Editörler

Gülçin Tellioğlu
Bülent Irkkan
Ş.Uğur Okçu

Yayın Kurulu

Meryem Akköse
Can Gazialem
Elif İnan
Şirin Karadeniz
Nejat Kutup
Doğanay Sevindik
Aylin Yılmazbayhan
Leyla Yücel






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Necmettin Külahçı ile Söyleşi Meryem Akköse ve Ş.Uğur Okçu


Fotoğraf camiası içinde eminim sizin isminizi duymayan yoktur, ama sitemizi bu camianın dışından ziyaret eden bir hayli fazla sayıda insan olduğu için ve bazılarının sizi tanımadığını varsayarak öncelikle Necmettin Külahçı kimdir, bu sorunun yanıtını arayalım. Galiba fotoğrafa 20 yaşınızda başlamışsınız…
Aslında daha erken başladım ben. İlkokula giderken bir kutu makine geçti elime. O kutu makineyle 5. sınıfta arkadaşlarımın fotoğraflarını çekmeye başladım.

İlk ve orta öğreniminizi Elazığ’da tamamladınız…
Evet, Elazığ’da yaptım. Yaz döneminde de bir fotoğrafçının yanına gidiyordum. Dolayısıyla o zamanlarda, okur muyuz okumaz mıyız, çok zordu tabii. Anlattığım 55 yıl evveli. Babalarımız yaz dönemlerinde öğrenmemiz için bizleri bir zanaat dalına verirlerdi. Yani bunlar terzilik, berberlik, demircilik, elektrikçilik gibi mesleklerdi. Babam bana yaz döneminde nereye gitmek istediğimi sordu. Ben de fotoğrafçıya gideceğimi söyledim. Böylelikle yaz dönemlerinde “Foto Emin” isimli bir fotoğrafçının yanına gittim. Emin de çok değerli bir hocaydı. O zaman  evde bir stüdyosu vardı. Metrelik fotoğraflar yapardı.

Bu çok ilginç gerçekten…
Ve de 1949 senesinde renkli baskı aldı.

Bunu biraz anlatabilir misiniz? Bu çok önemli çünkü…
Şimdi buna da şahidim ben. 1949’da Amerika’dan Alsco film getirtti. O zaman slayt vardı tabii. Kızının fotoğraflarını çekti ve de bastı. Ben daha sonra araştırdım bunu. O tarihlerde İstanbul’da bile yoktu renkli slayt. Çok değerli bir hoca idi.

Ve Elazığ’da yapıyordu bunu…
Evet, Elazığ’da yapıyordu.

Hem uzun metrajlı fotoğraf basması, hem renkli basması, hem slayt kullanması ve de tüm bunları 1949 senesinin Elazığ koşullarında yapması çok önemli. O zamanın fotoğraf tekniğini, doğudaki fotoğraf camiasını, doğunun fotoğrafa bakış açısını, doğunun fotoğraf dükkânlarını ve fotoğraf baskılarını özellikle Elazığ’ı ön plana alarak anlatabilir misiniz?
Zaten o tarihlerde bir vilayette 2 veya 3 fotoğrafçı vardı. Bugünkü gibi yüzlerce fotoğrafçı yoktu. Bundan dolayı da giyim-kuşamları yerinde seçme insanlardan, düğünlerde-bayramlarda çıkıp fotoğraf çeken insanlardan oluşan bir camiaydı. Ben ilk başladığım zaman Emin hoca karanlık odasında da çok titizdi. Ortada geniş bir masa ve üç tane banyo, agrandizör falan… Ben de elimdeki bezle damladığı zaman anında silerdim kenara dökülen pislikleri. İki sene devamlı elimde bezle çıraklık yaptım. Yani son derece titiz bir insandı. Sonradan Ankara’ya geldi. Ankara’da Celal Bayar’ın fotoğraflarını çekti. Celal Bayar Elazığ’a geldiğinde, bir albüm hazırlayarak kendisine sundu. Celal Bayar bayıldı. Şimdiye dek bu kadar güzel fotoğraf çeken adama az rastladım dedi. Ankara’ya gelmesini Celal Bayar teklif etmişti Emin beye. Emin bey de bir müddet sonra kalkıp Ankara’ya geldi.

Celal Bayar’ın bu kadar güzel fotoğraf çeken çok az gördüm demesi herhalde baskı kalitesinden kaynaklanıyordu.
Baskı kalitesi ve görüş tabii. Yani çok çok güzel fotoğraflarını çekmişti. Çok iyi hatırlıyorum.

Şu anda elinizde Emin beyin fotoğrafı var mı?
Maalesef, bende Emin beyin fotoğrafı yok.

O dönemleri biraz daha anlatır mısınız? Yani Elazığ’da insanların fotoğrafa bakışları nasıldı? Bundan elli yıl önce, II. Dünya Savaşının henüz yeni bittiği bir dönemde insanların fotoğrafa bakış açılarını, genel kültürel ortamı biraz anlatabilir misiniz acaba? Size gelen müşterilerin en çok neleri talep ettiklerini, atölyede fotoğraf çekilen ortamları...
O tarihte daha çok vesikalık, haftalık fotoğraf çekilirdi. Mesela, bir aile geldiğinde aile fotoğrafı isteniyordu ama bu fotoğraf kendilerine bir hafta sonra veriliyordu. Çünkü onun hazırlanması, rötuşu gibi işlemleri uzun sürdüğü için fotoğraf haftalık diye adlandırılıyordu. İnsanlar son derece sevinçli olurdu, gözlerinin içinden anlardınız o sevinci. O haftalık fotoğrafları alıp gittikleri zaman da son derece güzel ve farklı bir bakışları olurdu.

Emin bey bu işten para kazanabiliyor muydu?
Tabii ki. Bayağı para kazanıyordu. İyi bir durumda yaşıyordu. Dediğim gibi bir vilayette üç tane fotoğrafçı olurdu ve bunlar elit sınıf içinde yer alırlardı. O dönemlerin fotoğrafçıları iyi giyimli, düzgün konuşan insanlardan oluşuyordu.

Elazığ’da da demek ki bu kadar çok para kazandırtacak kadar fotoğraf çektiren insan varmış. Yani bazı şeylere gerçekten farklı yaklaşmak gerekiyor. Mesela bir çoğumuzun hafızasında 1949’lardaki Elazığ hiç yoktur. Çok gelişmemiş bir dünya olmasına rağmen o yıllarda sizin orada fotoğrafa başlamanız çok ilginç. O dönemde çok daha popüler zanaat dalları olmasına rağmen, sizin gidip de fotoğrafa ilgi göstermiş olmanız da çok ilgi çekici…
İlkokulda o kutu makine elime geçtiği zaman, içgüdüsel bir şekilde başladım…

Çok büyük bir makine miydi?
Hayır. Hala bende duruyor ama şu anda burada değil. Kutu makine, dört köşeli. Üstte bir camı var, oradan bakılıyor. Babam demirciye mi berbere mi gitmek istersin diye sordu. Yok dedim, ben fotoğrafçıya gideceğim. Yaz tatillerinde fotoğrafçıya gitmeye başladım.

O dönem Emin beyin yanında kaç sene çalıştınız?
Valla işte, yaz dönemlerinde ve sömestir tatillerinde 4–5 sene kadar gittim. İki sene yalnızca elimde bezle temizlik yaparak bir çıraklık dönemi geçirdikten sonra yavaş yavaş film sarmaya, baskı yapmaya da başladım. Eskiden filmler metrelik olurdu. Onları keserek kasetlere koyardık.

Peki, o dönemde o metrelik filmlerin baskılarını yapmak için gerekli olan kâğıtlar nasıl temin ediliyordu? O büyüklükte baskıları nereden getirtiyordu, kendi mi yapıyordu?
İstanbul’dan getirtiyordu. Çok çeşitli kâğıtlar vardı. Kodak’ın, Alsko’nun çok çok çeşitli kâğıtları vardı. Şimdikinden daha çok çeşit vardı. Yani diyebilirim ki neredeyse 20 çeşit kâğıt vardı.

Emin beyin boş zamanlarında Elazığ’ın değişik yerlerini fotoğrafladığı oldu mu?
Tabii. Harput’a çıkardı. Harput Kalesi’ni, ayrıca oradaki muhtelif camileri  çekerdi. Yani kendisi için de fotoğraf çekerdi.

O zamanın Elazığ’ında fotoğrafa bir sanat olarak bakılıyor muydu?
O zamanlarda insanların fotoğraflarını filan çekmek, pek sanat olarak düşünülemiyordu. Bir de belgesel niteliğinde kale, cami gibi şeylerin fotoğrafları çekiliyordu.

Film bulmakta zorlanıyor muydunuz?
Bir ara ithalatta yaşanan sıkıntı nedeniyle film bulmakta zorlandık. Metrelik filmler vardı.

O zamanlar cam negatifler de kullanılıyor muydu?
Evet, cam negatif de kullanılıyordu. Cam negatifler bitmek üzereydi ama kullanılıyordu.

Daha sonra Ankara’ya geldiniz…
1951 yılında Ankara’ya geldim. O tarihlerde Şinasi Barutçu’nun ismini duyuyordum. Merak ettim, bir fotoğrafçı dükkânında Şinasi Barutçu’yla tanıştım. Daha doğrusu ortaokul üçüncü sınıftaydım ve okumak için gelmiştim Ankara’ya.

O yaşta fotoğrafı bilerek, fotoğrafın baskısını bilerek…
Şinasi Barutçu kendisiyle çalışmak isteyip istemediğimi sordu. Tabii dedim.

Ben bir parantez açmak istiyorum. Sizin ilkokul döneminde kendi başınıza fotoğrafı basabilecek seviyeye geldiğinizi gözlemledik. Daha sonra da bu süreci uzattığınızı, bundan kopmadığınızı gördük. Acaba bugün böyle bir çocuk olabilir mi? Fotoğrafı bu kadar sevebilecek, dijital bile olsa fotoğrafla bu kadar erken yaşta ilgilenebilecek bir çocuk var mıdır? Bu o kadar önemli ki; ilkokulda derslerin yanı sıra fotoğrafa bu kadar ilgi gösterip, bunun hem baskı hem de çekim sürecini yaşayarak ve o yaşta bir insan olarak fotoğrafla uğraşmak istemek, o dönemdeki bir genç ya da çocuk için çok zor. Bir sanat dalına bu kadar erken yaşta ve bu disiplinle yaklaşabilmek, acaba bunu nasıl açıklayabiliriz? Ne dersiniz, dünya çok mu değişti?
Ben de dünya çok değişti derim. Şimdi bu kadar meraklı insan çok az maalesef. Eskiden benim dünyam fotoğraftı. Yaşamım fotoğraftı. Öyle devam ettirdim. Ama şimdinin çocukları için bunu pek düşünemiyorum.

1945’li yıllardan bahsediyoruz, anneniz babanız ne iş yapıyordu? Elbette ki Türkiye’nin de bu konuda eksikleri var, ama fotoğraf biraz maddi bir alt yapıyı da gerektiren bir uğraş. Yani kimyasalıydı, filmiydi, makinesiydi... Türkiye’de fotoğrafın bir sanat dalı olarak toplumsallaşamamasının bir nedeni de bu bence. Hayatında eline hiç makine alma şansı olamayan bir çocuk zaten bunun sanatsal anlamını sorgulama şansına da çok sahip olmayacaktır. Sizin böyle bir imkânınız var mıydı?
Annem ev hanımıydı. Biz altı kardeşiz. Annemin hayatı çocuk büyütmekle geçti. Babam da Elazığ’da 4–5 tane bakkaliye dükkânı işletiyordu. O zamanların ölçeğine göre ticaretle uğraşıyordu diyebiliriz. Annemi de çok genç yaşta kaybettik.


Necmettin Külahçı Bağ Evinde altı kardeşiyle birlikte

Bu sizi etkiledi mi peki?
Valla ben Ankara’daydım. Bana bir sene falan duyurmadılar. Elazığ’a bir sene sonra gittiğimde öğrendim.

Daha sonra Şinasi Barutçu’yla Milli Eğitim Bakanlığı Öğretici Filmler Merkezi’nde çalışmaya başladınız…
O sıralarda Şinasi Barutçu, Öğretici Filmler Merkezi’ni yeni kuruyordu. Benimle çalışmak ister misin diye sorunca, kabul ettim. O zaman galiba lise birdeydim. Bir müddet bekledikten sonra Öğretici Filmler Merkezi’ni açtı. Buraya Gazi Eğitim Enstitüsü’nden beş talebesini ve  dışarıdan da sadece beni aldı. Merakımı gördüğü, bildiği için ve bir müddet de tanıştıktan sonra epeyce bir beraberliğimiz oldu. Türkiye Amatör Fotoğraf Derneği’ni kuran da Şinasi Barutçu’dur. Türkiye Amatör Fotoğraf Derneği’nin kurulma sürecinde ben de bulundum. Ondan sonra Öğretici Filmler Merkezi’ni açtığı zaman ben de yanında başladım. Bol bol seyahat ederdik ders filmleri hazırlamak için. Türkiye’nin muhtelif yerlerini bol bol gezerdik. Herhalde benim bu gezme alışkanlığım da oradan başladı. Ancak tabii, tabir-i caizse Türkiye’nin ancak onda birini gördüm diyebilirim. Anadolu’yu adım adım dolaştım.


1953’de çekilen bir fotoğraf

Yok, bence siz mütevazı olduğunuz için öyle söylüyorsunuz…
Yok, tamamıyla dolaşmak hakikaten bir hayal.

Çok güzel yerler var…
İnanılmaz… Çok güzel bir ülkede yaşıyoruz.

Ama hala bazı şeyler değişmemiş değil mi?
Çok iyi ama o değişmeme benim de dikkatimi çekti. Halen daha bozulmamış yerler çok.  Anadolu’nun çok bozulmuş yerleri de var ama bozulmamış yörelerimize, şimdi yavaş yavaş uyandık da, sahip çıkmaya başladık. Şimdi korumaya yönelik çalışmalar oluyor. Bu açıdan iyi bir şey. Şu saatten sonra da olsa iyi.

Peki, ne kadar süre Şinasi Barutçu’yla çalıştınız. Yani kendi çizginizi ne zaman oluşturmaya başladınız 50 yıllık fotoğraf geçmişinizde?
Şinasi Barutçu’yla altı sene beraberliğimiz devam etti.


Şinasi Barutçu ve Necmettin Külahçı

Çok uzun bir süre, biraz Şinasi Barutçu’yu anlatır mısınız, nasıl bir insandı?
Son derece esprili bir insandı. Gazi Eğitim Enstitüsü’nde derslere giriyordu. Hatta bir gün bana, sen de ders verir misin dedi. Eskiden elle kullandığımız pozometreler vardı. Ben derslerde onu anlattım. Hoca çok esprili bir insandı. Sınıfta derslerini de dinledim birkaç kez, derse girerdi, yarım saat devamlı hikâye anlatırdı. Sonra konuşma bitti derdi ve başlardı ders anlatmaya. Bu derece enteresan bir adamdı. Şinasi Barutçu tahsilini Almanya’da yapmış, sık sık da giderdi Almanya’ya. Eğitimini tamamladıktan sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nde grafik ve resim hocalığı yapmaya başlamış. Ondan sonra Öğretici Filmler Merkezi’ni kurdu, daha sonra bu merkezin müdürlüğünü de yaptı. Şinasi Barutçu neşeli ve bilgiyle dopdolu bir insandı.


Yani fotoğrafın sanatsal yönünü Türkiye’ye getiren bir yerde Şinasi Barutçu’dur değil mi?
Tabii, Türkiye’de ilk Amatör Fotoğraf Derneği’ni kuran, İstanbul’a gittikten sonra İFSAK’ı kuran insandır. Siyah güneşi çekmek için beraber Bingöl’e gitmiştik. Altı sene birlikte çalıştıktan sonra askere gittim. Kütahya’da acemiliğimi yaptıktan sonra Ankara’ya döndüm. Döndükten sonra da Şinasi Barutçu, Öğretici Filmler Merkezi’ni bıraktı. Bir sene kadar daha Ankara’da kaldıktan sonra Tatbiki Güzel Sanatlar’a, İstanbul’a gitti. Tatbiki Güzel Sanatlar’da hocalık yaptı ve ben o tarihlerde ayda bir de olsa, çektiğim fotoğrafları koltuğumun altına koyar İstanbul’a giderdim. Önüne dökerdim Şinasi Barutçu’nun, bu nasıl olmuş diye sorardım. İşte bunun şu eksiği var, bunun şuyu var diye bana eleştiride bulunurdu. Ayda bir defa İstanbul’a evine giderdim. Sonra bu siyah güneş meselesi çıktı ortaya. Bingöl’de orman mühendisliği yapan bir ormancı dostum bana anlattı bu doğa olayını. Karlıova’da güneş siyah doğuyor dedi. Ben hazırlanıp fotoğraflarını çekmek için 2-3 defa Bingöl’e gittim. Şinasi Barutçu’yu da İstanbul’dan alıp beraber gittik. Yanımıza sinema makinesi, muhtelif fotoğraf makineleri alıp giderdik. Bunların fotoğrafları var. Ben de size veririm bu fotoğrafları. Nasıl bu siyah güneş? Bingöl’de savcı olan Elazığlı rahmetli Müfik bey görmüş. Oturduğum bir koltuk vardı, siyah gibi koyu lacivert, güneş bu renkte dedi. Biz tabii gittik ama bir gün kalıyorduk orada. Tabii şimdiki aklım olsa, gider çadır kurarım, o günü görünceye kadar da kalırım orada. Yani ne zorun var, niye bir gün kalıyorsun. Çadır götür, bilmem ne götür. Ama o günün şartlarında belli bir noktaya kadar ciple gidiyorduk, geri kalan yolu yürüyerek gidiyorduk. Ama inanılmaz soğuk olurdu, Temmuz olmasına rağmen inanılmaz soğuk olurdu. Ellerimiz çıkmıyor dışarıya, bu kadar soğuk. Önünüzde 30–40 km.’ye yayılan bir plato düşünün. Ufukta dağlar var ve o plato içerisinde binlerce göl görüyorsunuz. Herhalde Bingöl Dağları da bundan ismini alıyor. Bir de o tarihlerde Aydın Erkılıç vardı, Meydan Larousse’u hazırlıyordu, yine bir Doğu seyahati yapacağım sırada bana bir not verdi. O yazı hala durur bende. Süphan’da Balıklıgöl, bilmem ne bilmem ne, bir de Karlıova’da güneşin siyah doğuşu diyor. Bu dünyada iki yerde oluyormuş. Himalayalar’da bir yerde, bir de Karlıova’da. Herhalde o göllerin yansımasından oluşan bir netice.

Peki, ışık nasıl oluyor? Güneş siyah doğarken yaydığı ışıklar da mı öyle? Alacakaranlık mı doğuyor güneş?
Ben görmedim ama orada bir doktor görmüş. Fotoğrafını çektiğini söylemişti, kendisinden oranın bir fotoğrafını istedim. Hakikaten böyle simsiyah doğmuş.

Bu hala devam ediyor mu?
Tabii, tabii hala devam ediyor. Son zamanlarda terörden dolayı gidilemiyor pek.

Herhalde belli sıcaklık ve nem oranında yansımalarla filan oluyor…
Yani çok ilginç, Meydan Larousse’da yazıyor bu. Himalayalar’da bir yerde, bir de Karlıova’da oluyormuş. Şinasi Barutçu’yla makinelerimizi aldık, tabii yaşlı adam yüksekte yüksek dağ hastalığına yakalandı. Dönüşte bir müddet sırtımda taşıdım onu, yakalayamadık tabii siyah güneşi, orada bir gün kaldık ama yakalayamadık. Dönüş yolunda bir yere geldik, sürü sahipleri çadırlar kurmuşlar. Beritan aşiretiydi galiba. Onlara yanaşarak bir at istedim, hiç tınmadılar bile. Deli oldum niye böyle yaptılar diye. Yalvardım, Şinasi Barutçu hasta. Bir at verin, adam ölüyor dedim ama atı vermediler. Ben Şinasi Barutçu’yu sırtımda makinelerle birlikte, hadi hocam az kaldı diyerek taşıdım. Karlıova 3–4 saatlik bir yol. Cipi bekleyecektik ama o da gelmedi. Çünkü Şinasi Barutçu rahatsızlandığı için erken dönüyorduk. Neyse tepeyi dönünce bir de baktım ki, bir Kızılay çadırı. Beyaz örtülü bir Kızılay çadırı. Beş-altı tane koyun var etrafta. Hemen yanaştım oradaki yaşlı adama. Ya amca dedim, hocam hasta, kendisini Karlıova’ya götürmemiz lazım. Ne olur bana yardım edin dedim. Adam durdu bir bana baktı, bir hocama baktı. Bir de çadırın önünde 13–14 yaşlarında başı örtülü bir kızcağız var. O da dinliyor bizi. Tabii götürürüm ama ben burada yalnızım dedi. Yalnız olduğum için de, gidersem bu kızcağız burada yalnız kalır olmaz dedi, götüremem nasıl götüreyim dedi. Kız, baba bir gelir misin dedi. Bu amcaları götür dedi, ben yalnız kalırım. Çok duygulandım, bu inanılmaz bir etki yarattı üzerimde…                            



Siyah Güneşin çekimi sırasında Şinasi Barutçu, Necmettin Külahçı

Şinasi Barutçu Siyah Güneşi çekerken


 


Bu çok önemli bir öykü, hiçbir yerde daha önce anlatılmamış, Necmettin Külahçı ile Şinasi Barutçu gibi iki tanınmış insanın birbirleriyle olan ilişkisi… Bir de öykünün Kara Güneş’le ilişkilendirilmesi var. En önemli tarafı bu.
Evet, kız ben kalırım baba dedi. Adam peki kızım dedi. Bir eşeği vardı. Hemen onu hazırladı. Hocayı eşeğe bindirdik. Yolumuza devam ettik.


Güneşin Siyah Doğuşunu çekmeye giden Şinasi Barutçu

Fotoğraf aşkı denen şey bu olsa gerek herhalde…
Evet, bu şekilde devam ettikten sonra Karlıova’ya geldik. İki genç doktor vardı sağlık ocağında. Hemen yatırdılar hocayı. Bir iğne yaptılar, bir gün daha kaldık, daha sonra da döndük.

Şimdi bir de bu tarih konusu çok önemli. Tabii sizin Türk fotoğraf tarihinde çok uzun bir süreciniz var. Bu tarih içerisinde en önemli kilometre taşlarından bir tanesi olan Şinasi Barutçu’yu anlattınız. Bunun gibi fotoğraf tarihi içinde aklınıza gelen, önemli ilişkilerinizin olduğu başka kilometre taşları var mı?
Mesela Nurettin Erkılıç. Kendisiyle çok iyi bir dostluğumuz vardı. Kendisi Meydan Larousse’u hazırladı. Bana çok önemli notlar verdi. Seyahatlere gittiğimde, aman şunları şunları da çek diye İstanbul’dan yazardı bana. Yine Şinasi bey zamanında Zahirettin Erkılıç vardı. Gürbüz Erginer var, Atilla Erdem, Oktay Erentürk var, kendisini Şinasi Barutçu zamanından son zamanlara kadar görüyordum. Aklıma gelen çok fazla isim yok. Aslında ben hep gençlerle arkadaşlık kurmayı sevdiğim için kendi yaşımdan arkadaşım çok az. Bir Muzaffer Erolgez var kendi yaşımda olan, Mersin’de yaşar, çok iyi dağcıdır. Benim o tarihlerde dağlara olan merakım da vardı tabii. Türkiye’nin Ağrı, Kaçkarlar, Cirolar dâhil hemen hemen bütün dağlarına gençliğimde çıktım. 1994’te Türkiye Dağcılık Federasyonu Yönetim Kurulu’ndaydım



Hasan Dağı, Aksaray

Kaçkarlar, Kadın Parmağı Zirveleri

Dört tane dört binin üzerindeki Sivriler

Niğde Aladağlarda Kaldı Zirvesi


 

Şöyle devam edelim isterseniz. Şinasi Barutçu’yla altı yıl kadar süren bir çalışmanız oldu. Daha sonra siz hayatınızı fotoğrafçılık yaparak kazanmaya başladınız. O geçiş aşaması nasıl oldu?
Askerliğimi bitirdikten sonra tekrar Öğretici Filmler Merkezi’ne dönmedim. Aslında teklif de edildi ama dönmedim. O sırada bir dükkân açmaktı hevesim. Bir fotoğraf stüdyosu açmak.  Balin Otel Ankara’nın en lüks oteliydi. Zaten iki-üç tane otel vardı. Ankara Palas, Balin Otel... İzmir caddesinde, tam Balin Otel’inin karşısında Foto Balin adı altında stüdyomu açtım. İlk stüdyomdu bu. Sene 1961.

Tam 27 Mayıs Devrimi sırasında…
Evet, stüdyomu ilk açtığım sıralarda 27 Mayıs devriminin fotoğraflarını da çektim. O da ilginç bir yaşantıdır benim için.

Bu konudan da biraz bahseder misiniz?
İşte ihtilal oldu, ihtilalin fotoğraflarını çekmeye çıktım, elimde makine falan… Tam evinin önünde İçişleri Bakanını yakaladılar. Namık Gedik eski bir arabanın arkasındaydı. Silahlar patlıyordu, her silah patlayışında titriyorlardı acaba kendilerine mi ateş ediliyor diye. Ben de devamlı fotoğraf çekiyordum. Tam o sırada bir yüzbaşı, yanında bir harp okulu talebesiyle yakalayın şunu dedi. Beni gösterdi. İki kişi koluma yapıştı. Bunu içeri alın dedi. Neye uğradığımı şaşırdım tabii. Beni alıp götürüyorlardı ki, karşıdan Talat diye bir çocuk beni gördü. Harp okulunda talebeydi, dükkânıma gidip geliyordu. Fotoğraf meraklısı bir arkadaştı. Nereye götürüyorsunuz dedi çocuk. Adamlar durumu anlattı, yüzbaşı emir verdi götürüyoruz dediler falan… Neyse Talat konuştu bunlarla, ben alayım dedi. Tesadüf yani. Beni alıp bir sokağın başına götürdü, aman hemen kaybol dedi.

Peki, siz o dönemin siyasal atmosferine sadece tanıklık etmek için mi fotoğraf çektiniz? Yoksa siyasetle de içli dışlı mıydınız? Çünkü o dönemde siyasetin dışında kalmanın çok bir olanağı yoktu. Fotoğrafı siyasal görüşünüze uygun olarak bir araç gibi kullanma  yaklaşımınız var mıydı, yoksa sadece belgesel amaçlı ve yaşananlara tanıklık etmek anlamında mı fotoğraflar çektiniz?
Sadece belgesel niteliğinde fotoğraflar çektim. Benim siyasetle ya da başka hiçbir şeyle alakam olmadı o dönemde. Ama belge niteliğinde fotoğraf çekmeye çalışıyordum. Hatta gene ilginçtir, ihtilal bittikten iki-üç gün sonra Amerika’dan gelen gazeteciler o salonu makinelerle tak tak tak fotoğraflıyorlar. Zannediyorum meşhur gazetelerden birinin muhabiriydi ve ihtilalle ilgili fotoğraflar çekmiş. Geldi bana, İngilizce olarak hemen bunu banyo eder misin dedi. Tamam hemen dedim. Filmleri aldık yıkadık. Benim yanımda çalışan Erol diye bir çocuk vardı. Karanlık odadaydık, agrandizörün başındaydım. Adam da çabuk yap diye İngilizce küfürler ediyordu. Erol dışardan gelmiş, kafayı uzatıp bana bir şeyler anlatıyordu. Bu Amerikalı da, beni meşgul ettiği için Erol’a git lan diyordu. Erol ise devamlı şöyle olmuş, böyle olmuş diye anlatmaya devam ediyordu. Amerikalı Erol’un suratına pat diye patlattı. Karanlıkta ben neye uğradığımı şaşırdım. Sırt üstü gitti Erol. Ben yerlere yattım gülmekten. Neyse fotoğrafları basıp verdik. Adam aldı fotoğrafları, ne para ne de pul. Hemen otele daldı. İki gün sonra geldi parayı verdi.

27 Mayıs’ta fotoğrafta da çok sansür var mıydı?
Tabii.

Ama siz o zamanlar basın için fotoğraf çekmiyordunuz değil mi, kendi işinizi yapıyordunuz?
Evet.

Stüdyonuza gelip de fotoğrafları kontrol etmek istediler mi hiç?
Yok, hayır etmediler. Ama yalnız Samsun yoluna doğru giderken, sol tarafta Elmadağ’ın orada bir tünel yapıldı ve o tünelin kapısı oldukça kalın bir demir kapıydı. Harp zamanında Genel Kurmay harbi oradan idare etsin diye düşünülmüş.

Yani sığınak gibi bir yer yapmışlar…
Evet, sığınak. Tüneli yapan müteahhit işi bitirdiği zaman tünelin fotoğraflarını çektirmek istemiş. Kendisinde de kopyalarının kalmasını istemiş. Adam Genel Kurmay’a beni önermiş. Genel Kurmay da iki ay boyunca, benden habersiz, benimle ilgili bilgi toplamaya başlamış. Nerede doğdum, ne zaman geldim Ankara’ya, bu işe nasıl başladım filan. İki ay boyunca bu bilgiyi toplamış. Bir gün bir de baktım bir cip durdu. Bir yüzbaşı, iki-üç tane de astsubay, çavuş filan indiler. Hadi fotoğraf çekmeye gidiyoruz dediler.


Elmadağ’da çekilen bir fotoğraf


Elazığ’dan Ankara’ya geldiğiniz zaman Ankara’daki fotoğraf dünyası nasıldı? Yaşadığınız o dönemde fotoğraf Ankara’da nasıldı? Elazığ’dan daha mı gelişmişti?
Tabii, Ankara’da daha çok gelişmişti. Benim Ankara’ya gelmem 60’lı yıllardı.

Siz kariyerinizin önemli bir kısmında doğa fotoğraflarıyla ilgilenmişsiniz. Zaten Necmettin Külahçı denildiğinde birçok insanın aklına doğa fotoğrafçısı geliyor. Burada sizinle konuşurken birtakım belgesel çalışmalarınızın olduğunu da öğrendik, ama ağırlıklı olarak doğayı tercih ediyorsunuz. Doğayı, hayvanları, bitkileri çok sevdiğinizi ifade ediyorsunuz. Doğa fotoğrafçısı olmanızda bu sevginin yanı sıra doğayla kurduğunuz, satır aralarında gizli başka bir ilişki var mı?
Doğa fotoğraf bakımından her şeyi verebiliyor insana. Bunun içerisinde hayvanı var, doğal güzellikleri var, dağları var, yaylaları var, ovaları var, kısacası her şey var. Bu beni cezp etti. Şinasi Barutçu zamanında, Türkiye’yi yavaş yavaş dolaşmaya başladığımda doğayla olan ilişkim artmaya başladı. Anlatılacak çok şey var. Mesela 1964 ve 1968 yıllarında Cilolar’a gittim. Hakkâri’den girip 20 günde Yüksekova’dan çıktım.

               



Sınıfı geçmişsiniz yani…
Ama o zamana kadar bana söylemediler. Gittik işte, tünelin kapısından başladık. İçeri girdik. Bayağı büyük, müthiş bir tünel. İçinde her türlü konforun olduğu ve dünyanın her tarafıyla konuşulabilecek tesisatın olduğu bir yer. Fotoğrafları çektik, bitirdik. Adamlar gelip karanlık odada durdular. Filmi banyo ettirdiler. Birer tane bastıp teslim ettim. Filmleri de verdim. Elimi sıktılar, ayrıldılar. Sonradan bana ”sen biliyor musun, iki aydır seni kontrol ediyorduk” dediler.

Aynı zamanda Ankara’ya renkli fotoğrafı ilk getiren de sizsiniz…
Ankara’da profesyonel olarak ilk renkli fotoğrafı ben bastım. Ben piyasaya çıkardım. Bir Amerikan şirketinin sahibi vardı, bana grafikler getiriyordu. Ben onları çekiyordum. Bir gün bana, bunları renkli çeker misin dedi. Çekerim ama malzeme yok ki dedim. Ben sana ne istersen getireyim dedi. Getir ama ben daha renkli fotoğrafa başlamadım dedim. Aslında Şinasi Barutçu evde renkli fotoğraf yapardı, O’ndan az-çok bilirdim ama daha tam olarak başlamamıştım. Şinasi hocam bana bile göstermezdi bunu tam olarak. Daha piyasada da bunu tam olarak bilen yoktu. Olur, ben bunları renkli basarım dedim. Kâğıt, film, filtre, macenta... diye yazdım kağıda, verdim adama. Ben, bunlar herhalde bir-iki aya kadar falan gelir diye düşünürken bir hafta sonra baktım, önümde bir paket. Kâğıtlar da 30x40 inch boyutundaydı. Sonra renkli fotoğraf çekmeye, renkli fotoğraf hakkında kitap filan karıştırıp bilgi sahibi olmaya başladım. İlk çektiğim fotoğrafları verdiğimde adam güldü. Bu fotoğraflar orospu donuna benzemiş dedi. Pembeye kaçmıştı renkleri. Tabii tekrar çektim, renkleri tekrar düzelttim. Ondan sonra tamam, olmuş dedi.
Bir de İzmir Fuarı’nın bir işini aldım. Herhalde 1970’lerdeydi. Renkliye yeni başlamıştım ve evde yapıyordum. Fuarlar için metrelik fotoğraf basıyordum. Ama o zaman metrelik kâğıt yoktu. 50x60 kağıdın dört tanesini bir araya getirerek basıyordum. Tabii bunun için küvetler filan yaptırdım. Daha sonra fuar fotoğrafları için bir iş aldım. Fakat işi evde yaptığım için ağır ilaç kokusundan kızım Funda rahatsız olmasın diye eşime sen Funda’yı al Bursa’ya git dedim. Bursa’da çok samimi bir dostum vardı. Baskıyı eldivenlerle yapmaya çalışıyordum ama olmuyordu, en sonunda eldivenleri de attım. Banyonun içerisine çıplak elimle girdim. Herhalde bir 10–15 gün uğraştım. Kimyasalların etkisiyle ellerim paramparça oldu.

Siz felsefenizi şöyle tanımlamışsınız: Çok gezen daha iyi görüntüler yakalar. Zannediyorum, fotoğraf kariyeriniz boyunca Türkiye’nin dört bir yanını dolaşarak çok zengin bir fotoğraf arşivi oluşturmuş durumdasınız. On iki kişisel sergi ve birçok dia gösteriniz var. Bir de “Fotoğrafta 50. Yıl” adlı bir kitap hazırlığı içindesiniz ama kitap daha yayınlanmadı bildiğim kadarıyla.
İnşallah bu sene yayınlayacağım, evet. Kızım Funda Gönendik uğraşıyor onunla…

Fotoğrafa bakışınızı biraz açabilir misiniz? Fotoğraf benim için bir yaşam sevincidir diyorsunuz. Fotoğrafın hayatınızdaki yeri, fotoğraf felsefeniz nasıl biçimleniyor?
Çok gezen çok görüntü yakalar. O bir gerçek tabii. Çok gezen, çok gezdiği için fotoğrafı yakalama şansı artar. Bu çok gezen için önemli bir konu. Ben Anadolu’yu hakikaten çok iyi dolaştım. Burayı dolaşan 4–5 kişiden birisiyim. En ücra köşesinden, doğusundan, batısından, kuzeyinden, güneyinden girip çıkmadığım yer kalmadı. Ama tabii Anadolu’yu tümüyle gezmek çok zor bir mesele. Bu gezmelerim sırasında elde ettiğim ürünlerden dia gösterileri ve sergiler oluştu. Zannediyorum 50–60 bin kadar negatif ve dia birikti.

Fotoğrafa imza atmıyormuşsunuz. Özel bir karşıtlığınız mı var imza konusuna yoksa gerek mi görmüyorsunuz?
Yok, ben genellikle fotoğraflarıma imza atmayı unutuyorum.

İnsan bir resmin ya da bir fotoğrafın karşısına geçtiği zaman iki gün boyunca ona bakabilir. Ama bir insan bir müziği aralıksız iki gün dinleyemez. Siz böyle bir şey hiç düşündünüz mü? Bir resmin ya da bir fotoğrafın karşısında bir insan iki gün durabilir mi?
Vallahi hiç durmadım bugüne kadar. Böyle bir şeyi hiç düşünmedim de. Aslında bunun anlamı o anı yaşamak demektir. Ama fotoğraflarımda yaşadığım çok şey var. En büyük noksanım ne biliyor musunuz benim? Bu gezdiğim 40–50 sene içerisinde hiç not tutmadım. Bu benim için çok büyük bir kayıp diye düşünüyorum. O kadar çok hikâye, o kadar çok yaşanmış olay var ki bu 50 sene içerisinde. Ama bunların hiçbirini yazmadım.

Zaten Türk fotoğrafının da böyle bir açığı var. Yazılı belge sayısı çok az…
Bilmiyorum ben yazmadım, yazamadım…

Siz başlı başına bir belgesiniz fotoğrafta…
Bir de benim bir rahatsızlığım oldu. Çok çabuk unutuyorum. Beynimde bir damar tıkanmış, ilaç alıyorum şimdi. Bunun için de hatırlamakta zorluk çekiyorum. O yüzden de sorulan soruları tekrar sorarak sık sık kendime hatırlatma gereği duyuyorum. İlaç kullanıyorum tabii devamlı.

Peki, biraz kitaptan bahsedelim isterseniz. Fotoğrafta 50. Yıl isimli kitabınızın içeriği nasıl olacak?
Fotoğrafa ilk başladığım tarihten bugüne kadar fotoğraftaki gelişimimi simgeleyen bir kitap olacak. Ama her şey de bu kitabın içerisinde olmayacak. Bugüne kadarki çalışmalarım arasından seçmelere yer verilecek. Ama bundan sonra 5–6 tane daha kitap yapmak isterim. Elimde bu nitelikte arşiv var. Mesela başlı başına bir Karadeniz, başlı başına bir Doğu yapmak isterim. Mesela bende taşlar diye bir konu da var. Hiç çıkarmadım ortaya ama sırf taşları çektim. Sırf taşlarla ilgili bir kitap yapmak isterim. Buna benzer elimde çok fazla sayıda malzeme var. 


Soyut bir çalışma

Sat Dağlarında çekilen bir fotoğraf

Sat Dağlarında Terazin Gölü

Sat Dağlarında bir buzul

Cilolarda bir göl


Zapsuyu’nda belimize kadar suya girip karşıya geçtik, Beyazsu Vadisi’ne girdik, 7–8 saat yürüyerek Mevlan’da kamp kurduk. Orada 4–5 gün kaldıktan sonra arka tarafa geçip Cilolar’ın en yüksek tepesinde yer alan Doğu Buzulu’nu gördük. Benim çok ilgimi çekmiş ve heyecanlandırmıştır. Hakikaten etkilendiğim fotoğraflardan birisidir. 4,5 km. buz tabakası gördüm. Yarım saat böyle durup, seyrettim. Daha sonra Sat bölgesine çıktık, akşam saat beş sıralarıydı, Bay Gölü’nden bir km. kadar aşağıdaydık ve buradan zoma denen kır çadırları görüyorduk. Sonra Bay Gölü’ne geldik, çadırları kurduk, akşam hemen hava karardı.



Sat Dağlarında Bay Göl’ü

1964’te Cilolarda Reşko’nun Doğu Buzulu

Tam çadırın içine girdik ki, bir gümbürtü koptu. Bir ayı ailesi devamlı taş yuvarlıyordu. Neye uğradığımızı şaşırdık, yedi kişiydik. Hakkârili bir rehberimiz vardı, tüfeğiyle havaya ateş etti. Daha çok taş yuvarlamaya başladılar. Gölün etkisiyle oluşan yankı, inanılmaz bir ses çıkmasına neden oluyordu. Kıyamet kopuyor zannedersiniz. Ayılar devamlı taş yuvarladılar. Katırların biri bir tarafa, biri öbür tarafa dağıldı. Ne yapalım ne edelim, bu durumda mümkün değil yatamayız dedik. Çıkalım gidelim dedik. Neyse katırları tuttuk, karanlıkta el feneriyle yüklendik tekrar. Bir kilometre aşağıdaki Zoma’ya gidelim dedik. El yordamıyla, fenerle patikadan gidiyoruz. Neyse tam yolu yarılamıştık ki, elinde gemici feneri olan bir adamın bize doğru geldiğini gördük. Neyse adamla karşılaşınca yahu bir silah sesi duydum, ne oldu dedi. Ya sormayın, ayılar taş yuvarladı bize diye anlattık. Adam gülmeye başladı. Bakın biz bir  hafta sonra ayılar orayı terk edip gidince göle çıkacağız dedi. Yani daha bir haftamız var dedi. Biz geldiğimiz zaman ayılar orayı terk edip, daha yukarılara gidecekler dedi. Bu ayılarla bizim aramızdaki anlaşmadır dedi. Yani çok duygulandım, hakikaten çok enteresan bir şeydi.




Cilolarda Atlar ve Dağlar

Bay Gölü’nde İsmet Ülker, Necmettin Külahçı ve Gazeteci Erol


Yine bir gün, bir kısım insan zirve yapmaya gitti. Ben, tercüman ve bir de sonradan avukat olan Akşam Gazetesi’nde gazetecilik yapan Erol diye bir arkadaş kaldık. O da not tutuyordu, devamlı yazıyordu, gazete için gelmişti. Onunla beraber, on tane kadar kır çadırının kurulduğu yere çocuklara bakmak için gittik. Biz buradan oralara giderken yanımızda ekmeğimizi götürmezdik. Doktorlardan aldığımız ilaçlarla giderdik. Doktorlardan aspirin, ağrı kesici gibi orada bulunan çocukların tedavisi için kullanılabilecek ilaçları yanımızda götürürdük. Bir yaşlı kadın bizi karşıladı, hemen çadıra aldı. Çadırın önünde de belki yirmi çocuk vardı. Onlara bakıyoruz, kimisinin başı kel olmuş, kimisinin bir yerinde yara olmuş, işte merhem filan veriyoruz. İhtiyar kadına da bir bakıp O’nunla da ilgilendik. Neyse gözü tutan birisi vardı, ona da göz merhemi verdik. İhtiyar kadın illa bana da o ilaçtan vereceksiniz diyordu. Sana yaramaz, bu göz merhemi diye izah etmeye çalıştık. Yok, illa verin diyordu. Kadını ikna etmek için yapacak bir şey kalmayınca, başka çare yok dedik, merhemi verdik. Sonra kadın bir kız çocuğunu çağırdı, arkama geçip eline sık sırtıma sür dedi. Kız merhemi eline sıktı, kadına sürdü. Oh dedi, sırtım ağrıyordu, geçti dedi.




Leja Kont, Kıl çadırın önünde bir kadın

Morgan yaylasında bir kadın

Morgan yaylasında genç bir kız

Çadırın önünde 30–35 yaşlarında çok güzel bir kadın duruyordu. Ben Onu Leja Kont olarak çektim. Bilmiyorum ama o fotoğrafı bir görün, şu andaki sergimde de var. Bu çadırın önünde duruyordu, bir şey isteyecek ama ne bilemiyorum. Kadın dikkatimi çekti. Tercümana kadıncağız bir şey isteyecek bir sorun dedim. Tercüman Kürtçe sordu. Kadın, çocuğumun olmaması için bana bir ilaç verebilir mi dedi. Yani müthiş duygulandım. Doktor değiliz sonuçta, o sırada da doğum kontrol hapları yeni çıkmıştı. Kaç çocuğun var diye sorduk. 30–35 yaşlarındaki bu kadın beş çocuğu olduğunu söyledi. Birdenbire çöküş başlıyor tabii. 40–45 yaşlarındayken 60–70 yaşlarındaki insan gibi görünüyorlar. Çok üzüldüm hakikaten. Doğum kontrol hapları çıktı, ama bunu ya kocanla Irak’tan getirteceksin ya da Türkiye’den getirteceksin, ancak bu şekilde olur, bizim yanımızda başka ilaçlar var dedim.

Şinasi Barutçu da mı doğayı çok seviyordu?
Tabii. Mesela Meke Gölü’nü bana ilk Şinasi Barutçu söyledi.

O da çok gezdi değil mi Türkiye’yi?
Tabii. Resim de yapardı.

Meke Gölü nerede?
Konya’da. Müthiş güzel bir yer. Bir krater gölü. Şinasi Barutçu’nun arşivi de çok genişti. Mesela 40–50 bin kadar siyah-beyaz negatifi vardı. Türkiye’yi dolaşırken elde ettiği negatiflerdi bunlar.

Renkli de çekti mi?
Tabii. Amerika’dan bir fotoğraf dergisinin kapağını hazırlayan meşhur bir fotoğrafçı geldi Türkiye’ye. Şinasi Barutçu’yla O’nu davet ettik biz. Adamın slâyt gösterisi müthişti. Altı altı gösteriyordu. Eldivenlerini giydi, makinesini kurdu. Çok güzel, inanılmaz güzel bir dia gösterisi sundu bize. Bundan sonra da Şinasi Barutçu, Amerika’ya gittiğinde doğayla ilgili çekmiş olduğu fotoğraflardan oluşan, en az onunki kadar güzel bir dia gösterisi yaptı.

O zaman genellikle hangi makineler kullanılıyordu?
Laika kullanılırdı. 24-36’lar, 6-6’lar vardı.

Peki, Elazığ’dan gelip Ankara’ya yerleştiniz ve fotoğrafı burada yeşerttiniz. Burada birçok insan sizin sayenizde fotoğrafı öğrendi. Bunun aksini düşünmek mümkün değil.  Ayrıca FSK ve DASK’ın kurucu üyeliğini yaptınız. DASK düşüncesi nereden çıktı?
Çok dolaşıp çok fotoğraf çektiğim için Ziraat Fakültesi’nden Yücel Aşkın, şimdi Van 100. Yıl Üniversitesi’nin rektörü, benim çok samimi bir dostumdur. 1984’de tanıştım kendisiyle. O zamanlar stüdyom Çankaya’da Atakule’nin karşısındaydı. Bir gün oturuyordum, sırt çantasıyla birisi girdi içeri. Merhaba, ben Yücel Aşkın dedi. İsmini daha önce duymuştum. Çok dolaştığını, talebelerini gezilere götürdüğünü biliyordum. Ooo hocam, hoş geldiniz dedim. Oturduk, sohbete başladık. Ben hayatımda hep yalnız gezdim dedi. Şu anda fakülteden arkadaşlarla dolaşıyoruz ama hayatımda genel olarak hep yalnız gezdim dedi. Sen de anladığım kadarıyla yalnız gezdin dedi. Yahu neredeymişiz biz, niye eskiden böyle tanışmadık da birlikte dolaşmadık falan diye bir sohbetimiz oldu. Doğa gezilerine beraber gitmeye başladık. Ondan sonra 1989’da DASK’ı kurduk.

Kaç kişi kurdunuz DASK’ı?
8–10 kişi vardık.

Kurucular arasında fotoğraf içerisinden sizden başka tanıdığımız kimse var mıydı?
Fotoğraftan başka kimse yoktu. Ziraat Fakültesin’den hoca vardı Fırat Cengiz, Yücel Aşkın işin başındaydı. Bir dernek kuralım dedik. Doğa Araştırmaları ve Sporları Derneği adı altında derneği kurduk. Ondan sonra devam etti DASK. Daha sonra Yücel hoca Van’a gitti. Bir müddet DASK’ın başkanlığını yaptı. Daha sonra ben başkanlığı aldım.

Bu sene de DASK’a gelecek galiba, değil mi?
Evet, bu sene gelecek. Bu sene jüri üyemiz.

DASK’ın Doğada Görüntü Avcılığı isimli bir yarışması var. Bu fikir nasıl ortaya çıktı, bu yarışma hakkında ne düşünüyorsunuz?
Gökhan Türe bu yarışma fikrini ilk ortaya attığında kendisini en çok destekleyenlerden birisi ben oldum. Böyle bir yarışmayı SAGAY’da (Su Altında Görüntü Avcılığı Yarışması) yapmışlardı. Türkiye’de böyle bir şey ilk defa olmuştur. Hatta dünyada da tek örneğinin bu olduğunu zannediyorum. Onun için bütün gönlümle, bütün kalbimle destekledim. DOGAY’ın yapılmasında, tabii Gökhan isim babası olmuştur, ama benim katkım da çok büyük olmuştur.

DASK’ın yaptığı Doğada Görüntü Avcılığı isimli fotoğraf yarışması dağıtılan bir slâyt filmin üzerine kurulu. Peki, slâyt film kalkarsa DASK dijital makineyle yarışmaları nasıl yapacak?
Bu konu üzerinde düşünüyoruz tabii. Yönetim Kurulu zaman zaman da bunun tartışmasını yapıyor. Bir yöntem bulunacak. Herhalde özel bir kart vereceğiz herkese. Biliyorsunuz, üzerinde oynandığı zaman bir takım uyarılar veren kartlar var.

Sahtekârlık çok artabilir dijitalle…
Ben kendi adıma sahtekârlık olacağını çok zannetmiyorum. Gelenler çok samimi ve düzeyli insanlar hakikaten.

Şu anda hala gezilere devam ediyorsunuz değil mi?
Tabii hala devam ediyorum. Benim yurt dışı gezilerim de çok oldu. Sibirya’ya gittim mesela. Sene 1989, mevsim yazdı. Zaten kışın çok tehlikeli. İnşaat firmalarının fotoğraflarını çekmeye gittim. Mesela Metiş, Sumba gibi firmalar… İşlerinin nasıl geliştiğini fotoğraflamak için birkaç kez gittim. 5–6 kez Moskova’ya gittim, Türkmenistan’a gittim, Sibirya’ya iki defa gittim. Moskova’dan uçakla Yakustistan’a gittim.

Yakutlar Hıristiyan Türkler galiba, değil mi?
Evet.

Peki, siz oraya iş amaçlı fotoğraflar çekmeye gittiğinizde kendiniz için de fotoğraflar çekiyordunuz değil mi?
Evet tabii. Mesela Yakustistan’la ilgili bir dia gösterisi hazırladım.

Yaşamınızda fotoğrafla çok uzun süre uğraşmışsınız. Çok küçük yaşlarda fotoğrafı anlamanız da sizin en büyük avantajınız tabii. Ama biz gene de, özellikle 60’lı yıllarda fotoğrafı devam ettirirken ilginç deneyimler yaşayıp yaşamadığınızı merak ediyoruz.
Ankara’da ben bu işe başladığım zaman, Ankara’da o tarihlerde yapılamayacak işleri bana getirirlerdi. Mesela ben mimari fotoğrafta da çok deneyimliydim. Maket fotoğrafını çok iyi çekerim. Proje fotoğrafları çekerdim. Vedat Dalokay’la çok ilginç hatıralarım vardır.

Biraz anlatır mısınız bize?
Vedat’la da çok çalıştık. Proje ve maket fotoğrafı denilince Ankara’da ben akla gelirdim. Hep bana getirirlerdi. Vedat Dalokay da Pakistan’daki camiyi yapıyordu. Henüz hazırlık dönemiydi. 10 mimar arasından Vedat Dalokay da çağrılmıştı. Hazırlık döneminde Vedat, caminin maketini yapmış. Bir gün bir telefon geldi bana Vedat’tan. Dedi ki gece eve gitme, bir maket hazırlıyorum, onun fotoğraflarını çekeceğiz. Saat 22.00’de gelirim dedi, saat 01.00’de geldi. Getirdi maketi, içini aydınlattık, fotoğraflarını çektik. Sabahleyin de proje ve maket fotoğraflarını gönderecekti. Sen git yat, ben bunları basıp hazırlayacağım dedim. Sabahleyin projeyi getirdiğinde fotoğrafları dosyaya koyarız dedim. Ben fotoğrafları hazırladım. Sabahleyin saat 05.00’de Vedat geldi, fotoğrafları dosyaya yerleştirdik. Bu saatten sonra ne yapacaksın benimle gel, birlikte fotoğrafları verelim dedi.  Yolda giderken bana sen de yarı mimar sayılırsın, projeden, maketten anlıyorsun dedi. Benim projemi nasıl buldun dedi. Valla abi çok iddialı, çok güzel bir proje dedim. Birinci olur musun olamaz mısın bilemem ama muhakkak dereceye gireceksin dedim. Ya öyle deme, dünyanın sayılı mimarları geliyor dedi. Ben onu bunu bilmem, sadece gördüğümü söylüyorum, hakikaten çok iyi bir proje dedim. Yani sen bu kadar iddialısın, peki, birinci olursam seni Pakistan’a götüreceğim dedi. Neyse götürdük verdik projeyi. Bir-bir buçuk ay sonra Vedat’tan telefon geldi. Tatlı bir kaba konuşması vardır, ya sevinçli haberler aldık, şimdi geliyorum, o maket fotoğraflarından basalım, gazetelere vereceğiz dedi. Sonra hemen atladı geldi, maket fotoğraflarını bastık. Ne oldu dedim. Birinci olmuşuz ama beni müthiş korkuttular dedi. O sırada da işleri iyi değildi. Dernekte oturmuş, oyun oynuyormuş, telefon gelmiş. Hemen Mimarlar Odasına gel, Kocatepe Camisi’ni patlattılar demişler. Kocatepe Camisi’nin ilk mimarı Vedat Dalokay’dı.

Ama projeyi değiştirdiler sonra.
Tabii. Temel çıktıktan sonra dinciler patlattılar.

Kocatepe Camii Vedat Dalokay’ın muhteşem bir çizimidir.
Evet, planı Pakistan’daki camiye benzer. Hakikaten çok güzel bir projeydi. Telefon eden kişi Kocatepe Camisini uçurdular (hâlbuki Camii daha sonra patlatıldı), acele gel deyince Vedat, hemen Mimarlar Odasına gitmiş. Hatırlıyorum, ODTÜ mezunu Gürol vardı. Çocuk kapıyı açıp gülmeye başlamış. Vedat abi gözün aydın, tebrik ederiz, projede birinci oldun deyince Vedat dank diye oraya oturmuş. Vedat bu proje için Pakistan’a çok gitti, geldi. Kardeşi Işık’la daha samimiyim. Senin abin beni Pakistan’a götürecekti dedim. Işık güldü. Vedat da neye gülüyorsunuz deyince, Işık da Necmettin’i Pakistan’a götürecekmişsin dedi. Hikâye tabii…



Mimari fotoğrafta nelere dikkat etmek gerekir? Aslında mimari fotoğrafta değil de, maket fotoğrafında nelere dikkat etmek gerekir? Mimari fotoğrafta birçok insan bir şeyler biliyor. Çift objektif kullanmak filan gibi. Ama maket fotoğrafında durum biraz daha farklı değil mi?
Hem mimari fotoğrafta, hem de maket fotoğrafında ışık çok önemli. Genel fotoğraf usullerinden farklı olarak mimari fotoğrafın tam öğle vakti çekilmesi lazım. Işığın tepeden gelmesi, gölgelerin biraz binanın kenarlarına vurması gerekir. Tabii yatık güneş de güzeldir ama mimari fotoğraf esas öğle vakti çekilir.
Maket fotoğrafı başlı başına bir iştir. Mesela ben maket fotoğrafını, dışarıda çatıda çekerdim. Çatıda gökyüzüyle ve güneş ışığıyla birlikte, hiç maketin kenarını göstermeden doğal ışıkla çektiğim çok güzel maket fotoğraflarım vardır.

Aslında çok fazla anı biriktirmişsiniz. Keşke yazabilseydiniz.
Ya evet, gerçekten keşke yazabilseydim.

Birçoğunu biz kaydettik aslında. Bunların hepsine röportajda yer vereceğiz. Eksiklerimizi de zaman zaman tamamlamak lazım, çünkü geçmiş döneme yönelik ilk röportajımız bu. Mutlaka eksiklerimiz vardır. Belki daha sonra, yayınlanmış olsa bile kitap için bir-iki kez daha karşı karşıya gelebiliriz. Bunlara ek olarak fotoğrafta kimyasaldan dijitale geçiş konusundaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?
Vallahi ben dijitale geçmedim. Şu anda halen kendi makinemde film kullanıyorum. Ama bu hiç geçmeyeceğim demek değildir. Belki bir süre sonra mecburen geçeceğim. Ama bu hemen mi olur bilmiyorum. Aslında İstanbul’a gitsem bir Laika hediye edecekler bana. Eninde sonunda geçeceğim. Dijital çok farklı bir şey tabii. Filmin kalkması, masrafın azalması çok farklı ve güzel bir şey… Ha bundan sanat yapılabilir mi yapılamaz mı? Tabii ki yapılır, tabii ki her şeyin bir yöntemi vardır. Dijitalde de yapılır. Belki hatta daha da iyi olur. Teknoloji Türkiye’de ve dünyada gelişiyor tabii ki.


Fotoğraf da bir yerde aslında teknoloji demek. Kimyasal da teknoloji demek.
Tabii ki, muhakkak. Bir de benim şu an kimyasal fotoğraf bir alışkanlığım. Sanatsal değil ama teknoloji ile ilgili bir alışkanlık diyebilirim. O nedenle bunu hemen değiştirmek mümkün değil. Dijital makine dendiği zaman sanki hiç kullanmayacağım bir şey aklıma geliyor. Bana şimdilik yabancı bir şey.

Ama işin yaratıcılık kısmıyla ilgili dijital ve kimyasal fotoğraf arasında bir fark olmadığını mı düşünüyorsunuz? Fotoğrafçılar bu konuda farklı görüşlere sahipler çünkü… Mesela çabuk üretilebilen bir şey kimilerince sanat olarak kabul edilmiyor, bu görüşe göre bir şeyin sanatsal anlamda değer taşıması için emekle yoğrulması gerekiyor ve dijital fotoğrafta en azından görünürde bu emek süreci daha az gibi… Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence de filmde sanat yapmak daha zor ve zahmetli.

Peki, az evvel dijital fotoğrafın sanat anlamında kimyasal fotoğraftan farklı olmadığını, yalnızca teknolojik anlamda bir farklılık getirdiğini söylediğinizi düşünecek olursak Necmettin Külahçı’nın bu konuda kafasında bazı şüpheler olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bu biraz önce de dediğim gibi biraz alışkanlıklarla da ilgili. Dijital fotoğrafa geçmek sadece makineyi değiştirmekle de olmuyor. Photoshop’u da çok iyi bir şekilde öğrenmeniz lazım. Bilgisayara çok iyi hâkim olmak lazım.

Kimilerine göre dijital fotoğraf biraz daha tüketim toplumunun alışkanlıklarına denk düşüyor gibi… Bir de dijital makineyi gerek salt anı fotoğrafı çekmek adına kullanan, gerekse sanat fotoğrafı üretmek için kullanan kesimlerin birçoğu, sürekli olarak eskiyen makinelerini atıp-satıp, yerine yenilerini alma derdinde… Ortada teknolojinin abartılması var gibi. Dijital fotoğrafın içinde sanatsal üretkenliğin olmadığını söyleyenler de var. Ama aynı zamanda dijital fotoğraf işimize de geliyor, çünkü insanların birçoğunun hayatında fotoğraf dışında da yapılması gereken bir sürü iş var. Size göre bilgisayar ortamında üretilen bir şey fotoğraf mıdır acaba?
Dijital fotoğrafla uğraşan insanların Photoshop ve bilgisayarı çok iyi kullanması lazım. Bütün bu söylediklerinizi bir araya getirerek sanat yapmak açısından photoshopun da kullanılması lazım. Bunu kullanamadığınız zaman, ya birisine söyleyeceksiniz bunu böyle yap, bunu şöyle yap diyeceksiniz. Yani siz fotoğrafı çekip, işin photoshop kısmı için bir başkasına götüreceksiniz. Bu yüzden dijital fotoğraf çeken bir insanın çok iyi bilgisayar kullanması lazım diye düşünüyorum. Bir de tabii insanlar artık günümüzde hızlı yaşıyorlar. Mesela vesikalıkları 10 dakikada veriyorsunuz artık. Bu güzel bir şey tabii. Bunlar iyi şeyler ama salt fotoğraf çeken insanın, dediğim gibi bilgisayarı çok iyi kullanması gerekiyor.

Ama insanı teknolojiye daha çok bağımlı kıldığına inanmıyorsunuz herhalde…
Dijitalde de yine fotoğrafçının kendi yeteneğinin ön planda olduğunu düşünüyorum.

Dijitalde filmi kaldırdılar ama birçok insan dijitale geçtikten sonra masrafının arttığını söylüyor. Dijital makine alıyorsunuz, kısa sürede eski model oluyor, yerine yeni modeli çıkıyor, eski makineniz para etmiyor. Adamlar fotoğraf dünyasını öyle bir esir ettiler ki bunun altından kalkmak biraz zor gibi görünüyor. Belki de birçok insan dijitali deneyecek ama sonra tekrar kimyasala dönüş yapacak.
Evet, ben de filmin tamamıyla ortadan kalkmayacağını düşünüyorum.

Sizin döneminizde de fotoğraf konusunda, bugünkü dijitale geçiş sürecine benzer, büyük bir değişiklik yaşandı mı?
Buna benzer bir değişiklik olmadı, hayır.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şeyler var mı? Genç fotoğrafçılara neler tavsiye edersiniz?
Birincisi bol bol fotoğraf çeksinler derim. İkincisi sergileri izlesinler. Günümüzde tabii fotoğraf konusunda yazılmış çok kitap ve dergi var. Bunları okusunlar. Ustaların dia gösterilerini ve sergilerini muhakkak izlesinler derim.


Çok teşekkür ederiz…

Bu söyleşinin gerçekleşmesine katkılarından dolayı, Işın Ergeneman’a ve Funda Gönendik’e teşekkür ederiz.

Bu röportaj www.fotografya.gen.tr Yayın Kurulu üyeleri Meryem Akköse ve Ş.Uğur Okçu tarafından yapılmıştır.




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa