Editörler

Gülçin Tellioğlu
Bülent Irkkan
Ş.Uğur Okçu

Yayın Kurulu

Meryem Akköse
Can Gazialem
Elif İnan
Şirin Karadeniz
Nejat Kutup
Doğanay Sevindik
Aylin Yılmazbayhan
Leyla Yücel






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 18    Renk
Renk Şebnem Soygüder

Derslerimde “renk nedir?” diye öğrencilerime soru yönelttiğimde birkaç dakika sessizlik oluyor. Oysa özel bir durum yoksa kör ya da renk körü değilsek doğduğumuz günden itibaren renklerle iç içeyiz ama ne olduğu hakkında, kaç tane olduğu hakkında tam olarak bilgi sahibi değiliz. Lise çağlarında bizlere resim derslerinde öğretilen sıcak renk/soğuk renk kavramı ve sulu boyalarla yaptığımız sözgelimi maviyle kırmızıyı karıştırınca mor elde ettiğimiz gibi bilgilerin ötesinde anlatacak pek de bir şeyimiz olmadığını fark ettim. Bu sebeple Fotografya’nın 18. Sayısında “renkler”den söz etmek istedim.  Şimdi adım adım bir renk tanımına doğru yolculuk etmeye ne dersiniz? 

Birinci tanım: Renk, ışığın dışavurumudur.

İlk olarak M.Ö. 13.500’e ait olan İspanya’daki Altamira mağarasının duvarında bulunan bizon resminde renkle karşılaşırız. Onu çizen önce çizip sonra boyadı mı yoksa tersi mi oldu bilemiyoruz. Önce renk mi vardı yoksa çizgi mi? Ancak yaygın olarak şöyle bir görüş birliği oluştu. Önce çizdi, sonra boyadı.

Yüzey üzerinde somutlaştırma, sınırlamaya gidiş, belirsizlikten belirliliğe geçiş çizgiyle olmuştur. Bu sınırlamanın içine ifade katmak söz konusu olduğunda ise renkle karşılaşırız. Çizgiyle sınırlanan yüzey renkle zenginleşir. (Kılıç, Levend, 2003,25)

Çevremizdeki tüm nesneler bir renkle ortaya çıkar. Nesne ile rengi arasında yapısal bir bağ vardır. Nesnenin rengi, görsel algı olarak içinde bulunduğu mekânın ışıklılığına göre değişse de nesnenin renginin yapısal özelliği değişmez (Kılıç, Levend, 2003, 26)

Resim sanatında renk denince boya; fotoğraf makinesinde, kamerada ve gözde (görme) ise renk denince akla ışık gelmelidir.

Renk gerçekte ışıktır. Nesnenin üzerine düşen ışığın bir bölümü (belli dalga boyundakiler) nesne tarafından emilir; yansıyan ışık olarak gözümüze gelen ışıklar ise renktir.

Örneklerle açıklamak gerekirse;
Kırmızı domates... Dalga boyundaki ışınların tümünü emer ve kırmızıyı yansıtır.  Çünkü domatesin dokusunda kırmızı pigment vardır.

Sarı limon... Dalga boyundaki ışınların tümünü emer ve sarıyı yansıtır. Limonun dokusunda sarı pigment vardır.

Eğer bu nesnelerin üzerine içinde kendi dalga boyu olmayan ışık yöneltirsek ne domates kırmızı olarak ne de limon sarı olarak görünür. Hele Işık kayboldukça renkler de git gide grileşir ve kaybolur.

Rengin 3 temel niteliği (boyutu) vardır:

1. Temel renk (hue): Rengin kendisidir, türüdür. Sözgelimi Kırmızı. Renklerin hakîm oldukları dalga boyları vardır.

2. Doyma (saturasyon): Rengin saflık derecesi. Bazı kırmızılar soluk, bazısı yoğundur. Kırmızıyı en doğru gösteren en doygun olandır. Bu, “doygunluk” ya da “saflık” olarak da ifade edilebilinir.

3. Parlaklık (value): Rengin ışık yansıtma boyutu. Bazı renkler diğerlerine göre daha açıktır. Renklerin açıklık ve koyuluğunun ölçümüdür. Bu bağlamda parlaklık, siyah-beyaz fotoğraftaki gri skala gibidir. Bu skalada açık renklerin parlaklığı yüksek, koyu renklerin ise parlaklığı düşük kabul edilir. Pembenin rengi açıldıkça parlak grubuna girer. Koyulaştıkça doygunlaşır. Yoksa sanıldığı gibi altın rengi, gümüş rengi, bakır rengi gibi renkler parlak renk değildir. Halk dilinde pırıltılı, parlayan renklere “parlak” denir. Oysa her rengin parlağı vardır. Renk açıldıkça parlak renk grubuna girer. Kırmızının da yeşilin de pembenin de parlağı vardır. Bilinen en parlak renk ise sarıdır.

İkinci tanım: Renk, ışığın meydana getirdiği ruhsal ve fiziksel bir olaydır (KALFAGİL, Sabit, 1998, 27)

Karanlık bir odada turuncu bir bluzunuzu bulabilir misiniz? Evet... Ama eğer onu tanıyorsanız. Odaya girip bulunduğu yerden bluzunuzu alabilirsiniz. Oysa karanlıkta o bluzun rengini göremezsiniz. Sadece bluzunuzu tanıdığınız için hafızanız devreye girer ve karanlıkta da sanki turuncu bluzunuzu görmüşçesine davranırsınız. Size ait olmayan, hiç tanımadığınız bir hırkayı almak için aynı odaya girdiğinizde mutlaka ışığı açmaya çalışırsınız. Çünkü hiç tanımadığınız bir objeyi karanlıkta bulamazsınız.

Karanlıkta en renkli objeler bile “siyah” görünür.  Çünkü renkler karanlıkta varlığını yitirir. Beyaz bir bina gündüz beyazken gece o binaya hangi renkteki ışığı yansıtırsanız o renk görünür. Binaya kırmızı ışık tutun bina kırmızı, mavi ışık tutun mavi görünür (Kalfagil, Sabit, 1998, 27.)

Renklerin farklı ışık altında farklı göründüğünü çok iyi biliriz. Mağazaya sözgelimi bir pantolon almaya gittiğimizde ödeme yapmadan önce bir de gün ışığında ürünü görmek isteriz. Buna ihtiyaç duyarız. Tezgâhtardan izin ister, ürünü kapının dışına çıkarmaya çalışırız. Bu davranışlar bilimsel olarak değil belki ama deneyimlerle edinilmiş bilgilerin sonucudur. Çünkü spot ışıklarının altında renkler kendilerini doğru olarak göstermezler. Lacivert bir kumaş spotların altında pekalâ siyah ya da mor görünebilir. Eve geldiğimizde ummadığınız bir renkle karşılaşabiliriz.  Yine biz kadınlar makyajımızı çok ışık altında ya da loş ışık altında yapmamaya çalışırız. Aksi halde sürpriz sonuçlarla karşılaşabiliriz. 

Öyleyse renk ışıktır!
(Bkz. http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/duyular/01.swf)

Spektrum: Beyaz ışık olarak algıladığımız ışık aslında homojen değildir. Bir prizma ya da spektrumdan bu ışığı ayrıştırdığımızda değişik dalga boylarında ışıkların bulunduğu değişik renkler ortaya çıkar. Tayfı ilk olarak bundan 330 yıl kadar önce Ishac Newton ayırmayı başarmıştır. Renklerin dünyasına ilk olarak Newton girmeyi başarmıştır (1670). Ortaya mor, lacivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı çıkmıştır.

Spektrumun (tayf) en bilindik örneği gökkuşağıdır. Gökkuşağının renkleri, hava içinde askıda bulunan sayısız su zerreciğinde kırılan güneş ışığının dağılması ile meydana gelir. Bu nedenle gökkuşağının ortaya çıkması için yağmur yağması, yağmurdan hemen sonra güneş açması ve fonda da koyu renkli bulutların olması gerekir. Güneş ışınlarının saçılması çok önemli o nedenle her yağmurdan sonra gökkuşağı görülmez (Kalfagil, Sabit, 1998, 28).




Şekil1: Newton ve spektrum


Klâsik Newton tayfı 7 renk içerir. Mor, lacivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı. Gerçekte ise dalga boyundaki en ufak değişim yeni bir renk oluşturur. Türevler ortaya çıkar. Yani 7 renk yoktur. Ancak bu 7 renk saftır. Spektrumun “aktüel renkleri” olarak da tanımlanırlar (Kalfagil, Sabit, 1998, 28)

Işık çeşitli dalga boylarından meydana gelen görünen bir enerjidir. Radyo, televizyon, radar, x ray ışını, x ışını, mikrodalga fırın, enfraruj,  gibi pek çok elektomanyatik ışıklardan biridir. Uzun dalga boylarını biz göremeyiz. Dalga boyları kısalan ve frekansları yükselen enerjiyi ise “ısı” olarak algılarız.  Normal insan gözü ancak 700 ile 400 nanometre (milimikron) arasındaki dalga boyunu görebilir. Bunun 700-600 arası kırmızı; 600-500 arası yeşil, 500-400 arası mavidir.

Renk nasıl oluşur? Spektrumun tüm renklerini içeren beyaz ışık bir obje üzerine düşer. Bazı renkleri temsil eden bazı dalga boyları yüzeyi delerek içeri girer ve yutulur (emilir). Diğer renkleri temsil eden dalga boyları ise yansır ve renk duyusunu uyandırırlar. Spektrumun hangi renklerinin yutulacağı ve hangilerinin yansıtılacağı o maddenin fiziksel yapısına bağlıdır.

Kalfagil bizim “renk” olarak algıladığımız şeyi şu şekilde ifade ediyor: Cisme düşen ışıktan, renklendirici tarafından değişikliğe uğratılan dalga boylarından geriye kalandır (Kalfagil,Sabit, 1998, 39.)

Örnek : Bir kumaşın kırmızı görünmesinin nedeni: Kumaş belli bir boyar madde ile doyurulmuştur bir kere. Beyaz ışık(renksiz) kumaş üstüne düşer. Bu boyar madde gelen ışığın YEŞİL ve MAVİSİNİ yutar. Kırmızısını yansıtır. Kırmızı serbest kalır. İşte bu renk gözde ve beyinde “kırmızı duyumu” yaratır.

Yeşil yaprağa beyaz ışık düşünce yaprağın renklendiricisi mavi ve kırmızıyı yutar; yeşili serbest bırakır. O sebeple yaprağı yeşil görürüz.

O halde renk; emilmeyen, yutulmayan dalga boylarıdır.

Bu nedenle;

Kırmızı bir cisim gün ışığı altında kırmızı; o cisme yeşil ışık yansıttığımızda ise siyah görünür. Çünkü yeşil ışığın içinde kırmızı dalga boyu yoktur. Bu nedenle kırmızıyı yutar. Yuttuğu için görünmez.

Sonuç: Demek ki yutulan (emilen) değil ama yansıyan renk yüzeye rengini verir!
Gördüğümüz bütün renkler iki temel prosesle oluşur:

A-TOPLAMSAL RENK: Yeşil, mavi kırmızı temel renk kabul edilir. Bunlar ışık renkleridir. Karışımından magenta, cyan ve sarı ortaya çıkar. Bu renklerin (renkteki ışıkların) üçü üst üste bindirildiğinde ise “beyaz” ortaya çıkar.



Şekil 2: Toplamsal Renk

Yukarıdaki tabloya bakarak diyebiliriz ki Cyan; kırmızı dışında bütün renklerin toplamıdır. Cyan rengi gördüğünüzde bilin ki cisim kırmızıyı emdi ve bırakmıyor.
Gözdeki kırmızı ve yeşil reseptör hücreler eşit derecede uyarılır ve bu uyarılar sarıyı görmemizi sağlar.

Doğada gözümüze yansıyan tüm renkler “mavi”, “yeşil” ve “kırmızı”nın karışımıyla oluşur. Televizyon, bilgisayar, kamera, dijital fotoğraf makinesi bu yönteme uygun bir teknoloji ile çalışır. Kısaca renk burada ışık ile elde edilir.

Toplamsal renklere “ışık renkleri” de denilmektedir. Hatta bu RGB (Red, Gren, Blue) olarak da ifade edilmektedir.

B- ÇIKARIMSAL RENK:  Çıkarımsal renk sarı, cyan ve magentayı temel renk olarak kabul eder.

Bu çıkarımsal ana renklerin üçünü beyaz bir yüzeye üst üste gönderirsek karşımıza “siyah” çıkar.



Şekil 3: Çıkarımsal renk

Bu renklerden birinin, ikisinin veya üçünün yoğunlukları değiştirilerek birleştirildiğinde istenen diğer bütün renkler elde edilir. Sözgelimi, pembe, kahverengi, bordo, su yeşili vs... Örneğin, mavi ışığı tamamen kapatıp yüksek düzeyde kırmızı ve düşük düzeyde yeşil ışığı üst üste bindirdiğimizde ise kahverengi elde ederiz.

Açık mavi-koyu mavi; açık pembe-koyu pembe, açık-yeşil-koyu yeşil gibi tanımlar yetmemektedir. İnsan sadece iki çeşit sarı ya da iki çeşit mavi görmez. Açıkla koyu arasında gördüğü renkleri ifade edebilmek için de onları çeşitli sıfatlarla ifade etmektedir. Sözgelimi; pas rengi, tarçın rengi, kül rengi, küf rengi, siklâmen pembesi, toz pembe, şeker pembesi, bebek mavisi, elektrik mavisi, parlement mavisi, nil yeşili, hakî yeşil, asker yeşili, çim yeşili, fıstık yeşili, şampanya rengi, tütün rengi, açık/koyu kestane rengi, patlıcan moru, mürdüm rengi (erikten esinlenen bir çeşit mor), kayısı sarısı, limon sarısı, şeftali rengi, kavuniçi rengi, portakal rengi, narçiçeği rengi vs... gibi yüzlerce renk vardır. Görüldüğü gibi İnsanlar bunları çeşitli sıfatlarla, çeşitli benzetmelerle görebildiği ana bir rengin türevlerini ifade etmeye çalışmıştır.

Tamamlayıcı Renkler (kontrast/zıt): Bu renkler birbirini daha parlak ve doygun gösterir.

Her hangi bir rengin tamamlayıcısı onu beyaza tamamlayan renktir (kalfagil, Sabit, 1998, 43.)

Kırmızı—mavi, yeşil
Mor – sarı
Mavi—yeşil

Bağlantılı Renk (armoni/bütünleyici): Uyumlu, komşu renkler akla gelmelidir.

Kırmızı, turuncu, sarı
Mavi, yeşil, magenta

Koyu yeşille bej, deniz mavisiyle gri ve eflatunla mor gibi renklerin birliktelikleri gözü sakinleştirir.

Tamamlayıcı renkler dinamik ve hareket izlenimi verir, tahrik edicidir. Buna karşın bağlantılı (uyumlu) renkler sakin ve dinlendiricidir.

Bir fotoğraf düşünün ki masmavi, berrak bir gökyüzü, yemyeşil bir kır, ağaçlar ve bir ağaca dayandırılmış mor bir bisiklet. İnsana huzur veren, insanı dinlendiren, durgunlaştıran bir görüntü. Ama o bisiklet kırmızı ya da turuncu olsa (maviye ve yeşile kontrast bir renk) daha dikkat çekici ve heyecan verici bir görüntü oluşurdu. Renkleri kullanarak verilmek istenen mesajın etkisini arttırılabiliriz ya da tam tersi azaltabiliriz. Reklâm veya tanıtım fotoğrafçıları pasif düzenlemeyle renkleri doğru kullanarak, mesajı en etkili şekilde verirler. Sanat, doğa, basın fotoğrafçılığında bunu başarmak daha zordur. Ancak rengin sırrını bilen fotoğrafçılar bunu da kolaylıkla başarır. Çoğu fotoğraf sanatçısı kırmızı bir şapkayı veya çekim alanlarında kırmızı montlu, kırmızı ayakkabılı, kırmızı bikinili birini, kırmızı çiçeği illâki bunu bir şekilde kompozisyonlarına dahil etmek isterler. Ankara’da yaşayan ve çalışan bir haber fotoğrafçısı arkadaşım kış geldiğinde hava durumu ile ilgili bir haber geçmeleri gerektiğinde Ankara’nın caddelerinde elinde fotoğraf makinesi ile dolaştığını kahverengi, siyah, gri, lacivert ne kadar şemsiyeli insan varsa bunları elediğini ta ki kırmızı şemsiyeli birini gördüğünde deklanşöre bastığını ifade etmişti. Çünkü rengin sırrını çözmüştü.


Nasıl Görürüz?
Rengin doğru bir tanımını yapmak ve bu kavramı daha doğru anlayabilmek için son aşamada “göz” hakkında kısa bir bilgi vermek gerekir. Kimi insanlar renkleri görebilir, ayırt edebilirken kimi insanlar bu yeteneğe sahip değildir. Çünkü renkleri göremezler. Onlar “renk körü”dür. Bu gerçekten yola çıkarak göz hakkında kısa bir bilgi vermek ve bu bilgiyi renk bilgisiyle birleştirmek istiyorum.
Gözümüzün 1milimetrekaresinin 40.000’de birine hassastır. Bazıları renkleri çok iyi ayırt eder. Dalga boylarının farkı 1/40.000mm. olan iki rengi birbirinden ayırt edebilir. Sonuç olarak normal insan gözü 50-100 civarında renk türünü; bunlardan her birinin 100 ayrı doygunluk derecesini ve her derecenin 100 farklı parlaklık derecesini seçebilir. O halde toplam olarak görebileceğimiz renkler ve tonların sayısı 1 milyonu geçer.



Şekil 4: Gözün yapısı

Fotoğraf makinesinden örnek vererek nasıl gördüğümüzü anlatmak gerekirse:

Gözün;
Odak uzaklığı – 19-21 mm.
Netleme alanı—20 cm’den sonsuza kadardır.
Netleme ince kaslarla olur. Bu kaslar odak uzaklığını değiştirerek netleme yapar.
Merceğin açıklığı yaklaşık – f/ 2.5 gibidir.
Işık vurdukça göz kısılır ve f/11 olur.

Gözün görüş alanı 180 derecedir. Fakat görüş kalitesi çok düşüktür. Kenar ve köşegenler netsizdir. Biz bu objektifle sadece merkezi net (keskin) görürüz.

Merceğin oluşturduğu görüntü retinaya düşer. Bu fotoğraf makinesindeki film demektir.  Dış dünyanın küçültülmüş bir yansıması bir sinema perdesine yansıtılması gibi sürekli olarak retinaya yansır. Görme işlemi retinada son bulmaz. Buradaki ışık algılayıcı reseptörler (mavi, yeşil ve kırmızı koni hücreler) ışığı rengine ve şiddetine uygun elektrik sinyallerine dönüştürür. 1.2 milyon adet optik sinir ise bu elektriği beyne taşır ve görme işlemi tamamlanır.

Retinada (ağ tabaka) milyonlarca sinir ucu vardır. Işığa duyarlı 2 hücre vardır. Bunlar: Koni ve silindirik (basil ya da rod da denir) hücreler. Koni hücre 7 milyon adettir ve retinanın ortasındadır. Silindirik hücre 170 milyon adettir ve retinanın çevresindedir. Koniler rengi algılar. Silindirikler ise gri ve tonlarını görür. Bu nedenle insanlar gece ayrı; gündüz ayrı görür.

Gündüz her şeyi daha net ve açık görürüz. Uzakta olanların ise sadece hareket ve renklerini görürüz. Ayrıntıları göremeyiz.  Gece ise ortamda ışık yoksa renkleri gri ve tonları olarak, zifiri karanlıkta ise renkleri siyah olarak algılarız.

Beyin ve Algılama:
Algılama yalnızca hayatı tecrübe etmede değil, aynı zamanda hayatta kalmada da temel bir rol oynar. Davranış ve eylemlerimizde (örneğin şiir yazmak, ağaç kesmek, müzik dinlemek, elimize batan bir diken yüzünden acı çekmek, vb.) kaslarımızın karşılıklı hareketlerinin yanı sıra sahip olduğumuz duyu reseptörlerinin de rolü vardır. Sonuçta hangi bilgiyi algıladığımız, hangi bilgiye yönelik reseptörlere sahip olduğumuza bağlıdır. Örneğin çevremizde ışık olduğu ve gözlerimizde ışığa duyarlı reseptörler bulunduğu için görürüz. Işık sözcüğü, 400 ila 700 nanometre arasında dalga uzunluğuna sahip elektromanyetik ışınların yalnızca küçük bir kısmını tanımlamaktadır. Elektromanyetik ışınım başka dalga uzunluklarında da vardır. İnsanlar kızılötesi ışınları göremezken, Örneğin arılar gibi bazı hayvanlar bu söz konusu dalga boyuna (yaklaşık 340nm) karşı duyarlıdır¹.

Farklı hayvan türlerinin duyu organları gözlemlendiğinde, hayvanların kendi çevre koşullarına çok sıkı bir şekilde uymuş oldukları görülmektedir. Örneğin hayatlarının büyük bir kısmını karanlıkta geçiren yarasalar için insanınki gibi bir görme sistemine sahip olmasını bekleyemeyiz. Çünkü insan ışıkta görebilir ancak. İnsanın karanlıkta görmeyi sağlayacak bir görme sistemine ihtiyacı yoktur. Bunun için el feneri kullanmamız yeterlidir. El fenerinin ürettiği ışın bir nesnenin üzerine düştüğünde söz konusu nesnenin yüzeyi bu ışını gözümüze yansıtır ve biz o nesneyi görürüz. Fakat bir yarasa, elinde bir fener olmadığı için ışığı başka şekilde üretmek zorundadır. Bunu ise insan kulağının duyamayacağı yükseklikteki frekanslara sahip ses dalgalarıyla yapar. Bu ses dalgası nesneler tarafından yansıtılır ve yarasanın kulakları tarafından algılanır. Yarasa yankı kulaklarına ulaşana dek geçen süreden, nesnelerin biçimini ve kendisine olan uzaklığını hesaplar. Diğer bir deyişle yarasanın gönderdiği ses dalgalarının yankısı, onun bulunduğu ortamın bir “resmini” oluşturmasını sağlar. Yani yarasalar kulaklarıyla görürler.

Yarasanın aksine biz insanlar gündüzleri yaşayan canlılarız. Gündüzleri gözlerimize yansıyan ışınlar öncelikle güneşten kaynaklanırlar. Güneş ışınları çevremizdeki nesnelere çarpar ve oradan gözümüze yansır. Bu yüzden gözlerimiz güneşin ürettiği dalga uzunluğu boyuna karşı duyarlıdır. Güneşli ve bulutlu günlerde yapılan ölçümlerin sonucuna göre bu alan kısa dalgalı spektral alanında mor ötesi ışınlarda 300nm değerinden başlamaktadır. Ne var ki mor ötesi ışınlar atmosfer tarafından önemli ölçüde zayıflatılmaktadır. Aksi halde kısa dalga ışınımı yüksek derecede enerji içerdiği için gözde (ve başka yerlerde) büyük hasarlara yol açardı. Bu yüzden atmosferin koruyucu tabakasının daha uzun yıllar görevini yerine getirmeye devam etmesini umuyoruz! 700nm üzerindeki değerlerden itibaren elektromanyetik ışınım gittikçe daha az enerji içermeye başlar. Öyle ki uzun dalga boyundaki ışın parçalarının (foton) emilmesi fiziksel açıdan gittikçe daha olanaksız hale gelir. Yerküre zemini civarına gelindiğinde, güneş ışınlarından çıkan maksimum enerji orta dalga boyunda yaklaşık 500nm değerindedir ve yavaş ama istikrarlı bir şekilde kısa ve uzun dalga boylarına düşer. Bu yüzden güneş enerjisi bilgi kaynağı olarak kullanılmak isteniyorsa 400-700nm arasındaki değerlere yoğunlaşmak en uygunudur. Bu hem insanlardaki hem de gündüz yaşayan diğer omurgalı hayvanlardaki görme sisteminin çalıştığı değer aralığıdır. Çok genel bir ifadeyle, duyu sistemlerinin çevrede bulunan ve öneme sahip bilgileri algılamayı sağlayacak mekanizmalara sahip oldukları söylenebilir.

Fiziksel uyarı ile duyu organı arasındaki etkileşimin en etkili olduğu organ gözdür. Gözdeki optik aygıt, ağ tabaka üzerinde görsel dış dünyanın bir temsilini oluşturur. Ağ tabaka, gözün arkasında bulunan ince bir tabakadır. Işık ön taraftan gözün içine girer, saydam tabaka ve gözbebeğinden geçer, göz merceğine ulaşır. Nesneleri net biçimde görebilmemiz için, optik aygıtın göze gelen ışınları ağ tabaka üzerinde net bir şekilde kopyalaması gerekir. Bunun için ışınlar kırılmalıdır. Işın bir medyumdan başka bir medyuma girdiğinde kırılma hep gerçekleşir. Işın göze ulaştığında da havadan saydam tabakaya doğru yer değiştirmiş olur. Gözün toplam ışığı kırma gücü ortalama 60 diyoptridir. Bunun 40 diyoptrisi korneaya; 20 diyoptrisi lense aittir (GEGENFURTNER Karl R, 2005, 36)  

Renk Görme Genleri:
Renkleri görmemizi sağlayan şey, ağ tabakada yer alan üç ayrı tip koni hücredir. Bu koni hücreler birbirinden farklı spektral absorbsiyonlara (emilme) sahiptirler. Tiplerden biri öncelikle 350-450 nm arasındaki kısa dalga boyunda ve azami 420 nm’lik değerdeki ışığı emer. Bu dalga boyundaki ışık nötr bir şekilde bakıldığında mavi renkte göründüğü için bu reseptörlere “mavi koni hücre” denir (GEGENFURTNER Karl R, 2005, 53).

Diğer iki tip koni hücrenin emme eğrileri birbirlerine çok benzemektedir. Azami değerler arasındaki fark yalnızca 30 nm civarındadır. Bu benzerliğin nedeni söz konusu kırmızı ve yeşil koni hücrelerin yaklaşık 35 milyon yıl önce bir mutasyon sonucu birbirlerinden gelişmiş olmalarıdır (renk görme genleri). Bu yüzden gözde birbirine komşu olan kırmızı ve yeşil renk koni hücreler birbirlerine çok benzemektedir.




Şekil 5: Renkleri görmemizi sağlayan üç ayrı tipteki koni hücreler

Şekil 6: Retina Tabakası


Amerikalı psikolog ve optikçi David Williams en son teknolojik aygıtları kullanarak, canlı gözde temsil edilen resimleri ortaya çıkarttı. Üstelik bu resimlerde kırmızı ve yeşil hücreler işaretlenebiliyordu. Sonuç biraz hayal kırıklığına uğratıcıydı. Kırmızı ve yeşil koni hücrelerin birbirine oranı kişiden kişiye değişiyordu. Oran 0.5:1 ile 10:1 arasında değişse de ilginç olan şey, tüm insanlar kırmızı ve yeşili aynı karışımla sarıya dönüştürüyorlardı. Anlaşılan, kırmızı ve yeşil koni hücrelerin birbirine oranı rastlantısaldır. Fakat görme sistemimiz karşı renk kanallarında bu rastlantısal etkileri yeniden düzenlemektedir.

Bazı insanlarda ise kırmızı ya da yeşil koni hücreler tamamıyla eksiktir ya da hiç yoktur. Bu nedenle de bu insanlar renkleri göremezler. Bu neredeyse tamamıyla erkeklerde görülen bir durumdur. Çünkü kırmızı ve yeşil pigmentlerin genleri X kromozomunda bulunur. Erkeklerde bir tane X kromozomu vardır. Erkeklerin yaklaşık %8’i renk körüdür². Bu çeşit renk körlüğü ya çok geç yaşlarda ya da rastlantısal olarak fark edilir. Üçüncü tip koni hücrenin sağladığı evrimsel avantaj henüz açığa kavuşturulmamıştır. Genetik analizler göstermiştir ki kırmızı ve yeşil koni hücreler yaklaşık 35 milyon yıl önce tek bir koni hücrenin genetik mutasyona uğraması sonucu oluşmuştur. Güney Amerika’daki maymunların çoğu renk körüdür. Afrika’daki maymunların çoğunda ise üç tip koni hücre bulunmaktadır. Amerika ve Afrika kıtalarının birbirlerinden ayrılmaları ise yine 35 milyon yıl önce olmuştur. Üçüncü tip koni hücrenin neden önemli olduğuna dair ilginç spekülasyonlar var. Örneğin onun sayesinde kırmızı olgun meyveler ile yeşil yapraklar arasında ayrım yapılabilmiştir. Yapraklarla beslenmek daha çok özümleme enerjisi gerektirir. Meyveler ise daha kolay sindirilmektedir. Bu sayede geriye kalan enerji beyni büyütmek için harcanmıştır. Bu iddialı spekülasyona bakarsak, homo sapiens’in ortaya çıkışını renk görme yetisine borçlu olduğunu söylemek mümkündür. Bu iddianın doğru ya da yanlış olması bir yana, memeliler arasında sadece primatlarda (insanın ataları, 40 milyon yıl önce ortaya çıkan iki ayak üzerinde duran omurgalı ve memeli türler) üç tip koni vardır. Köpek, inek, boğa gibi diğer memelilerde ise iki tip koni hücre vardır. Sanıldığı gibi boğa kırmızıya saldırmaz. Yeşil bir pelerin de aynı işi görür. O sadece harekete tepki verir (GEGENFURTNER Karl R, 2005, 113-115).

Renk körleri genellikle kırmızı ve yeşili ayırt edemezler ve bunun eksikliğini de yaşamazlar. Ama ender bir grup ise hiçbir rengi algılayamaz. Onlar dünyayı siyah, beyaz ve gri olarak algılarlar.

Bu rahatsızlığın tedavisi yoktur. Nedeni de bilinememektedir. Ancak retina üzerindeki koni hücrelerin rengi algıladığından yola çıkarak bu hastaların koni hücrelerinin (reseptör) gelişmediği ya da doğru çalışmadığını söyleyebiliriz.

Renk körleri genellikle yeşil, kırmızı, sarı ve turuncuyu algılayamazlar. Bunları farklı tonlarda griler olarak görürler. Renk körlerinin zamanla görüşleri de bozulur. O nedenle sık sık göz doktoruna gitmeleri gerekmektedir. Şoför ve denizci olamazlar. Bazı meslekleri kesin olarak yapamazlar.

Tüm renkleri görebiliyorsak üç ayrı cins koni hücre (reseptör) birbiri ile uyum içinde çalıştığını söyleyebiliriz.

İşte görme ve renkleri algılama  böyle olur...

O halde;

Üçüncü tanım: Cisimlerden yayılan ışığın göz üstünde bıraktığı etkiye RENK denir.

Tüm bu bilgilerden sonra şunu yazsam; “Aslında biz renkleri düşündüğümüz gibi görürüz ” ne dersiniz?

İnsanlar bir objeyi gün ışığında hangi renkte görürlerse sonradan onu o şekilde hatırlarlar. Böylece sürekli değişen ışık altında objeler daha bildik ve daha kolay seçilebilir biçimde algılanır. Mevcut renkleri doğru görmemizden bizi alıkoyan şey nedir biliyor musunuz? O inatçı renk hafızamız! Oysa kar her zaman bembeyaz değildir. Gündüz maviyi, akşamüzeri kırmızıyı yansıtır. Eğitilmiş göz bunu fark eder. Usta ressamlar mavi ağaç yaparlar. Bunu onlar fark edebilirler. Eğitilmemiş bir göz ise ağacı ille de yeşile boyar.

Bu yazıyı şöyle bir toparlamak gerekirse; Rengi belirlemek için mutlaka ışık olmalı, görünen bir yüzey, onun dokusunda pigment ya da boyar madde bulunmalı ve bunları gören sağlıklı bir göz ile gözden gelen sinyalleri algılayan beyin gerekmektedir. Bu şartlar bir araya geldiğinde sağlıklı bir biçimde renkleri görebiliriz.

Bu yazıda rengin fiziksel ve fizyolojik yapısından söz ettim. Bundan sonraki yazımda ise renklerin psikolojik yapısından ve psikolojik etkisinden söz edeceğim. Sadece fizyolojik yapısını bilmekle rengi sanat ortamına taşıyamayız. Bu bilgi daha çok fiziğin, optiğin, tıbbın konusu. Disiplin alanımız olan sanatta rengin ağırlıklı olarak   psikolojik yapısından, görsel bellekten söz etmek; kısaca algı psikolojisinde rengin yerini bilmemiz gerekiyor.

Gelecek yazımıza şöyle bir renk tanımıyla merhaba desek...

Dördüncü tanım:  Renk, beynimizin içinde renge karşı oluşan psikolojik cevaptır.

¹Görünmez ışık: Birçok hayvan, böcek, fotoğraf emisyonu ultraviyole ışını (ki bunları insan gözü görmez) görür. Bu nedenle buna tam olarak ışık diyemiyoruz. Ama bu bir enerjidir. Mor ötesi ya da kızılötesi radyasyondur, enerjidir.

²Her 200 kadından birinde yani %0.5 oranında “renk körlüğü” görülür.


KAYNAKÇA

GEGENFURTNER Karl R., “Beyin ve Algılama”, Çev: Barış Konukman, İnkılap Yayıncılık, İstanbul, 2005.

KALFAGİL Sabit, Fotoğraf Teorisi Ders Notları 1-Işık ve Renk, Marmara Üniversitesi ve Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Bölümleri, İstanbul, 1998.

KILIÇ Levend, Görüntü Estetiği (4.Baskı), İnkılâp Yayınları, Ankara, 2003.

ZUCKERMAN Jim,  Fotoğrafta Rengin Sırları, Çev: Nedim Sipahi, Homer Kitabevi, İstanbul, 2004.

http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/duyular/01.swf

* Yard.Doç.Dr. Şebnem Soyguder, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi.




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa