Editörler

Gülçin Tellioğlu
Bülent Irkkan
Ş.Uğur Okçu

Yayın Kurulu

Meryem Akköse
Can Gazialem
Elif İnan
Şirin Karadeniz
Nejat Kutup
Doğanay Sevindik
Aylin Yılmazbayhan
Leyla Yücel






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Ortalık Asya Günlükleri - TAVAF Murat UTKUCU

(*)  Ortalık, Kazak Türkçesinde Merkez anlamına geliyor…

Arazi aracımız, sonsuz düzlükte hızla ilerliyor… Ne bir viraj, ne bir yokuş, ne bir sürpriz… Sanki bir resmin içindeyiz ve perspektif kurallarına göre ufuk çizgisinde ince bir çizgiye dönen yolun ucundaki ülkeyi aramaya çıkmışız.  Belki de İmkânsızı aramaya… Biteviye akan yol şoförümüz ve bizim için tehlike arz ediyor. Bozkırın dikkati emen yeknesaklığının ölümcül etkisinden kurtulmak için neyse ki sürüler çıkıyor önümüze mütemadiyen. Her kilometrede sizi, atlı bir çobanın güttüğü çok sayıda huzurlu deve, sakin koyun ve umursamaz sığır sürüsü karşılıyor. Yolların gerçek efendilerinin kendileri olduğunun altını çizerek ağır ve sinir bozucu dinginlikte yoldan geçiyorlar.

Asya’nın ortasındayız. Kazakistan’ın güney ucunda… İstikamet Aslan Bab Türbesi… Büyük Mutasavvıf Ahmet Yesevi’nin hocasının türbesine doğru yol alıyoruz. Asya Türklerinin en önemli kültür damarını bulmak için çıkılan bir yolculuk bu… Ama sadece tarihsel bir kaynağın keşfi olmayacak yolculuğun son noktası. Çünkü Ahmet Yesevi ve düşüncesi bugün de milyonlarca Müslüman için dinin ve manevî alemin direği Asya’da… Kadın ve erkeğin yan yana zikredebildiği bir din anlayışı bu… Şaman ruhunun hâlâ etkisini koruduğu ve “Soyuz” yıldızının mührünü vurduğu bir kültür iklimi.

Peki, ama burası gerçekten neresi?

Ve ben ne arıyorum burada!

Bana ait bir anı var mı bu topraklarda…

Bir geçmiş ve belki gelecek beklentisi…

Belki Anadolu’dan Asya’ya, Asya’dan köklere, köklerden bugüne bugünden geleceğe ve oradan yine Anadolu’ya bir tavaf bu…

Tıpkı Ahmet Yesevi Türbesi’ni inatla dönen ve dönerken, Türbenin her köşe başında durup diz çöken ve kendi hayatını dönüştürmek için sûfinin kutsal hatırasından ısrarla medet uman inanmış Asya Türkleri gibi…

Hiç bitmeyecek bir tavaf bu…

Ama benim tavafım asla eski noktaya dönmeyi içermiyor… İnanmışlardan koptuğum an işte tam burası…


Hikâye başlıyor…


İç Asya’ya Doğru

Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi’nin davetlisi olarak Kazakistan’a gitmek üzere hazırlıklara başladığımda, ortada merak edilecek bir ülke olduğunu düşünmedim hiç… Görkemli bir Step, bildik kültür, bildik halklar bildik eski sistem Sosyalizm ve fazlasıyla tanıdık yenisi Kapitalizm… Tamam Goethe’nin sözleri kulağımda küpeydi; ben de biliyordum teorinin rengi ile hayatın yeşili, iki hasretlik aşıktı birbirine.. Ama söz konusu olan Kazakistan’dı nihayetinde… Üstelik on beş günlük bir sürede hayatın yeşiline kesmek mümkün olabilir miydi?

Anlıyorum ki zamanın ve coğrafyanın hacmine takılıp kalmamak gerekiyor…  Bir kısacık andan, hayat; bir sokaktan uygarlık tarihi çıkartmanız mümkün… Biliyorum; her şey gibi o da çapının darlığını yaşayacak. İster bilgi ve yorumunuzla açıları aşan bir perspektifiniz olsun ister en az bilgiyle donanmış olun… Sanıyorum tam bu noktada kendine ve bilgisine tapınmayan bir insan arayışındayız… Mütevazı olmak değil bu…  Belki hiçbir şeyi tam olarak bilemeyeceğimizi bilen sofistlerin tavrı… Yani sûfilerin… Ve Ahmet Yesevi’nin topraklarına gitmiyor muyuz işte… Sûfi-i Azâm’ın Yani Pir-î Türkistan’ın… 

Selam büyük Üstad.. Bekleyiniz efendim yola çıkmak üzereyim.

Kazakistan’a gitmek kolay değil, Türkistan’a gitmek hiç kolay değil…  Önce İstanbul, sonra Almatı sonra Çimkent, sonra araçla Yesevi Yerleşkesinin yer aldığı “Kutsal” Türkistan Şehrine yolculuk…

Ama her şeyden önce altı saat süren uçak yolculuğu için Modern Zamanların popüler işkencesi tanımı yapılabilir mi? Standart dışı beden ölçümle standart uçak koltuğu arasındaki çelişkinin bedenimde yarattığı tahribatı, ruhumu terbiye ederek aşmaya çalışsam da kas gruplarımdan gelen imdat çığlıklarına engel olmak altı saat boyunca mümkün olamadı… Yol ve sınıf arkadaşım Sevgili Murad Kayacan’ın da yeterince geniş cüssesi ile uçağın EXIT bölümünde ciddi bir denge kaymasına neden olduğumuz aşikâr olmakla birlikte neyse ki hostesler bizi birbirimizden koparmadılar… Koltuk ile gövdelerimiz arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın aslında şirketlerin kâr hırsının bir ürünü olduğunu söylememe gerek var mı? İş Adamı sınıfı yani Business Class’ın rahat yolcuları ile sadece bir perdeyle ayrılmış başka dünyanın çocukları arasındaki farkı yaratan neydi acaba? Biliyorum hikâyenin konusu bu değil ve açık ki uçak bahsini  terk edemezsem Kazakistan’a giremeyeceğim… Ama Dünyanın en zengin insanı Bill Gates’in ısrarla Business Class’tan bilet almamasını ve bunun sebebini her iki sınıf koltuğun da aynı anda son durağa ulaşması olarak açıklamasını; altı saatlik yolculuğumuz süresince düşünmeden edemedim. Ya Bill Gates’in ucuz tarife koltukları fazlasıyla genişti ya da kendisi bir mazoşist!  Neyse efendim nihayetinde kendilerine bir jet satın almışlar ve biz dünyanın lanetlilerine konuşacak konu bırakmamışlar… Sağ olsunlar!

Bitmek bilmeyecek yolculuğumuz, dünya zamanına göre altı saat, bana göreyse yıllar sonra sona eriyor. Gecenin karanlığında Almatı üzerinde uçuyoruz. Şehir ışıl ışıl yanıyor… Step soğuk. Sokak lambalarının kristal parlaklığından soğuğu hissetmek mümkün… Başarılı bir iniş… Çantaları ve pasaportlarımızı son bir kez yoklayarak Kazak topraklarına adım atıyoruz. 

Bin yıl önce terk ettiğimiz topraklara yeniden merhaba…

Yeni bir havaalanı burası. İstanbul’un küçük bir kopyası gibi… Yorum yapmadan önce şu ülkeye hukuken bir girelim hele… Bankonun önünde bekliyoruz… Sanki sıradan bir pasaport kontrolü değil de sorguya alacaklar bizi… Bizim ülkedeki tecrübelerimizin bir tortusu mu bu duygu ya da bu ülkenin havasında mı bir şeyler var;  yoksa her ikisi mi? Dünyanın en tuhaf şapkasını takan süslü apoletleriyle göz kamaştıran memur, sert bir ifadeyle bana bir şeyler söylüyor.  Şapka o kadar büyük ve komik ki elimi bankodan içeriye uzatıp şapkanın tepesine pat pat vurmak duygusuyla coşuyorum bir an… “Utkucu sakin ol! Fantezi için hiç uygun bir zaman değil.” Bu Kazak ne diyor bana yahu? Hayır hayır! Bir şey demiyor düpedüz bağırıyor.  Sanki bir samuray,  kölesiyle konuşuyor… Çok mu alınganım ne! Fakat anlıyorum ki Kazaklar sert konuşmayı seviyorlar. Yoksa, inanıyorum sevecen bir memurla muhatabım şu anda… Seni şirin şey! Neyse ki Murad yanımda ve yapılması gerekenleri sakin bir şekilde anlatıyor. “Bu adam neden sert?” diyorum… “Korkutmuşsundur çocuğu cüssenle ondan!” diyor kendi cüssesine bakmadan. Valizlerimizi alıp üst kata çıkıyor ve bu kez Çimkent uçağını beklemeye başlıyoruz. Birden sarı bir parlaklık tutuşturuyor Havaalanının camdan duvarlarını. Güneş doğuyor… Ama bu kez teknolojinin yardımıyla bizim için erken doğuyor… Türkiye’de sabaha daha üç saat var… Sarıya kesmiş kavuniçi rengiyle Kazak Güneşi bizi selamlıyor… Biz de selamı karşılıksız bırakmıyoruz tabii… Ve dağlar… Tanrı Dağları, yaşlı bir insanın yüzündeki derin çatlaklarla bezenmiş muhteşemliğiyle stepin sonsuz hükümranlığına bir uçtan diğer uca son veriyor. Bakmaya doyamıyorum. Görkemiyle büyülüyor. “Bir dağ sırası” diyorum “işte böyle olmalı!” “Nefesini kesmeli insanın,  iştahlı bir kadın gibi!”

Çimkent Uçağına bindiğimizde anlıyoruz ki beter seviyesinde hiçbir zaman alt limit yoktur. Her zaman daha beterini düşün ve önlemini al… Bizim alacak önlemimiz yok ama. Lahavle çekerek ilerliyoruz uçağın içinde. Sıkıntımızın sebebi koltuk ölçüleri. Hemen hemen İstanbul minibüsleri ayarındalar… Gövdemizi küçülterek oturuyor ve hücre hapsine başlıyoruz. O denli yorgunuz ki hissedecek halimiz yok uçağımızdaki “konforu”…  Murad, daha önce bindiği Yak tecrübesini anlatıyor… Uçağın klima sisteminden su damlıyormuş… Gülüyoruz. Bu kez pervaneli bir Fokker’dayız. Ve yolculuk başlıyor… Düz, dümdüz bir boşluk… Hani Kuran’da Allah’ın ısrarla sözünü ettiği döşek gibi… “(Allah) onu yükseltip düzene koydu. Gecesini kararttı gündüzünü ağarttı. Bundan sonra yeryüzünü serip döşedi. Ondan da suyunu ve otlağını çıkardı. Dağları dikip oturttu (Naziat Suresi)

Uçağın küçük penceresinden, yere serilmiş döşeği; bir miktar otlağı; dağları; seyrek yeşilliği ve inceden akan ırmakları görmek mümkün… Kuran bu coğrafya için yazılmış gibi… Ama uzun fabrika bacaları, sağa sola savrulmuş büyük makine teçhizatı hikâyeyi bozmakta… İki saatlik bir yolculuk nihayete erdiğinde,  muntazam çatılı evleriyle ağaçlara gömülmüş bir şehre merhaba diyoruz… Yaklaşık bir milyon nüfusuyla Çimkent aşağımızda uzanıyor… Küçük bir şehir değil. Ama az katlı evleri nedeniyle çok daha geniş bir alana yayılmış görünüyor. Şehre dikkatlice bakıyorum yukarıdan… Hayır, bizim şehirlere benzemiyor. Ne İstanbul, ne İzmir ne de Ankara.. Bu şehir, yukarıdan kesinlikle güzel görünüyor… Gözü yormuyor, göze batmıyor, gözü kanatmıyor… Bir de aşağı inelim, Fikrimiz değişecek mi acaba?

İniyoruz.

Küçük bir havaalanı, çoğu pervaneli uçak sağa sola dağılmış durumda… Kargo uçakları, Antonov olmalı… Kapı açılıyor ve yer görevlisi genç bir Rus kadın ilk gördüğümüz Çimkentli oluyor… Kadınların hükümranlığıyla ilk temas bu… Terminale geçiyoruz. Binanın içine girmeden Üniversitenin yetkilileri tarafından karşılanıyoruz. Ve Çimkent’e doğru kara yolculuğumuz başlıyor. Çimkent, katıksız Türkçe bir isim. Ve gerçekten yeşil yemyeşil… Ancak yeşilin sebebi tabiat değil insan. Tarihî bir şehir ve burada çok sayıda Türk var. Değişik işler yapıyorlar. Herkesin başarı hikâyesi yok ama başarılı olanlar da var. Evlenip çoluk çocuğa karışanlar, Kazakistan yurttaşı olanlar… Bu arada Kazakistan çifte vatandaşlık vermiyor, tercih yapmanız gerekiyor… Hani düşünenler varsa diyorum bilginiz olsun…

Ahmet Yesevi Üniversitesi’nin Çimkent’te de bölümleri var.  Ama ana bina Türkistan Şehrinde,  Ünlü Yesevi Türbesi’nin bulunduğu yerde… Bizi karşılayan Günhan Bey Çimkent’teki birimin yöneticilerinden…  Yeniden yola çıkmadan önce kısa bir mola vermenin uygun olacağını düşünüyor ve bizi Adres Kafe’ye götürüyor… Personelin bir bölümü Türkçe biliyor; aşçı Türkiyeli, velhâsıl hâlâ Türkiye’deyiz. Siyaset, uluslararası ilişkiler, din, milliyetler meselesi her konuya giriyoruz, sohbet koyu… Sokağı izliyorum… Yeşil ve neşeli bir ruh salınıyor sokaklarda… Bir turist sempatisi olabilir mi bu? Hani “ülkeniz wondıfuul” diyen antipatik turist sevecenliği. Yok yok! Bu insanlar mutlu, üstelik hepsi genç ve üstelik çoğu kadın… Tamam diyorum bu bir algıda seçicilik ve turist illüzyonu olsa gerek… Ama hakikat bir yanılsamayla karşı karşıya olmadığımı bana gösteriyor… Soyuz ülkesinde sokaklar, Türkiye’de alışık olmadığımız oranda kadın işgali altında… Sadece kendi cinslerine layık görülen işleri değil her mesleği icra ediyor Soyuz Ülkesinde kadınlar ve sadece erkekleriyle değil kadın başlarına da sokaktalar… Bu anlamda başka bir ülkenin ötesinde, başka bir kültüre geldiğimi de anlıyorum… Mesele, sadece sokağın sahibi olmak anlamında değil… Kadın bu topraklarda insan statüsüne yükselmiş görünüyor…

Yine yoldayız. Yol boyunca denizi andıran düzlüğü ve şirin köyleri selamlıyoruz. Çoğunlukla tek katlı evler, her evin çevresinde yeşil bir yoğunluk… Yağmur altında geçen iki saatlik bir kara yolculuğundan sonra nihayet Türkistan şehrine ulaşıyoruz.  Altı bin kilometreyi yirmi dört saatte aşarak son durağımıza varıyoruz böylece. Türkistan’a girerken, önce Ahmet Yesevi Üniversitesi’nin görkemli binası merhaba diyor bize. İnternet sitesinde gördüğüm fotoğraftaki arka planın boş olmasından endişe ettiğimi hatırlıyorum. Yanıldığımı anlıyorum sevinçle... Çoğu Anadolu Üniversitesinde böyle bir kampüs sanıyorum yok. Üstelik henüz ana bina inşaatına başlanmamış. . Tamamlandığında Lomonosov’a benzeyecek üniversite. O kadar güzel olacak yani. Şimdiki halinde ise binanın tam köşesinde Tarihî Yesevi Türbesinin türkuaz kubbesinin bir örneği dikkat çekiyor.

Üniversiteye uğramadan, kalacağımız otele doğru devam ediyoruz. Şehre hangi noktadan girerseniz girin ihtişamıyla sizi cezbeden Ahmet Yesevi Türbesini görebiliyorsunuz… Yesevi ile tanışıklığım henüz sadece ansiklopedi düzeyinde olduğu için kimliği ve düşüncesi benim için fazla bir şey ifade etmiyor… Türbe ise Bozkır’da aniden topraktan fışkıran bir serap gibi… Her şey düzlük ve sadece düzlük iken uzay zamanda bir kırılma yaşanıyor sanki ve bu yapı ortaya çıkıveriyor aniden… Zamanın dışından birileri bir uygarlık getirip bırakmışlar sanki o toprağa ve sonra çekip gitmişler. Ortasındaki dev kemerli kapıyı iki nöbetçi gibi koruyan iki kule sekiz yüzyıldır orada duruyor. Bu girişin arkasında Kâbe’ye benzeyen ama Kâbe’den daha geniş bir alan üzerine oturan Yesevi’nin mezarını örten yapı yer alıyor… Bu yapının çatısı düz ve bu düzlükte farklı boyutlarıyla iki kubbe yükseliyor… Kubbelerden büyük ve yüksek olan, türkuazın en parlak tonlarıyla yanıyor… Küçük ve ince uzun olanı ise mavi çini süslemeleri göz kamaştırıyor. Evet, gece gündüz sanki parıldıyor gök kubbeler… Türbenin bulunduğu kısım Arapça dualar ve motiflerden oluşan çinilerle bezenmiş durumda. Asya’nın Taç Mahal’den sonra belki de en görkemli eseri bu türbe…

Türbe, İsa’dan sonra bin dört yüzlerin hemen başında Timur tarafından yaptırılıyor… Ahmet Yesevi ise bin yüzlü yıllarda yaşıyor. Yaşadığı dönemde etkili olmuş ve ölümünden sonra da  etkisini sürdürmüş dinî bir lider Yesevi.  Asya’nın içlerinden Balkanlara uzanan bir coğrafyada bizzat Yesevi’nin talebeleri ve sonrasında onun okulunda  yetişmiş sûfi anlayışının takipçisi olan müridleri İslam dünyasına yeni bir anlayışı Yeseviliği taşıyorlar, saygı görüyorlar, İslam alemini etkiliyorlar… Takipçileri ve talebeleri arasında kimler yok ki Mevlana Celâleddin Rumî, Şemsi Tebrizi, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram Veli, Akşemseddin ilk akla gelenler… Ahmet Yesevi İslam’ın altıncı Miladi yüzyılında dine,  bir başka üslupla yeni bir bakış açısı getirmeye çalışıyor. Sûfiliğin o kucaklayıcı, dingin ve barışçıl felsefesi ile İslam’a ışık oluyor… Sünni İslam’ın daraltıcı ve iktidar düşkünü tavrına karşı Asya’dan, bayrağını yükseltiyor…  Bu bayrak kaldırma, peygambere karşı bir isyan değil aksine Yesevi, Sünnet’in ve gerçek İslam’ın tebliğine soyunuyor ve kendi anlayışına göre Muhammedilere ışık olmaya çabalıyor.

Yesevi Türbesi’nde, anlayamadığım beni huzursuz eden bir şeyler var! Türbenin bütün haşmetine rağmen, görkemi gölgeleyen bir kırılma hissediyorum derinlerde... Peki, nedir bu böyle!  Henüz vakti var! Şimdi dinlenmek gerekiyor… Yirmi dört saattir yollardayız…

Dinleniyoruz. Otelimiz Türbe’yi içine alan büyük parkın hemen kenarında… Yesi Otel, Üniversiteye ait…  Yesi, yassı anlamına geliyor. Bu coğrafyada bütün adlar tanıdık bütün sıfatlar bildik… Dilinizin köklerine döndüğünüzü hissediyorsunuz her adımda… Dil hem uzak hem yakın. Tüm tek ya da iki heceli isim ve fiillerde Kazakça, Türkçe’nin kardeşi fakat çoğu kelime Rusça olunca ve aksan farklılığı anlamayı güçleştiriyor.. Tabii ki basit bir aksan ayrılığı da değil Kazakça ile Türkiye Türkçesi arasındaki fark… Hissedilerek öğrenilecek bir dil hiç değil… Ama çok kısa sürede sökmek mümkün… Öyle ki ne konuştuklarımı anlıyor otel görevlileri ne de ben onların cümlelerinden Asya Türkçesine uzanabiliyorum. Özbek çalışanlarla bir sorun yok ama Kazaklarla anlaşabilmek için kalacağım on beş gün kâfi gelmiyor.

Akşamüstü, Üniversite Rektör yardımcıları Cevdet Küçük hocamız Veli Ekin Üstadımzla yemekte buluşuyoruz.  Kazak yemekleriyle ilk tanışmam. Sofra’ya salata niyetine bir tabakta et getiriliyor. Koyun, sığır ve at etinden oluşan bir tabak… İrkilerek bakıyorum tabaktaki manzaraya… Murad, önceden tecrübeli. Bana tebessümle bakıyor…  Yemek konusunda temkinliyim ama at eti yemeden bir ziyaretçinin Kazakistan’a gelmiş sayılmayacağını söylüyor ısrarla.  Yemek kültüründe ideolojimin muhafazakârlık olduğunu söylüyorum terbiyeli bir ısrarla ben de… Henüz yeni geldik. Konuk olarak haddimizi bilmemiz gerekiyor elbet… Yenilgiyi kabul ediyorum. Tabağıma bir dilim at eti alıp kesilebilecek en küçük parçasının tadına bakıyorum… Aklıma Cengiz Aytmatov’un Kopar Zincirlerini Gülsarı’sı geliyor… Sadece o da değil: Elizabeth Taylor’un, On iki Eylül’ün hemen ertesinde, nedense her Pazar, televizyonlarda ihtimal halka zulüm olsun diye gösterilen, at sevgisinin ne güzel bir şey olduğunu anlatan filmleri geliyor aklıma.  Kendimi fena halde suçlu hissediyorum. Hani cinayete iştirak etmiş gibi… Artık uzatmaya gerek yok cinayeti işledik bir de tadına bakalım maktulün o halde… Sahi tadı nasıl bu… şeyin… hâlâ içimden et demek gelmiyor… Ayıptır yahu at yenir mi o güzelim hayvan…Evet,  nihayet yutabildim. Tuhaf bir tadı var… Yok yok  bu atlarla ilk ve son damak temasım olsun… Anlaşılan asla iyi bir Asya Türkü olamayacağım… Zaten niyetim de yok… Ben Anadolu’dan memnunum.  Önerimi dikkate alacaklar için fikrimi açıklıyorum efendim: Kesinlikle at yani at eti yemeyin.

Sonra sofraya Lapşa geliyor… Kocaman kâselerde sunulan koyun eti çorbası… Onu da zar zor içiyor ve bir daha aynı hataya düşmemek üzere adını yeniden soruyorum. “Lapşaydı değil mi? Tabii efendim hani unutmayım dedim ne de güzelmiş!” Ve ana yemeyi beklemeye başlıyorum korkuyla… Nihayet yine bir et yemeği geliyor… Yahniye mi benziyor?.  Görüntü fena değil. Tadı nasıl acaba?  Endişeyle çatal ete temas ediyor… Sonra? Tamam! Bu kez oldu sanıyorum. Bir dakika ama! Acele etme bi yut bakalım! Yutabiliyor musun bi bak hele!  Bu aşamayı da geçtik… Evet, işte damak tadıma uygun bir yemek! Ve on beş gün boyunca et türünde sadece bu yemeği yiyorum.  Yemek konusunda muhafazakârlığım sınır tanımıyor. Fundemantalizme dümen kırıyor…

Kazak Mutfağına haksızlık etmek istemem… Belki sebze yemekleri de vardı ama biz müşerref olamadık mutfağın sebzeli bölümüyle… Anadolu’daki mantıya benzer bir yemeği söylemeden geçmeyim. Ancak mantı hamuru hemen hemen avuç içi büyüklüğünde… İçi Anadolu’daki gibi kıymalı… Tadı da güzel… Bir de şaşlık çok revaçta stepte… Şaşlık bildiğimiz şişlik aslında yani şiş kebap… Ancak eti özel bir sosla terbiye ediyorlar ve mangalda pişiriyorlar… Tadı mükemmel oluyor…

Cevdet Hocamızla Osmanlı Tarihine dalıyoruz… Altı bin kilometre ötede olsak da işte yine İstanbul’dayız. Hocamız Abdülhamit üzerine daha önce duymadığımız bilgileri sıralıyor… Güzelleşiyoruz… Sohbet fazla uzamıyor.  Fazlasıyla yorgunuz hâlâ.  Ertesi gün üniversitede buluşmak üzere vedalaşıyoruz.

Birinci Bölümün Sonu

Ertesi Gün

Ertesi gün erkenden uyanıyorum. Gün henüz aydınlanmış…  Televizyonu açıyorum. Türk kanalları hâlâ gece yayınındalar… Saat Türkiye’de sabahın dördü henüz… Arada üç saatlik zaman farkı var. Traş, banyo ve hızla giyinip otelin dışına çıkıyorum. Serin!  Ankara tadında bir serinlik bu… Anadolu’ya Küçük Asya deniyor ya Ankara da Küçük Bozkır değil mi zaten? Yesevi’nin gösterişli türbesini seyretmeye başlıyorum… Beni rahatsız eden bir şeyler vardı değil mi? Bakıyorum, bakıyorum… Ve rahatsız edici soru, bir bomba gibi patlıyor beynimde… Bu türbe neden bu denli çıplak? Bu eserin külliyesi nerede, müştemilatı, sonradan yapılmış eklentileri, bu görkemi tamamlayan eski şehrin kalıntıları nerde? Koca Yesevi’nin güzelim türbesi, sadece gözümün önünde yükselen bu saygı uyandıran yapıdan mı ibaret? Hepsi bu mu yani?

Ne yazık ki hepsi buydu… Elbette kazılarda türbenin çevresinde bir eski şehre ait kalıntılar bulunmuştu… ve sergileniyordu da… Ama Anadolu’nun üç bin yıl önceki şehirlerinden çıkarılanlar bile burada sergilenenler ile kıyas edilemeyecek kadar zengin ve ayrıntılıydı… Sadece bu kadar değil; sanat değeri olarak da üstündü… 

Şu anda karşımda duran ve tüm Asya Müslümanlarının sevgiyle gönül verdikleri bir sûfi türbesi üzerinden uygarlık tarihini sorguluyor ve bu sorgunun neticesinden endişeleniyordum. Anadolu ile Asya arasındaki bağın belki de en önemli üç konağından birisi olan bu türbede, geçmişin görkemli izlerini arıyor ancak manzaranın hiçliği karşısında burkuluyordum. Üstelik bu yaptığımın nasıl bir anakronizm olduğunu bildiğim halde… Hatta anakronizmin ötesinde göçebe kandaşların çadırlı hayatlarında mimarîye hiç de ihtiyaç duymadıklarını çünkü toplumsal ve iktisadî örgütlenmelerinin henüz mimarî ve diğer yapı sanatlarını destekleyecek nitelikte olmadığını bildiğim halde…  Ve biliyordum ki at üzerinden devlet yönetilemeyeceği gibi çadırda yaşarken de tuğlayı güzelleyemezdiniz… Porselen tabak tercih edemezdiniz mesela. Seramik işleyemezdiniz. Elbette kırılması güç, taşınabilir malzeme ile gündelik hayatınızı kolaylaştırırdınız. Bütün bunları biliyordum. Biliyordum ama yine de ikna edemiyorum kendimi işte… Bir hafta sonra Aslan Bab’ın türbesinde de aynı hayâl kırıklığını yaşayacaktım. Üstelik bu kez daha keskin… Türkistan’a yetmiş kilometre mesafedeki Türbe’ye kalabalık bir Türk Misyonuyla iştirak etmiştik. Herkesin sanıyorum hayranlıkla ya da en azından hiç sorgulamadan izlediği yapının basit mimarisi, işlemelerindeki acemilik ve türbe içerisinde sergilenen on ikinci yüzyıl ahşap oymacılığının çocuksuluğuna söz bulmakta güçlük çekiyordum… Anadolu’nun en ücra kasabasında tarihi bir camide rastlayacağınız sıradan ahşap işlemeleri bile bu gördüklerim karşısında şaheser niteliğindeydi… Ve yine aynı yüzyılda türbe etrafından çıkarılan seramik kap kacak parçaları benim için bu karanlık manzarayı tamamlayan detaylar olarak hafızama kazındı… Türkiye’deki sıradan bir arkeoloji müzesinde bile önemsiz parçalar arasında göze batmayan bu kırık, dökük tabak parçaları Türbe’nin nadide koleksiyonunun parçası olarak sergileniyordu işte…

Hâlâ anlamadığım nokta benimle birlikte türbeyi ziyaret edenlerin bu detayları hiç de önemsemediği… Belki de yıllardır bu topraklarda bulundukları için stepin gerçeğini sindirmişlerdi… Ben ise henüz kasılma aşamasındaydım.

İyi ama anakronizm olduğunu bile bile göçebelerin başka bir araç gerece ihtiyaç duymadıklarının bilincindeyken mükemmellik arayışımın sebebi neydi? Rahatsız olduğum neydi gerçekten? Üç nedenini sayabiliyorum şimdi sancılarımın… Birincisi; köklerimle ilk temasımda görkemle tanışma isteğimdi sanıyorum. Ne yazık ki gördüğüm sadece sonsuz stepin bunaltıcı göz kamaştırıcılığıydı… İkincisi Anadolu’yu ruhumda taşıyor ve Step Uygarlığı ile kıyas ediyordum. Anadolu içimizdeyken dünyanın başka bir coğrafyasında tarafsız olabilmek mümkün mü? Anadolu’nun karışmış muhteşem uygarlığının beş bin yıllık tarihi karşısında Ne Avrupa’nın kanlı tarihi ne Asya’nın Stepleri ayakta kalabilir… Anadolu’da yaşamanın ne muhteşem bir şey olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Heyecanlanıyorum. Ve üçüncü olarak ziyaret ettiğimiz eserler o kadar bize yakın tarihlerde inşa edilmişlerdi ki aynı tarihte, dünyanın ilk üniversitesi olan Harran’ın yıkılışı üzerinden belki bin yıl geçmişti… Aynı tarihte İzmir kurulalı dört bin yıl olmuştu… Ve o tarihten bin yıl önce, İsa daha doğmadan 545 yılında, Ksanthoslular, görkemli kentlerini Pers Komutanı Harpagos’a vermemek için çoluk çocuk kendilerini yakıyorlardı… Ve ben elimin uzanacağı kadar yakın bir tarihte yapılan bu basit yapı ile övünemiyordum işte…

Ve, dördüncü madde gizlice filizleniyor bir önceki satırdan… Övünç duygusunu yaşayamadığım için sancılıyım biraz da… Tarihin bir kurgu olduğunu bilen ben, Asya ile ilk temasımda bu topraklarda iz peşine düşüyorum köklerimin. Ama iz yok… Ne diyorlardı:  Söz uçar yazı kalır… Bu enfes söze biraz tarihsellik katabilir ve yeniden yazabilir miyim?  Göçebenin efsanesi toz olur uçar, yerleşiğin kitabesi tozun altından çıkar. Görüyorum ki göçebenin izi uçup gitmiş işte… Bir iki kırık tabak, bir iki basit tahta işi hepsi bu… Üniversite’de dersten sonra Kazak, Özbek ve Tatar öğrencilere soruyorum… “Aslan Baba Türbesi ve mimarisi hakkında ne düşünüyorsunuz?” Yanıt net… “Mimari olarak basit olduklarını biliyoruz. Ama manevi olarak bizim için önemli.. Kendimizi orada iyi hissediyoruz…” Üzgünüm, ama ben iyi hissedemiyorum, hatta tersi geçerli. Bunu öğrencilerime söylemiyorum ama…

Okul’da

Üniversite’nin aracı bizi hızla kampuse götürüyor. Türkistan, tek katlı evleri, seyrek yeşili, düşük nüfusu ile bir kasaba görünümünde…  Tarihin büyük kültür merkezi şu anda sadece dini bir merkez kimliğinde.. On beşinci kuruluş yıldönümünü kutlayan Ahmet Yesevi Üniversitesi, şehrin dinî kimliğine bilimi de eklemiş görünüyor. Üniversite ile şehir yeniden canlanmış…

Üniversitenin cesametinden etkileniyorum. türkuaz kubbeli kapısından binaya ilk adımımız atıyoruz.  Genç üniversitelilerle temas etmek güzel… Dünyanın dört bir yanından gelen Türkî öğrenciler burada eğitim görüyor… Başta Kazakistan ve Türkiye olmak üzere Çin, Irak, İran Makedonya, Bulgaristan, Özbekistan, Türkmenistan vesaire... Öğrenim gören tüm öğrencilerin yurttaşı oldukları ülkelerin bayrakları kampüsün girişinde dalgalanıyor…  Üniversitenin kuruluş amacı da bu zaten… Ortak bir Türklük bilinci oluşturmak üzere Türk kökenli öğrencilerin yüksek öğrenim görmesini sağlamak… Daha çok Kazak öğrenciler devam ediyor okula. Türkiye’den ve diğer Türkî cumhuriyetlerden gelen öğrenci sayısı fazla değil, ama var… Bu öğrenci bileşimini görünce kendimi Babil Kulesinde hissediyorum. Ama tüm insanlığa değil Türklere ait bir Babil Kulesi…  Derse girdiğimde ilk sorum şu oluyor. Nereden geldiniz? Çoğunluk Kazak sonrasında Özbek, tabii Türkiyeli öğrenciler var., Rusya’nın Tataristan ve Başkurdistan bölgesinden.. Kerkük’ten, Filibe’den gelen öğrencilerle tanışıyoruz. Ve Rus öğrencileri de not ediyorum.

1917’den hemen sonra bu toprakların daha batısında Bakü’de Doğu Halkları Kurultayı toplanıyor ve o yıllarda Asya’nın batısında bir başka uluslararası üniversite yani Doğu Halkları Emekçileri Üniversitesi yine bir Babil Kulesi misyonuyla bütün ezilen Asya halklarını kucaklıyordu. Bu üniversitede kırmızı bir ütopya için Asyalılar eğitim alıyorlardı o dönemde. . Kırmızı güneş batalı çok oldu ve kaosun hüküm sürdüğü bir dünyaya adım atalı da… Vakıa, kaosun ve bilinmezliğin bir heyecanı olduğu açık… İnsanlık planlanmaktan hoşlanmıyor belki ama kırmızının albenisi de bir zamanlar hakikatti.. Bu topraklar bu hakikatin izleri ile dolu. Şu günlerde ise tarih kırmızıdan uzaklaşmaya hâlâ devam ediyor… Bakalım ışığın yeniden kırılması ne zaman olacak?

Aradan seksen yıl geçtikten sonra bu kez Türklerin Babil Kulesi Kazakistan’da kendi ütopyasını büyütmeye çalışıyor. Dar milliyetçiliğin her köşe başında kendi hikâyesini yazmaya kalktığı bir uluslararası ortamda sadece bir ulusa ait bu ortak dünya ülküsünün ne denli başarılı olacağını görmek için zamana ihtiyaç var…

Sıkıntı ise şu: Bir Kazakla konuşurken kendimi Türkiye Türkü olarak tanıtıyorum ama o kendisini Kazak Türkü olarak görmüyor. Kazak olarak tanımlıyor… Sanıyorum aynı tanım kırılması Özbekler, Tatarlar, Başkurtlar, Tacikler, Türkmenler için de geçerli… Sovyetlerin uluslaştırma süreci, kabilelerin açık ulus kimlikleriyle yükselmesine sebep olmuş.. Dilleriyle farklı alfabeleriyle kültürleriyle kendilerini ötekinden farklı hissediyorlar… Halbuki kültürün temel belirleyici unsurları olan dil, din ve sahiplenilen tarihsel geçmiş bile bu kavimler için yaklaşık olarak aynı! Bulundukları coğrafya itibariyle Özbek, Tacik ve Türkmen halkları tarihsellikleri içinde yerleşik kültüre daha yakın. Arada, kültür renkleri anlamında farklılıklar mutlaka var ama bu farklar köklü ayrımlara neden olacak nitelikte kesinlikle değil… Kazak’la Özbekler arasındaki fark silinebilecek düzeyde olduğu halde her iki Türkî Devletin de gelecekte iki hasım olarak Asya’da yükseleceğini öngörmek herhalde çok da karamsar olmak anlamına gelmiyor. Asya’nın ortasında ulus devletleşen ve uluslarını kurma telaşında ortak tarih ve kültüre sahip toplulukları var… Önümüzdeki elli yıl, bu toplulukların aralarındaki farkları teorileştirme ve ortak Asya kültürünün asıl sahiplerinin kendileri olduğunu iddia etme mücadelesiyle geçeceğini düşünüyorum… Nazarbayev’in, Yesevi Türbesinin bir köşesini süsleyen ve yanlış hatırlamıyorsam “ Yükseltmek zorunda olduğumuz bir vatan var ve bu vatan Kazakistan’dır” sözü belki Nazarbayev’in çaresizliğinin de ipuçlarını veriyor bize… Kazakistan, doğal kaynakları, gelişme potansiyeli ve topraklarında yaşayan üretken büyük Rus nüfusu ile diğer Asyalı Türkî cumhuriyetleri beklemek, ikna etmek ve her şeyden önce belki de kaynaklarını paylaşmak istemiyor…

Ulus devletin imkânları, bir yandan örgütlenme sadeliği anlamında ülke için avantaj olurken öte yandan bölge halkının yani Türkîlerin parçalanmasını hızlandırmak ve ilişkileri keskinleştirmek anlamında geleceğin çatışmalara gebe İç Asya diplomasisinin panoramasına ilişkin bir fragmanı da bize gösteriyor… Ve geleceğin Asya’sında Kazakistan, kapitalizme eklemlenme hızı,  coğrafyası, nüfusu ve kaynaklarıyla Asya’nın parlayan yıldızı ve bölgenin etkin gücü olmaya aday gözüküyor… Bölgenin en gelişmiş borsasının Kazakistan’da olduğunu hatırlatalım… Bu bölgesel süper gücün diğer Türkî cumhuriyetleri nasıl etkileyeceği uluslararası ilişkiler teorisyenlerinin üzerinde düşünmesi gereken bir konu.


Sorma Bana Kimim

İlk gün Üniversite’de dersimiz yok. Murad’la,  ders programımızı düzenliyoruz… Sonrasında Türkiye’den gelen hocalarla ve Kazak akademisyenlerle müşerref oluyor, öğrencilerimizle tanışıyoruz Dersler bir gün sonra başlayacak. Akşamüzeri ise bir Kazak Profesörün davetlisiyiz… Beraber yemek yiyeceğiz… Yemekler konusunda artık tecrübeliyim. Mönü hâkimiyetim yerinde… Fakat bir kazak davetinin ne anlama geldiğini bilmiyor muşum meğer… Öğrenmenin yaşı yok. Öğreniyoruz biz de…

Otelimize dönüyoruz.  Kısa bir hazırlık ve Murad’la birlikte Yesi otelin VIP salonunda bizim için özel hazırlanmış bölüme geçiyoruz… Dört dörtlük bir masa… Bekleniyoruz…  Talca Bey bizi karşılıyor… Sıcak bir karşılama… Kucaklaşıyoruz. Sonrasında Üniversite yönetiminden Cevdet ve Veli Beyler de teşrif ediyorlar.  Ve yemek başlıyor…  Kazak geleneklerine göre bir davette iki eylem önemli... Konuşmak ve içmek… Konuşmak derken ikili muhabbeti kastetmiyorum. Söylev çekmek anlamında… Bu o kadar öyle ki Kazak televizyonlarının müzik programlarında şarkıcıların mikrofonu eline aldıktan sonra beş dakika kadar süren konuşmalar yaptıklarını ve seyircilerin bu uzun tiratları büyük bir keyifle alkışladıklarını görünce Kazak kardeşlerimizin fazlasıyla sakin ve bir o kadar da sinir bozucu bir halk olduklarını düşünmüştüm. Öfkelenmiyorlar cümlelerini uzatanlara… Belki kendi sıralarını bekledikleri için... Belki de yeri ve zamanına göre değişiyordur bu uygulama… Talca Bey de bize uzun bir söylev sunuyor… Kazakçayı anlayamayan tek kişi bendim masada. Murad da dili sökmüş gözüküyor… Benim için çevrilen konuşmasında Sayın Talca, bavırlarını yani kardeşlerini yanında görmekten nasıl mutlu olduğunu, Türk ve Kazakların aynı atadan türediklerini ve sadece bu iki halkın değil bir gün bütün Türk kavimlerinin kardeşlik bilinciyle yan yana geleceklerine sarsılmaz bir inançla bağlı olduğunu heyecanla anlatıyor. Sonra kadehlerimizi dostluğa kaldırıyoruz.. Aslında kaldırdık demek yanlış olur zaten hiç inmiyor kadehlerimiz… Kazakların alkol performansları gerçekten etkileyici… Ben olabilecek en düşük dereceli alkolü yani Kazak Kanyağını tercih ettiysem de beşinci kadehten sonra dünyanın dönüş hızının dakikada altmış adedi devire çıkmasına engel olamıyorum. Ve bu devir hızında bana da bir konuşma yapmak düşüyor naçizane…  Bu yolculuğun benim için tarihe ve köklere dönmek anlamına geldiğini, Üniversitede Türkoloji bölümüne girmek istediğim halde bu hâyâlime ulaşamadığımı şimdi yirmi iki yıl sonra bu topraklarda kısa bir süreliğine de olsa amatör bir Türkolog olarak gezmekten keyif alacağımı söylüyorum. Kadehlerin dansı bu arada devam ediyor…

Geceyi devirdik ama biz henüz devrilmedik. Üstadlarımızı uğurlamak üzere dışarı çıktık. Yekpare yıldızlı bir gece üstümüze çöküyordu… Temiz, tertemiz bir hava. Asya’nın havası… Uzayın başka bir köşesinde yıldızlar ve bu büyük coğrafyada tarihin derinliklerinden ses veren belki de tek eser Yesevi Türbesi…   Dostlarımızı yolcu ettik… Otelin Türbeyi tüm cesametiyle gören şehrin en imtiyazlı bahçesine geçtik…

Dünya dönmeye devam ediyor, yıldızlar dönüyor,  Yesevi dönüyor… Böyle olmayacak… İki Enderunlu sırt sırta verdik önce. Ve sonra boylu boyunca çimlere uzandık… Evet, böyle daha güzel… Toprağa temas eden elim, saçlarımı avuçlayan çim,  gözlerimi kamaştıran Asya yıldızları, korkunç güzel bir kâinat, iğde kokularına boğulmuş bir şehir ve bizden yana bir tabiat ve elimizi uzatsak tutacakmışız gibi türbede uyuyan Sûfi;  huzurlu, hakîm ve rahat. Kök Türkçesiyle bize hâl hatır sormakta…

O anda aklıma bir şiir ve bir şarkı geliyor… Kazakistan’dan ayrılıncaya kadar aklımdan çıkmayan derste, otelde sokakta,  Kentau’da,  Çimkent’te, kendimi mırıldanırken bulduğum bir şarkı…

Sorma bana kimim
Nerden geldim buraya
Gözlerimdeki kırmızı bulutlar
Hangi günlerden sorma.
Elbet olmuştur geçmişte
Açıklanamaz şeyler
Bağlardan çaldığım üzümleri
Yemişimdir yaslanıp mavi göğün göğsüne
Sorma bana kimim
Yaşım kaç , işim ne?
Bana “seviyor musun?” de.
Başka bir şey sorma.

Neydi şairin adı? Turgay… Turgay … Turgay…. Fi…şek… çi! Tamam Turgay Fişekçi… Yeni Türkünün enfes müziği ile nasıl da bütünleşiyordu şarkı ve şiir… Peki ama neden altı bin kilometre uzakta bir anda beynimin içinde yankılanmaya başladı bu şarkı?

Sorma bana kimim

Kim olduğum konusunda şüphem mi var?

Nerden geldim buraya?

Nasıl yani? Gelmemeliydim? Hayat çizgimde bir kırılma bir kesişme olduğunu mu düşünüyorsun? Sebep? Değilse sıkıntı nerde?

Gözlerimdeki kırmızı bulutlar…

Evet, bulutların renginin bu gece kanyaktan kaynaklandığı (anlatım tuhaf oldu, alkolden herhalde) belli ama hep kırmızı bulutlarınla onur duydun sen… Peki şimdi ne var?

Hangi günlerden sorma…
Elbet olmuştur geçmişte açıklanamaz şeyler

Konuya giriyoruz sanıyorum şimdi bakalım ne olacak…

Bağlardan çaldığım üzümleri

 Evet işte burası…

 yemişimdir yaslanıp mavi göğün göğsüne

Şu anda, şu yıldızlı Asya gecesinde,  siyah simsiyah bir göğün göğsüne yaslanıp çaldığım üzümleri yiyorum gibi geliyor bana ve bundan hoşlanmıyorum… Bağlardan dostlarımla çaldığım üzümleri yiyeli yirmi yıl oldu mu acaba? Ve her şeye rağmen hâlâ o üzümlerin tadı damağımda… Anlıyorum ki şimdi, başka bir bağın üzümünü çalmak niyetinde değilim artık… İnsan hayatında bir kez ve sadece bir bağın üzümünü çalar çünkü… Ve ancak o anda, o gençlik çağında mavi göğün göğsüne yaslanıp yedi mi masumiyetini korur…

Biz masumiyet çağımızı çoktan geride bıraktık… Ne güzel bir hâyâldir masumiyet bizim için şimdi…

Sorma bana kimim
Yaşım kaç işim ne?

Kimliğini sorgulayacak yaşları geride bırakmadık mı?

Ama yine de tecrübe etmeye değer bazı şeyleri Ne dersin Utkucu?

Bana seviyor musun de!
Başka bir şey sorma…


Evet aşk!

Minel Aşk

Sabah güneşinden önce aşk söker şafağı

Minel Aşk

Mânânın peşinde bir akıl kaçkını
Kadının teninde vahdeti vücud
Şehvetin hazzında zerreyle kavuşma telaşı

Minel Aşk

Her şey boş her şey hiç her şey kifayetsiz
Halaskârımız ve cellâdımız ah kirli ellerimiz

Minel Aşk

Ey Baş Eğmeyen İblis, 
Seninleyim Ey Mazlumların Şahı,
Ey ince ruhlu Kalpsiz

Minel Aşk

Yokluktan varlığa varlıktan yokluğa

Minel Aşk

Kızıl dudaklardan sağılan iksir
Ve iksirde gizlidir sırrı hayat: 
Enel Aşk Enel Aşk

Ve aşkla var olayım derken acz içinde bir beden
Zavallı bir erkeğim işte,  hiçliğiyle sevişen,

Minel arş ilel ferş aşkta hâlk olur madde, mânâsı ile her dem
Minel aşktır elbet sebebi vücud
Ve belki de en güzel şey başımıza gelen

 

Yesevi Aşkına mı dökülüyor bu dizeler yüreğimden…

Ruhum dönüyor, dünya dönüyor, Yesevi dönüyor, Türbe dönüyor… Boğazımda bir haykırış düğümleniyor…

Sorma bana kimim

Yarın ders var kalkmalıyım.

Nerden geldim buraya…

Tamam sus artık!

Susuyor!

İçimdeki şarkıyı susturuyorum.

Topraktan gövdemi zorla koparıyorum. Step sevmiş beni belli… Ayrılmak istemiyor. Belki yine gelirim… Bak şimdi de Ahmet Telli geliyor aklıma. Yok, bu kadar şiir yeter…

Sonra Murad’a el veriyorum. O da söküyor kendini uzandığı köklerinden… Mutlaka Yesevi yardım ediyor bize…

Şu gökyüzündeki amaçsızlığa rağmen huzursuzum…

Tamam, aklımı kaybettim ve akıllandım işte…

Artık huzur istemiyorum…

İki Enderunlu ayaktayız… Ha düştü ha düşecek... Omuz omuza yürüyoruz.  Gecenin siyahında paylaştıklarımızı kimse bilmeyecek!

Hiç konuşmadan odalarımıza yöneliyoruz.

İkinci Bölümün Sonu…

Dersteyim… Konu Sermaye Piyasaları, Piyasanın işleyiş koşulları ve Mevzuat… Mevzu ağır, çocuklar genç, ruhlar dışarıda,  hava güzel… Sınıf kalabalık.. Bu da güzel… Anlatmaya başlıyorum. Anlattıklarım anında Rusçaya çevriliyor… Çevirmenim Aziz ile birbirimizi bekliyoruz… Konuyu eğlenceli hale getirmeye çalışıyorum. Kapitalizm, Borsa’da para kazanmak,  siz bir şirket kursanız? Vesaire… Dinliyorlar… Çoğunluk kız… Zaten, her yerde çoğunluğu genç kızlar oluşturuyor.  Kendimi sayım yaparken buluyorum. sık sık… Neredeyse erkeklerin sosyal hayatta geriye düştüklerini düşüneceğim, ama değil! Sadece sınıfların yarısından çoğu kadın değil, sokakların yarısı kadın; geceleyin kafe müdavimlerinin belki yarıdan fazlası her yaştan kadın….. Şehir pazarındaki esnafın hemen hepsi kadın… Ve sözü edilen yer Kazakistan’ın en muhafazakâr yeri… Türkistan şehri…

On beş günlük bir gözleme dayanarak siyasal, sosyal  analizler yapmanın ne anlama geldiğini bilsem de yine de tavrımda ısrarcı oluyor ve Kapitalizm Kültürü ile bütünleşme konusunda şu an için Türkiye ile yarışamayacak  durumda olan Kazakistan’ın kadın erkek ilişkilerinde Türkiye’nin  en az üç asır önünde olduğunu söylemekten çekinmiyorum.… Türkiye’de bedenini erkekten gizlemek için devletten icazet isteyen ve bu icazeti siyasal bir özgürlük talebine dönüştüren Ortodoks İslam’ın kadınlarıyla; sokakta, işte, okulda, aşkta, evlilikte, diskoda, kafede, kendi bedeninin, kimliğinin, sosyal statüsünün, haklarının ve kadınlığının bilincinde olan Kazak Kadınları arasında gerçekten kaç asır fark var bilemiyorum?  Sadece kadınların yaygın istihdamı değil vurguladığım… Kazakistan’nda mesela bir erkeğin kadına şiddet uygulaması öylesine akıl dışı ki bunu dillendirmek bile tuhaf karşılanıyor… Otelin lokantasında şakalaşan biri kız diğeri genç bir delikanlı iki garsona şaka yollu “kavga mı ediyorsunuz dediğimde garsonlardan erkek olanı bana öylesine tuhaf baktı ki sözlerimin bir Özbek olan Muzaffer’in kültüründe karşılığı olmadığını hemen anladım… Bizim kültürümüzde bir kadın hak ettiğinde dövülebilir. Hak etmek kavramının nasıl geniş açılı olduğu da ortada…  Anadolu’da tesettürü siyasal özgürlük alanı olarak tanımlayan Sünni İslam ideolojisinden yana kadınlarımız her ne kadar itiraz etseler de sevgililerinin üç kadınla daha aşk yaşayabileceklerini kabul etmek zorundadırlar. Eğer Kuran’ın emirlerine biat ediyorlarsa tabii…

Kazak kadınlarının bugün için böyle sıkıntıları olmadığı gibi çocukları ile tek başına yaşamak gibi Sosyalizmden kalan bir tercihleri de olabiliyor… Görüldüğü kadarıyla erkekler karşısında daha düşük zekâ seviyesinde olduklarını da düşünmüyor Kazak kadınları… Özgüvenleri yerinde… Tüm bu kadın profilinin müsebbibi herhalde sadece Soyuz kültürü olmasa gerek…  İç Asya’nın eşitlikçi kandaş Şaman Türk kültürü üzerine Sosyalizm inşa etmek, Vahabilik üzerine yurttaş kültürünü oturtmaktan herhalde daha kolay olsa gerek…

Asyaik Türk Kavimlerin tarihini incelediğimizde ki bizim de tarihsel damarlarımızın uzandığı yerdir burası, bir Tomris bir Süyüm Bike tarihi yapan kadınlar olarak öne çıkabilmekte… Tomris Hatun, İsa’dan sonra altıncı yüzyılda Hikmet Kıvılcımlı’nın ifadesiyle Türkistan’ın ötesinde yaşayan Mesajetler adındaki Türk boyunun hanıdır. Ve Pers kralı Cyrus’u savaşta yenip onun kesik kafasını kan dolu bir küpe atarak “ Kan istiyordun şimdi istediğin kadar içebilirsin” sözleriyle tarihe mal olmuş bir kadın hükümdar… Ve anahanlık döneminin bir temsilcisi… Süyüm Bike ise bin yıl sonra güçlenen Moskova Hanlığına karşı Kazan Tatarlarının devletini savunmaya çalışan ancak iç iktidar çatışmaları neticesinden tacını ve devletini kaybeden bir başka Türkî kadın hükümdar. Ama o artık anaerkil döneme ait değil. Zaten Moskova’ya Süyüm Bike’yi teslim edenler de Kazan Tatarlarının Mirzaları…Yani Beyleri…Bu kısa tarih öyküleri farkı göstermek için yazıldı.. Ortadoğu Kültüründeki kadınla aradaki farkı göstermek için… Kadının görevini sadece anne olmaya indirgeyen Ortadoğu kültürüne göre göçebe kandaşların kadınları erkeğin eşi ve eşitidirler ve tam tersini de aynı şekilde yazmak uygun olacaktır… Erkek kadının eşi ve eşitidir. Ortadoğu’nun beş bin yıllık görkemli tarihinde Cleopatra dışında ne bir kadın yöneticinin adı tarihe kazınmıştır ne bir peygamberin ne de bir kadın ermişin…

Ümit Hassan, ısrarla eski Türk kavimlerinde anahanlığın yaşandığına dair kanıtların babahanlık döneminde silinmeye çalışıldığını anlatır… Babahanlığın baskıcı ve kadını ezen iktidarına rağmen görülen o ki Kazaklar Soyuz’un kültürünü de arkalarına alarak Ortadoğu kültürünün dışında bir başka dünyanın insanları olarak yaşamaktadırlar… Kazakistan’da Töre cinayeti diye bir cinayet türünün olduğunu hiç sanmıyorum… Kötü yola düşmek diye bir kavram var mı acaba? Ama şuna eminim ki erkeklerle geziyor diye vurulan ve üstelik ağabeyi tarafından vurulan bir genç kız kesinlikle yoktur…

Kazaklarda erkek kardeşe ciğer anlamına gelen Bavır denirken kızkardeşe Karındaş denilmektedir… Sanıyorum bu kardeşlik kavramındaki ayrım Kazakça’ya anaerkillikten kalan bir armağan… Nihayetinde kardeş olmayı aynı karından doğmak olarak tanımlayan Türkiye Türkçesi de baba üzerinden soy tanımlamayı dışarıda bırakarak anaerkilliğin izini bugüne kadar getirmiştir…

Evet Kazak toplumunda kadın, erkeğe eşit insan statüsündedir. Defalarca altının çizilmesi gereken hakikat budur. Ama bu hakikatin tarihsel köklerini hatırlamak üzere bu kez Ahmet Yesevi’ye bakmakta fayda vardır. Ahmet Yesevi, İsa’dan Sonra On İkinci Yüzyılda, zikir ve sohbetlerini kadın ve erkeği birbirinden ayırmadan tüm müridleriyle birlikte yapmaktadır.  Bugün Ortodoks İslam çizgisinin, kadınla erkeğin hayat alanlarının mutlak olarak ayrılması gerektiğine ilişkin tefsir ve içtihatları ile kıyas ettiğimizde, Sûfi Ahmet Yesevi’nin, “fıtratları” gereği yan yana gelmemesi gerektiği iddia edilen kadın ve erkeği bir araya getirerek onlara ortak ve doğal bir hayat hakkı sunan uygulamalarının İslam adına nasıl devrimci bir yenilik oluşturduğunun altını çizmek gerekiyor.   Yesevi, o dönemde kadın erkek ilişkilerindeki esnekliği nedeniyle de eleştirilmiş ama o yolundan dönmemiştir. Yesevi’nin bu konudaki kararlılığını sarsmaktan alı koyan en temel etmen Göçebe kandaş Türk kabilelerinin gelenekleri değil midir? Ne yazık ki imparatorluk aşamasına geçmek için Çandarlı’yı boğdurtmak suretiyle göçebe kandaş geçmişini İstanbul’un soğuk sularına gömen Fatih ile birlikte Osmanlı, aklını Ortodoks İslam’ın durağan aklına zincirleyecektir. Asya kültürünün tasfiyesi ve Ortadoğu kültürünün kesin egemenliği ile Türklerin kültür kırılması herhalde beş yüz yıl kadar tamamına ermiş gözükmektedir. Osmanlının Türkçe konuşan egemenleri, artık Batı denilen coğrafyanın kültürüne kültürlerini katıp oradaki tarihle kendilerini harmanlayacaklardır.


1 Mayıs Meydanında

Günler Asya’da da hızla akıyor.  Zamanın akış hızının izafiliğiyle ilgili bir masal hatırlıyorum. Binbir Gece Masalı... Bir insan için bir ömür olan zaman diğeri için bir lâhzaya denk düşüyordu hikâyede. Neyse ki Türkistân’da zaman zulme dönüşmüyor benim için… 24 Nisan’da yola çıkmıştık ve nihayet 1 Mayıs’a ulaşıyoruz. Step’te… Bugün Bayram. Erkenden kalkıyorum. Ve Otelin hemen karşısında bulunan şehir meydanına uzanıyorum. Çocuklar, gençler, tuhaf şapkalı polisler ve öğretmenler orada… Prova yapıyorlar… Ellili yaşlarında uzun boylu sarı saçlı bir Kazak Kadın provaları yönetiyor… Dikkatle izliyorum…. Her bir müdahalesi ile gösteri nitelik kazanıyor. Detayları düzeltiyor,  duruşları tavırları yürüyüşleri dansları. Her konuya müdahale ediyor ve müdahale ettiği her nokta güzelleşiyor… Hayranlık duyuyorum Kadına… Tören sırasında Üniversite’nin Kültür Müdürü Yaşar Bey aracılığı ile bu yönetici kadınla tanıştığımda düşüncelerimi çekinmeden iletiyorum kendisine… Güzel olanı takdir etmek gerekiyor her yerde değil mi?

Evet her şey hazır. Tören başlamak üzere. Bu arada Murad da geliyor…  Türkistan Valisi halkı daha doğrusu meydandaki halkları selamlıyor.  Sayın Vali ve maiyetiyle tanışıyoruz.  Ne de olsa misyon temsilcisi sayılırız biz de!

1 Mayıs Kazakistan’da resmi bayram… Sovyet döneminden kalan çoğu bayram korunuyor burada… Ama 1 Mayıs’ın kutlanma amacı ve buna bağlı olarak anlamı fena halde kaymış durumda… En azından Çekoslovakya’da olduğu gibi Aşk Bayramı gibi zavallı hale getirilmemiş henüz. Kazakistan’da halkların birliği bayramına dönüştürülmüş… Yani Halkların kardeşliği… Tören’de Kazakistan topraklarında yaşayan yüz otuz halkı temsilen Türk Cumhuriyetlerinin bayrakları ile Rusya Bayrağı alanda duruyor… Ay yıldızlı bayrak da mevcut. Bu bayrakların tümünü ve folklor kıyafetlerini Ahmet Yesevi Üniversitesi ödünç vermiş Tören Komitesine… Yaşar Bey’den öğreniyorum… Halkların Birliği bayramı ama Kazak Marşı okunuyor elbette… Burada marş kültürü yok… Milli marşlarını pek de önemsemedikleri, marş okunurken sadece protokolün ve milliyetçi gençlerin kıpırdamadan durmalarından belli. Sağ el, kalbin üzerine konuyor… Biz de Kazak bavır ve karındaşlarımıza saygı gereği elimiz kalbimizde milli marşlarını dinliyoruz. Sonra tören başlıyor… Güzel,  eğlencelik,  kısa bir gösteri… En beğendiğim yanı çocukların şiirleri banttan okuması oluyor… Play back  yapıyorlar yani…”Unuttum stres oldum. Diğer dize neydi rezil oldum!” meselesi kalmıyor çocukların… Sadece şiir okumayı oynuyorlar…

Tören devam ediyor ve biz Murad’la birlikte meydanın köşesinde duvar boyunca dizilmiş halklar reyonlarını sırayla ziyaret ediyoruz. Bir dakika! Bu müzik de ne böyle! Evet, Leylim Ley’i söylüyor Zülfü Livaneli en yüksek perdeden ve bir grup Ahıska Türkü halay çekiyor…  Ahıska Türklerinin yanına geliyoruz.. Müthiş bir misafirperverlik… Yemekler hazırlanmış. Genç yaşlı herkes orada… Ahıskalıların yürek burkan hikâyelerini dinliyoruz ayaküstü… Kars’ın öte tarafında yaşarken Dünya Savaşının bitiminden hemen sonra Asya’nın içlerine nasıl sürüldükleri ve halkın nasıl kırıldığı konusunda… Tarihin detaylarını bilmiyorum… Ama şimdi, Anadolu’dan altı bin kilometre uzakta milli kıyafetleri içindeki genç kızlarla Türkiye Türkçesi konuşuyorum. Şerife, Ayşe, Gül Banu.. Ne heyecan verici… Nereden biliyorsunuz diyorum bu kadar akıcı Türkçeyi… Televizyonlardan diyorlar.. Türkiye Televizyonlarını izliyorlarmış… Yaşlı bir Ahıska Türkü, Murad ile beni pek Türke benzetemiyor… Murad’dan biraz huylandı herhalde… Onun “Germanya” Türklerinden olduğunu iddia ediyor... Beni de İtalyan yaptı laf arasında.. Velhasıl Türk’e benzemediğimiz ima ediliyor… Anadolu’nun bin tanrılı ve bin halklı yapısı gereği zaten genetik kombinasyonumuzun insanlık ağacını temsil ettiğini kabul etmek gerekiyor. Üstelik bu ağacın parçası olmak bence bizi güzelleştiriyor da. Her bakımdan… Anadolulu olmayı seviyorum ben…

Sonra Rus halkını temsil eden reyona geçiyoruz. Rus kızları dans ediyor… Yine elişi işlemeler ve ev yemekleriyle Rus kültüründen örnekler masa üzerinde sergileniyor… Bir Rus Hanımın ilgisine mazhar oluyoruz. Fakat ilginin derecesindeki abartı “Misyon temsilcisi” olarak “diplomatik nezaket” sınırlarının ötesine geçip de taciz boyutlarına varınca halkların kardeşliğinin devamı için kibarca teşekkür edip Rus standından ayrılıyoruz...

Velhasıl kavgasız gürültüsüz neşeli, tacizkâr bir mayıs günü, 1 Mayıs’ı kutluyoruz. Ne bir polis, ne bir panzer, ne bir endişe, ne bir korku, ne biber gazı, ne cop…

Yüz otuz halkıyla Kazakistan şimdilik huzurlu… Sovyetlerin Soyuz fikri bu topraklarda hâlâ hâkim. Milliyetçilik yeni yeni yükseliyor… Hatta milliyetçilik her zamanki gibi imâl edilmeye çalışıyor… Ama özel koşullar nedeniyle henüz devlet destekli bir aydın hareketi halinde… Mutlaka öğrenecekler ve öğrendiklerinde “Özbeklerden nasıl üstün olduklarının” hikâyesini yazacaklar. “Türkiye Türklerinin nasıl yozlaştığı, dilleri ve ırklarının nasıl bozulduğu” konusunda makaleler yayımlayacak ve diğer Türk boylarını aşağılayacaklar… Sonra Çinlileri, Hintliler, Afganları aşağılamaya gelecek sıra… Böylece, ideoloji kurgulanmış Kazakça konuşanlar kendilerini ötekilerden ayırmış olacaklar… Sürecin böyle işleyeceğini düşünüyorum… Ahmet Yesevi Üniversitesi, Türklerin Babil Kulesi Projesi ile bu sürece ne denli engel olabilir bilemiyorum… Kolay değil!  Bunu görüyorum. Hiç kolay değil…

Akşamüzeri, Hüseyin ve Şanlı ile buluşup Kentau’ya gitmek üzere yola koyuluyoruz. Hüseyin de genç bir Mülkiyeli ve Üniversitede yöneticilik ve hocalık yapıyor. Koca Stepte birbirini bulan üç Mülkiyeli ve üniversitenin matbaa teknisyeni Şanlı ile spor bir arabanın içinde Türkistan’dan Kentau’ya doğru yol alıyoruz. Kentau yani Maden Dağı bir Sovyet şehri… Parkları, bahçeleri yolları, kreşleri, evleri ile her şey belli bir plan dâhilinde kurulmuş muntazam bir şehir… Büyük Sovyet Coğrafyasının en güzel şehri seçilmiş vakti zamanında… Acaba nasıl bir şehir? Göreceğiz! diyorum…

Stepin bıktırıcı düzlüğünü kesen köyler, mezarlıklar, piknik alanları, sağa sola serpiştirilmiş eski zaman teknolojisi makineler… Mezarlar ve mezarlıklar ise gerçekten tuhaf… Kubbelerindeki hilâl olmasa mezarın bir Müslüman’a ait olduğunu anlamak mümkün olamayacak… Bu topraklarda mezarlar höyük mantığı ile yapılıyor… Küçük bir ev boyutunda, çoğu Yesevi türbesine benzetilmiş. Mezar evlerin içinde, ölü, sanki yaşamaya devam ediyor… Hani dirilse gündelik hayatını sürdürmekte hiç güçlük çekmeyecek. Müteveffa ne kadar zengin ise mezar ev de o kadar gerçek ev boyutlarına yaklaşıyor… Şamanizm hâlâ yaşıyor bu topraklarda. Açıkça görülüyor…

Kentau’ya geliyoruz. .Basit bitki örtüsüyle griye çalan ama yine de yeşil stepi arkamızda bırakıp şehre bozuk yollarından girdiğimizde bir anda kendimizi bir ormanın içinde buluyoruz… Evet, sanki şehir sık bir ormanın içine gizlenmiş gibi… Ağaç dokusu öylesine yoğun ki evler apartmanlar kayboluyor… Telaşsız, şehri dolaşıyoruz… Devasa parklar, sayfiye şehrini hatırlatan sessiz sokaklar, bomboş geniş meydanlar ve ağaçlar, ağaçlar, ağaçlar…

Bu duyguyu ne kadar çok yaşadım Stepte… Sanki bir film setindeyiz… Normal olmayan bir şeyler var… Terkedilmiş şehir havası… Sanki evlerde insanlar saklanmış da bizi gözlüyorlar duygusu… Ve yönetmen, biraz sonra stop diyecek herkes rahat nefes alacak, set işçileri, ışıkçılar, diğer görevliler ortalığa çıkıverecek… Birisi stop demiyor ama… Biz de Madencilerin anısına yapılan görkemli bahçeyi sonra bir başka parkı sonra bir başkasını dolaşıyoruz… Parkın birinde, dev kayıkların asılı durduğu salıncaklar, çocuksuz boynu bükük duruyor… Bir füze, parkın ucunda göğe yükselmek üzere hazır… Baykonur Kazakistan’da bilindiği üzere… Ve İkinci Savaşta bu topraklardan da Nazizm sayısız hayatı çalmış… Her yerde bir “şehitlik”… Sanat değeri yüksek, etkileyici heykellerin gölgesinde ölüler dinleniyor… Bu arada Üçüncü Reich’in tepesine yani Reichtag’a Kızıl Bayrak’ı ilk diken asker bir Kazak.. Ve sanıyorum kazaklar bununla övünmesini hâlâ seviyorlar…

Şehir eskimiş… Binalar boyasız, bakımsız, yollarda asfalt aşınmış… Ama insanlar mutsuz görünmüyor… Keyif alıyorlar hayattan. Bunu anlamak için uzun süre yaşamak gerekmiyor… Bir kafeye giriyoruz. Çoğunluk yine kadınlardan oluşuyor… Garsonlar kadın…  Sanıyorum Türkler, bu coğrafyada erkek nüfus oranını, girdikleri her ortamda yükseltiyorlar…  Bir köşede dans eden çoğunluğu kız bir grup genç, kötü hizmet kötü dans kötü kıyafetler ama kesinlikle eğlenmesini bilen, stepin tam ortasında bile gecelerini renklendiren insanlar… Biraz sonra Hüseyin’in arkadaşı Gülsüm Hanım aramıza katılıyor… Gencecik bir Kazak Kızı… Konuşkan, neşeli…  Dostoyevski, Gogol’dan söz İsa’nın çarmıha gerilme hikâyesine geliyor… Kuran’a göre olayın nasıl olduğuna ilişkin bizi bilgilendiriyor Gülsüm.  “Tanrım!” diyorum. Altı bin kilometre ötede şu stepin ortasında dahi kurtuluş yok… Neyse ki fazla uzamıyor dini meseller konusu. Sonra, Kazakların günlük hayatı hakkında bize eğlenceli bilgiler sunuyor… Sonra zaman akıp gidiyor…

Türkistan’a dönmek üzere yola çıkıyoruz… Gece pırı pırıl… Aracın san ruf’unu açıyoruz. Gökyüzü ne kadar muhteşem… Daha önce konuşmuştuk: “Kenara çekiyorum” diyorum Murad’a… Çek diyor… Bilinmeyen bir ülkenin belirsiz koordinatlarında kaybolmuşluk duygusuyla “makineyi” yolun kenarına park ediyorum.  Farları söndürüyorum. Karanlığın nefesi yüzümüzü yakıyor.  Araçtan dışarı taşıyoruz. Kendimizi yeryüzü ile gökyüzünün tam ortasına bırakıyoruz… İnanılmaz. İçimden yükselen çığlığı bastırarak gözlerime akan güzelliğin dehşetine batarak gökyüzüne koşuyorum. “Utkucu fazla uzaklaşma!” diyor Murad. “Sibirya’da aramayalım seni sonra”… Artık çok geç Murad, Kamçatka’ya sıçradım bile…

Cengiz Aytmatov mu demiş “Herkes güneşin en güzel denizde doğup battığını sanır. Bir de stepi görseler”.  İşte ben gökyüzünün bu kadar geniş ve bu kadar dar olduğuna şaşarak gökyüzünü içiyorum… Burası neresi ve tepemde asılı kaç milyon yıldız var böyle? Bu gökyüzünün altında insan uyuyabilir mi huzurla? Hiçbir şey düşünmeden huzurla uyuyabilir mi? Veysel Karanî geliyor aklıma. Yani Üveys Bin Amîr El Karnî… Muhammed’e duyduğu sevgiyle efsaneleşen ve peygamberin hırkasıyla şereflenen ünlü Sûfi… Veysel Karanî, Yemen çöllerinde geceler boyu gözlerini gökyüzüne dikip bakarmış… Gözleri kan çanağına dönünceye kadar bakarmış yıldızların sonsuzluğuna… Ne mutlu ki ona, ruhuna huzur veren şeyi bulmuş nihayetinde… Ya ben? Bu gökyüzü bana ne va’dedebilir ki?  Merak duygusunun heyecanı dışında? Yüreğimi çatlatırcasına coşturan merakın şehveti dışında? “Şu göğün altında sevişebilir misin Utkucu!” diyor bir ses… Murad’ın sesi... Yüzünü göremediğim ses, Asya’nın derinlerinden yüzüme çarpıyor… “Hayır!” diyorum. “Bu yıldız yağmuru altında imkânsız… Bu parçalanmışlık duygusuyla ve bilinmeze bir adımın kaldığı bu yerde, o adımı aşıp ötelere geçmek korkusuyla sarsılırken bir kadınla sevişebilir mi? Gökyüzünü de koynuna almayı göze almadan bir kadınla pervasızca sevişebilir mi?  Ah, benim için imkânsız dostum.”

Her yerden yıldız sarkıyor… Derin sessizlikte Samanyolu akıyor… Ufka bakıyorum. Yıldızlar sanki ayaklarıma yakın, biraz daha yukarıda göz seviyemde ve sonra tam başımın üstünde kulağıma bir şeyler söylemeye çalışıyor. Ve görüyorum ki asıl stepte dünyanın nasıl da bir kubbeyle örtüldüğünü anlıyor insan.. Heyecanla bağırıyorum: “Bakın dünya yuvarlak dostlar!” Gerçekten yuvarlak... Aslında gördüğüm bir küre değil yarı küre… Bu yarım kürenin çizgileri o kadar belli ki  bir koşu gidip kalıbını çıkartası geliyor insanın…Sonra Ortaçağ’da çizilmiş dünya tasvirleri geliyor aklıma.. Düzlüğü örten kubbe. Kubbenin dışına başını uzatmış bir insan… Hadi gidelim artık. Hüseyin’den geliyor ses… Kendimize geliyoruz. Zorla söküyorum kendimi arz ile semanın arasındaki bu araftan… Araca biniyoruz. Motoru çalıştırıyorum. Bir türkü söylüyorum… Steple ilgisi yok ama… Olmasın! Her türkü bir hüznü büyütür içinde… “Kırmızı gül her dem olmaz! Yaralara merhem olmaz! Balam nenni, yavrum nenni!”  Murad “Bak” diyor. Stepin türküsünü duyuyor musun? Susup türküyü dinliyoruz. Türkistan’a kadar kimse konuşmuyor…



Yesevi’nin hücresinde…

Dersler bitti. Son konferansı Murad sundu… Kazakçası ve Kazak Tarihi üzerindeki “pratik” bilgileri ile öğrenciler üzerinde etki uyandırmasını biliyor Murad. Güzel anlatıyor… Sınıfa hâkim, ses tonu kucaklayıcı iyi hatip… Ben mevzuata ilişkin teknik konularda soruları yanıtlıyorum… Dinleyiciler uluslararası ilişkiler bölümünden… Keyifli bir sunum oluyor. Ve görevimiz hakkıyla tamamına eriyor. Öyle mi? Hayır? Henüz değil!  Önümüzde son bir görev var…Yapmadan Türkistan’ı terk edemeyiz.. Cevdet Hocamızla konuşuyor ve yanımıza Genç Mülkiyeli dostumuz Hüseyin’i alıp Yesevi Türbesi’nin yolunu tutuyoruz… Bu kez Türbenin içini ve Sûfi’nin hayatını geçirdiği dergâhı gezeceğiz…

Hüseyin, İsmail, Murad ve Ben. Ve bir de dijital fotoğraf makinesi. Hazır mıyız? Hazırız… İlk hedef Kubbelerin hemen önünde duran tek ağaç, Dilek Ağacı… Herhalde bu topraklardan yedi bin kilometre batıya yol alsak her bir kilometrede benzer bir dilek ağacı bulmamız mümkün olacak! Henüz çiçek açmamış ama dallarından meyve yerine değişik renklerde bezler sarkan bir ağaç bu… Hemen önüne geçiyoruz Murad’la  ve kimse görmeden, asılı  çaputları sanki biz bağlıyormuş gibi yaparak başkaların kısmetini kapıyor ve kendi kısmetlerimizi açıyoruz iki kare fotoğraf uğruna.. Ama kötü niyetimiz yok ve kimsenin kısmetinde gözümüz de Otel Müdürümüz İsmail sanatçı ruhunu açığa çıkartarak konu mankenlerini yönlendiriyor. “Elinizi hafif yukarı kaldırın, Hayır biraz daha, başınızı Türbe’ye çevirin, Tamam çekiiyooruum.!”

Yesevi Türbesi Asya’nın Kabesi olarak anılıyor. Türbe’nin bulunduğu yer Sit alanı ama sadece kazı ya da inşaat yapmak değil aynı zamanda sigara içmek alkol kullanmak, öpüşmek sevişmek! de yasak… Kuralı ihlal eden gençleri sıklıkla görmek mümkünse de kural tanımazları hizaya sokan inzibatlara henüz rastlamadık.

Türbe’nin sadece sahibi değil doğrudan kendisi de kutsal olarak düşünüldüğünden ziyaretçilerin nasıl bir tapınma duygusu ile türbe ile temas ettiklerini görmek son gün bile şaşkınlık duygusu uyandırıyordu bizde… Tüm ziyaretçiler türbenin çevresini tavaf ediyorlar… Ancak tavaf ederken Türbe’ye el sürmeyi de ihmal etmiyorlar… Binanın köşelerine geldiklerinde duruyor yere çömeliyor ve dua ediyorlar.. Bu kaç kez tekrarlanıyor bilmiyorum ama türbenin tavaf için biraz büyükçe olduğunu söylemeliyim.. Bu tavaf olayına Aslan Bab’ın türbesinde de tanık oldum. Orada ritüel Türbeyi tavaf etmenin ötesine geçiyor ve Türbe içindeki caminin ahşap direklerini tavafı da kapsıyordu. Kırk santim çapındaki ahşap direkleri ciddiyetle dönüp duran sonra da ellerini yüzüne kapayan yaşlı kadını unutmak mümkün mü?

Yesevi Türbesinin kutsiyeti o denli güçlü ki ihtiyacı olan herkes şifa bulmak için, koca bulmak için, iş bulmak için, kariyer yapmak için, para kazanmak için, düşmanını alt etmek için velhasıl her sebepten akın akın mezarı ziyarete geliyorlar… Tesadüf o gün derin dekolteli gelinliğiyle dikkat çeken gelin ve güveyi düğün evinin kalabalığıyla türbedeydiler. Bir imam, onlar için dua okuyordu.  Hemen fotoğrafladık sahneyi…

Türbenin içindeyiz… Kameralarla korunuyor Türbe… Fotoğraf çekmek filme almak yasak… Hüseyin,  Kazak görevlilere Türkçe dersi verdiği için bizi yabancı olarak algılamıyorlar. Elimizdeki makineyi de içeri sokuyoruz böylece… Türbe içinde fotoğraf çekmeye kararlıyız! Anlam veremediğimiz yasakları çiğnemek genlerimizden geliyor herhalde… Büyük, sade bir yapı… Sadece bir ölü evi değil burası… Aynı zamanda yönetim merkezi olarak da kullanılmış vakti zamanında… Aşevi her gün yemek çıkartıyormuş mesela… Kayık şeklinde büyük karavanayı görüyoruz… Hemen fotoğraflıyoruz…  Devam ediyor ve cami olarak kullanılan yere geliyoruz. Herhalde ince uzun kubbenin tam altı oluyor burası… Hiç eşya yok… Her şey basit ve sade… İki eser dikkatimi çekiyor. İlki, zaten çok meşhur. Demir bir kazan bu. Yedi metalin karışımı ile yapılmış iki ton ağırlığında üç bin litre su alabilen devasa bir kazan…   Sade işlemeleriyle göz dolduruyor… Ve ikinci eser bir askılık… Fakat bu elbise askılığının bir özelliği var… Sökülüp takılabiliyor… Göç esnasında, parçalara ayırarak taşıyabiliyorsunuz.. Zekice ve kullanışlı. İlk kez kendimi iyi hissediyorum… Nihayet uygarlığa sunduğumuz bir katkıyla övünebiliyorum… Sonra sıra Büyük Sûfi’in mezarına geliyor… Dev bir sanduka bizi karşılıyor.. Herhalde, beş metre boyunda üç metre yüksekliğinde bir sanduka bu. 

Melâmet hırkasını giyip de

Kul Hoca Ahmet sen kötülerin en kötüsü
Herkes buğday oldu sen samansın saman
Yoldan sapan günahlıların en cahilisin sen

diye yerinen,

Saç sakalım ağardı gönlüm kara
Mahşer günü rahmetmezsen  halim kötü
Sen bilirsin amelim yok günahım çok

diye dövünen bir Sûfi’ye böylesi bir sanduka yapmanın onun felsefesini anlamamak olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı?  Ama her zaman böyle değil midir? Fikir adamları ile halk arasındaki açıdan söz ediyorum. Yesevi ile onun takipçileri arasında bu açı fazlasıyla açık duruyor…

Türbe’den çıkıyoruz..  1993 yılında TİKA fonları ile restore edilmiş bu tarihi yapı… Şimdiki hali bakımlı, temiz ve tertipli. Çevresinde eski şehri temsilen dikilen çamur renkli uzun ve alçak sur oyuncak gibi duruyor ve eserin görkemini gölgeliyor… 

Türbe’nin Timur tarafından yaptırıldığını söylemiştik sanıyorum. Ama hikâyesini yazmamıştık… Timur rüyasında Ahmet Yesevi’yi görür. Yesevi ona Buhara’yı fethedeceğini açıklar… Bunun üzerine Yesevi’nin mütevazı mezarının bulunduğu Yesi yani şimdiki Türkistan şehrine gelen Timur, mimarlarına görkemli bir eser yapmalarını buyurur. Yıl 1396’dır. İki yıl içinde hem Buhara fethedilir hem de eser tamamlanır. Sonrasında türbeye dergâh, imarethane mescit ve diğer binalar eklenerek yapı bir Külliye haline getirilir.

Timur’un, Yesevi’yi düşünde görüp görmediğini bilemiyoruz. Ama tahmin ediyoruz ki Yesevi, Timur gibi şiddeti seven bir hükümdarın düşüne girseydi  Buhara’yı fethetmekten hiç söz etmez başka öğütlerle ona insan sevgisi vermeye çalışırdı… Yesevi, zaten çağının sevilen bir insanı, Pir-i Türkistan olarak ne üne ne de böyle haşmetli bir türbeye ihtiyacı vardı… Herhalde mesele Timur’un Müslüman bir Türk kentine düzenleyeceği seferde halkı yanına çekmek için yaptığı bir manipülâsyondan ibaretti… Belki de meseleye iyi tarafından bakmak gerekiyor. Buhara düştü insanlar öldü ama nihayetinde bu çırılçıplak Bozkır, görkemli bir eser kazandı 1400 yılında… Rüya deyince aklıma İstanbul’un fethinden sonra Peygamberin bayraktarı Eyüp Sultan’ın mezarının bulunması hikâyesi geliyor… Akşemseddin’in düşünde mezarın yerini görmesinin sebebi hikmeti de herhalde aklıselim tarihçiler tarafından üzerinde fazla düşünmeye gerek olmadan anlaşılabiliyor. Siyaset,  eldeki tüm araçların halkın duygu ve eyleminin yönetilmesi için seferber edilmesinden ibaret değil mi zaten?

Çarşamba günü olduğu halde etraf kalabalık… Kalabalığa karışmadan, Yesevi’nin yeraltında altmış yıl geçirdiği iddia edilen dergâhına doğru ilerliyoruz… Bir kapıdan girip yerin altına doğru yolculuğa çıkıyoruz… Evet, asıl ilginç yolculuk şimdi başlıyor…

Üçüncü Bölümün Sonu


Alçak ve dar bir kapıdan karanlık ve nemli bir odaya giriyoruz… Merdivenleri inerek yerin altına doğru yol alıyoruz. Bir anda büyük bir meydanda buluyoruz kendimizi… Şaşırıyoruz. Orta yerde, bulunduğumuz dergâhın bir alman tarafından yapılmış maketi duruyor… Bu dergâh, gerçekten büyük, etkileyici ama dışarıdan fark edilmiyor bile!  Ana gövde, toprağın altına gizlenmiş. Maketin yanında dergâhta kullanılan kazan ve siniler. Duvarda dev bir harita. Harita’da, Yesevi yolundan gidenlerin güzergâhları… Devam ediyoruz…  Gitmek, aşağı inmek anlamına geliyor burada… Yesevi’nin yıkandığı büyükçe bir oda. Temizliğe çok önem verdiğini ve tüm dervişlerine bunu öğütlediğini söylüyor Rehberimiz İsmail… Sonra Yesevi’nin altmış üç yaşında indiği ve altmış yıl dünya yüzüne hiç çıkmayıp orada Hikmet-i yazdığı rivayet edilen hücresine inen merdivenleri görüyoruz. Hücre’ye inme izni yok.  Nasıl bir yer? İnsek mi acaba? Diplomatik ilişkilerde sorun yaratmamak için merakımızı gemliyoruz. Ve hücrenin maketiyle yetiniyoruz. Bir mum, bir divit, bir hokka ve parşömen ve sadece ben’iyle birlikte altmış yılını tüketen bir Sufî…

Sonra bu inziva yerinden çıkıp üst katlara yöneliyoruz… Genişçe başka bir meydan sanki Roma’daki forum gibi… Küçük odaları işaret eden yan duvarları yıkılmış bölmeler… Dergâh’ın Büyük Türkistan’ın fikir merkezi olduğunu binanın cesametinden anlamak mümkün…

Fakat Yesevi’nin zikrindeki mânâ Türkistan sınırlarına hapsolmuş gözükmüyor; dergâhından dünyanın dört bir yanına yayılmış ve hâlâ sesiyle, fikriyle  insanlığı etkileyen bir zikir bu…

Büyük sûfi’nin yaptığı kanımca çok basit. İslam’a Asya’nın kanını karıştırıyor… Göçebe kültürünün kandaşlığını içiriyor Arap göçebelerinin dinine.  Ve ortaya insancıl, kâinatı kucaklamak derdinde, doğayla barışık, mala tamah etmeyen, , canlıya ve cansıza saygısını esirgemeyen, kendini abartmayan ama kendisiyle hesabı olan, dünya işlerinden el etek çekmeyen, şeffaf, her şeyiyle meydanda ve meselesi gönüllerle olan bir din felsefesi ve tarikat ortaya çıkıyor…

İslam’ın şartlarına yeni maddeler ekleyen Yesevi, her şeyden önce sözü yumuşak söylemenin altını çiziyor.

Sünnet imiş kâfir olsa incitme sen
Gönlü katı kâlp kırana Allah küser
Allah hakkı öyle kula cehennem var
Bilginlerden işiterek dedim bunu (ben y.n)

Bir Devlet Başkanı ve siyaset adamı olarak peygamberin sünnetinde yumuşaklığın ne derece hüküm sürdüğü tartışılabilir belki ama sûfiler her zaman sözü yumuşak söylemeyi Kâinatın özüne saygı olarak gördüler… Yunus Emre’nin yaradılanı yaradandan ötürü sevmesi bu saygının en açık ifadesi değil midir? Yunus’un hocası Ahmet Yesevi ise gönülleri katı olup kâfirleri incitenlerin dahi kendi cehennemlerine kapı açtığını bildiriyor. İktidar mücadelesinin kâfirlere ve hatta Müslümanlara karşı hoşgörüyü nasıl ortadan kaldırdığını görmek için ise İslâm tarihine bakmak yeterli… Peygamber aleyhinde şiirler kaleme alan Kadın şair Asma Binti Mervan’ın, gece yarısı evinde uyurken çocuklarının gözleri önünde Umeyr tarafından öldürülmesi ve bu cinayetin peygamberce onaylanmasını açıklamak pek kolay değil. Ve siyasetin kanlı elinin İslam’ın en seçkin halifelerinin bedenlerine, en kutsal mekânlarda uzanabilmesi, Ömer’in, Ali’nin ve Osman’ın görevleri başında öldürülmeleri bir başka örnek… Ve belki de asıl trajik olanı ise kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı iddia edilen Peygamberin öz be öz torunlarının, bu iddiaya iman etmiş müminler tarafından Kerbelâ’da katledilmeleridir. Ahmet Yesevi, tüm bu tarihsel arka plana rağmen, İslam’ın özünde barış ve hoşgörü bulabiliyor. İnsan ilişkilerinde sertlikten yana olmamayı dinin şartı seviyesine çıkararak siyasetin katılaştırdığı İslam’ı belki de özüne döndürmeye çalışıyor.

Ne acıdır ki hoşgörüsüzlük ve ötekine hayat hakkı tanımamak İslam Tarihinden bugüne uzanıyor. Yesevi yolunun Anadolu’daki temsilcileri olan Alevilerin, dinsizlik ve Komünizm iddiasıyla Maraş’ta nasıl bir vahşetle karınları deşilerek öldürüldüğünü hatırlamak, tüm bu tarih bilgimize rağmen hâlâ bizi şaşırtıyor.

Yesevi için İslam’ın diğer bir şartı ise bilim öğrenmek…

Nâdân dediği cahillere karşı tavırlı.. Tabii buradaki cahilden tam olarak ne anlatmak istediğini bilmek gerekiyor… İhtimal ki sıradan insanlardan öte dinde taassubu öne çıkaran, dogmalarla yaşayan, sorgulamayan kişiler anlatılmak isteniyor. Nihayetinde Sufi, aşk ile Allah’ı arayan bir mürid olarak her zaman kendisiyle hesaplaşma içinde değil midir? Belki de Nâdân ifadesiyle bu hesaplaşmasını sona erdirenleri hedefliyor Yesevi…

Nâdanlardan işitmedim bir güzel söz…

Nâdân ile geçen ömrün boşa geçer

Bir şey umma nâdânlardan kadrin bilmez
Karanlıkta yolu sorsan  yol göstermez.

Nâdânlara mana sırrı demek olmaz.
İnci cevher ucuz ucuz satmak olmaz
Ethem gibi dünya derdi koymak olmaz
Koymak olmaz pir dediğin yapmayınca…

Yesevi’nin şikâyetlerindeki şiddet herhalde kendi tarikatına ve önerdiği yola karşı yükselen muhalefete de işaret ediyor olsa gerek… Yesevi kendini sufi olarak tanıtan ama bir sufi gibi yaşamayıp halkın sırtından geçinenlere karşı da öfkesini dizeleriyle yansıtıyor… Bu sufilerin  başka tarikatların müridleri olduğu ve bu tarikatlarla belki de siyasi bir çekişmenin varlığı hissediliyor.

Nihayetinde Yesevi dizelerinde herhalde kendi müridlerinden söz etmese gerekir…

Sofi olmaz ne yapsın
Evde yapar işi yok
Sofilik dava kılar
Halka verir aşı yok
Ah vah eder durur da
Gözde damla yaşı yok

Görünüşün sofi de
Asla İslam olmadın

Sofi olup nefs için
Her an kapıya bakar
Hediye geldi mi der
Gelen kişiye bakar
Allahın lanetini
Her an boynuna takar

Görünüşün sofi de
Asla İslam olmadın

Sofi gamsız yürürsün
Dane tespihi alıp
Dünyaya mağrur olup
Dini arkaya salıp
Kork artık gel kork şimdi
Gel Tanrıya yalvarıp
Görünüşün sofi de
Asla İslam olmadın

Sofilik böyle midir
Daim işin gafletle,
Dane tesbih elinde
Dillerin gıybet ile
Göğse sille vurursun
Kötü nefs izzet ile

Görünüşün sofi de
Asla İslam olmadın


İslam içinde tarikatlar arasındaki mücadelenin ipuçlarını veriyor kanımca bu dizeler…
Sufilik ve tarikat teşkilatını kendi siyasi ya da ticari kaygıları için kullanan, sufiliği geçim kapısı haline getiren diğer tarikatları, Yesevi, bu şekilde  topa tutarken, bu sahte sufilerin son nefeslerinde bile  “İman nurundan” uzak olacaklarının altını çiziyor…

Yesevi, kendi müridlerinin hayatlarını idame ettirecek işler yapmalarını öğütlemiş ve kendisi de tahta kaşık ve benzeri araç gereç işleyerek geçimini sağlamıştır.

Nihayetinde Ahmet Yesevi de her sûfi gibi dünya malı ve zevkleriyle arasına mesafe koyarak yaşıyor ve bu mesafenin açıklığını  Hikmet’inde dile getiriyor.

İşte enfes dizeler

Ahmet sen sofi olsan
Sofilik kolay değil
Dünya malı sevmedi
Dünya malı sevenler
Biliniz insan değil

Görünüşün sofi de
Asla İslam olmadın

diyerek  Yesevi yine melamet hırkasını giymekten yani özünü hakir görmekten vazgeçmiyor ve hasımlarını eleştirdikten sonra kendisini de yerin dibine batırmakta  asla beis görmüyor…

Dünya malını sevenleri insan olarak bile kabul etmeyen bir Sufi var karşımızda… Hani bir adım ötesi Komünist felsefe olacak ama mistisizm eşikte nöbet bekliyor ve bu kavuşmaya engel oluyor.

Yesevi’nin dünya malı hakkındaki keskin değerlendirmesi ortak mülkiyetin yeni yeni çözülmeye başladığı Asyaik Türk kabileleri için yabancı bir şey değil aslında… Sufilik bu anlamda kabilelerin eski dinleriyle kucaklaşıyor…

Ve büyük sufinin dergâhında kadınlara kucak açması da yine Asya Türklerinin yaşam tarzıyla uyumlu… Yesevi’nin tarikatı gerçekten bir umutsuzluk yolu değil. Özellikle kadınlar için… Kadın, erkekle birlikte sohbetlere katılabiliyor, fikir beyan edebiliyor, yorum yapabiliyor ve erkekle birlikte zikredebiliyor… Fakat sadece bugün değil o dönemde de bu uygulama özellikle Arap İslam Merkezine yaklaştıkça tepki çekmiş Yesevi’nin tarikatına karşı kuşkular ortaya çıkmıştır. “ … bu hususlarda ortaya çıkacak dedikoduları önlemek için Ahmed Yesevi bir test de uygular. Ergenliğinden o güne kadar cinsiyet organı mahalline sağ eli ile değmemiş bir dervişini aramış ve bu nitelikteki tek dervişi olan Celal Ata’ya bir cam kap içerisine yerleştirdiği köz ve pamuğu yan yana koyarak vermiş ve Horasan’daki dedikoduculara göndermiştir. Horasan’a kadar gelen közün ateşi hiç sönmediği gibi pamuğu da tutuşturmamıştır. Bu durumu tespit etmek için toplanan alimlere Celal Ata der ki “ Garazsız olarak –art niyet taşımadan- ve irade ile olmaksızın kadın ve erkekler bir mecliste Allah’ı zikretseler kalplerini Allah kendi harareti ve Tanrılığının cezbesi ile tasarruf ederek hain düşüncelerin istilasından saklasın..” Bunu işiten Horasan uleması iddialarından vazgeçtiler ve istiğfar ettiler. Bu durumu izah için Hazini, “Kıyamet günü Arasat meydanında bir araya gelen Allah’ın halkı dehşet ve hayretten nasıl birbirlerinden habersiz kalırlarsa zikrullah meclisi de evliyaullah şerefinden kıyamet günün gibidir” demekte ve zikir meclisinde hasıl olan manevi hava ile kadın ve erkeğin birbirlerinde habersiz kalacaklarını -veya kalmaları gerektiğini- dervişane bir nezaket ile ima etmektedir.”(Vikipedia.org. Ahmet Yesevi maddesinden)

Pamuk ve közün yan yana olmayacağını beyan edenlere karşı  Yesevi’nin tezi, meselenin gönülde olduğudur. O dönemde muarızlarını ikna etmiş gibi gözüken Yesevi bugün kadın ve erkeği “fıtratları” gereği birbirinden koparan dini yorumları görmüş olsaydı ne derdi acaba?

Şurası kesin ki Yesevi’nin kadın erkek ilişkilerindeki metodu ile Merkez İslam yorumu arasında ciddi bir fark bulunmaktadır… Merkezî İslam, kadını sadece gündelik hayattan çıkarmakla kalmamış kesin hükümlerle kadının statüsünü erkekten aşağı ve değişmezlik hükmüne bağlamıştır… Kadının erkekten bir gömlek aşağıda olduğu hükmü eğer İslam’ın bir numaralı yazılı kaynağında er alıyor ve bu statü, zaman ötesi olarak tanımlanıyorsa o halde bin yıl önce de bugün de ve bin yıl sonra da kadın her zaman erkeğin iradesine tabi olmaya mahkum olacaktır.. Aslında bu mahkûmiyet, Kuran’a göre yapısaldır ve kadın erkeğin yönetimine ihtiyaç duymaktadır…

Bu kadın tanımı nedeniyledir ki bugün Türkiye, İslam dünyasının modern ülkesi olarak öne çıkarken kadın erkek ilişkilerinde Yesevi’nin yorumuna uygun yaşayan Kazakistan Türkiye ile kıyas kabul edilemeyecek kadar modern ve ileridedir. Ve çok açık ki Kazakistan kadın haklarında bugünü yaşıyorsa Türkiye henüz ortaçağ aşamasındadır… Ne yazık ki bu sözlerde bir abartı bulunmamaktadır… Karşılaştırmada, yasal düzenlemelerden öte gündelik hayatta kadının yeri ve etkinliği dikkate alınmıştır.

Dönüş…

Dergâhtan çıkıyoruz… Kazak görevlilerle ki hepsi kadın,  vedalaştıktan sonra hazırlıklarımızı yapmak üzere otelimizin yolunu tutuyoruz… Türkuaz kubbelerin altında İsmail bizi son kez fotoğraflıyor… Acaba bizde mi tavaf etsek… Hani kısmetimiz açılır falan… Yorulduk. Tavafa halimiz kalmamış durumda… Son kez türkuazı içimize çekip ayrılıyoruz uhrevi mekândan…

Fakat bir kez daha Kentau yolları gözüküyor Murad’la bana… Yine step yine sonsuz düzlük, gri gökyüzü ama dingin… Kentau’ya varıyoruz.  Bizim de Murad’la birlikte ortak tebliğ sunduğumuz “Ortalık Asya’nın Entegrasyonu Kongresi”ne gelen akademisyenlerle karşılaşıyoruz… Henüz dönmemişler diğer Türkî Cumhuriyetlerdeki üniversitelerine… Türkiye’de görüşmek üzere vedalaşıyoruz. Şehre geliş sebebimiz ise bir davet… Doktor Ahmet Şimşek ve kıymetli Kazak Eşi Reyhan Hanım bize güzel bir akşam yemeği sunuyorlar… Kazak mutfağının seçkin örnekleriyle son damak temasımız… Ve enfes bir vişne şarabı ile pembeleşiyoruz.  Küçük kızları Tomris’le oynamak güzel… Türkiye’yi hatırlıyoruz yine ama bu kez özlemle… Muradın ikizleri var, henüz bir yaşına gelmemiş. İlyada, kızım, ne yapıyor acaba?


Dönüş vakti geliyor nihayet…

Kıymetli hocamız Cevdet Küçük ve Veli Ekin üstadımızla vedalaşıyoruz… Yesevi Türbesinin resmeden küçük halılar armağan ediyor Veli Üstad. Altı bin kilometre yoldan sonra şu anda Kitap odasının tam ortasında duruyor.

Her şey hiçlik de olsa geçiciliğimizi sabitleyen kalıcılıklar arıyoruz kendimize. Resimler, fotoğraflar, bir iki satır mektup, bir hüzünlü dize… Ve ben; nihilizmin kıyılarında yürüyen ben; yine de işte, Aslan Bab’ın türbesini görüp hayıflanıyorum… Neden o çağlardan daha fazla eser kalmamış dokunabileceğim? Neden aslında köklerimize dokunmaya geldiğim bu coğrafyada görkemli şehirlerimiz yok bin yıl öncesinden kalan? Söylediklerim nasıl da çelişki içeriyor aslında, biliyorum! Göçebe olmasaydık şimdi, muhakkak Türkiye Türkleri olmayacaktı… Osmanlı bu haliyle olmayacaktı.  Balkanlar olmayacaktır bu haliyle… Steplerde görkemli şehirler kurulmadığı için belki de Osmanlı görkemiyle parladı üç yüz yıl İstanbul’da… Yine hiçlikten hiçlik mi çıkartıyoruz… Hayır değil değişimden değişim çıkartıyoruz daha çok… Köklerimizi ararken bu köklerin dört bir yandan geldiğini ve dört bir yana dağıldığını bilmek gerekiyor…  Sahi kökümüz nerede bizim? Asya’nın içlerinde mi? Yoksa Galata’da mı? Yoksa Üsküp’te mi? Peki Girit ve Selanik’te mi? Ya da Kale-i Kifeda’da mı?

Yürüdüğümüz topraklar bomboş olsaydı biz şimdiki biz olabilir miydik sahi?

Yesevi’nin talebesi Mevlana bize sesleniyor:

Kim olursan ol gel…

Sahi kimiz biz? O gelenler kimdiler? Sahiden kim? Ve gidenler nereye gittiler? Nasıl gittiler? Neden gittiler?  

Sorular aklıma, hayır yüreğime batıyor.

Türkçe konuşuyoruz… Kazak bir çocukla ne kadar rahat anlaşabiliyorum… Murat Agay’ına “Otur!” diyor Asya Türkçesi’yle iki yaşındaki Gohar Bebek… Oturuyorum. Altı bin kilometre öteden geldiğim halde onu anlıyorum. Ben o bebeğin ulusundanım… Ama aynı zamanda Girit’te atıyor kalbim… Symnra’nın bir parçasıyım… Ve bu toprakların eski sahiplerinin… Sahi kim eski kim yeni? Kim nereden gelmiş kim nereye gidiyor… Agay Ağa Ağabey ve Aga… Kimin dili önceden kiminki sonra… Kazakçadan Yunancaya akan bir dil var, bir nehir…

Mevlana ne diyor?

Kim olursan ol gel!

Avusturya İşçi marşı ne diyor peki?

Dil farkı bilmeyiz din farkı bilmeyiz sanki doğduk bir anadan…

  
Sanıyorum bir anadan doğmuş olmanın ideolojisiyle, yani başka bir dünyanın tahayyülü ile Babil Kulesini yükseltmek gerekiyor el verip…

Yoksa yıldızlara hayat götürmeye kalkan insan soyunun dünyaya ölüm indirmesi içten bile değil. Nazım’ın dizeleriyle…

Ama bu büyük kardeşliği büyütürken Uzak Asya’daki köklerimizden alacağımızı almak vereceğimizi vermek de bir başka güzellik değil mi? Hani bize ait bir şeyler var burada ve bu sadece kelimeler değil… Hafızamızın bir bölümü burada kalmış… Dilimiz var gürül gürül bir nehir… Akıyor bu topraklarda… Anılarımız var hatırlamamız gereken… Ve oradan yedi bin kilometre uzağa, Üsküp’e uzanan hatıralar bunlar…

Tüm bu hatıratın sadece Türkçe olmadığını ve bütün dilleri bütün yerel kültürleri kucakladığını bu topraklarda herkesin harman olduğunu düşünüyorum… Ama Türkçenin kardeşliği ne güzelmiş… Tadına varıyorum.

Her ayrılık bir büyük bütünün ışığı olmalı diyorum…

Bir büyük bütün, içindeki farklılıklarla güzel diyorum…

Zerrede bütün, bütünde zerre, hepte bir;  birde hepiz…

Diller ve kültürler farklılık değil zenginlik olsa gerekir diyorum…

Bir düş uçuruyorum…

Bir kardeşlik düşü uçuruyorum.

Bağlardan çaldığım üzümleri yine yemek istiyorum yaslanıp mavi göğün göğsüne…

Bundan vazgeçmiyorum…

Kırk yaşında bu düşten vazgeçmiyorum ve bir düş uçuruyorum mavi göğün göğsüne…



Saatler, yirmi dörde doğru gece vardiyasına girerken, Çimkent’ten havalanan uçağımız Almatı Havaalanı’na iniyor. Böylece altı saatlik bekleyişimiz başlıyor. Kongrede tanıştığımız bir başka Mülkiyeli genç dostumuz Volkan gelseydi Almatı’nın gece fotoğraflarını gözlerimizle çekebilirdik. Gelemedi. Bize de bir kafeyi mekan seçmek düştü  Murad’la hiç uyumadık. O ders notlarını karıştırıyor ben Namık Kemal Zeybek’in Ahmet Yesevi üzerine kitabını okuyorum. Uykusuzluğa direniyoruz.  Uçağı kaçırmamak gerek değil mi? Murad’a Divan-ı Hikmet’ten şiirler okuyorum… Arada step gecesinin keskin serinliğine çıkıp dirilmeye çalışıyoruz. Kitabı bitiriyorum… Güzel bir insanmış bu Yesevi… Zaten her dinden sûfileri severim…

Yine de mistisizm doğayı kırmak değil mi?

Ne diyordu Freud: “Din insanların çocuksuluğuydu ama artık büyüme vakti gelmedi mi? Artık insanlar, şu kâinatta yalnız başına olduklarının ve mânâsızlığın ayırdına varıp kendileriyle hesaplaşabilmeli bu derin yalnızlık duygusunun tüm sancısına rağmen özgürlüğün ne demek olduğunun farkına varabilmeliler… İnsanlar artık büyümeliler…

Freud’u seviyorum…

Çıplak, korkutucu, huzursuz. Ama yalansız ve doğal…

Sabah oluyor. Gün ışıyor. Kazak Güneşi veda için doğuyor bu kez. Gerçekten güzelmiş stepte gün doğumu.  Uçağa biniyoruz… Koltuklarımıza yerleşiyor ve altı saatlik azaba başlıyoruz. Bu kez uykunun hükümranlığında yolu hissetmiyoruz bile.  


Murat UTKUCU
Kitap Odası, İlâhiyat, İzmir,  29 Mayıs 2006 Pazartesi,  Saat 06:29




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa