Editörler

Suderin Murat
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Meryem Akköse
Yağmur Dolkun
Bülent Irkkan
Elif İnan
Nejat Kutup
Mahmut Özturan
Doğanay Sevindik
Zeynep Şişman
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 20    SİNEMA EKİ    Sinemada Shakespare
Sinemada Shakespare Şule Eser

ŞULE ESER
Sinemada Shakespeare



“İnsanlar nefes alsın, gözler görsün, elverir,
Yaşadıkça şiirim, sana da hayat verir.”

Edebiyat uyarlamaları sinemacıların en sevdiği türdür, genellikle de bir tartışmayla sonlanır. Eğer yazar hayattaysa ya o memnun kalmaz gördüklerinden ya da seyirci. Zordur okurken hayal edileni beyazperdeye taşımak. Hep bir şeyler eksikmiş gibi gelir seyirciye. “Ama ben böyle düşünmemiştim” der, bir yerlerinden dudak bükecek bir şeyler bulur.

Sinema tarihinde yönetmenlerin en cesurca yaklaştıkları edebiyat adamı belki de William Shakespeare’dir. Shakespeare, ilgisi ve bilgisi olmayanlar için abartılı aşklar, eski krallar ve tefeciler üzerine hikayeler anlatan biridir. Ancak eserleri tarih boyunca en çok okunan yazardır o. Yine sinemaya en çok uyarlanan oyunlar da ona aittir. Telif hakları olmayışından veya yazarın büyüklüğünden ya da dönemin ruhu nasıl olursa olsun yaratıcı sinemacılara orijinal metin üzerinde oynama fırsatı tanıdığından mı kaynaklanır bilinmez ama siyah-beyaz dönemden 2000’lerin dijital sinemasına kadar pek çok hikayeyi, pek çok yönetmeni etkilemiştir büyük usta.

Tiyatro sahnesinde iyi bir Shakespeare oyuncusu olmak ne kadar önemliyse sinemada da pek farkı yoktur. Çünkü büyük Usta küçük olayları, aşkı, günlük derdi, tasayı bir hamur gibi yoğuruverir elinde ve aynı konu içinizi bir ömür boyu acıtacak bir trajediye de dönüşür, kahkahalarla güldüğünüz bir komediye de. 1899 yılında çekilen “Kral John” filminden beri neredeyse tüm eserleri sinemaya uyarlanır. Pek çok film adını onun eserlerinden almasa bile seyirciye “ben bu hikayeyi bir yerden tanıyorum” dedirtir. Örneğin “Batı Yakasının Hikayesi” aslında “Romeo ve Juliet”dir. “Öp Beni Kate” müzikali “Hırçın Kız”dan uyarlanmıştır. Hatta bir bilimkurgu filmi olan “Yasaklanmış Gezegen” hikayesini “Fırtına”dan alır. “Ran” aslında “Kral Lear”ın Uzakdoğu versiyonudur.

Shakespeare’in Mutsuz Soyluları

Mutsuz Prens Hamlet

Shakespeare’in belki de en sevilen ve sinemaya en yakışan karakterlerinden bir tanesi, sinirleri annesinin ihaneti ve babasının hayaleti yüzünden epeyce bozulan, gergin ve mutsuz Hamlet’dir.

Mutsuz Prens’in siyah beyaz dönem uyarlamalarının en akılda kalanını Sir Laurence Olivier beyazperdeye taşımıştır. Gelmiş geçmiş en iyi Shakespeare oyuncularından biri sayılan, ünlü tiyatro ve sinema adamı, aslında yazara ait pek çok eseri de sinemaya aktarmıştır.

1948 yapımı “Hamlet”i Olivier hem yönetir, hem de başrolünde Prens Hamlet’i canlandırır. Filmin son sahnesinde Olivier, Prens Hamlet’i kendisinden sonraki yıllar boyunca onur ve şerefi için ölen tüm kahramanların veda sahnelerinde kullanılacak bir yöntemle kalenin burçlarına uğurlar. Genç, mutsuz ve ölü Prens Hamlet kale burçlarına doğru askerlerinin omuzlarında, göğsünde kılıcı ile bir askere, bir komutana ve bir prense yakışacak şekilde taşınır. Yıllar sonra Branagh’nın Hamlet’i ve bir başka büyük komutan, Scott’ın Maximus’u da askerlerinin omuzlarında aynı şekilde taşınacakdır. Usta oyuncu ve yönetmen, Prens Hamlet’in ödipal sorunlarını olağanüstü zekice bir yorumla perdeye aktarır. Yönetmen siyah beyazı film boyunca ete kemiğe büründürür, her şey siyah ya da beyaz ve bir o kadar kasvetli ve karanlıktır. Kullandığı uzun ve döngüsel kamera hareketleri ile seyirciyi entrikalarla dolu sarayın salonlarında gezdirir. Olivier, sarı yuvarlak saçları ve siyah taytı ile bugünden geçmişe bakıldığında sinema tarihindeki en yakışıklı Shakespeare karakteri olmasa da en başarılı Hamlet’idir. Ünlü “olmak ya da olmamak” repliği sinema tarihinde en güzel yorumunu Olivier’in etkileyici sesinde bulur. Filmin çekilmesinden sonraki uzun yıllar içinde yapılan tüm sıralamalarda onun Hamlet uyarlaması her zaman birinci sırada yer alır.

Bir başka dikkat çekici Hamlet uyarlaması, 1991 yılında usta yönetmen Franco Zeffirelli tarafından çekilen filmdir. Filmin ana karakterleri 90’ların en iyi oyuncuları tarafından paylaşılmıştır. Ancak filmin asıl sürprizi, Hamlet’i Mel -Mad Max- Gibson’un canlandırmasıdır. Gibson’lı Hamlet o yıl en iyi sanat yönetmeni ve kostüm dallarında Oscar’a aday gösterilir. Yönetmen Zeffirelli seyirciye olayları Hamlet’in gözünden aktarabilmek için çokça hareketli kamera kullanır. Hamlet’in son derece iyi bir kadroyla ama Mel Gibson ile perdeye aktarılması hem yönetmen hem de aktör için cesurca bir karar olarak nitelendirilir. Ancak sonuçta film ortalama puanlar alır. Gibson’a gelen eleştiriler, onun vücudunda ruh bulan Hamlet’in çok asık suratlı, hatta biraz ahmak görünümlü olduğudur. Yönetmen Zeffirelli de olay geçişlerini çok hızlı yaptığı için karakterleri bozmakla eleştirilir. Ancak film günümüzde Gibson hayranlarının severek izlediği filmler arasındadır.

Sinema salonlarında seyirciyi en son memnun eden Hamlet uyarlaması, usta bir Shakespeare oyuncusu olan Kenneth Branagh’ya aittir. Branagh, 1997 yılı İngiltere yapımı, 242 dakikalık filminde neredeyse tüm karakterleri gerek Avrupa gerek Amerikan sinemasının usta oyuncularına teslim eder. Film süresi nedeniyle, kısa ve uzun versiyonu olmak üzere iki şekilde sinemaseverlerin karşısına çıkar. Branagh hayatının en büyük projesi olarak yorumladığı film için metni senaryolaştırırken eserin özüne hiç dokunmadığını, sadece dilini günümüze uygun şekle getirdiğini açıklar. Filmde belli bir tarih yoktur, seyirci filmi izlerken sadece 19. yüzyılda bir hikaye seyrettiğini anlar. Branagh metni daha vurucu hale getirebilmek amacıyla filmi 70 mm, özel merceklerle ve perdeyi boydan boya kaplayan bir genişlikte çeker. Film için 2 milyon dolara Elsinore Sarayı yeniden inşa edilir. Kostümler için de maddi olarak hiçbir fedakarlıktan kaçınılmaz, Hamlet bu sefer bir süper kahramanı andıran giysiler içinde seyircinin karşısına çıkar. Branagh, canlı ve hızlı ilerleyen bir Hamlet yapmak istediğini belirtir ve eleştirmenlerden aldığı olumlu görüşler ve gişe başarısı ile de bunu elde eder. Film, eleştirmenler tarafından Olivier’in Hamlet’inden sonraki en iyi ve metne en sadık kalan yorum olarak takdir görür.

Bir Başka Mutsuz Adam

Shakespeare’in bir başka mutsuz karakteri, siyah derili kahramanı Othello’dur. Othello uzun yıllar beyazperdede beyaz oyuncular tarafından canlandırılır. En başarılı uyarlamaların bir tanesi sinema tarihinin dahi çocuğu Orson Welles’e aittir. Welles; 1952 yapımı 90 dakikalık Othello ile, Cannes Film Festivali’nin büyük ödülünü bir başka önemli film ile (Two Cents Worth of Hope) paylaşır. Usta sinemacı, Othello’dan önce eleştirmenler tarafından pek beğenilmeyen bir Macbeth uyarlaması yapmıştır. Macbeth’in ardından Othello’yu beyazperdeye uyarlamak Welles’in tam dört yılını alır. Welles’in yorumu; kaderci yaklaşımı ve Iago rolündeki Michael MacLiammoir’ın başarısı ile seyircinin hafızasına kazınır. Film sinema tarihinin en dahiyane ve etkileyici Othello uyarlamalarından biri olarak kabul edilir.

Sinemanın bir başka büyük ustası Laurence Olivier de, Othello’yu beyazperdede canlandırır. 1965 yılı yapımı 167 dakikalık filmde, Olivier’nin Shakespeare oyunlarındaki “cast”ı genç Derek Jacobi’nin de rolü vardır. Olivier, yaptığı her filmle hem eleştirmenlerden hem de seyirciden her zaman olumlu not alan büyük bir ustadır. Film pek çok ödül ya da adaylıklar alarak bu beğeniyi somutlaştırır.

Othello, yıllar sonra 1995’de tiyatro kökenli bir başka yönetmen tarafından bu sefer gerçekten siyahi bir oyuncu ile beyaz perdeye aktarılır. Oliver Parker, 123 dakikalık Amerikan yapımı filminde Othello’yu Lawrence Fishburne’ün yetenekli ellerine teslim eder. Kötü ve kıskanç karakter Iago ise neredeyse Shakespeare ile özdeşleşen Kenneth Branagh tarafından canlandırılır. Yönetmen Shakespeare’in oyununu beyaz perdeye aktarırken, amacının diğer uyarlamalardan farklı olarak daha erotik ve daha gerilim yüklü bir Othello yaratmak olduğunu vurgular. Film Kenneth Branagh’ya “Screen Actors Guild” ödülüne adaylık kazandırması dışında büyük bir ses getirmez.

Ve Bir Diğeri…….

Büyük ustanın bir başka mutsuz kahramanıdır Kral Lear ve trajik hikayesi pek çok kez beyazperdeye uyarlanır. Ancak 1953 yılında televizyon için yapılan 73 dakikalık uyarlamadan da bahsetmek gerekir. Yönetmenliği Andrew McCullough tarafından yapılan bu başarılı uyarlamada Kral Lear karakteri büyük oyuncu Orson Welles tarafından canlandırılır. Günümüz izleyicisi tarafından bugün seyredildiğinde özellikle kostümler pek tatmin edici bulunmasa da iyi bir uyarlama olmasının yanı sıra oyuncuları ile de takdir toplamaktadır.

Bir diğer televizyon uyarlaması, 1983 yılında Michael Elliott tarafından BBC Televizyonu için beyaz cama uyarlanan Kral Lear’dır. 159 dakikalık bu uyarlamada Kral Lear, Laurence Olivier tarafından canlandırılır. Bir BBC yapımı için oldukça büyük bir bütçe ile çekilen bu başarılı uyarlama aynı sene Emmy ödülüne layık bulunur.

Kral Lear yıllar içinde çeşitli dillerde beyaz cama ve beyaz perdeye uyarlanmış ve pek çok senaryoya da ilham kaynağı olmuştur. Yazının bu kısmında, aslında “serbest atışlar” başlığı altında yer alması gereken, ancak Kral’a olan saygımızdan dolayı bu bölümden ayıramayacağımız iki filmden bahsetmek istiyoruz:

Yaratıcılığın basamaklarında gezen bir başka Kral Lear uyarlaması, 1987 yılında usta yönetmen Jean Luc-Godard tarafından çekilen “Jean Luc-Godard’ın Kral Lear’ı”dır. Bu değişik uyarlamada başrolü, pek çok başka ünlü isimle birlikte bir başka büyük sinemacı alır; Woody Allen. Filmde Çernobil felaketinden sonra “sanat” dışında her şey normale dönmüştür. 5. William Shakespeare Junior (kim olduğunu tahmin edersiniz!) insanlık tarihi boyunca yapılmış sanat eserlerini restore etme işini alır. Filmin asıl tartışmak istediği konu post-modern çağda sanat yapılabilir mi yapılamaz mı olur? Film Godard’ın en “modernist” çalışması olarak kabul edilir ancak Shakespeare hayranları tarafından hiçbir zaman seyredilecekler listesine eklenmez.

Ancak sinema tarihinin adından en çok bahsedilen Kral Lear uyarlamalarından biri şüphesiz Akira Kurosawa tarafından 1985 yılında çekilen “Ran”dır. Film uyarlama olduğu anlaşılacak kadar Shakespare içerse de, kendine ait temaları ve yöntemleri ile tümüyle kendine has bir sanat eseridir. 160 dakikalık görsel şovda, Lear hikayesi feodal Japonya’da geçer. Üç oğlu arasında kalan derebeyi Lord Hidetora Ichimonji (Tatsuya Nakadai) hayatını Kurosawa’nın muhteşem görüntüleri eşliğinde tamamlar. Film süresi ve yavaşlığı nedeniyle ortalama sinema seyircisine hitap etmekten çok uzaktır ancak gerçek sinema seyircisi tarafından her zaman ödüllendirilir. Ran çeşitli anketlerde defalarca büyük ustanın en başarılı filmi olarak gösterilir. Film pek çok festivalde adaylıklar alır, 1986 yılında en iyi kostüm Oscar’ı, Japon Akademi Ödülü, BAFTA ve Altın Küre’de çeşitli ödüller kazanır. “Ran” pek çok eleştirmen tarafından nihilist bir Kurosawa filmi ancak Shakespare için bir doruk noktası olarak nitelendirilir.

Güç, Hırs, İktidar ve Mutsuz Karakterler

Güç ve iktidar peşinde koşan insan ruhunun yaşadığı fırtınalar, sürüklendiği uçurumlar ve işte Macbeth. Oyun bu özelliği ile bütün çağları aşan ve günümüze kadar etkisini koruyan bir hikayeye sahiptir. Dolayısıyla pek çok kez sinemaya aktarılır.

Orson Welles’ın 1948 yılında perdeye aktardığı Macbeth karanlık ve bir o kadarda mahzun bir anlatım içerir. Macbeth kabarık bütçesi ile dönemi için pahalı bir Shakespeare uyarlaması olur. Welles dekoru yer altı mağaralarının basit ve zavallı görünüşünü taklit ederek hazırlatır. Yönetmen bu film ile deneysel bir çalışma yaptığını açıklar, film büyük oyunun kabaca taslağıdır ona göre. Ancak Welles’in perdeye ince bir anlayış ve göz alıcı bir görsellik ile aktardığı Macbeth, maalesef usta oyuncu ve yönetmenin neredeyse on yıl kadar Hollywood’dan dışlanmasına neden olur. Eleştirmenler filmi ne deneysel bulurlar ne de göz alıcı. Ancak film günümüzde ekspresyonist bir başyapıt olarak kabul edilmektedir.

Roman Polanski de Macbeth’i beyazperdeye uyarlayan yönetmenler arasındadır. Polanski, filmi karısı Sharon Tate’in öldürülmesinden hemen sonra, 1971 yılında çeker. Yönetmenin yaşadığı travmanın etkileri filme yoğun bir şiddet olarak yansır. Polanski hikayenin getirdiği tutku, kader, şiddet ve dehşet temalarını perdeye aktarırken metnin tek bir kelimesi ile de oynamaz. Ancak pek çok eleştirmen filmi beğenmemekle birlikte, içerdiği şiddet açısından Polanski’nin oyunu doğru anladığını belirtirler.

Edebiyat otoriteleri tarafından Shakespeare’in en iyi oyunu olarak kabul edilmez 3. Richard, ancak sık sık yorumlanır. Çünkü ana karakteri tiyatro tarihinin en karanlık, en tuhaf, en şaşırtıcı ve doğal olarak en cazibeli erkek karakterlerinden biridir. Bu cazibeye kapılan yönetmen Richard Loncraine, 1997 yılında oyunun Richard Eyre tarafından uyarlanmış halini görkemli bir oyuncu kadrosu ile beyazperdeye taşır. Hikayede konu 2. Dünya Savaşı öncesi diyebileceğimiz bir döneme taşınmıştır. Yönetmenin yorumu başarılı kabul edilir ancak Ian McKellen neredeyse tüm filmlerinde olduğu gibi bu filme de imzasını atar.

5. Henry, 1989 yılında Kenneth Branagh’nın ellerinde hayat bulur. Branagh’nın ana karaktere yüklediği asabi tarz ve filmde yer alan “insan kırımı” gerçekçi bir yaklaşım olarak kabul edilir. Yönetmenin Agincourt savaşının sonunda sersemlemiş askerleri, ölü bedenleri, kocalarının cesetlerini arayan Fransız kadınları, kan, çamur ve parçalanmış silahları gösteren inanılmaz uzun kamera kaydırması meslek yaşamının gururu olarak kabul edilir.

En yeni uyarlamalardan birini 2004 yılında Michael Radford Venedik Taciri’ni çekerek yapar. Shakespeare’in bu çok bilinen komedisinde başroller Al Pacino, Jeremy Irons, Joseph Fiennes gibi usta aktörler arasında paylaşılır. Film görüntüleri, kostüm çalışmaları ve oyuncuları ile olumlu eleştiriler alsa da yönetmenin Shakespeare’in uzun tiradlarını kısaltarak filmi herkesin anlayabileceği bir düzleme indirme çabaları hoş karşılanmaz.

En Bahtsız ama En Meşhur Aşıklar – Romeo ve Juliet

Edebiyat tarihindeki aşıkların en bahtsızları ve mutsuzları dendiğinde akla ilk gelen çift hiç kuşkusuz Romeo ve Juliet’dir. Shakespaere’in bu düşmanlık, masumluk ve yanlış anlamalar üzerine kurulu hikayesi yıllar boyunca hem kendi hikayesi ile sinemaya aktarılır hem de pek çok filme ilham kaynağı olur.

Oyunun uyarlamalarından ilk bahsedilebilecek olanı 1968 yılında usta yönetmen Franco Zeffirelli tarafından çekilen, 162 dakikalık süresiyle uzun sayılabilecek “Romeo ve Juliet”dir. Film çekilirken Juliet’i oynayan Olivia Hussey 15, Romeo’yu oynayan Leonard Whiting 17 yaşındadır ve oyuncuların çıplak yer alacakları sahneler için hem ebeveynlerinden hem de gerekli makamlardan izin alınması gerekir. Bu sorun yüzünden film (+18) ile gösterime girer. Genellikle klasiklere abartılı bir saygı gösteren yönetmen bu kez hikayenin özünde yer alan çocuk cinselliğinin üzerinde durur. Film aynı yıl Oscar ödüllerinde En İyi Sinematografi ve En İyi Kostüm ödüllerini alır.

Bir başka çok konuşulan “Romeo ve Juliet”, Baz Luhrmann’ın 1996 yılı yapımı filmidir. Daha çok MTV gençliğinin ruh halini taşıyan filmin başrol oyuncuları gençliğin gözdesi Leonardo DiCapprio ve Claire Danes’dir. Film boyunca kot ve deri pantolonları içindeki gençler, metnin tek bir kelimesine bile dokunulmadığı için ağdalı bir İngilizce ile konuşurlar, hatta silahların konuştuğu sahneler de bile metne dokunulmadığı için tabancalarına “kılıç” derler. Film eleştirmenler tarafından çok da başarılı bulunmaz ancak herkesin kabul ettiği tek gerçek, gençleri sinema salonlarına çeken asıl sebebin Montague ve Capulet’ler arasındaki düşmanlığın değil DiCapprio ve Danes’in olduğudur.

Bu Filmlerin Konusu Bir Şeyler Hatırlatıyor – Serbest Atış

Shakespeare tarafından yazılan oyunların neredeyse tamamı, yıllar boyunca birebir uyarlamaların dışında pek çok hikayeye de ilham kaynağı olmuştur. Seyirci en beklenmedik hikayelerin altında bile Ustanın izlerine rastlayabilir.

Yönetmen Tim Blake Nelson günümüzde geçen bir gençlik filminin temellerini Othello ile atar, “O”. Filmin başrolündeki Mekhi Phifer’de böylece sinema tarihinin ikinci siyahi Othello’su oluverir. Bildiğimiz hikaye sıradan bir uyarlama ve sıradan oyuncular ile çok tanımadık bir hale bürünüverir.

2006 yapımı “Seksi Futbolcu”da yönetmen Andy Fickman, kılık değiştirip erkek kardeşinin yerine geçen güzel Viola’nın hikayesini William Shakespeare’in 12.Gecesi’nin temellerine oturtur. Film Amerikan gençliğini, müzikleriyle, “gag”larıyla ve ilginç çıkarımlarıyla biraz da Amerikan Pastası tadında, seyirciye sunar.

Ancak tüm “serbest atış”lar başarısız kabul edilemez. İngiliz sinemasının aykırı yönetmeni Peter Greenaway 1991 yılında Shakespare’in en zor oyunlarından sayılan “Fırtına”yı sinemaya uyarlar, “Prospero’nun Kitabı”. Yönetmen filmde büyücü Prospero aracılığıyla sanatçının yaratım sancısını ele alır ve gelişmekte olan sömürgeciliğin eleştirisini yapar. Greenaway, sinemaseverlerin hiç şaşırmayacağı bir şekilde hikayeyi kendi diliyle ve geç dönem modernist versiyonu ile beyaz perdeye aktarır.

Serbest Atış listesi içinde üzerinde durulması gereken bir başka film (kaynaklarda belgesel olarak da yer almaktadır) ise 1997 yılı yapımı “Richard’ı Ararken” olmalıdır. Al Pacino hayranlarının sayısını bir anda arttıran film bir çeşit “film içinde film”dir. Film tam da adına yakışır bir şekilde bir “bakış” ve “arayış” öyküsünü dile getirir. Al Pacino filmde hem yönetmenlik yapar hem de başrolü oynar, diğer rolleri de kendisi gibi usta oyuncuların ellerine bırakır. Film, Shakespeare’in ünlü yapıtının günümüzdeki karşılığını arar. İzleyici filmde “Bir at…..Bir ata krallığım!” repliğinin sokaktaki adam için ne ifade ettiğini anlamaya çalışır.

1959 yılında yönetmen Jiri Trnka “Bir Yaz Gecesi Rüyası”nı 73 dakikalık bir kukla canlandırma film olarak perdeye aktarır.

“Romeo ve Juliet”in esin kaynağı olduğu filmler arasında Macar yönetmen Zoltan Fabri’nin Atlıkarınca”sı (1955), Peter Ustinov’un “Romanoff ve Juliet”i (1961), Çek yönetmen Otakar Vavra’nın “Oyuncu”su (1984), Andre Techine’in “Randevu”su (1985), Coline Serrau’nun “Romuald ve Juliette”i (1989) sayılabilir.

Oyunculuk üzerine kuramsal kitapları ve McCarthy soruşturmalarında dostlarını ihbar etmesiyle tanınan Edward Dmytryk’in 1954 yılında çektiği “Kanlı Ok” isimli western filmi bir “Kral Lear” uyarlamasıdır ve film aynı yıl en iyi öykü dalında “Oscar” alır. Danimarkalı yönetmen Kristian Levring 2000 yapımı filmi “Kral Yaşıyor”da, İskoç yönetmen Don Boyd 2001 yapımı “Krallığım”da ve yönetmen Uli Edel 2001 yapımı “Teksas Kralı”nda yine Kral Lear’in uyarlamalarını beyaz perdeye taşırlar.

Serbest Atışlar listesine çok rahatlıkla Batı Yakasının Hikayesi, Aslan Kral, Kara Kedi Ak Kedi, Senden Nefret Etmemin 10 Nedeni, Paris Bizimdir, Shakespeare Wallah, Kanlı Oyun, Şapkalı Kadın, Kanlı Ok, Ophelia Kasabaya Geliyor, İnsanlık Suçu, Ölü Ozanlar Derneği, Sam Amca’nın Askerleri ve Yaşam Bir Mucizedir de eklenebilir.

Listeye eklenebilecek tarz dışı son örnek ise Levis firmasının repliklerini ve konusunu Bir Yaz Gecesi Rüyası’ndan alan reklamı olabilir.

Ustanın Kendisi

1999 yılı yapımı “Aşık Shakespeare” hikayesini ustanın kendisinden alır. Romeo ve Juliet’in yaradılış hikayesini arka plana alan ve döneminde çok beğenilen 123 dakikalık filmin yönetmeni John Madden’dir. Joseph Fiennes’ın canlandırdığı Shakespeare hafif vurdumduymaz, azıcık bağımsız, çokça serseri ama bir o kadar yaratıcıdır, izleyici bu haliyle yazarı çok sever. Filmde yazarın hayatı da eserlerinin çoğu kadar hüzün doludur. Gwyneth Paltrow aynı yıl En İyi kadın Oyuncu Oscar’ını gözyaşları içinde kabul eder.

Portekizli usta sinemacı Manoel De Oliveira’da “Saklı Hayat” filminde tüm bunlardan değişik bir konuya el atar. Film yazarın İngiliz değil İspanyol kökenli olduğunu kanıtlamaya çalışır. Amerikalı bir profesörün hayatı ve çalışmaları üzerinden hikayesini aktaran film bu soruya tabii ki kesin bir cevap vermez ancak seyircinin kafasında pek çok soru işareti bırakır.

Komedilerin Tarif Edilemez Hafifliği

Yazının neredeyse tamamında bahsedilen trajik hikayelerin yanı sıra Shakespeare tarafından anlatılan komik hikayeler de sinemacıların ilgi alanına girmiştir.

Başarılı Shakespeare yorumcusu Kenneth Branagh, 5. Henry uyarlamasının elde ettiği başarı üzerine bu sefer şansını bir komedide dener, “Kuru Gürültü”. 1993 yapımı filmde her zamanki gibi başrolü kendi alır, diğer rollerde ise yine İngiliz ve Amerikan sinemasının çarpıcı ve başarılı oyuncularına yer verir. Neşeli ve görkemli bir film olan Kuru Gürültü bugüne kadar çekilen filmler arasında Shakespeare’in nükteli aşıklarını en iyi ortaya koyan film olarak kabul edilir. Branagh bu filminde de kelimelere ve görüntülere eş değerde önem verdiğini ispatlar. Özellikle son sahnesi ile (her ne kadar Branagh bu yorumdan hoşlanmadığını açıklasa bile) yönetmenin en iyi Shakespeare yorumu olarak kabul edilir.

Branagh, Shakespeare’in çok az bilinen bir başka komedisi “Aşkın Boşa Giden Emeği”ni de 1999 yılında, yine metin üzerinde oynamadan, üstelik de genç oyuncularla hikayeyi 1939’a taşıyarak başarı ile sinemaya uyarlar.

Sinema salonlarında beğeni ile karşılanan bir başka uyarlama 1999 yılında Michael Hoffman tarafından yapılan “Bir Yaz Gecesi Rüyası”dır. Shakespeare’in bu ünlü oyununu yönetmen Amarikan sinemasının tanınmış yüzlerine emanet eder. Film yönetmenlerden ortalama puanlar alır.

Bir başka komedi uyarlaması 1996 yapımı, Trevor Nunn imzalı “12. Gece”dir. Bilinen en iyi Shakespeare yönetmenlerinden biri olarak kabul edilen Nunn, İngiltere’nin Cornwall bölgesinde çektiği komedide basit bir aşk hikayesinden çok kadın ve erkek arasındaki karşılıklı çekim üzerinde durur.

Bu uyarlama dışında beyazperdeye yansıyan diğer komediler izleyiciye pek çekici gelmez. Örneğin, dönemin meşhur yıldızları ile çekilen 1935 yapımı, Max Reinhardt ve William Dieterle imzalı “Bir Yaz Gecesi Rüyası” ya da 1967 yapımı Franco Zeffirelli imzalı, Elizabeth Taylor ve Richard Burton’lı “Hırçın Kız” (ancak kişisel fikrim filmin çok eğlenceli olduğu yolundadır) tatsız tuzsuz, eğlendirici ancak ironiden yoksun kabul edilir.

Türk Sinemasında Uyarlamalar

Shakespare, Türk Sineması içinde de pek çok sinemacıyı etkilemiştir. Ancak ülkemiz sinemasında birebir uyarlamalara çok az rastlanır. Bunun yanı sıra yönetmenler hikayelerini yine Shakespeare oyunlarının temaları üzerine kurarlar. Abdurrahman Palay’ın 1963 yapımı “Erkek Fatma Evleniyor” isimli filmi ve yine aynı yıl Memduh Ün tarafından çekilen “Yavaş Gel Güzelim” birer “Hırçın Kız” uyarlamasıdır. Orhan Aksoy’un 1973 yılı yapımı ve başrollerinde Filiz Akın ve Cüneyt Arkın’ın oynadığı “Acı Hayat” hikayesini “Romeo ve Juliet”e dayandırır. Romeo ve Juliet ayrıca 1977 yılı yapımı Kartal Tibet filmi “Cennetin Çocukları”na (Itır Esen, Ekrem Bora, Münir Özkul) ve 1982 yapımı Remzi Jöntürk filmi “Bir Pazar Günü”ne (Coşkun Sabah, Serpil Çakmaklı) esin kaynağı olur.

Ancak 1976 yılında Metin Erksan tarafından çekilen “Kadın Hamlet”in tüm uyarlamalar içinde apayrı bir yeri vardır. Türk sinemasının belki de en ilginç ve başarılı yönetmenlerinden biri olan Metin Erksan filmin hem yönetmeni hem de senaristidir. Bu çok değişik uyarlamada Hamlet kadındır ve Fatma Girik tarafından canlandırılır. 87 dakikalık filmin diğer rollerinde Sevda Ferdağ (anne) ve Reha Yurdakul (amca) gibi tanınmış oyuncular bulunmaktadır. Yönetmen oyunun konusuna dokunmadan sadece karakterlerin cinsiyetlerinde değişiklik yapar. Hamlet kadın olduğu gibi Rosencrantz ve Guildenstern’de filmde kadın oyuncular tarafından canlandırılır. Film bazı yurtdışı festivallerde gösterime girer. Ancak Erksan ve filmi, pek çok filminde olduğu gibi, yurtdışında ülkesinde gördüğünden daha fazla ilgi görür.

Her Aşkın Sonu Juliet’e Çıkar

Son söz kendisine verilmeli bu yazının bitiminde...
O anlatmalı “sonsuzluğu”, “deha”yı, “yaratı”yı, “aşk”ı...

Ne yaldızlı hükümdar anıtları, ne mermer,
Ömür süremez benim güçlü şiirim kadar;
Seni pasaklı zaman pis bir mezara gömer,
Ama satırlarımda güzelliğin ışıldar.
Savaşlar tepetaklak devirir heykelleri,
Çökertir boğuşanlar yapı demez, sur demez,
Ama Mars’ın kılıcı, cengin ateş selleri
Şiirimde yaşayan anını yok edemez.
Ölüme ve her şeyi unutturan düşmana
Karşı koyacaksın sen; yeryüzünü mahşere
Yaklaştıran çağların gözünde bile sana
Bir yer var övgüm seni çıkarttıkça göklere.

Dirilip kalkıncaya kadar mahşer gününde,
Yaşarsın şiirimle sevenlerin gönlünde.

Kaynakça:

Shakespeare Hala Popüler.(1996).Sinema Dergisi.Sayı 19.Sayfa 89-93.1 Numara Yayıncılık A.Ş. İstanbul.

Shakespeare Uyarlamaları.(2005).Sinema Dergisi.Sayı 04.Sayfa 80-83.Merkez Gazete Dergi Basım Yayıncılık. İstanbul.

Sone 55.(1993).Shakespeare – Tüm Soneler. Talat Sait Halman.Cem Yayınevi.İstanbul.




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa