Editörler

Gülçin Tellioğlu
Bülent Irkkan
Ş.Uğur Okçu

Yayın Kurulu

Meryem Akköse
Can Gazialem
Elif İnan
Şirin Karadeniz
Nejat Kutup
Doğanay Sevindik
Aylin Yılmazbayhan
Leyla Yücel






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 19    Fotoğrafın Neolitiği
Fotoğrafın Neolitiği Abdülkadir Ayhan
Biraz garip bir başlık olduğunu itiraf etmeliyim.  Fotoğraf ve neolitik sözcüklerinin hangi ilinti kurularak bir araya getirilmiş olabileceği sorusu, daha işin başında haklı olarak düşündürür insanı. Bununla ne denmek istendiğinin iyi anlaşılabilmesi için insanlık tarihine değgin kimi bilgileri anımsamak; çok değil, şöyle on beş-yirmi bin yıl geriye doğru kısa bir yolculuk yapmak gerekiyor.

 Bilindiği gibi, insanlık tarihinin, adına paleolitik (yontma taş devri) dediğimiz sürecinde insan, mağaralarda yaşıyor, yaşamını avcılık ve toplayıcılıkla sürdürüyordu. Bu, av ya da diğer yiyecekler neredeyse orada olmayı zorunlu kılan bir düzendi. Bu düzende doğa sunuyor, insan da kendisine sunulan verili malzemeyi kullanıyordu. Bu alışverişin doğal sonucu olarak insan, doğa karşısında edilgen* ve tüketici bir konumdaydı. Yazgısının ipi büyük ölçüde doğanın elindeydi. Yaşayabilmesi onun insafına kalmıştı. Bu durum, yiyecek peşinde koşmak durumunda kalan insanı, kaçınılmaz olarak göçebeliğe de zorluyordu.

 Sonra, günümüzden yaklaşık sekiz-on bin yıl öncesine tarihlenen bir dönemde önemli bir kırılma yaşandı. İnsan, doğanın kendisine sunduğu olanakların sanıldığı denli sınırsız olmadığının ayırdına vardı. Henüz günümüzün küçük bir köyüne dönüşmemiş olsa da, dünya hızla küçülmeye başlamıştı. O dönemin ulaşım koşulları, uzun kışlarla birlikte kendini gösteren ve insanın tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan açlık tehlikesi, hızla artan nüfusun getirdiği sorunlar, bütün bu sorunların türün varlığını tehdit eder duruma gelmesi, köklü bir dönüşüme zorladı insanı. Gelişim sürecinin bu aşamasında insan, artık tüketici olmaktan çıkıp üretici olmaya başladı. Böylece önemli bir devrimi gerçekleştirerek paleolitik dönemden neolitik (yeni ya da cilalı taş devri) dediğimiz döneme geçti. Bundan böyle doğanın sunduklarıyla sınırlı kalmayacak, hayvanları ehlileştirerek ve tarıma başlayarak yazgısının ipini kendi eline alacaktı. Bu seçimin doğal sonucu, göçmek yerine konmak oldu. Bu, bir anlamda insanın yaratan konumuna geçişiydi.

 Bunlar bildiğimiz bilgiler kuşkusuz. O halde bu bilgileri anımsatmaktaki amacım ve bilgilerin fotoğrafla ilişkisi ne?

 Hemen her sanat türünün olduğu gibi fotoğrafın da benzer bir süreci izlediğini, benzetmek yerindeyse, başlangıcında –kaçınılmaz olarak- bir tür paleolitik dönem yaşadığını düşünüyorum.

Bir bakıma sanatçının da ilk öğretmeni, yaratısında kullandığı malzemenin asıl sahibi doğa ve yaşamdır. Sanatçı, büyük ölçüde doğayı ve yaşamı taklit ederek başlamıştır işe. Doğayla yaşamı yansılamak, ona benzemek/benzetmek, bir tür ayna tutmak biçiminde algılamıştır sanatın işlevini. Bu, sanatın paleolitiğidir kanımca. Fotoğraf sanatı da bu süreçten payına düşeni almıştır kuşkusuz; bir tür olarak da, bu türde ürün veren kişiler olarak da.

 Bu dönemin en belirgin özelliği, güzelduyusal (estetik) olanı anlık durumlar içinde yakalamaktır. Burada fotoğraf sanatçısı, dipnotta belirttiğim anlamda edilgendir henüz. Doğa ve yaşam ne sunmuşsa onunla sınırlıdır. İşte batan güneş tüm görkemiyle oradadır. Fotoğrafı çekenin başarısı o anda orada olmak ve görkemin anlık görünüşünü fotoğraf karesi üzerine geçirmektir. İşte doğanın içinde bir yalnızlık anıtı gibi duran ağaç da oradadır. Işığın konumuna bağlı olarak az sonra etkisini tamamen yitirecek olan ışık-gölgeyi hemen o anda yakalayabilmektir asıl olan. Örnekleri sonsuzca çoğaltabilirsiniz. O halde yapılacak iş bellidir: “Dağ sana gelmiyorsa, sen dağa git.” savsözü uyarınca yollara düşmek; doğanın ve yaşamın olanaklı tüm güzelduyusal anlarını yakalamaya çalışmak. Bu yönelim, dönemsel olarak farklı görüntü malzemeleri biçiminde çıkar karşımıza. Bir dönem gelir doğa fotoğrafları oturur başköşeye. Fotoğraf sanatçısı deniz kıyılarını, dağ doruklarını, ormanları, çölleri, yaylaları mekân tutar kendine. Görkemli fotoğraflar süsler sergi salonlarıyla takvim yapraklarını. Ne ki bir süre sonra insan doyar bu görüntülere; o görkemli görüntüler sıradanlaşmaya başlar. O zaman yeni arayışlar girer devreye. Sözgelimi yoksul insanlarla onların yaşadığı ortamlar yetişir imdada. Sümüğü ağzının içine giren yalın ayak başı kabak çocuklar, çöktü çökecek gibi görünen toprak damlı evler boy gösterir bu kez karşınızda. Bir süre sonra kaçınılmaz olarak bu ilgi de eskitir kendini. Ne gam! Varsıl bir hazine olan insan yüzleri ne güne duruyor? Bir süre de onların fotoğrafı süsler duvarlarımızı. Ama değişim isteği acımasızdır; zaman da öyle. Zamana karşı yarışan fotoğraf sanatçısı sürekli yeni bir şeyler bulmak (dikkat edilirse üretmek demiyorum) zorundadır. Bu arayışın ortaya çıkardığı farklı örnekler geniş bir yelpazenin içinde oradan oraya salınır durur. Shakespeare’ce söylemek gerekirse, bir süre için “boy gösterip, boyun kırıp gidecek” kuklalardır bu sahnede. Kendi içinde bir bütünlük oluşturan bu görüntülerin her biri farklı bir fotoğrafik dönemi imlemez; tersine bir dönemin farklı görüntüleridir. İşte, fotoğrafın paleolitiğiyle anlatmak istediğim dönemdir bu.

Paleolitik dönemi yaşayan fotoğraf sanatçısı, bu dönemin gereği olarak dünyanın altını üstüne getirir; gidilmedik yer, girilmedik delik bırakmaz. Ne ki çok büyük de olsa, dünyanın da sınırları bellidir elbet. Öyle bir noktaya gelinir ki, deniz bitmiştir. Bir anlamda malzeme tükenmeye, tükenmese bile sıradanlaşmaya başlar. Kaçınılmaz son, er geç tıklatır kapıyı. İtiraf edemese de denizin bittiği gerçeğiyle yüz yüze gelen sanatçı, o noktada şu gerçeğin bilincine de varır artık: “Hazıra dağ dayanmaz.” Bir avcı gibi avın peşi sıra koşmanın ya da burada tükenen bir yiyeceği bir başka yerde aramanın çözüm olmadığını anlar. Önemli bir kırılmanın ayak sesleri duyulmaya başlamıştır çoktan. Artık bir karar aşamasındadır sanatçı. Doğanın kendisine sunduklarıyla yetinip yetinmemenin, onun karşısında edilgen olup olmamanın, arayıp bulmanın mı yoksa oturup üretmenin mi; bir anlamda özgürleşip özgürleşmemenin, sanata bir adım daha yaklaşıp yaklaşmamanın kararıdır bu. Fotoğrafın neolitiği dediğim süreç işte bu kırılmayla başlar.

Benzetme yerindeyse yerleşik düzene geçen sanatçı, yeni bir fotoğrafik dünyayı da kurgulamaya başlar. Bu, gerçek anlamda sanatın, kurmacanın dünyasıdır. Bunu söylerken, fotoğrafın paleolitiğinde hiç kurmaca endişesi yoktur demek istemiyorum. Verili malzemeden yola çıksa bile, doğayı, insanı ya da yaşamın öteki alanlarını fotoğrafa aktarırken de şöyle ya da böyle, az ya da çok bir kurmacanın peşindedir insan. Bir fotoğrafı o açıdan değil de bu açıdan çekmek, ışığı şöyle değil de böyle kullanmak, yeri geldiğinde biçim bozumları yapmak vb. çalışmalar, kurmacaya kapı aralayan, verili malzemeyi dönüştürmeyi amaçlayan çalışmalardır. Ne ki bu çalışmalar, önünde sonunda verili malzemeyle ve teknik olanaklarla sınırlı  bir kurmacadan öteye de götürmez sanatçıyı. Oysa sanatsal kurmaca, kuşkusuz bence, her şeyiyle sanatçının kendi yaratısı olan, tam da bu özelliği nedeniyle biricikliği hak eden bir çalışmadır.

Bir yanlış anlamaya neden olmamak için şunu da belirtmeliyim: Kuşkusuz insan verili bir görüngüler dünyası içinde yaşar ve kuşatıldığı bu dünyayla sınırlıdır. Bu nedenle verili olanın dışında herhangi bir kurmacayı oluşturabilmesi olanaksızdır zaten. Somut bir örnekle açıklamam gerekirse, üç boyutlu bir evrende yaşayan insanın, sözgelimi altı boyutlu bir evreni tasarımlamasının söz konusu bile edilemeyeceğini söylemek istiyorum. Yani bu söylediklerimden, verili malzeme kullanılmamalıdır, gibi bir sonuç çıkartılmamalıdır. Burada asıl sorun, verili malzemenin sanatın içinde hangi ölçütlerle yer aldığı noktasındadır.

Vurgulamak istediğim bir başka nokta da paleolitiğin kötü bir şey olmadığı, bir sürecin yaşanılması gereken aşamalarından yalnızca biri olduğu gerçeğidir. Zaten bir sürecin herhangi bir aşaması için gereksiz, işlevsiz, anlamsız vb. nitelemeler yapılabilir mi hiç? Aşamalar, bir süreci var eden olmazsa olmazlardır. O aşamayı (sözgelimi paleolitiği) yaşamadan, o aşamaya değgin yeterli bilgi ve deneyim birikimine ulaşmadan bir başka aşamaya (sözgelimi neolitiğe) geçilebilir miydi? Böyle bir düşünce, hiç kuşkusuz eşyanın doğasına aykırıdır.

Özellikle fotoğrafa yeni başlayanlar için temrin özelliğini korumayı sürdürse bile, fotoğrafın paleolitiği tarihsel sürecini tamamlamıştır artık. Fotoğraf sanatçıları, verili dünyaya bakışlarını bu gerçeği göz önünde bulundurarak yeniden gözden geçirmelidir. Fotoğrafın  yaratıcılığını, sanatın biricikliğini var edebilmenin de başka yolu yoktur kanımca.

*Edilgenlikten, sunulanı kullanmayı, onu üretmemeyi anlıyorum. Yoksa tamamen edilgendi demek haksızlık olur elbet. En azından alet yapan aletleri yapıyor, bedenini işe sürüyordu ki, bu da onun etken yanıydı.



 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa