Editörler

Gülçin Tellioğlu
Bülent Irkkan
Ş.Uğur Okçu

Yayın Kurulu

Meryem Akköse
Can Gazialem
Elif İnan
Şirin Karadeniz
Nejat Kutup
Doğanay Sevindik
Aylin Yılmazbayhan
Leyla Yücel






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Doğunun Büyüleyici Kentleri - I Beyrut Tekin Ertuğ

1970’lerin ilk yıllarında başlayan ve yaklaşık 30 yıl süren iç savaşın yıkıcı etkilerini çok şiddetli bir biçimde yaşayan Beyrut’a ait fotoğraflar ve haber programlarına eşlik eden televizyon görüntüleri, çoğumuzun belleğinde tazeliğini koruyordur şüphesiz. İç savaş öncesi halk arasında Doğunun Paris’i diye nitelenecek kadar çok beğeni kazanan Beyrut, hem son derece canlı bir ticari merkez, hem de dillere destan bir eğlence merkezi olarak ışıldamaktaydı bulunduğu bölgede. 1970 öncesi ışıltılı gece eğlenceleriyle (özellikle de kumarhaneleriyle) ve dünyanın değişik ülkelerinden akan çok miktardaki paraya ev sahipliği yapmakla popüler olan Beyrut, iç savaşla birlikte bu kez bombalarla tahrip edilmiş sokaklarına ve atılan mermilerle delik deşik edilmiş bina duvarlarına ait trajik görüntüleriyle popüler olmaya başladı.

Asıl trajedi daha da gerilerdeydi. Yerlerini yurtlarını iç savaşın tahribatı ve tehdidi yüzünden terk edip gidenlere ait göz yaşı görüntüleri, sokaklarda yakılan araçlara ve patlayan bombalardan kaçışan insanlara ilişkin dehşet görüntüleri saptanabilse de; ekonomisinin canlılığı ve gelir seviyesinin yüksekliği ile Ortadoğu’da önemi sürekli artan Beyrut’ un ışıltısının ağır ağır söndürülmesine dair görüntülerin saptanması olası değildi. Beyrut ekonomisi çökertilmişti. Gelişmesi engellenmiş, büyümesi durdurulmuştu. Kesintiye uğramıştı her şey. Herkes kapı komşusuyla düşman olmuştu artık. Canlarını kurtarabilmek amaçlı kaçışlarla birlikte, kaçan sermayenin yanısıra dinamik girişim gücü de terk etmişti Beyrut’u. 

Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde bulunduğu dönemlere ait Vilayet Sarayı’nın görkemli duruşu, kentin bütün birikiminin Osmanlı’nın mirası olduğu sonucuna götürüyor insanı. Bir başka deyişle; böylesi dinamik bir ticari hayatın ve girişim gücünün, eğitim ve kültür alt yapısının Osmanlı’nın eseri olduğunu ya da (daha mütevazı ve iddiasız bir yaklaşımla) bütün bu oluşumda Osmanlı’nın çok önemli katkıları bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Şimdi toparlanmakta Beyrut. İç savaşın yıkıntılarını onarmak konusunda bir hayli mesafe alınmış olduğunu, sokaklarında serbestçe dolaştığınızda somut bir biçimde görmektesiniz. Tarihi nitelikteki binalar orjinal mimari özellikleri korunarak yeniden düzenlenmiş ve bunların neredeyse tümüne yakın kısmının onarımı tamamlanmış durumda. Bununla birlikte modern mimariye örnek büyük iş merkezleri ve konut olarak tasarlanmış pek çok yüksek bina inşa edildiğine tanık olmaktasınız. Kentin imarına yönelik bir diğer kayda değer değişim de, iç savaş sırasında şehir merkezlerini güvenlik nedeniyle terketmek zorunda kalan ancak Beyrut’u terketmek istemeyen kimselerin kentin hemen gerisinde yükselen sarp tepelerin ve dağların en yüksek yerlerine inşa ettikleri yerleşim alanlarıdır. Kent merkezinden kaçış ve daha gerilerdeki dağlık alanlara yerleşim uzun yıllar devam ettiği için bu, alışılageldik bir duruma yol açmış ve hız kazanan sirkülasyon zaman içerisinde artık kentin gerisinde yükselen bu tepeleri en fazla ilgi çeken yerler haline getirmiş olmalı. Liman çevresinden ve sahil şeridinden yukarılara doğru baktığınızda çok pahalı olduğu ilk bakışta belli olan, çevresi heykellerle desteklenmiş lüks oteller, villalar, sağlık merkezleri, eğlence/kumar merkezleri, çok katlı binalardan oluşan ama yüksek gelir seviyesindeki kesimlerin ikamet ettiği kolayca anlaşılan lüks siteler oluşturulmuş ve Lübnan nüfusunun tamamına yakınını barındıran büyük bir metropole dönüşmüş Beyrut.

Önceleri ticari kervan sahiplerini, yük develerini ve limana demirlemiş ticaret gemilerinin tayfalarını ağırlamış, doğudan gelen baharat, ipek ve esansları batıya aktarmış ve doğunun mistik yaşam biçimi ile batının hızlı ticari anlayışını buluşturmuş olan kent merkezindeki eski tarihi taş binalar, bugün o otantik işlevlerini yitirmiş olsalar da, modern dünyanın en şirin “cafe”lerini, “fast food” dükkanlarını, ünlü markaları pazarlayan mağazalarını ve adım başı karşınıza çıkan “bar“larını barındırmaktadırlar. Beyrut’un dillere destan gece eğlenceleri yeniden canlanmış görünüyor. “Beyrut’ ta hayat gece yarısından sonra başlar“ denmekte. İç savaş öncesi canlılığın yeniden kazanılmaya başlandığı apaçık belli olan rüya kent Beyrut’un tarihteki ihtişamlı günlerine yeniden döneceği umutları daha da büyümüş halk arasında. Tarihindeki en önemli pazar ürünü olan Sedir ağacı yok artık. Bunun yerine, eski zamanlarda olduğu gibi Ortadoğu’nun “turizm” ve “finans merkezi“ olma yolunda ciddi ilerleme kaydettiği ve aşırı artış gösteren kent nüfusu ile bu nüfusun günün koşullarına göre değişmiş ve çoğalmış olan gereksinimlerinin karşılanabileceği kanısının hakim olduğu, yapılan yatırımların niteliğinden anlaşılmaktadır.

Kentte çok sayıda kilise de göze çarpmakta. İrili ufaklı kente hakim tepelere inşa edilmiş, kimi tarihi, kimi yeni ama hepsi de son derece bakımlı görünen kiliseler ilk anda gözünüze ilişecektir, sıradan bir şehir turu yaptığınızda. Kentin farklı yerlerinden rahatlıkla görülebilecek konumdaki bir başka tepenin üzerine ise, bir benzerinin sadece Brezilya’da bulunduğu söylenen, elleri yanlara açık, beyaz ve devasa bir İsa heykeli inşa edilmiş. Fakat belki, bugün kent beklenmedik ölçüde büyüdüğü ve her yer çok katlı apartmanlarla dolduğu için, heykel yeni yapıldığı zamanlarda verdiği etkiyi önemli ölçüde yitirmiş durumda. Hem çok sayıda gökdelen tarzı bina inşa edildiği ve bu binaların büyüklüğü karşısında heykelin büyüklüğü gölgelendiği için, hem de bulunduğu (belli ki inşa edildiği dönem kentin epey dışında ve kente oldukça hakim en yüksek tepe seçilmiş) hakim tepeden (heykelin bulunduğu tepenin gerisinde ve yüzlerce metre daha yüksekte bulunan diğer tepeler bugün artık kentin her yerinden görülebilen görkemli yapılarla donatılmış durumda) çok daha yüksek yerler yerleşim yeri haline dönüştürüldüğü için heykel beklenen ve arzu edilen etkiyi elde etmekten uzaklaşmış gibi görünmekte. Ama devasa bir anıt heykel olarak tarihteki yerini alacağından ve önem kazanacağından hiç şüpheniz olmasın.

Beyrut’un merkezinden epey uzak gibi görünse de sürekli büyüyen kentin giderek yaklaştığı ve hatta yerleşim alanlarının/semtlerin içine hapsettiği tarihi Byblos liman kenti, Beyrut’un görülmeye değer en şirin yerlerinden biridir. Liman kalıntıları, tarihi kale ve kale içindeki yeni düzenlendiği izlenimini veren küçük, otantik eşyaların satıldığı mağazaların oluşturduğu sokaklarda dolaşmak, hem nostaljik bir atmosfere sokmakta insanı, hem de modern sıcak yüzlü hediyelik eşya satıcılarının ilgisiyle buluşmanın keyfini yaşatmakta.

Amatör ya da profesyonel bir fotografçı için; burada bir hayli ilginç olan sosyal ve  kültürel doku ile antik kalıntıları belgelemek, tarihte önemli yer tutmuş ve hızla yüzü değişen bu kentteki gelişmeleri ve değişimleri, ihtişamlı ve ışıltılı olduğu iddia edilen gece yaşamını izlemek, son derece özel ve kıymetli bir arşiv sahibi olmanın yolunu açabilir.

Beyrut limanı ve kıyılarının hemen gerisinde, yukarı doğru yükselen ve şimdilerde neredeyse tamamı yerleşim yeri haline dönüşen tepeler ve dağların arasından geçerek ulaşılan ve dünyanın üçüncü büyük mağarası kabul edilen Jeitta Mağaraları’na ulaştığınızda, burada mağara turizminin çok ciddiye alındığı izlenimini, görevli personelin tutumu, çevre düzenlemesi, güvenlik, teleferik hizmeti ve diğer hizmetlerin geliştirilmiş olmasından ediniyorsunuz. Birbirinden yaklaşık yüz metre mesafede bulunan bu iki mağaradan yukarıda olanı, doğanın binlerce ya da milyonlarca yıl boyu bütün maharetini sergileyerek oluşturduğu birbirinden farklı binlerce biçimle, insanoğlunun en mahir olanlarının bile nefesini kesecek kadar gizemli bir tablo oluşturuyor. Birbirinden çok farklı yüzlerce motif, doku ve ton hayretler içerisinde bırakmakta izleyen herkesi. Yapılabilecek en derin soyutlama denemelerinin ve çabalarının hiçbirinin; bu mağaradaki bilinmezlerin ortaya koyduğu biçimler kadar insanı alıp derinlere götürebileceğini ve pek çok duygu, fikir, yaklaşım ve düşlemle sarmalayıp şaşkına çevirebileceğini varsaymak bile olanaksızdır. Her yanı birbirinden muazzam başyapıtlarla donatılmış bu devasa galeriyi gezdiğinizde, “bakmaya doyamadım“  diyeceksiniz çok büyük bir olasılıkla.

Doğa gene şaşırtıyor, dehşet içinde bırakıyor insanı. Erişilmezliği için küçük bir ipucu bırakırken, bilinmedik bir yerlerden de alaycı bir tebessümle “hiçliği” hatırlatıyor ve sırlarının sonsuzluğuna kapı aralar gibi uzanıp gidiyor.

Kimbilir belki de; kendini doğa üstü, ilahi, aşkın, tanrısal bir varlık gibi görmüş ve dünyanın bütün nimetlerini kendi ilahi varlığının hizmetine koşmuş tarihi şahsiyetlerini sıklıkla doğanın bu ve benzeri muhteşem oluşumlarının karşısına dikip, kısmen de olsa megalomanilerinden sıyrılıp, düşlerine ara vermelerini sağlamak gerekirdi. Bazen bulanık bazen berrak, tarih kesintisiz devam ederken, yaşam da aynı geometrik eğrileri izler insanoğlu için. “Doğanın köşe bucak barındırdığı biçimlerin görsel etkileri; günümüzde de olağanüstülük sanrıları, zihinsel yanılsamalar ve sığ devinimler içinde bocalayanlarımızın tevazu kelimesini sözcük dağarcıklarına almasını sağlayabilir mi acaba?“ diye düşünmekten kendinizi alamayacaksınız muhtemelen.

Doğayı keşfetme çözme güdülerinin güç ve hız kazanmasına mı, yoksa doğaya bir şeyler ekleme iddiası veya arzusunun sıkıca sarmasına mı yol açar, belleğimize kazınan görsel şölen, bilinmez. Ama hangi durum için olursa olsun, elde edilen etki olumlu bir iz niteliğinde yapıtlarınızda belirecektir mutlaka.

Görüntü kaydeden hiçbir cihazın mağaralara sokulmasına izin verilmediği için, fotoğraf makinalarınızı mağaranın girişinde bulunan dolaplara kilitleyip gezintiye öyle başlamak zorundasınız. Dolayısıyla bir süreliğine vizörden bakmayı bırakıp, doğanın bütün ihtişamıyla önünüze serdiği bu görsel şöleni belleğinize kaydetmek mecburiyetinde kalacaksınız. Mağarada geçen zaman içinde yaşadığınız atmosfer sizi de kendi içinizde yeni keşiflere yöneltebilir, daha derinlere sürükleyebilir. Böylece belki de yeni bir başyapıtın doğum sancıları yaşanabilir. Doğanın binlerce yıl boyunca izole ettiği oluşum ile sizin yaşamınızın en geniş dilimlerine gizlediğiniz düşler örtüşebilir, kucaklaşabilir. Ya da doğadaki bu harikulade biçimlenmeler, yeni yaratımlarınız için size hiç beklenmediğiniz miktarda ışık huzmeleri yollayan kapılar aralayabilir. 

Daha aşağıda bulunan ikinci mağaraya girdiğinizde bu kez coşkuyla akan pırıl pırıl bir su karşılayacaktır sizi. Altı kilometre uzunluğu olduğu söylenen bu mağarayı köprülerin ve bentlerin üzerinde dolaşmıyorsunuz. Görevli personel elektrikle şarj edilen küçük botlarla ziyaretçileri gruplar halinde mağaranın gezilebilen son noktasına kadar taşıyıp gezdirmekte. (Bu arada; “mağaraların ziyaretçiler tarafından rahatça gezilebilmesi için beton gezinti yolları ve köprü ağlarıyla donatılması, demir korkuluklarla ziyaretçi güvenliğinin sağlanması, toprak altına kablo hatları döşenerek ışıklandırılması ne kadar gerekli?“ sorusu ziyaretçilerin aklına bile gelmiyor, o büyülü ortamda nefeslerini tutmuş dolaşırlarken. Bilgi birikimi ve donanımı yüksek, doğa tutkunu bir yol arkadaşı, çağdaş mağaracıların mağara içi gezinti yolları konusundaki yaklaşımını hatırlattığında, “Beton ve taş satıhlar mı, yoksa ahşap mı kullanılmalı? Ya da hiç gün ışığına çıkartılmamalı mı mağaralar?“... gibi sorular takılıp kalıyor insanın aklına). Belli bir mesafeden sonra mağara geçişleri daraldığı için botlarla geçmek mümkün olmamaktadır. Ancak botlarla gezilebilen kısımlar da mağaranın güzelliği hakkında yeterince bilgi vermekte insana. Botlarla gidilemeyen kısımlar ise, daha çok deneyimli mağaracıların ilgisini çekecek  ayrıcalığa sahiptir.

Not: Bu yazı, 30.09.2005 tarihinde kaleme alınmıştır.

Tekin ERTUĞ


Ebru Tekerek Ertuğ

Ebru Tekerek Ertuğ

Ebru Tekerek Ertuğ

Ebru Tekerek Ertuğ

Ebru Tekerek Ertuğ

Ebru Tekerek Ertuğ

Ebru Tekerek Ertuğ

Ebru Tekerek Ertuğ

Ebru Tekerek Ertuğ

Ebru Tekerek Ertuğ

Ebru Tekerek Ertuğ

Ebru Tekerek Ertuğ

Ebru Tekerek Ertuğ

Ebru Tekerek Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ

Tekin Ertuğ



 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa