Editörler

Suderin Murat
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Meryem Akköse
Yağmur Dolkun
Bülent Irkkan
Elif İnan
Nejat Kutup
Mahmut Özturan
Doğanay Sevindik
Zeynep Şişman
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Şamanlar, Şövalyeler ve Belgeselciler Hasan Özgen


Hasan ÖZGEN,
Yönetmen



Herşeyimizin "küresel pazar"a çıkartıldığı günümüz dünyasında, tam bir tüketim özgürlüğü geliştiriliyor. Maddi tüketim nesneleriyle sürekli büyüyen bu pazarda, insanoğlunun içsel ve kollektif dünyasının ürünleri de satılıyor. Kısaca "insancıl değerler sitemi" diyebileceğimiz bu içsel ve kollektif yapının bozulması, yön değiştirmesi ve yeni ambalajlarla satılması günümüzün entellektüel korkularından biri, bir kıyamet belirtisi... Ve hepimiz o önemli sorunun yanıtı peşindeyiz; "Nereye?"

"Belgesel ve Etik" başlığı altında tartışılacak iki kavram, zamandaş olmayan iki kavram. Belgesel, bilgi ile sinema etrafında yükselmiş yüzyıllık yeni bir olgunun adı. Etik ise, uygarlık tarihinin en eski kavramlarından biri ve neredeyse her kültürün -kendine göre- biçimleyerek günümüze aktardığı bir kutsallık kavramı. Bu nedenle bu bildiri, kavramları kısaca tartışarak ilerlemek zorunda.

Belgesel Sinema, sinemanın temel disiplinlerine bağlı kalınarak yapılan bir üretim. Odaklandığı nokta ise, insanoğlunun eğlence güdüsünden çok, merakı, bilgilenme ihtiyacı. Bir tür "ortak bellek". Bu yönelişte, ele aldığı konu/obje/durum/ilişki vb ne olursa olsun, belgesel sinemacı, kültürlerin kendisine bıraktığı bilgi ve belgelerden yola çıkıyor. Teorik olarak da bu bilgi ve belgeleri tahrif etmeden, bozmadan, nesnel bir şekilde ele alacak ve önemlisi, bu serüvenden "sinema" yapacak...

Bu açıdan bakıldığında Belgesel Sinema, disiplin olarak sinemaya, etik olarak da "bilginin etiğine" bağlı. Öznel olan tek şey, belgesel sinemacının kendi yorumlama ya da yeniden yaratma yeteneği. Buna da kısaca "estetik" denilebilir

"Etik" ise hemen her kültürün paylaştığı, insanı ve davranışını yönlendiren kavramlardan biri. Kimilerine göre 'doğru tutum ve davranışları' içeren bir kavramdır etik. Kimilerine göre ise etik, hem davranışlarla hem de moral değerlerle ilgilidir. Kısacası, toplumla birlikte yaşayan insanın gerek kendi başına, gerekse toplumla birlikte uyduğu ve genellikle "kamusal" kılınmış davranış kurallarıdır.

Bu bakımdan etik değerlerin bir yanı içsel yani kişiye bağlı, bir yanı da toplumsal referanslarla oluşur. Ancak her iki durumda da "kültürel bir kavram" olarak karşımıza çıkar. Zaman içinde, etik değerlerin hukuk, ahlak, töre gibi normlara dönüştüğü ve ortaklaşa yaşama değerleri haline geldiği görülür. Bizim gibi, doğu-batı arasında oluşan kültürlerde etik, kamusal bir anlam da taşır. Bu nokta önemli.

İletişim araçlarının olağanüstü geliştiği, medyanın devlet kurumlarıyla boy ölçüştüğü, kişisel iletişimin sınırsız ve kuralsız ilerlediği bir çağda Belgesel Sinema nerede durmaktadır? Bana göre, Belgesel sinema, hâlâ kamusal bir alanı doldurmaya çalışmaktadır. Farklı boyutlarda da gelişse, ortaklaşa yaratılmış değerlerin üzerinden yürüyerek, insanlara "nesnel bilgi"yi ve "doğru olanı", yeteri kadar "bilinmeyeni" iletme çabası içindedir. Ancak bugün, Belgesel Sinema'nın etrafını saran toplumsal koşullar, müthiş bir paradoksla, kamusal olanın içini boşaltmakta, herşeyi satılır kılmaktadır.

Birinci saptama; bilgi dünyası kavramından;
Günümüzde bilginin üretilme hızının olağanüstü boyutlara ulaştığı kesin. Ancak bilginin paylaşımında temel yönlendirme şu; "Bilgi mala dönüştüğünde, kitlelerle buluşur." Yani bilgi de satılır olmak zorundadır.

İkinci saptama sinemadan;
Belgesel üretimi başat, egemen bir üretim tarzı değildir. Medyanın özellikle sinema-tv endüstrisinin satılır kılacağı başka pek çok öğe vardır. Seks, şiddet, hayaller vb. Kurmacalı haber bültenlerine kadar uzanan bu iletişim alanında, belgesellerin öne çıkması, kamusal bir işlevi yerine getirmesi tecimsel değildir. Bu nedenle, Belgesel üretiminin de pek fazla gereği yoktur. Ülkeme özgü bu kuşatılmışlığın içinde belgesel üretmek kuşkusuz zor, ancak, belgeselin etiğini üretmek iki kere zor.

Bu nedenle, "etik" kavramı için zamanı geriye yürütelim.

İlk kamusal görevi şamanların yüklendiğini biliyoruz. Bilindiği gibi şamanlık, eski kandaş toplum inancıdır. Türklerin eski inanç sistemleri de şamanlıktır. Evrensel bir inanç sayılan şamanlık, kandaş toplumların hem inanç sistemlerini hem de örgütlülük biçimini açıklayan bir sosyal temel sayılıyor.

Şamanlar, kadın ya da erkek olabiliyor. Ait olduğu topluma üye olmanın gündelik görevlerinden kaçamıyor. İş bölümü şamana, kamusal inanç, duygu ve düşünceye tercüman olma görevi veriyor. Ancak şaman, görevi nedeniyle "toplum-üstü" olamaz ve kabile üyesi olarak kalır. Kutsallık taşıyan bir ruhban ya da rahip değildir.

Şamanlık kamusal alanı yansıtır, kamusal düşünceyi oluşturur. Şamanların en büyük işlevi, kandaş toplumun üremesini zorlaştırabilecek engellerin ortadan kaldırılması, doğumların sürdürülmesi, hastalığa, kıtlığa ve susuzluğa karşı savaşmaktır. Günümüz Türkçesinde hala yaşayan, hastalık, cin çarpması anlamındaki "yel çarpması", yağmur duasında kullanılan ve umutlu olmayı ifade eden "yat taşı" bu inancın izleridir.

Şamanlar için inancın temeli yalındır. Evren iyi ve kötü ruhlar tarafından yönetilir. Bütün sorun, iyi ruhların, kandaş toplumu kötü ruhlardan korumasıdır.

Özetlemek gerekirse, şamanlar "kamusal" bir görev yaparlar, yani toplumun ortak ruhu ve aklı için çalışırlar. Ancak görevleri nedeniyle diğer toplum üyelerinin üzerinde sayılmazlar. Denebilir ki; insanoğlunun hayata kattığı ilk etik bu. Kamusal bir işlev, kişiyi yetkinleştiriyor, ancak kutsal kılmıyor. Kutsal kılınan şey; toplum adına yapılan görevin yani "ruhlarla iletişim kurma" işinin kendisi.

Binyıllar sonra Avrupa'da ortaya çıkan şövalyeler de, etik değerleri açısından uzun süre insanlığı meşgul ettiler. Şövalye, Latincede atlı, süvari anlamına geliyor. At besleme, özel eğitim ve kuşam gerektirdiğinden şövalyeler soylu sınıfların arasından çıkardı. Germen gelenekleriyle Hıristiyanlığın etkileşmesi, şövalyeliği yükselen bir değer haline getirdi. Şövalyelerin dillere destan etik ve namus kavramlarını Endülüs Araplarından aldıklarını ve uzun süre de Arapça konuştuklarını belirtiyor kaynaklar.

Hıristiyan değerlerini kuşanmış olan şövalyelerin de, en azından başlangıçta, kamusal bir işlev yüklendikleri görülüyor; insanlara, hasta ve düşkünlere yardımcı olmak ve özellikle Hıristiyanlığa hizmet etmek gibi.

12. yüzyında başlayan Haçlı Seferleri nedeniyle kendilerine "Hz. İsa'nın askerleri" denen rahip şövalyeler ortaya çıkar. Yeminleriyle Tanrıya bağlanan bu şövalyeler, Hıristiyan olmayan herkesi; Slavları, Yahudileri, Macarları, giderek Bizanslı Ortadoks ahaliyi ve Türkleri öldürmeyi "kamusal bir görev" olarak yerine getirirler!

Haçlı seferleri sırasında uyguladıkları vahşeti, aralarındaki Frenk kronikçi Raul de Caen şöyle özetler;"...bizimkiler yetişkin putataparları kazanlarda kaynatıyorlar, çocukları şişe geçiriyorlar ve kızartarak yiyorlardı."

Şövalye etiğinden sadece kutsal savaşların inanılmaz vahşet izleri kalmaz. Kutsal ve kamusal amaçlarla kurulan şövalye tarikatları kısa zamanda paramiliter örgütler haline gelir ve Avrupa’nın da başına dert olur. Örneğin Tampliye Şövalyeleri Tarikatı, 14 yüzyılda, müşterileri arasında Papa ve Fransa kralının da bulunduğu Avrupa’nın en güçlü bankerlik kuruluşu haline gelir.

Alman soyluların 3. Haçlı Seferi nedeniyle kurdukları Tötonya Şövalyeleri ise, Hıristiyan-putperest ayrımı gözetmeden bütün Slav topraklarına saldırırlar. "İmparatorluk Prensi " ünvanı alan başkanlarına kısa bir süre sonra, Papalık "devlet başkanlığı" satatüsü verir.

Sonradan Rodos Şövalyeleri olarak anılan Hospitiliye Şövalyeleri'nin büyük üstadı ise, kendini devlet başkanı sayıyor, para basıyor, asalet ünvanları dağıtıyor ve elçi kabul ediyordu.

Amacım tarihin koridorlarında kalmak değil. Etik kavramının, kültürlere ve zamana göre değişebildiğini, "mutlak ve kutsal" olmadığını belirtmek.

Anadolu tarihinde Alperenlerin, Japonya'da Samurayların "etik" anlıyışı da dönemlerini çok belirleyen şeylerdi. Ancak biliyoruz ki; bütün kültürler, bütün uygarlıklar sandıklarında birer "suç tarihi" de taşırlar.

Günümüze baktığımızda -şamanlar ve şövalyelerden sonra- etik kavramına en çok sığınanların bilim adamları olduğu görülür. Şimdilerde ise Belgesel Sinemacılar, en azından Türkiye Belgeselcileri bu sözü çok seviyor. Kendilerini "hayatın savunucusu" , "zamanın belleği", "toplumun kamusal bilinci"ni yaratan/ yaratmaya çalışan dervişler olarak görüyorlar.

"İçsel etikleri" ve romantizmleri (!) dışında, görünürde buna aday olmaları için kamusal bir neden yok. Bir kere, kamusal bir görev, o toplumun ortak kararı ile gerçekleşir. Toplumumuzun böyle bir kararı, hatta tercihi yok. Tüketim toplumları modelinde, kamusal karar organlarını hayal bile etmek zor.

Kamusal kararlar olarak önümüze getirilenler ise, devlet geleneğinden, sınıfsal tercihlerden, kültür yozlaşmasından, modern tüketim tekniklerinden ve "ortak insanlık bilinci"ni körletmekten öte şeyler değil. Öyleyse, "kamusal alan"dan söz edebilir miyiz?

Hiç bir kültür, hiç bir uygarlık, hiç bir demokrasi "kendi suç tarihi"nden bağımsız olarak bu günlere gelmedi. Ait olmadığımız kültürlere "barbar", "vandal" diyerek, ait olmadığımız halklara "zenci", "karakafalı", "çingene", "din ve devlet düşmanı" diyerek bugünlere geldik.

Monolitik kültürlerin kapalı disiplinlerini aşmadan "çok kültürlü yapıları" tanımadan, demokrasi ve özgürlük dersleri vererek geldik.

Toplumlarla, kültürlerle ilgili "yerleşik yargılara" müdahale etmeden geldik. Zaferlerimizin "ortak yenilgiler" olduğunu görmedik.

Bilgi ve teknolojiden egemenlikler, sömürgeler üreterek geldik.

Egemenlerin yaşam tarzlarını, inançlarını, referanslarını bütün dünya için "mutlak ve vazgeçilmez" kılarak geldik.

Hepimiz şuç ortağıyız.

Açıkcası "her şeyi satılık kılan" ve adı "küresel pazar" olan yeni ilişkiler sistematiğinde, kültürel bir form olarak etiğin pek fazla yeri yok. Arkaik, feodal ve geri bir kavram "etik"...

Geriye Belgeselcilerin " içsel, bireysel etik " anlayışları kalıyor. Belgeselciler de giderek gelişen "sivil ve hümanist aklın", "bağımsız bilginin" peşine takılarak, "modern etik" kavramını var etmek zorundalar. Kendileri için belki biraz zor ama, "belgesel sinema" adına bu işi yapmak zorundalar.

Günümüzde, Belgeselcilerin "şaman" olma şansı ne kadar var bilemiyorum. Ancak özenle direnilmezse, bu kaygan küresel pazar zemininde, belgeselcilerin "şövalye" olma şansızlıkları daha fazla.

Ben şamandan yanayım. Kandaş, kimilerine göre barbar ya da ilkel bu küçük toplumların kamusal anlayışı ve görevlendirişi "etik" kavramını besliyor..

Günümüzün tüketim tanrılarını aşarak yeniden o basit gerçeğe dönmek keyifli olacak. Her şey, iyi ve kötü ruhlarla ilgili.. Hayatı, sanatı ve bilgiyi, iyi ve kötü ruhlar kontrol ediyor..

Ben hâlâ iyi ruhlara inanıyor ve şamanıma güveniyorum.

Kaynaklar
Prof.Dr. Uçkun GERAY, Sivil Toplum Örgütleri ve Etik; CEKÜL VAKFI
özel raporu , Ağustos 1999.
Prof Dr. Sina AKŞİN Türkiye Tarihi 1 (Ümit HASSAN-Halil BERTAY,
Ayla ÖDEKAN'la birlikte) Cem Yayınevi, 1987.
Amin MAALOUF Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, Çeviren; M.Ali
KILIÇBAY, Telos Yayınları, 1997.
Prof.Dr. Işın DEMİRKENT Haçlı Seferleri, Dünya Yayıncılık, 1997.




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa