sözcükler, boşluğu doldurmaz. Her ne olurlarsa olsunlar, sözcükler, bu diğer boyutu sunmazlar ya da fazlasıyla sunarlar. Ne kadar dikkatli, ne kadar güçlü olursak olalım, bir düşünce kalır bizde ve düşünceyi sürükleyen şu görüden yoksun kalırız: onların varlığı.

Kaldırımda yürüyen şu cimri tamamen farklı birisidir: tuhaf omuz dengesi, para cüzdanıyla kendine yasaklamış olduğu tüm özgürlükleri taşıyan bu gövde, vitrinler boyunca ilerleyen bu şaşkın bakış, eski kafalı beyefendilere özgü bu kibarlık, bu kez onun armağanıdır. Duygularımızı yeniden canlandırdığı için o önemlidir. Onları tasavvur edemese bile, duyguların kaynağı ondadır. Çocukken ders bittiğinde, barajın henüz yıkılmadığı ve Andre Billy'nin ismi bazıları için hala bir şey ifade ettiği zamanlarda, Hericy ve Samois arasından akışını seyrettiğimiz Seine'in tam karşısında, banktan banka aylaklık ederken bizi esinleyen bu sırlar hazinesini onun sayesinde yeniden buluyoruz. Medeniyetle bağlantı kurmamı sağlayan bu yabancıya teşekkürler -daha az ağdalı olursak- kısaca, bu gölge taşıyıcısına teşekkürler.

Beni tüm yüreğiyle, büyükleri dinlediğim bulanık gecelere geri döndüren bu yüze ihtiyacım var. Dünyaları ve ölüleri uyandıran, bugün artık belirsiz olan geceler.

Gözlerinizi kapayın, yetimler, talihsiz aşıklar, uzak arkadaşlar, gözlerinizi kapayın ve o sevgili kişiyi tasvir edin. Büyük kahverengi gözler... Onları anımsıyorsunuz, kararan biçiminin ve renginin hala size geri geldiği, bazen yuvarlanan gözler. Yassı, uzun bir burun... Biliyorum, daha iyi bir tasvir var. Fotoğrafla kıyaslandığında, sözcükler daha güçlü, daha etkili olsalar da.

Sonsuza dek yok olan bu gülümsemenin eksiksiz biçimini yeniden görmek. Fotoğrafın beraberinde gelen her şey: Hakkında söylenenlerden, tüm yeminlerden, tüm yanılmacalardan, korkularımızdan, çemberlerimizden, tüm laf kalabalığından, beklenti içinde kendimize söylediğimiz her şeyden arınmış olan, kişinin bu diğer yüzü.

Bir iki kez “vahşi fotoğraflar” dendiğini duydum. Reddediyorum. Onlara bir şey gösteriliyor, her ne pahasına olursa olsun üzerinde konuşmak gerektiğini sanıyorlar... Onlardan, bir ikiz imge ediniyorsun. Onları şaşırtmak için ansızın yakalıyorsun. Orada bir niyet vardı. Oysaki bakış her zaman dışarıda konumlanmıştır. Ve bize göre, bu ince savaşçı peçesi, bu üzüm salkımlarıyla süslenmiş tıknazlık ve silindir şapkanın yükseltisi üstüne yapışmış bu sersem fare de böyleydi.

Yüzler; tavırlar, duruşlar, çiftler, yalnızlıklar, şiir ve manifestolardır. Fotoğraf onları yayımlar.
İşin en külfetli kısmını oluşturan kontak baskı, fotoğrafçının yapıtını seçeceği ve sınırlarını belirleyeceği bir karalama defteridir. Her imge ölümcüldür: imge, diğer imgeyi siler. Fiiller, sıfatlar, zamirler, adlar, ilgi adılları, bağlaçlar, zarf niteliğinde olanlar, konular, 1. kısım, II. kısım, yazıda noksan olanlar gereçler değildir. Bir biçimin çevresini çizmek için az malzemeyle yetinilebilir. O noktada, hedefi vuracak olan, bu fotoğraf, bu tavır, bu boşluk, bu an, bu ışıktan başka bir şey değildir.

Öyleyse, evet, fotoğraf vahşidir ama fotoğrafçı için, çünkü buyurgan olan, bu imgenin kendisi
olacaktır.

Beckett kısa pantolonuyla, sırtında kahverengi heybesiyle, ince uzun gövdesiyle, zaman zaman oteldeki Faslıların, kız kardeşi sandığı eşine doğru eğilmiş olarak, yıllarca yollarımızın kesiştiği Tanger kaldırımlarında, güneş ışınları arasında hızlıca yürümek ve yalnız olmak istiyordu. Aralarındaki sessizlikten dolayı hiç kuşkusuz bir üçüncü kişi gibi görünüyordu.

Boynundan yere kadar inen çizgi, bu düz çizgi, onu bitkinleştiren bu görkemlilik ilgimi çekiyordu. Bu yanan ülkede bir balıkçıl ya da telli turna yürüyüşü, okulda bana, bana ve ona aldırmadan bir fikir vermiş olan Çiçero'nun Kartaca ordusu gibi sıralanmış gür, beyaz saçların oluşturduğu duyarga.

Tanger sokakları boyunca Beckett'i izlemeye başlıyorum, onu kaybediyorum, yeniden buluyorum. An, o an değil. Henüz değil. Uzaktayken, daha görünür bir biçimde ortaya çıkıyor. Bir ses teli, keskin bir ses gibi bizim de sahip olduğumuz bir şey kadar tanıdık olan yürüyüşünü, bu akıcı kırbaç darbesini yakalamak...

Daha sonra, gençliğinde İrlanda'da, kendini bir uçurtma gibi gördüğünü ve ağaçtan ağaca atıldığını ve şimdi Paris'te, Sante hapishanesinin avlusuna bakan iki bitişik dairede eşiyle oturduğunu, onunla telefon yoluyla iletişim kurduğunu söyleyecektir.

Plajda Malabata'ya doğru giderken, ona inanmayan, ama Nobel ödülünü aldığını duysaydı çok mutlu olacağını düşündüğü annesinden çok bahsetti, Joyce 'tan, cesaretli bir biçimde (olduğu gibi aktarıyorum) Finnegans Wake'i yazmaya adadığı on yedi yıldan bahsetti. On yedi yayıncı tarafından reddedilen ilk romanlarını satması için eşinin gösterdiği çabalardan bahsetti. “Bir yazar için okumak çok önemlidir. Diğerlerinin nasıl yazdığına bakmak için.”

Bazen bir kahve içmek için buluştuğumuz Paris'te onu yeniden gördüm. Korkunçtu: hiç fotoğraf çekemezdim. Kayıp, alaycı gülüşü, mavi gözleri, kibarlığı gibi, boğuk sesi ve vurguları da beni çok heyecanlandırıyordu. Onu uzaktan pozlamaya devam etmeyi yeğleyecektim. Orada, Rene-Coty caddesinin ağaçları arasında, yürüyüşüne, daha doğrusu yolculuğuna devam ediyor. Her seferinde aynı şey, kendi seçtiği bir saatte, yarattığı grotesk tiyatronun, umutsuzluğun doruğuna vardığı, kayıp ruhlarla dolu yoksul mahallelerin ortasında. Yaşamını hüzünlü bir yaşlılar evinde tamamlayacaktı. Orada barınanların, bu yabancının büyük bir yazar, dünyaca ünlü biri sayıldığından hiç kuşkuları yoktu. Hiçbiri Godot'yu Beklerken'i, Mutlu Günler'i, Molloy'u duymamış. Güzel bir ceketi olduğunu ve odasının bahçeye baktığını söylüyorlar. Sirkten söz etmeyi sevmeyen eski bir palyaço olduğu söylendi bana.

Tüm bu varoluşlardan acı duyarak objektife bakıyor. Sessizliği, gelip geçenlere, yabancılara, bu kaçak siluetlere duyulan saygıyı anımsatıyor bana.

Bir fotoğrafa sahip olmak. Bu sabit imgeye geri dönmek. Eskiden, gümüş baskı ve diğer mucizevi kağıtlardan önce, fotoğrafın parlaklığını yitirdiğini söylüyorlardı. Yanlış Carjat'nın Rimbaud'su hala orada duruyor ve Verlaine hiç yerinden oynamadı. Ne de Degas'nın fotogafik başyapıtları yok oldu.

Bir fotoğrafa sahip olmak, onu gündelik deneyimlerimizle zenginleştirmek. Bu ilişki, tuhaf bir biçimde, görmediğimiz ve bizi yaşamlarına uzaktan katan kişilerle telefonla ya da mektupla kurduğumuz ilişkiye benziyor: bebek birinci katın penceresinden düştü, kadın bıkmış, huysuzluk ediyor, okla ateş edemiyor, giysiye çok para harcıyor, Noel'de her şey yerli yerinde. Bu fotoğraflar, bu kaydedilmiş öte dünya, yoksul ve güçlü, mesafeli ekranını oluşturduğumuz, hemen hemen sınanmış binbir olgunun art arda yığıldığı, bir saniyeliğine durdurulmuş olan bu ırmaktır.

Bu kaybolmuş, biz kaybolmadan önce kaybedilen kişilere duyulan hayranlığı daha ne kadar
sürdüreceğim? Siyah beyaz, ölüme özgü bir üslupla eylemem için beni yüreklendiriyor. Yazmak ya da fotoğraf çekmek şu demektir: bu hiçbir zaman böyle olmayacak.

“Kuğulardan yansıdığında bile, gölge, her zaman siyahtır. “

Şeytanın Sonu, Victor Hugo.

Fotoğrafın, tüm bilgisine sahip olduğumuzu sandığımız insanın farklı bir ölçeğini sunduğundan yeterince bahsedilmedi gibi geliyor bana. Bir aşk buluşmasından, son bir aşk buluşmasından, ya da belirlenmiş her tür karşılaşmadan önce hazırlanan sözlerle, sözlerin dile gelişi arasındaki fark da aynıdır.

Görünürde, fotoğrafta, yazıdan daha hızlı, daha... anlık olan bir şeyler vardır, daha... “daha kolay” dememek gerekir. “Daha...” olanı arıyorum ama öyle bir şey yok. Bazı fotoğraflar her şeyden daha karmaşıktır. Çekildikleri andan itibaren, özneyi her zaman aşarlar. Doğduğumdan beri, kanıtlar (baskılar) biriktirdiğim söylenebilir. Ama neyin kanıtı?

Pozsuz süreçler. Uyuşma ya da uyuşmama, müzikte olduğu gibi her şey çalma biçimine bağlıdır. Bana genellikle sona dair sözü anımsatan “la”yı sadece çalma biçimi verebilir.

Bazen “bu böyle değildi” dendiğini duysak bile, görünür olandan anladığımız az bir şeyi yok olmaktan kurtarmak için yazmak ve fotoğraf çekmek.

Yazmak ve fotoğraf çekmek. Yazı da belleğin işiyse ki bu bazen vaktinden önce harekete geçen bir bellektir, hayal gücü belleğin kurtuluş, sıyrılış yoludur. Kart oyunlarında elini düzeltmek denir - mürekkebin aktığı anda, eylem, öteki çoktan olup bitmiştir, mazi olmuştur.

Eğer sözcük ölüme götürüyorsa, ona katılıyorsa, fotoğraf ondan sıyrılır. Yazı zamanla oynar, fotoğraf zamanı durdurur. Sadece fotoğraf. Bu tanığa teşekkür etmek dışında söylenecek başka söz yoktur.

Birer sunu olan bu suretler şöleninde iştahsız değildim.

İlk olarak Photographies’de yayınlanmış metin, 1991



THE LIFE OF PHOTOGRAHPY

Who is a photographer? Any high-wire, artist without a wire any conductor without an orchestra, any realistic dreamer with a bit of persistence who, whether confusedly or not, has the feeling, the courage -i t only takes a slight movement of the index finger -to stop the world. He blocks it, wedges it, and lays it out. For good. Makes it solid. That is where the work of art begins: when it’s over. When the photo has been taken, printed, chosen. Sold I might say.

Photography: an escape.
Photography? Probably because, as a young boy, all the deceit, the conventions, the systems of living whose only foundation was the habit of acting on the axiom of

To catch those faces, catch up with hose lifelines. Novels, willful ways, crafty, cunning and resolute. Profound silhouettes. Leaning, hunchbacked or simply bent over their own shadows, they had more weight to them than the solemn, powdered, made-up figures who thoughtlessly repeated phrases just to keep up appearances.

This art of the passenger who, inadvertently stumbles into the middle of an argument, a family, a country and whose gaze gets sets things straight. Contrary to what people believe, nothing is blinder than a camera. They all stare straight ahead. Photography is primarily psychic work that calls for profundity, rigour and, above all, intuition. Its knuckles get rapped as soon as it takes its intuitions for granted. Yes, those ways of appearing in the world are cries.

I take them on the brink of the precipice. In that very brief moment when, by the grace of inattention, they reveal themselves. Nomadic or '' sedentary, the moment when their faces and silhouettes signal the path of their ideas is a precious one.

Charles de Noelle’s, a magnolia in his hand, hesitates: does one have the right to withhold oneself from a someone who is taking one's photograph, or is that too self-important? Should one drop the flower and take off one's spectacles? The acute sensitivity that made him both a remarkable letter writer and an exemplary gardener, was enough. Why show more than that?

When the click alerts them and I sense a hint of the desire to look different -or, even worse, to connive, I stop. Or I keep going until they forget the camera.

We all tend towards one particular expression. This is the face that the photographer has to catch, through the multitude of smiles and looks that are laid out before him like so many dead ends.

Find the design, the complexity, the scale, the key to this unique face that we all keep our whole life long, like those greedy, miserly, indifferent, spendthrift reflexes and expressions that sum up the individual and, when you mention them to others, prompt the response: ''Typical!'

Photograph this precious précis: a smile, a nonchalant or resolute air, a gesture, a face –the axiom and motto of which each individual is the more or less willing puppet.

In spite of the pink and blue periods, Cubism and Orphism, in spite of Olga, ''our first wife", as Jacqueline Picasso used to say, in spite of the Dora Maar years, in spite of Guernica and the musketeers at the end, Picasso, like Callas, like the concierge reluctant to hand over your keys at this late hour has only one look, one face. Those whose expression has abandoned them have a mask. The photographer's task is to see through it. For old age, that summit for the portraitist, I would go as far as two faces.

It took real courage for her to walk all the way along the Rue d'Antibes in Cannes, a string bag hiding more than half her face. She reminds me of Van Gogh when he cut off his ear. We are more likely to forgive that mad genius than this poignant nobody, but in this photograph, this trace, has not she too, with that detachment and those boots, left us something like a work of art?

The power of what we call a face. Represented a billion times, and inevitably always in the style of the artist, Christ, despite all those “approximations'', those ''transfigurations", will always have the same look of goodness, that strong nose, the same hair framing the somewhat fleshy, tapering lips. Even when painted differently, with a round chin, or, mockingly, with a crew cut, or his hair hidden by a wig, some detail, something, reminds you that this is Him and, all of sudden, in spite of the vandals, ''the true Face'', the one that we have attributed to him over the years, reappears.

Photograph because it will never be like this again.

Whenever you come back to it, to that photo, the life and emotions of the past come flooding back, with patches of colour, their perspectives and their omissions, with all the power of memory and dream.

With only one exception, one that I don't regret, I have never asked anyone to pose. Let them give me, or with hold, what they want. I mentioned love. Well, you rarely get a “good'' photo without exchange. What Madeleine Castaing calls “the collaboration of the model.'' Most of my photographs were unexpected. And for me too.

I wasn't expecting those black, black eyes, nor those open arms -let's stay decent here -nor that modesty, that paİn. You cannot, direct a photograph. Let's be clear about this: I sound as if I am championing the snapshot, as if staging, framing, lighting, focusing and blurring were not things you choose, were not all about patience -because culture is that, too -but also diabolical reflexes, unsayable references. They are crucial.

Aesthetics. The sinews of war of empty conversation. Bourgeois conversation. I like it... I don't like it... I rather like that one.- As if photography , painting or writing were like choosing the colour of a jumper, something to go with the wall. To hell with you!

 The world and its tumult are so accessible that we forget photography as we do the air we breathe. W e flip through these pages -sorry , photos –and yet they embody the understanding, the conspiracy between reality and dream, the moment and the spirit of the moment. Photographs are not images. They are theatre, happenings, thoughts, suffering, heartaches, appeals, apples, worlds, fingers snapping -or else they are nothing. Whatever the charms of the prey, its virtues are revealed only by the camera.

Is photography an art?

It all depends when you press the trigger, and why. Otherwise, any finger-snapping or explosion is music, any printed paper literature and any disfigurement photography. No. Barring a miracle! And that is just about what we are looking for: the human -50 as not to waste time.

Photography means power .One of the greatest powers is that of writing History. This is dangerous ground for the honest practitioner. Now I come to a word I would have preferred never to use: responsibility. This time, the witness is the verdict. The penalty is severe: it defies time, gong well beyond those involved in the tragedy and affecting us and our children's children.

What have I shown? On that particular day, this superbly beautiful, legendary woman, kneeling, veiled, beside an empty chair in a hotel suite in a foreign country, there for a pastellist who allowed me in turn to make a portrait, was not, but really not, this sad, fate-scarred woman. That day the death of her son Federico, ten years earlier, was a long way away. We... well, thinking about it...

When the scene comes back and I see Silvana Mangano in that room in the Hotel Raphael, the mood was one of gaiety. She laughed at her blue veil fluttering over her hair, laughed at her noisy Italian friends, sitting there like in a theatre behind the patient and mysterious Lila de Nobili, as she drew the colours to paint the Madonna from her mysterious wicker basket. In the atmosphere of that room, full of the heady perfume of tuberose that wafted from this heroine of Visconti, whose ghost was already beginning to haunt some of us, my softly murmuring Leica made ready to catch, catch up with the tragedy. I did not ask Silvana to bow her head, or to lean on the chair.  I hadn't done or said anything. I don't ask for poses. Did I notice that empty chair? No. That she was hugging it. Even less. She only held it once, like a long sob.

Pleased with the peace that she was presenting the painter, I was about to take a radiant photograph, and, in spite of myself, what I caught, captured, immobilised, singled out and recovered was a mother at the pitch of grief.

What happened? The veil slipped slightly. Trying to put it back on her head, she lost her balance. The chair was in reach. She held on to it, straightened up, returned to her pose. Too late! In the meantime, in just a click, the camera had recorded it all, from the long fingers of the hand tensed on the edge of that terribly empty chair, to the depths on the face of this woman who, ten years earlier, had to give in to a horrible fate. Thanks to this corporeal Freudian slip, this hiatus, because of this sudden but short-lived moment of weakness, the immobilised grieving for the son reappeared. By lying, the photograph tells the truth. The photographer was not looking for this wounded virgin, and yet this truth surpasses all the others. It is no surprise that this photograph should later have become Silvana's great favourite. Quite simply, it points up the misunderstanding between the photographer and his model, Art and Truth.

Whether he likes it or not, the photographer forces humanity because he compels it. It is because of this obligation to be brief, this form of transformation, of transgression, that he needs to think. Hence the writing which appears sometimes on these photos, not to decorate them, to ennoble them, but to prolong them, and the way we later see them.

My photographs bring forth stories which I spontaneously write -that is, if they do not write themselves.

To choke passing time. To take time by the throat, time that knows nothing of our sorrows, of our desires, or of its own flight. To take, fish out profiles and 5hadows from the crowd, this residence to time moving on, these trees, which walk before they can support themselves, arches that, in this moment are standing, only because I say so. These old flames, still strong and searing, never alone any more, and forever erect.

The difference between photographing and doing photography.

The photographer is any nostalgic person, any storyteller, anyone who cheats death, who comes out of reality as he would the cinema of his dreams, in order to bring back proof.

Photographers are all those for whom memory is thought, to be studied, to be relived. Do not take photographs so as to be there without seeing, like those falsely recorded holiday memories that flow over memory like water on the hands. Those traces without consciousness. An aberration!

This brings me to that very young photographer whom ı would visit from time to time. Oddly enough, his camera caught only what we never see, what consciousne5s avoids because otherwise it would go mad. For example, that young girl at her window in front of a school yard. Instead of focu5ing downwards on the yard behind, with the curve of her shoulder, her arm, her hand, seemingly holding three roughly aligned dead trees like a bunch of irises, his gaze goes to the windowsill. What is left on the paper is the corner of the wall. As if the lens always turned away from what was “objectively” there to photograph. A deliberate choice'? No. He pressed at the wrong moment. There was a time when one would have called that a language. Say, “I wanted to emphasise clumsiness, to praise it.” If only it were the clumsiness of the short-sighted! (Later, the young man became a painter -a very interesting painter, too. And, twelve years on, as I reread these lines, he is a photographer. Now he knows what he wants to show.)

The subject must explode, slip out of your hands, pop up like the white rabbit in the magician's scarf when everyolle was expecting the 7 of hearts.

What counts most of all is density. The density of sadness, for example. I could also have mentioned wonder. Density is just as important here as feeling. When talking about precious stones, we speak of their water. Well coming back to photography, like handsome stones, some photographs actually tremble. Roland Barthes would have spoken of shimmering.

With my “models”, apparently, power doesn’t come into the relationship. That is where I give of all my gentleness. The effort, the work –they go before. Sometimes, while still continuing to take photographs of a person, I have waited fifteen years for the exchange to happen. A thousand ''approximations and, finally, there it is! The photo, the person.

Images command the camera, as words do the sentence and as line does the portrait. The maybug flying past and Beckett like a giant spider on the beach at Tangier -they loomed up in the middle of my life. They came to me like signs, like words I noted in a dictation.

My ''crossers'' are courageous. Survivors of love, of who knows what wars, what solitude, they press on. There is a lot of walking in this book. Walking everywhere. Putting one foot forward and starting again. There is something unique about the street for the lover of faces, for anyone who seeks a certain constancy in truth, for whoever has the shamelessness -or the courage -to look at it, to pursue it. As one walks so the mask slips. Sleepwalkers or eyes wide open, half-closed, their treasure is offered for anyone who knows how to look.

Indifferent to your laughter, to your love that is gone for ever, to your kind heart, to your suicide attempt, to your unpaid bills, to wretchedness, to their wretchedness, they walk.

 The hardest part is when they love the lens. There was no way I could get Aragon to forget it, not even for a sixtieth of a second.

Charming, generous, for me he was unphotographable. Or maybe I knew him too late. Without Elsa who was vital to him, I saw only half the man. Others, I am sure, will have managed some very fine photographs of the poet. But I have just found one (it is March 2002) on a contact sheet. This was the way he saw the world just after Elsa: doubting.

In front of those ties that he lines up on the dining room table, I see him as absorbed to the point of obsession in everything and nothing. In this photo, this application, there is something of that delirious quality that he put to such skilled use in words on the page, or when talking aloud during our long, night-time walks in this Paris that he reinvented for the shades of Breton, of Picasso, of Apollinaire, whose strangeness he headily retraced.

I have another photograph of him, but it is too sad, much too sad. You would hardly recognize him. He is wearing a white cap, wrapped in a grey cloud, and turning away .This photo reminds me of what Degas said about Eugene Carriere's beige paintings: "Look, someone has been smoking in the baby's room.- Aragon knew too much, had given too much to lei that truncated vision pass. And, without his name, the photo is a failure.

Opening up secret worlds, that and nothing else is the purpose behind my pursuit of those twins. When I saw them, one hanging onto the other, all I could think of doing was telling people about this duo that so fascinated me. Faced with the lens, they turned tail, tried to avoid my gaze. The twins in the Rue de Rivoli had the same reflex. You would think that these pairs are afraid of a mirror -their double, a disturbing rival.

Survive. To let a little truth survive. Dali, after all his extravagances, his follies, his voice, Gala, his courtiers, is shown in the photograph sitting calmly in his chair. He was talking about Leibniz, Ledoux. So, those famous teas of his weren't always such a madhouse.

On the 18th of each month, Jacqueline Picasso would go to Vauvenargues, to her husband's tomb, and tell him about everything that had happened since her previous visit: the call paid by Rene Char, his daughter on the phone, the current exhibitions. She gave him the news of Notre-Dame-de-Vie, of the poets who came to see her. That day, before going down to the terre-plein to pay her respects to the statue behind a window, in the first room next to the stairs giving on to the tomb where the man with the flame is, Jacqueline, her lips pursed, went over her week for Picasso, -the man who invented me. Asking him if that evening, in his name, she could steal a few more canvases. She loved his painting so much. She would give them back later.

I said I was sorry about the click at that precise moment.

''Why? I wanted you to remember this day.'' It was as if she herself had pressed the trigger. As later she would do -which, alas, is already evident here.

People always talk about the last words of the dying -or rather the living, it depends how you look at ''it”. Jean Cocteau, who was indeed famed for his bons mots, had been thinking about his final exit all his life. His plan was to say, flippantly, “I want my money back, I didn't understand a thing!'' But what came out was "Mummy''.

In the most important moments of our lives -separations, marriage, when that smile is slow in coming to the lips of a loved one, when the earth crumbles or we are suddenly reborn, the first thing that strikes us, holds us, is not a word but an image, one that is often ridiculous or absurd, but certainly strange and nearly always still: the leg of an office table, a stranger's cloche hat, the strap of a handbag trailed along in a park.

I should have photographed only objects, but what came to me were faces. Starting with my own. For a franc, which I slipped into the photo booth in one of the rare passages on the Avenue Victor-Hugo. What I got was four times my face. As stupid as could be. Grimacing. Incomplete. To give the photo some value, I asked people passing by to come and sit next to me in the booth. In this way I photographed all my classmates and a lot of other people: the parish arch-priest with his round eyes, a tightrope walker without his rope, the man from the local toy shop (he had a pervert's laugh, and you can see his perversion in the photo) and a friend of my mother's with a soft spot for clever little boys in short trousers.

As soon as I got a camera, I disappeared from the photos, which was all to the good.

Take them so you can look later, ask questions See that it was a good thing you were there.

Distress or joy, captured -the possession of that moment is already a work of art because it brings back a certain day and makes us look at it anew, in a totally different light.

Each gaze augments the work and makes you - once again or in turn -a photographer, since, at that moment, the only vision that counts is your own.

Everything you see when you look at a photo belongs only to you. Time is stopped, described. The facts are there and, in a slight hesitation, the photo suddenly overflows. We add all the things we didn't know about the person, about ourselves. In the meantime we have been doing more living. The photo lives, nourished by that extra life that it suggests to us, and that we superimpose on it.

Paul Morand developing a photograph that he had taken of Marcel Proust on his deathbed. "The negative has burned. Proust's eyes are all black.” Didn't he mean "open”?

Did you know that photography also gives objects a voice? It grants their impotence a kind of survival, as it does everything it touches.

A fool's bargain -the peasant woman in Sommieres digging her field, defied and still defies me, her fist on her hip. She is right. Who won? She did. And she knew it. She knew it as soon as she saw me get out of the car, with that glint in my eye. She knew at once what I was after with my camera. Her “forms”, as they used to say. She gave me everything. And held it all back.

Thirty years of wandering -but not always straying. Thirty years on the lookout. What have I looked for? Followed? Awaited? Always the same. You can't change your spots.

From John Huston sitting by his oxygen tank to the girls at the Moulin Rouge, via all my famous or anonymous passers-by, how awful if I hadn't pressed the button! How many images lie ahead of me, images towards which I feel a duty?

Say two or three things more. Talk about inner worlds. How to approach them? If they aren't obvious to me, then I pack up, fold away the circus canvas on which I tried to freeze the shadows of those destinies that ] thought to glimpse, between two worlds.

While writing can delineate a voice, a laugh, there is something indefinable and wonderfully human, and sometimes very simple, that escapes the pen or even the most realistic brush. Oddly enough it is the photographer who catches this indescribable something.

Admit that I have loved them al!, for their vitality, for thumbing their noses at themselves and at others. Loved them for a thousand reasons and, first of all, for that habit they had of not dying. They had, they have, like a' kind of inner climate, a fantasy, a madness. Magnelised by photography, they could not rail to enter the camera and make their photograph -their gift to me -a vibrant one.

Photography feeds on people, the novel feeds them. Photography give us what we ask of literature.

Why mention writing here?  Writing is as perverst as photography. It arpears behind the style, behind us, only when it's all over. From behind the pen, or behind the camera, we think that it's all happening outside. But the circus is here inside. The ringmaster too. And he doesn't always gel on with the beast within that wants to understand it all and sort the spectacle from the reality, the instant from eternity. It is a bitter struggle. It all goes on close to the heart.

The person's behavior, manner, their being's sensuous presence, are just as important as their mysteries. The charm of presence. The words that define it in its absence cannot fill the void. Words, whatever they are, do not give us that other dimension; of they give us 100 much of it. What remains within is an idea and, however attentive and strong we are, we always lack that decisive aspect: their presence.

Walking along the pavement there, that Scrooge is altogether another man: the funny roll of the shoulders, that whole borty taking liberties that he forbids his wallet, that amazed sideways glance along the shop windows, that old-fashioned gentlemanly politeness are his gift, this time. He is important because he brings back these emotions in us. Even if he had no inkling, it was through him that they came. Through him, I rediscovered those confidences that L drew out as a child, after class, prowling from bench to bench, facing the Seine and watching it flow between Héricy and Samois, when the dam was still there and the name Andre Billy still meant something to a few people. Thank you to that stranger who for me is a link in a civilisation -or, to be less pompous –quite simply, thank you to that bearer of shadows.

The need for this face that takes me back into the midst of those uncertain evenings when I listened to the adult. Evenings that are now imprecise, that bring back worlds and their dead.

Close your eyes, orphans, unlucky lovers, distant friends, close your eyes and describe that dear one. Big brown eyes -you remember them, and the form, the colour that keep coming back to you - that sometimes he rolled... a long nose, flat at the top... I know, there are better descriptions. However powerful, however inspired words can be, compared to a photo...

Seeing the exact form of that smile now gone forever .All the things that a photograph brings: that other side of the person, the self stripped of everything that we said, of all the pledges and all the misunderstandings, of all the horror and the hugging, of all the verbiage, of everything we tell ourselves when waiting.

''Cruel photographs'', I have heard people say once or twice. I challenge that. You show them something, they feel obliged to talk. You overtake them, wanting to catch them by surprise. There was an intention. Yet the gaze is always elsewhere. And they were indeed for me, those Amazon's veils, that embonpoint garnished with bunches of grapes, and that stuffed rat perched on a top hat.

Faces, walks, ways of being, couples and solitudes are poems, manifestos. The photographer is their publisher.

The contact sheets on which the photographer chooses and delimits his work are rough drafts, the most taxing part of his task. Each image is lethal; it kills another. Verbs, adjectives, pronouns, nouns, relative clauses, conjunctions, adverbs, chapters, volume I, volume II-writing has plenty of ammunition. You can always find a way of ringing around the subject. Whereas here it is this particular photograph, this pose, this emptiness, this moment, this light and none other, that have to hit the spot.

So, yes, photography is cruel, but for the photographer, because this is the image that will have force of law.

Beckett wanted to be alone and to walk, fast, between the hatching of the sunlight, on the pavements of Tangier where I saw him year after year -long, thin, wearing shorts, carrying a brown bag over his shoulder, now and again leaning towards his wife whom the Moroccans at the hotel took to be his sister. No doubt because of the silence between them, like a third person.

He interested me for the line that went from his neck down to the ground, that straight line, that tallness that seemed to weigh him down. The walk of a freezing heron or flamingo in that burning country, an aerial topped with a square of thick, white hair, lined up like the army at Carthage that, in spite of myself -in spite of himself, too, Cicero had suggested to me at school.

I started following Beckett around the streets of Tangier, losing him and finding him again. It wasn't the right moment. Not yet. From further away, he would stand out more. His walk belongs to something that we all possess, like a vocal cord, a stridency. Capture that eloquent whiplash.

Later on he told me that in Ireland, when he was very young, he used to think he was a kite and fly from tree to tree. That in Paris he and his wife lived in a double flat overlooking the yards of La Sante prison. That he communicated with her by phone.

On the beach, near Malabata, he spoke at length about his mother, who didn't believe in him, and who would have been so happy about his Nobel Prize. He spoke about Joyce, of the seventeen years that he ''courageously” (sic) spent writing Finnegans Wake. Mentioned his wife on finding someone for his first novels, which were turned down by seventeen publishers. ''For a writer it's very important to read. To see how others do things.''

I saw him again İn Paris, where sometimes he would take me for a coffee. That was terrible: afterwards, I couldn't take any photos. I found his husky voice and his accent too affecting, and also his ironic, lost smile, his blue eyes, his kindness. I preferred to "have him pose'' from a distance. There, between the trees on the Avenue Rene-Coty, he continued his walk, or rather his trajectory. The same every time, in. the middle of those quarters full of lost souls where, at the hour he chose, his theatre of grotesques was at its most despairing.

He ended his days in a gloomy old people’s home. None of the occupants had an inkling that this stranger was considered a great writer and that he was world-famous. None of them had heard of Waiting for Godot, Happy Days or Molloy. They said he had a very handsome jacket and that his room looked on to the garden. They told me that he used to be a clown and didn't like to talk about the circus.

He stares at the lens, distressed that all this exists. His silence brought me back to those passers-by, to the strangers, to the respect for their furtive silhouettes.

To possess a photograph. To come back to that still image. They used to say that a photograph fades -before the silver-print and other miracle papers. Not true! Carjat's Rimbaud is still there, and Verlaine hasn't budged. Nor have Degas' photographic masterpieces.

To possess a photograph, enrich it every day with our experiences. This relation is strangely similar to the one we have with the telephone, or by letter, with people that we don't see and who share their lives with us from a distance: baby fell out of the first floor window, wife tired, sulking, couldn't do my archery, spending too much on clothes, everything sorted out at Christmas. These photos inscribe that place beyond, hold back the river for a second as it sweeps along those thousand and one things that we almost feel and for which we are the poor and powerful distant screen.

How long will I keep this fascination with people who are lost to me? That we lose, before we ourselves are lost -black-and-white encourages the funerary'' style. To write or photograph is always to say: this will never be again.

''Shadows are always black, even when cast by swans”

Victor Hugo, La Fin de Satan

I do not think I have sufficiently stressed that photography gives another measure of a person about whom we thought we knew everything. it's like the difference between the words we prepare before a romantic tryst or termination, or any other potentially decisive rendezvous, and the words we actually speak when the moment comes.

Photography seems to have something quicker than writing, something more... spontaneous, more... one shouldn't say "easier”. I am looking for this plus. There isn't one. Nothing is less concise than certain photographs. Once they're taken, they always exceed the subject.

I could say that, since I was born, I have been accumulating proofs (prints). But of what?

A session without poses. Accord or discord –as in music, it all depends how you strike up. That I is what sets the tone. And with me, often, it marks the end.

To write and photograph in order to save from disappearance the little that we understand of what is visible. Even if sometimes people say, "it wasn't like that.'' To write and photograph. if writing is also the work of memory, memory sometimes anlicipated, the imagination is no more than a way out of memory. an escape. In cards, the word is discard. When the ink flows, the act, the other, have already passed on. Are the past.

Where the word leads to death, takes part in death, photography swerves away from it. Where writing plays with time, photography stops it. Photo. There is nothing more to say. Except, thank you for this proof.

I was not without appetite at the feast of these proffered faces.




Bu yazı, İstanbul Modern tarafından 2006 yılında basılan "François-Marie Banier, Gerçek Öyküler" isimli albümün giriş yazısıdır ve  İstanbul Modern'in izniyle yayımlanmıştır. Kendilerine  vermiş oldukları izinden dolayı  teşekkür ederiz.



 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa