Editörler

Gülçin Tellioğlu
Bülent Irkkan
Ş.Uğur Okçu

Yayın Kurulu

Meryem Akköse
Can Gazialem
Elif İnan
Şirin Karadeniz
Nejat Kutup
Doğanay Sevindik
Aylin Yılmazbayhan
Leyla Yücel






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Engelsiz Yaşam İçin Fotoğraflar Şule Tüzül

Fotoğraf : Erdal Kınacı


"Toplumun iğdiş edilmiş duyarlılığını sarsmayan
hiçbir resim yapmam!"
D.H.Lawrence

ENGEL(siz) YAŞAM İÇİN FOTOĞRAFLAR


“Birgün bir fotoğraf gördüm ve bütün hayatım değişti”(1) diyebilirim, belki birgün. Hayatım henüz değişmedi, ama o fotoğrafı gördüğümden beri hikaye dolu dizgin gidiyor. Bazen yetişemiyorum…


O fotoğraf… İbrahim’in fotoğrafı… Herşeyin başlangıcı. Bıyıklı, çelimsiz, eğri büğrü bedeni ile bir karenin içinden bana bakan bir adam. Arka fonda tahta bir dolap var, hani şu ninelerimizin dedelerimizin evlerinde rastladığımız, duvara gömülenlerden. Dolabın üzerinde adamın fotoğrafı. Fotoğrafın içinde başka bir fotoğraf. Orada gülüyor. Ama kareden yüzüme dimdik bakan gözler farklı.
Fotoğrafın çarpması. Kendimle yüzleşme. Yaşamımla yüzleşme. Sanki bir adama değil, aynaya bakıyorum, birşeyler beni rahatsız ediyor, rahatsız olmaktan rahatsız oluyorum. Bakmak istemiyorum, ama bakmalıyım, bakıyorum…


Hem bana uzak bir dünyadan bakıyor gibiydi, hem de tenimi ürpertecek kadar yakın. İçimdeki öfkeyi, isyanı, çaresizliği hiç bu kadar dile getiren bir fotoğrafla karşılaşmamıştım. Belki karşılaşmıştım, ama bu fotoğraf, üzerimdeki şiddeti ile hepsini geride bırakmıştı.


Sonra fotoğrafa içimi döktüm. Fotoğrafçı duydu. Zaten onun fotoğrafta yaptığı da benimkinden farksızdı: fotoğrafça bir iç döküş. Fotoğrafça dertleştik. Ona dedim ki; sanki ben hep bu fotoğrafı aramışım, devam et, lütfen…


Fotoğrafçı devam etti. Ben istemesem de devam edecekti...


"Siz benim yürümediğime bakmayın, yürümeyen ayaklarım, beynim koşuyor."(2)


İstatistikler bu ülkede yaşayan engelli nüfusun genel nüfusa oranının %12 olduğunu söylüyor(3). Yaklaşık 8,5 milyon insan. Bu sayıların bir önemi var mı? Sayının 1 olması ile 8,5 milyon olması neyi değiştiriyor? Bilmiyorum. Ama merak ediyorum; sokaklara çıktığımda gördüğüm 10 kişiden birinin neden engelli olmadığını, meclisteki engelli milletvekili oranının neden % 12 olmadığını, çalıştığım yerde engelli çalışan oranının neden %12 olmadığını, ve neden herhangi bir okulda okuyan engelli çocukların oranının %12 olmadığını. Bırakın yüzdelik meselesini, herhangi bir okulda kaç tane engelli öğrenci var? Okulların, sokakların, binaların fiziki koşullarını düşündüğünüzde, tekerlekli sandalyede yaşayan, ya da hareket güçlüğü çeken bir insanın bu koşullarda yaşama katılması mümkün mü?
Yaşadığımız ülkenin ekonomik ve sosyal sorunları, hepimizi farklı düzeylerde etkiliyor. İşsizlik, eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlerdeki yetersizlikler, gelir dağılımındaki adaletsizlik vb. gibi bir çok sorundan, engellilerin engelli olmayanlara nazaran daha fazla etkilenmeleri kaçınılmaz. Zaten, engelliliğin kaynağında da bu sorunlar önemli yer tutuyor.


Bu toplum, engelliler ve sorunlarına duyarsız bir toplum değil. Ancak, bu konudaki bilinç ve yaklaşımlar, milyonlarca engelliyi topluma entegre etmeye yetmiyor. Biz maalesef empati değil, sempati toplumuyuz. Oysa engellilerin ihtiyacı olan şey sempati değil, empati. Empati düzeyinde bir bilinç ve duyarlılığa sahip olmadıkça, ne engelliler için çıkarılan yasalar, ne de yardım kampanyaları sorunları çözüyor. Bir engelliye tekerlikli sandalye bağışı yapmak, para ve yiyecek yardımında bulunmak yetmiyor. İş isteyen engellileri, sahip oldukları eğitim ve tecrübelerle değil de, sırf yardım olsun kriteri ile masa başlarında atıl oturan elemanlara çevirmek yetmiyor. Bu insanlar toplumdan soyutlanmadan, herkes gibi eğitim almak istiyorlar, herkes gibi iş sahibi olup üretime katkı sağlamak istiyorlar, sağlık hizmetlerinden cefa çekmeden yararlanmak istiyorlar, kendilerine değer verilmesini istiyorlar, söz sahibi olmak istiyorlar, sevmek ve sevilmek istiyorlar, toplumda sadece engelli kimliği ile değil, sahip oldukları özelliklerle bir kimlik edinmek istiyorlar.


Erdal Kınacı’nın Engel(siz) Yaşam için Fotoğraflar’ı işte bunları anlatıyor. Bunları başkaları da söylemedi mi? Söyledi, yıllardır, defalarca, hatta başka fotoğraf projelerinde. Ama kimse böyle söylemedi. Kimse bizi böyle sarsmadı. Hiçbir fotoğrafın tokadı böyle acıtmadı. Kimse sınırlarımızı bu kadar zorlamadı.
Proje kapsamında, 80 aile, 300 engelli ile çalışıldı. Projeye modellik yapması istenen engellilerin bir kısmı bunu reddetti, bir kısmı yüzlerini göstermeden model olmak istediler, bir kısmı objektife neredeyse bütün yaşamlarını özetleyen bakışlarla baktılar.


Proje sürerken, fotoğraflardan biri National Geographic Dergisi’nin düzenlediği 2006 uluslar arası fotoğraf yarışmasında İnsan kategorisinde ülkemize dünya birinciliği kazandırdı. Projeye hiçbir finansal bütçe ayrılmadı, basın desteği ile yola çıkılmadı. Proje kendini üreterek gelişti. Sergi haberi duyulduğunda, Türkiye’nin her yerinden serginin kendi şehirlerinde yapılması için talepler gelmeye başladı. Bu yazının kaleme alındığı sırada, İzmir ve Aydın’da açılan sergiler tamamlandı, Ankara sergisi halen sürüyor. Daha sonra sergi İstanbul, Adana ve Mersin’de yoluna devam edecek.


Projeye ait fotoğraflar, çeşitli medyalarda yayınlanmaya başladığında, olumlu ya da olumsuz birçok tepki ile karşılaştı, halen de bu tartışmalar sürüyor. Erdal Kınacı, engellileri sömürdüğünden tutun da, vatan hainliğine kadar çeşitli suçlamalara maruz kaldı. Fotoğrafların, fotoğraf ve tıp etiğine uymadığı iddia edildi. Fotoğraflar, kimseye bir fayda sağlamadığı için eleştirildi. Üstelik bu eleştirilerin büyük kısmı, fotoğraf derneklerinden ve fotoğrafçı kimliğindeki insanlardan geldi. Bu tartışmalar sürerken, ülkemizde zaten sayısı çok az olan fotoğraf dergilerinden biri, uzun süredir ayakta kalmaya direnmesine rağmen, sona erdi. Bu konu, derginin kendi içindeki yazılar dışında pek irdelenmedi. İsterdim ki, Engel(siz) Yaşam için Fotoğraflar kadar, bu konu ya da Türkiye fotoğrafının çıkmazları masaya yatırılsın ve tartışılsın. İsterdim ki, uluslar arası medyalarda, neden Türkiye fotoğrafından bahsedilmediği üzerine kafa yorulsun. Sanırım okumaktan, araştırmaktan ve fotoğraf yapmak için belirli bir birikim oluşturmaktan pek hoşlanmayan fotoğraf camiamızın bir bölümü, vicdanlarını ve gözlerini rahatsız eden bu fotoğraflar üzerine konuşmayı tercih etti. Proje fotoğraflarından birinin uluslar arası başarısı ile gururlanmak yerine, fotoğrafçıyı vatan hainliği ile suçlamayı tercih etti. Oysa fotoğrafın ortaya çıktığı günden bugüne fotoğraf tarihine şöyle kısaca bir bakıldığında, bu projeye ait fotoğrafların iddia edilen rahatsız ediciliği, fotoğraf tarihinde önemli yer edinen pek çok proje ve fotoğrafın yanında oldukça hafif kalıyor.


Bu fotoğraflarda yer alan engellilerin büyük bir kısmı yeterli beslenemiyor. Barınma ihtiyaçları karşılanmıyor. Eğitim ve sağlık hizmeti almaları tamamen şansa bağlı, sürdükleri yaşam da öyle. Bu insanlar Afrika’da, Avrupa’da ya da Amerika’da yaşamıyorlar, Türkiye’de yaşıyorlar. Yani bizim yaşadığımız topraklarda bizimle birlikte. Kaldı ki, dünyanın neresinde olursa olsun bir insanın bu şekilde yaşamasından dünyada yaşayan her insan sorumlu değil mi? Onları engelli bir yaşama sürükleyen koşullar ve uygulamalar etik mi? Aç olmaları, sağlıksız bir yaşam sürmeleri etik mi? Bu fotoğraflar olmasa, kimselerin onlardan haberi olmayacaktı, onların yok sayılmaları etik mi? Bu fotoğraflar dünyadaki başka bir coğrafyanın insanlarını gösterseydi bu kadar tepki gösterecek miydik acaba? Gazetelerde, televizyonlarda gelişmemiş ülkelere ait benzer fotoğrafları gördüğümüzde gösterdiğimiz iyi niyetli tepkilerle vatansever kalabiliyoruz, ama kendi ülkemizin gerçeklerini fotoğrafladığımızda vatan haini oluyoruz. Neden? Bu fotoğraflarda yer alan insanlara hiç kimse el uzatmazken, fotoğrafların bir çırpıda bu insanların karnını doyurmasını  beklemek, bu beklenti gerçekleşmediği için fotoğrafların işe yaramazlığından bahsetmek ne kadar etik?


Eğer etikten bahsedilecekse, ben insanlık etiğinden bahsedilmesinden yanayım. Erdal Kınacı fotoğrafları, insanlık etiğinin susturulan sesinin çığlıkları. Birçok insan, hala bu çığlıkları duymamak için kulaklarını tıkıyor, engelli bedenleri bu kadar gerçek halleri ile görmemek için gözlerini kapatıyor. Fotoğraflara kızan insanların kızdıkları şey, fotoğraflar mı, yoksa o fotoğraflardaki insanlara ellerini uzatıp dokunma cesareti gösterememelerinden kaynaklanan bir vicdan rahatsızlığı mı?


“Fotoğraflar, ayrıcalıklı kesimlerin ve hayatlarını emniyet altına almış olanların görmezlikten gelmeyi tercih edebileceği konuları <_gerc3a7_ek> (ya da ) kılmanın bir vasıtasıdır.” (4)


Fotoğraf, engellileri engellerinden kurtarmaz, onlara iş bulamaz, daha iyi bir gelir ve daha iyi bir yaşam sağlayamaz, fotoğraf karın doyurmaz, toplumda engellileri reddeden ve yok sayan zihniyetleri yok edemez, bir anda tüm sorunları çözemez ve engelsiz bir dünya yaratamaz. Ama fotoğraf, arzuladığımız tüm bu sonuçları gerçekleştirebilecek, engelsiz bir yaşam yaratabilecek kişi, kurum ve kuruluşları, olayları tetikleyebilir. Erdal Kınacı bir doktor ve bir fotoğrafçı. Bu kimliklerinin elverdiği ölçüde yaşamı değiştirmeye çabalıyor. Elinde sihirli değnek yok, sadece fotoğraf var.


Ve fotoğraf yaşamı değiştirebilir…

Sanatçı olmak zordur. Sanatçı derken, popülizmin şemsiyesi altında, ağzından her çıkanın medyada yere göğe sığdırılmadığı, sanat yaptığını sanan insanları kastetmiyorum. Bir iki fotoğraf kursuna, bir de geziye katılıp bir çırpıda fotoğrafçı olanları da kastetmiyorum. Toplumun alışıldık söylem ve değerlerine karşı çıkan, reddeden, sorgulayan, gerçeğin çarpıtılmasına, uyuşturulmaya meydan okuyan, toplumun iğdiş edilmiş duyarlılığını sarsma cesareti gösterenlerden bahsediyorum.
Gönül isterdi ki, Erdal Kınacı’nın Engel(siz) Yaşam için Fotoğrafları hiç olmasın, onları hiç görmeyelim. Ama olmak zorunda, çünkü bu fotoğraflardaki yaşamlar varlar. Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak isimli kitabında, acıyı insanlara göstermenin acının kaynağını yokedemeyeceğinden, acıyı sürekli göstermenin, insanları acıya alıştırdığından ve acıya karşı duyarsız hale getirdiğinden bahseder. Ayrıca, acıyı gösteren fotoğrafların, altına yazılan söylemlerle çok farklı amaçlara hizmet edebileceğini belirtir. Eğer Engel(siz) Yaşam için Fotoğraflar, kendinden öncekilerin bir benzeri olsaydı, biz bu tür fotoğraflarla çok sık karşılaşsaydık, bu fotoğraflar Sontag’ın sözünü ettiği alışılmışlık ve faydasızlık riskini taşıyor olacaktı. Ancak Türkiye’de, Erdal Kınacı fotoğraflarında yer alan gerçekler daha önce hiç bu biçimde dile getirilmedi. Türkiye, bugüne kadar görmezden geldiği ya da görmek istemediği bu fotoğraflardaki acıyla henüz yeni yüzleşiyor. Bu yüzleşme süreci tamamlanana kadar bu fotoğraflar da varolmak zorunda. Bu fotoğrafların sesi yeterince duyulana kadar ve o sese yeterince cevap verilene kadar. Sontag sözü geçen kitabında yrıca, acıyı gösteren fotoğrafların, altına yazılan söylemlerle çok farklı amaçlara hizmet edebileceğini belirtir. Bu yüzden, projeye ait kitap yayınlanana kadar, fotoğraflarla izleyiciyi başbaşa bırakmayı tercih ettik,bu fotoğraflarda herkesin kendi gerçeğini ve yüzleşmesini yaşamasını istedik.


“Fotoğraf… Yaşamdan daha gerçektir… Aksini kim iddia edebilir ki…
Ve insan ancak, gerçeğin ne kadarına katlanabilirse o kadarını yaşar…”


Bu fotoğraflar, sadece Türkiye için değil, ister gelişmiş olsun ister bizimki gibi gelişmekte olan ülkelerde olsun, her coğrafyadaki engelliler için önemli söylemler içeriyor. Bugün, bütün kavramların birbirine karıştığı, insan hakları ve özgürlükler konusunda can çekişen dünyamızda, “gelişmiş” sıfatı ile tanımladığımız ülkeler bizi hergün yeni bir hayal kırıklığına sürüklüyor. Bu ülkelerde, her ne kadar engellilerin hareket özgürlüğü sağlanmış olsa da, engellileri ötekileştiren yaklaşımlar dünyanın her yerinde varolmaya devam ediyor. Ben Türkiye’deki eksikliğin, bu soyutlanma ve ötekileştirilme sürecini su yüzüne çıkarabilecek sorgulamaların yetersizliğinde olduğunu düşünüyorum. Engel(siz) Yaşam için Fotoğraflar, yarattığı gündemle işte bu açığa doğru bir adım atmaya çalışıyor.


“Bir aynaya baktığımız zaman karşımızda duran görüntünün gerçek olduğunu düşünürüz, ama bir milim öteye kaysak başka bir görüntüyle karşılaşırız. Böyle böyle sayısız farklı görüntüler elde edebiliriz. Bu durumda yazar, bazen aynaya bir yumruk atıp onu tuzla buz etmek ve arkada duran, bize bakmakta olan hakikatle yüzleşmek zorundadır.” (5)

Fotoğrafçı da öyle…

İki seçeneğimiz var:

Genel kabul görmüş etik ve estetik çerçevesinde, herkesin onaylayacağı yaratılara imza atmak, kendimize çizdiğimiz sınırların içinde debelenmek.


Beynimiz ve yüreğimiz koşarken, aynaya bir yumruk atmak, aynadaki görüntüyle yüzleşip etik ve estetiği yeniden tanımlamak. Üstelik elimiz kanarken, kan kaybından ölmek pahasına…


Her iki seçenek de fotoğraf üretiyor….


(1) Orhan Pamuk’un Yeni Hayat isimli kitabına bir gönderme.
(2) Alara Yakan (8 yaşında, CP’li, Aydın Sergisi’ni ziyaret edenlerden)
(3) Başbakanlık Özürlüler İdaresi Özürlülük Araştırmaları (http://www.ozida.gov.tr)
(4) Başkalarının Acısına Bakmak, Susan Sontag, Sayfa 5-6
(5) Harold Pinter




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa